Sakın sıçratma üzerime, yavaş yavaş gel, daha yavaş… aferin, tipin öküze benziyor ama adam çıktın sen. Evde yemek için yoldan ne alsam acaba, gene mi dürüm yaptırayım… Üç gün üst üste, herifler benimle alay edecek artık, yoksa bugün pizza mı yesem. Oha, karıdaki göğüslere bak, kafam kadarlar, ama yok, sarkıktır bunlar, kesin sütyenden öyle görünüyor, yüzü de bir halta benzemiyormuş. Ton balığı, mısır ve domates, yanında çay… Ama bulaşık çıkıyor sonra, yağlı yağlı… Uğraşamam. Yavaş gel ya, nereye yetişeceksin ileride zaten kilitlenmiş trafik, yavaşla ya, offf, korkutmayın lan beni, pantalonu dün almışım zaten kuru temizlemeden. Belediye nerede, devlet nerede, hep balık sırtı kavramı yüzünden. Yolları balık sırtı şeklinde asfaltlıyorlar ki kaldırımda yürüyen yayaların üstüne diledikleri gibi su sıçratabilsinler. Ay ne şirin çocuk şu karşıdan gelen! Buna kesin nazar değer, benden değmesin maşallah diyeyim. Hiçbir şey yemesem mi acaba, ama öyle olunca da gece vakti abur cuburla şişiriyorum kendimi. Ne olmuş ya, göbeğim göbek, olan olmuş, benden geçmiş. Abi karşıdan gelen karıya bak, afet ya! Boyu da benden uzun galiba, nerede yaşar bunlar, nasıl böyle büyürler, serpilirler, nerden gelir de birleşir kromozomlarınız sizin sonra da bu hale gelirsiniz bilmem ki. Hmm, yüzü çocuksu, yaşı küçükmüş daha… Çok can yakacak ileride, lise çağında belli. İyice yaşlandım ben ya, lolita sendromuna kapılıyorum artık. Yakında andropoza da girerim. Neyse, beş sene daha ne yaptım yaptım, sonrasında bir bok olmaz benden. Marketin ilerisindeki balıkçı açılmış mıdır acaba, sezon başladı, bir balık ekmek yaptırsam güzel olur aslında. Yanına da light cola açarım. Aslında soğansız gitmez o meret ama o da koku yapıyor. Eniştem nasıl derdi, “ama onun da pisi makbul azizim!” O da öldü be, koskoca Nuran Bey gitti. Biraz hayırsızlık ettim galiba ona karşı. Adamın ölümü bile unutulmaz oldu benim için, öldüğünü Metallica konserinde öğrenmiştim, aynı gün Güngören’de bomba patlamıştı, hatta Yuri Firsov bana mail gönderip terörü lanetlemiş, üzüntüsünü yazmıştı. Cevap vermedim mailine. Ona da hayırsızım. Ulan herkese de hayırsızım be. Bir üşengeçlik, ölü toprağı serpintisi. Ama karısı güzeldi Allah için, neydi ismi… neydi lan. Tek kelime İngilizce bilmiyordu… neydi ya? Yüzü sıradandı ama vücudu manken gibiydi. Adı neydi ya… Ulan cidden yaşlanıyorum, böyle değildim ben. Anneannem mezar taşlarını okumak hafızayı zayıflatır derdi, bir de banyoda işemek. Banyoda işenir mi… Çocuktum ama o zaman. Neydi adı kadının, ibne Yuri ofisin her yerine fotoğraflarını koymuştu ama gidip o sırp çıtırla karısını boynuzluyordu… O sırp kız da güzeldi ama, porno yıldızı gibiydi resmen. Dudakları oral yapmak için yaratılanlardan. Ben neden asılmadım ki ona, aaa tabii, X’in travması vardı. Ulan neler kaçırdım şu hayatta onun bunun travmalarında debelenirken. Yavaş gel, yavaş gel, yavaş… yavaş ulan! Şerefsiz köpek! Sıçtın işte üstüme, Allah belanı versin! Frenin patlasın da kamyon dingili ziksin seni it! İnsan bakar ya! Offff… Hay allahım ya… Dizime kadar geldi. Bok var sanki balık sırtı yapıyorlar, insanımız yolların balık sırtı olmasına hazır değil. Yeni müdür arabamı aldı, şoförümü aldı, böyle sap gibi kaldım a.q. Bir de bana zırt pırt “ben vefalı biriyim, bana destek verene sahip çıkarım, sen benim sağ kolum olacaksın” diyip duruyor, ulan bu ne biçim sağ kol. Sol kola bile yapılmaz bu kadarı. En fazla kendi sol koluna yapar insan. Dalga geçiyor herif benimle. İttir et güzelim, gideceksin zaten bu şehirden. Bu sene kaçmalıyım. Gerekirse Ankara’ya gider kavga ederim en koca kafayla. Ben mi kurtarıcam İstanbul’u? Neyse yaza daha çok var, zamanı gelince pislik çıkartıcam. A higher level of pain, is racing through my veins, inside my violent mind, chaos is all you’ll find, within my world of hate, destruction I… state… stat… instate… ulan… bunu da mı unuttum… Arabayı da aldılar zaten… Bu akşam sifonu tamir etsin diye çağırsam mı acaba tesisatçıyı… O da çok yapış yapış bir adam, önümde "selametle efendim" diye eğilerek konuşacağına doğru düzgün tamir etsin şu sifonu, sürekli bozuk, eve karı atmaktan utanır oldum ya “bokunu temizlemek için leğendeki suyu kullan” demek zorunda kaldığımdan. Herif seks hayatımın içine etti beceriksizliği yüzünden. Hey, şans kedim gene aynı yerde, çimlerin üzerine kurulmuş. Palyaço gibi ya, ne tatlı şey, surata bak!
- Pıssst, pıst, şişkom benim, tatlı şişkom, tatlişkom, sen gene mi buradasın, beni mi bekliyorsun?
- Miyavvv.
- Gel bakıym, enseni, yanaklarını okşayayım senin, özledin mi seni kaşımamı? Söyle hadi, özledin mi beni tombik fıstığım?
- Siktir git salak, sende özlenecek ne var?
- Hıa?
- Ne oldu? Ne ?
- Neden küfür ettin bana? Hem miyav demen gerekiyordu senin, konuşuyorsun?
- Küfür ettim çünkü salak sorular soruyorsun. Miyav formunda konuşurken küfür edince anlamıyorsun ki ne dediğimi.
- Ne dediğini anlamam için mi konuşmaya başladın yani?
- Sabrın da bir sınırı var, buradan ne zaman geçsen ensemi boynumu okşayıp yavşak yavşak laflar geveliyorsunsonra da bir halt yapmış gibi seviniyorsun.
- İyi de sen kedisin? Okşanmak ve arada bir tekmelenmek için yaratılmışsın. Ve gene, sen kedisin, konuşamazsın ya! Doğaya aykırı bu.
- Bak Oğuz, sen kendin hem dışındaki doğaya, hem de kendi doğana aykırı davranırken nasıl benim konuşuyor olmamı yadırgayabiliyorsun?
- Adımı nereden biliyorsun? Ne biçim bir kedisin sen? Allahım aklıma mukayyed ol!
- Hala beni kedi mi sanıyorsun sen… Salak olduğunu biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum. Kedi demek…
- Ulan kedisin işte! Patilerinden kuyruğuna kadar kedi!
- Şu an karşında duran, seni tanıyan, seninle konuşan, seni hor gören ve aşağılayan bir varlığa, sırf kedi şeklinde olduğu için kedi muamelesi yaptığına göre, karşında kendini böylesine aşikâr kılan sırrı göremeyecek kadar gözlerin kapanmış demektir, dön ve bir bak kendine…
- Ne diyorsun sen? Ne dönmesi, ne bakması? Ayrıca, kendime dönüp içime bakmaktan daral geldi artık.
- Neden?
- İçimde gördüklerimden mutlu değilim ve değiştirmeye de gücüm yok. Peki ama sende ne görmeliyim?
- Bir kedi değil.
- Ne peki?
- Buna sen karar ver.
- Yardım et o zaman.
- Ancak kendin yardım edebilirsin kendine.
- Nasıl?
- Cesur ol.
- Cesur?
- Evet.
- Cesaret nedir?
- Karar vermektir.
- Ne için karar vereceğim?
- Ne olacağına karar vereceksin.
- Ne olacağıma mı?
- Evet. Amacına, hayattan beklediğine, hedefine dair bir karar… 35’ine geldin, neden yaşadın bu zamana kadar, ne yaptın, ve ne yapacaksın bundan sonra? Neden varsın?
- Neden yaşadığımı bilmiyorum. Benim fikrim alınmadı ki. Bana kalsa, hiç yaşamamayı tercih ederdim.
- Ellerinden ve ayaklarından tutulup iskeleden denize atılan bir çocuk gibidir insan. Yüzmek isteyip istemediği sorulmadan suda bulur kendisini, sen de öylesin, herkes gibi. Karaya mı çıkmak istiyorsun? Yüzeceksin o zaman. Yüzmeyi bilmiyor musun? Boğulmamak için öğreneceksin. Unuttun mu kulaç atmayı, yüzeyde kalmayı; o zaman da birinden sana hatırlatmasını isteyeceksin. Gözlerin kapalı senin, daha doğrusu gözlerini kapatmışsın suda çırpınırken, bildiğin halde yüzmüyorsun, sahili gördüğün halde oraya ilerlemiyorsun. Üstelik hiçbir mantıklı sebebi yok… Durduğun yerde batacaksın bir süre sonra. Geldiğin yere dönemeden, sahile çıkıp kumlara uzanarak dinlenemeden. Oğuz, anlamıyor değilsin ama anlamazdan geliyorsun; yüzmemek gibi bir şansın yok! Bu bir tercih değil.
- Hayata dair bir beklentim yok… Bir isteğim yok, bir amacım yok. Sözünü ettiğin sahil umurumda değil. Olduğum yerde çürüyor ve ölmeyi bekliyorum. Senin örneğinle, boğulmayı.
- Yüzme biliyorsun ama.
- Boğulmayı anladım ama yüzme dediğin eylem bu örnekte neyi simgeliyor, bana onu açıklar mısın?
- Bilgi.
- Neyin bilgisi?
- Bildiğin her şey. Yaşam bilgisi. Okudukların, duydukların, gözlemlediklerin, muhakeme ettiklerin, kavrama gücün ve sahip olup hükmedebildiğin bilgi. Sence bilgili biri misin?
- Her şeyi bilme kompleksi olacak kadar takıntılıyım itiraf etmek gerekirse. Her şeyi. Bu belki sorduğun suale cevabım olabilir. Evet, benim hayattan beklediğim, Bilgi. Bilmek.
- Neden ama? Bilip de ne oluyor? Yüzmüyorsun ki?
- Socrates’in ruhu mu girmiş içine senin, böyle diyalektik peşindesin? Bilmek ve öğrenmek istiyorum.
- Gene neden diye soracağım. Bilgi bir araç değil midir? Kötülüklerden arınmadıkça, duyularını kontrol altına almadıkça, zihnini huzura kavuşturmadıkça, içine dönüp derinliklerine dalmadıkça ve o bilgiyi kendine nüfuz ettirmedikçe, sadece öğrenmekle neyi kazanabilirsin? Nereye varabilirsin?
- Anlamak istiyorum… Aydınlanmak gibi bir şey bu, beni mutlu eden.
- Bilgi ve Hikmet arasındaki farkı ayırt edemediğinin şuurunda mısın peki? Bilgi; nesnelere, olaylara, ilişkilere dair bir şeydir. Hikmet ise özdür, madalyonun arkasıdır, batınî olandır. Bilgi usüldür, Hikmet ise esastır.
- Hikmetin ne olduğunu biliyorum.
- Biliyorsun, ama anlamaya, kavramaya gayret etmiyorsun. Biri sana hikmet nedir diye sorsa cevap verebilirsin kitabî cümlelerle, bir torba dolusu laf gevelersin, ama asla hikmetli biri olamazsın, çünkü bundan hem kaçıyorsun, hem de sana çok itici geliyor: Kurtulmak istemeyen bir mahkûmdan ne farkın var? Yüzmek istemeyen birisin, ama bir yandan da nasıl yüzüleceğine dair her detayı öğreniyorsun, bilmek istiyorsun. Yüzmediğin müddetçe, sen böyle su yutup durdukça, gücün tükenip dermanın azaldıkça, suyun özgül ağırlığını, kaldırma kuvvetini ve yüzme stillerini bilmek sana nasıl yardımcı olabilir?
- Acıtmaya başladın canımı.
- Sebebi ne peki? Ben söyleyeyim: haksız olmadığımı düşünüyorsun… Yüzleşme böyle bir şey Oğuz. Sürekli kendinden kaçarak nereye varabilirsin ki… Kendine varamayacağın kesin. Hayatına bir bak, ne haldesin…
- Kendimden kaçtığımı söylüyorsun. Bense acı çekmekten kaçıyorum. İçime baktıkça gördüğüm cerahat midemi bulandırıyor. Düşünmemeye çalışıyorum ve uzak duruyorum kendimden.
- Cerahat dediğin bir yaradan çıkan irinden başka bir şey değil. İçinde yaralar olabilir, taştan yapılmadın sen; ama o yaralarını temizlemek, iyileştirmek yerine, görmezden gelip aldığın alkolle, yediğin nutellayla, yatağa attığın kadınlarla kendine uyuşup unutma yolunu seçiyorsun. Sonrası? Türlü anlık hazlar geçip gider, zevkler biter, ve sen gene kanadığını görürsün. Bu mu senin tedavin?
- Ölmeyi bekliyorum demiştim ya az evvel. Kronik bir hasta olduğumdan o, iyileşememem.
- Ben de cesur olmalısın demiştim az evvel. Cesur ol, o yaraları temizle!
- Sen böyle söyleyince şimdi daha bir farklı düşünmeye başladım: Aslında içimde yara filan yok. Bir sorunum da yok. İçtenlikle söyleyeyim, sadece yüzmek istemiyorum ben, hiçbir şey yapmak istemiyorum. Koca bir hiç…
- Ne zamandan beri böyle bu?
- Kendimi bildim bileli… Yani bir yara öbeği beni bu hale getirmiş değil.
- Kendini kocaman bir yara olarak mı görüyorsun yoksa? Bizatihi yara… Öyle misin?
- Belki de…
- Ya başkaları? Nasıl görüyorsun öteki insanları?
- Değişik çap ve tipte muhtelif yaralar olarak.
- Ulan herkes mi yara?! Normal bir adam yok mu şu dünyada senin nazarında?
- Ne bileyim, vardır herhalde.
- Nerelerde dolanıyorsun… Neler yaşıyorsun… Nasıl bir gözlük takmışsın gözüne… Ruhundaki yaraların gözüne ve zihnine sirayet ettiğini anlayamıyor musun? Gözün kanlanmış, düşüncelerin pis kanla sarılmış, o yaralardan çıkan…
- Çok üzerime geliyorsun…
- Başkalarından sana ne hem? Onlardan sorumlu değilsin… Onlar yüzerler, can simidi ile suda çimerler, dalarlar, çıkarlar. Onlar için yaşamıyorsun ki.
- Hepsinin boğulduğunu görüyorum.
- Hayır, hepsinin boğulduğunu, boğulacağını varsayıyorsun. Seninkisi bir kabul. Üstelik kendini, şu şişinip durduğun bilgini, görgünü, muhakemeni inkâr etmek pahasına, bu varsayımına mutlak gerçekmişçesine sımsıkı sarılıp onlar gibi boğulmak gerektiğini düşünüyorsun. Boğulmayan insanları boğuluyor sanıp kendini de suya bırakmak seninkisi, hem onlara hakaret, hem de kendine ihanet. Kendine ihanet; çünkü canını yakan o yaraların iyileşmemesi. Buna izin vermiyorsun.
- Haksızlık etme bana…
- Ettiğimi düşünmüyorum: İyileşmeyi istemediğin o kadar aşikâr çünkü. İyileşmeye giden yolda üç tane basamak var, herkes için geçerli olan: Öncesi bilgi ve eğitimdir, ruhunu, kalbini, zihnini eğitmek, bilgiyle donatmak. Sonrasında nefsine hükmetme, duyulardan ve duygulardan kendini kurtarma, zevkin köleliğinden azâd olma. En sonunda aydınlanmaya ulaşır insan. Sükunettir o, huzurdur, kurtuluştur. Kalbine dönüştür. Orası Tanrının şehridir. Cehaletten aydınlanmaktır.
- Devam et…
- Sen daha ikinci basamağı geçemedin Oğuz. Bunun için çaba da göstermiyorsun. Çelişkilerinden biri de bu; gırtlağına kadar dünyaya batmış, zevke kendini zincirleyip kendini o zincire kilitlediğin anahtarı da yutmuş iken, bir yanda da ölüm arzusundan, yaşama karşı duyduğun nefretten, insanları umursamamaktan söz edip duruyorsun. Bedenine gömülüp haz peşinde azgınca koşarken hayattan nasıl nefret edebilirsin? Cesur ol dedim en başta. Dürüstlük çabası bile öncesinde cesaret gerektirir.
- Nasıl yapacağımı bilmiyorum. Dürüstlüğüm bile Janus kisvesine bürünmüş halde.
- Yardım al.
- Yardım edemez kimse. Kabul etmem bir kere, dedim ya, hepsi birer yara onların.
- Yara olduklarına inandığın için böyle söylüyorsun. Ya yara olmasalardı?
- Gene dokundurtmazdım kendime. Benden üstün değiller ki beni takdis edebilsinler.
- Ah Oğuz, sktiğim narsizmini bir kenara bırak! Bunca çelişkiler içinde hala nasıl kendini üstün biri görebiliyorsun? Ya kendin yapacaksın ya da sana uzanan eli kabul edeceksin.
- Ne bir Beatrice var iyileşmemi isteyecek, ne de Virgilius, elimden tutup beni eğitecek. İnanılır/güvenilir olmayan sûretlere tabi olacak biri de değilim.
- Peki ama kendine karşı bile riyakarlığa saplanmışken, nasıl eleştirebiliyorsun başkalarını? Senden kötü mü onlar?
- Sanmıyorum.
- Ama senden aşağı olduklarını farzediyorsun?
- Kafam çok karıştı ya. Benden kötü olmasalar da benden aşağıdırlar, evet, böyle düşünüyorum.
- Neden? Bu bir paradoks değil mi?
- Öyle görünüyor.
- Sürekli yargılayıp, kendini yargılanamaz, eleştirilemez görmeni, bu hakkı kendinde bulmanı nasıl açıklayacaksın?
- …
- Ben söyleyeyim o zaman, ahlaksızlıkla. Sen kim oluyorsun da eline geçen her fırsatta insanları aşağılıyorsun?
- Üstün olduğumu düşünüyorum. Çok şey biliyorum ve bilgimi rafine edip işlediğim zekâm kanatlı bir aslan gibi uçuruyor beni.
- Ama sana faydası yok… Hem de hiç yok. Çünkü mutsuzsun. O aslan dahi ölmek istiyor değil mi? Peki kendi kendine bu kadar şişirip durduğun o balondaki aslan ne işe yarıyor?
- Kendimi iyi hissettiriyor…
- Ama gerçek olmadığını biliyorsun. Faydasız ilimden Allaha sığınırım diyen kişi gibi, seni kandırıp placebo etkisi yaratan saçma sapan bir düşüncenin peşinden nasıl gidebilirsin? Üstün insan olma iddiasını bırak, vasat bir insanın dahi kapılamayacağı türden aptalca bir hayal seninkisi. Çocuklara mahsus bir terbiyesizlik barınıyor içinde. Baksana Oğuz, senin şu kanatlı aslan şeklindeki balona tutunup yükseklerde zeplin-vari geziniyorsun aslında, ama o balon patladığı vakitlerde de yere çakıldığın çok oluyor. Ağlayıp sızlıyor, bunalımlara giriyorsun. Aslında tek yapmaya çalıştığın yeni bir balon şişirmek. Sonrası? Bu böyle sürüp gidecek mi? Daha ne kadar devam edeceksin yürümeyi öğrenemeden uçma iddiana? Aynaya dön, ellerinle kapattığın yüzüne bak. Sana süt gerekiyor, katı yiyecek değil!
- Çok tuhaf şeyler söylüyorsun bana. İçim sıkıldı senden, yeter…
- Bildiğin ama duymazdan geldiğin şeyleri işitmek bu kadar mı yordu seni? Kaçamazsın ki kendinden… Benimki gibi görünen bir kuyruğun yok, ama görünmeyen kuyruğuna bir teneke bağlanmış gibi, sen ne yapsan, ne haltlar karıştırsan, içindeki yankısı gürültü, patırtı, üzüntü, sıkıntı, bunaltı şeklini alıyor, izdüşümü hep mutsuzluk, hep ümitsizlik… Yaşamadığını neden kabul etmiyorsun?
- Çizdiğin tablo çok korkunç. Bana ait değilmiş gibi geliyor işittiğimde…
- Korkunçluk tabloyu çizen fırçadan veya o fırçayı kullanan ressamdan kaynaklanmıyor. Resme konu olan model korkunç Oğuz. Aynaya bak. Gördüğün nedir?
- Ben.
- Güya üstün ama kötülüğünün bilincinde, zevk ve haz arayan ama ölümü bekleyen. Neşeli ama umarsız, düşünceli ama hoyrat. Bilgili ama cahilce yaşayan. Dürüst olduğunu söyleyen ama kendine bile riyakarlık eden. Her şeyin iki yüzlü, her şeyin yalan.
- Kedi kılığına girip ağzıma sıçmak için mi çıktın karşıma? Ne yapmaya çalışıyorsun… Nesin sen?
- Bir Beatrice’in, Virgilius’un olmayabilir, kaldı ki onların yerine ikame edebileceğin kimseler gelip geçti hayatından ama sen yüzlerine tükürüp terbiyesizce siktir de çekmiştin, unutma… Lakin içinde bulunduğun hal Dante’ninkinden farklı değil, O’nun gibi Pars, Aslan ve Kurt* kuşatmış seni ve yüzmeyi bırakmak suretiyle gönüllü yem oluyorsun onlara… Peki, içinde çırpındığın suyun ne olduğunu biliyor musun?
- Styx diyeceksin korkarım…
- Tam üstüne bastın.
- Yeter artık… Bırak gideyim.
- Gidip ne yapacaksın? Nereye kaçacaksın? Kime sığınacaksın? Yalan pohpohlanmalara, dar alandaki kısa paslaşmalara kendini bırakıp egonu gene şişirecek misin? İki üç kişiyi eleştirerek rahatlayacak mısın? Egonun makyajını mı tazelemen gerekiyor? Çıplak halini beğenmiyor musun yoksa? Sen busun Oğuz… Dibe batmış, balonu patlamış, havası sönmüş, yüzü ve gönlü yara içinde. Sana iyileş diyorum… Çaba göster diyorum. Bedeninden çık ve kendine uzaktan bir bak diyorum. Dışına adım atmanı istiyorum. İçine çökmüşçe yaşamanın bir alev gölünde balık avlamaya çalışmaktan farksız olduğunu anlatıyorum. Göz boyamaktan uzak dur diye fısıldıyorum. Ne olduğunu söyleyerek ne olman gerektiğini kavramanı bekliyorum. Ahlaklı ol diyorum. Yalancı ve habis bir tanrı gibi insanlarla oynama hakkın olmadığını, aslında aldattığının sadece kendin olduğunu gösteriyorum… Ben sana bildiklerini ama bilmek istemediklerini fısıldıyorum…
- Teşhisin dehşet verici… İlacın çok acı.
- Çünkü hastasın… Çok hasta. Çok şey biliyorsun, ama sadece o kadar. Olayların doğasının dikkatle inceleyen herkes bilgiye ulaşır. Sen burada tıkanmışsın. Hâlbuki bilgiler özümsendiğinde, irade mükemmelleşir. İrade mükemmelleştiğinde ruhun ve kalbin hareketleri düzene girer. Kalbin hareketleri mükemmelleştiğinde insanın kusurlarından arınması, aydınlanması mümkün olur. Sen iradene hükmedemiyorsun. Bedensel arzuların ve sürekli peşinden gittiğin egonun tazyiki, rüzgârın yaprağı bir o tarafa, bir diğer tarafa savurması gibi oynuyor seninle. İradenin iplerini tut! Bir arabadasın ve arabanın bağlı olduğu atlar vahşi ve huysuz! Gemleri bıraktığında başına neler geldiğini kavra artık. Az ilerideki çamur birikintisinden üzerine sıçrayan sulara böylesine öfkelenir ve o birkaç damla pislik seni hiddetten kudurturken, Styx’te boğulmaya razı bir görüntü sergilemen doğrusu çok ahmakça!
- Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyorum…
- Ben sana ne yapman gerektiğini söyledim. Yolu da gösterdim. Bundan fazlasını yapamam. İnsan olan sensin… İyiyi ve kötüyü bilen, Tanrı gibi olan sensin. Bu konuşmayı seninle yapmak için olağanüstü yetkilerle donatılmış da olsam, nihayetinde bir kediyim ben. Fazlası elimden gelmez. Anlattım. Dinledin. Benim görevim bitti.
- Kedi mi? Şimdi de kedi mi oldun?
- Miyavvv…
- Dalga geçme benimle, nesin sen? Kimsin?
- Miyavvvvvvv…
- Konuşsana ya, böyle yapma lütfen.
- Meaaaoovvvv… Mırrrrrr…

* Pars sefahati, aslan kibiri, kurt (dişidir) hasisliği ve tamahı simgeler.
Yahu 35 yaş laneti diye birşey mi var acaba? Kesin var kesin... İnsanın nevri dönüyor galiba 35 olunca? Ne diyosun? Hayır benzer semptomlar bende de var da ondan sordum :) 35 yaşındakilere bir anket mi yapsak acep?
YanıtlaSilkedi, kuş, bön bakan balık bazan chaplin-salon duvarımda- en acınası ayna.. birden içinin kan revan içinde dışarda olduğunu görmek gibi. geçen tüm zamana yazk bile diyemeden, bildiklerinin gördüklerinin sadece yokoluşa hizmet ettiğini göre göre cahillerin rahatlığını onları taşlayarak geçiren hayat. vay anasını!
YanıtlaSilbu halinle gecekonduda uyansan!
sen bu halindeyken bir kağıt toplayan olsan..
sanırım kendi çöplüğüme dönmeliyim artık!
35 yaş bazı şeyler için zorunlu diil:(
geçmiş olsun virji.
35 yaş çok korkunç...
YanıtlaSilkendi kendime konuşurcasına okudum.
YanıtlaSilAydan Atlayan Kedi,
YanıtlaSil35 ile bu yazılanların ne ilgisi var kuzum? 34, 35, 36... çok anlamsız değil mi... Bu yazı hayata dair yazıldı. Evet, 19'lik bir çıtır veya 23 yaşında bir genç adam yukarıdaki karalamada neden bahsettiğimi pek anlayamaz belki; çünkü "yaşamak" gerek. Yoksa "yaşlanmak" değil.
(demek iki ettik.)
Samarata,
teşekkür ederim... geçer mi dersin?
Pucca,
Lafzıyla değil ruhuyla oku bu yazıyı canikom! Yok illa bir milat arıyorsan, kritik sınır 27 yaştır.
arzu,
kendimle konuşurcasına yazdım.
Yahu Virgilius Usta kendimde de aynı ruhtan bir parça görüyorum "ne oluyor bana?" diyorum da ondan dedim. hani yaşımızdan başka bir ortak noktamız yok ya ben de dedim ki "yaş 35 yolun yarısı eder" sorunundan mı bu acaba? Yok o klasik "ah tatlım hayatın yarısı gitti geri kalanda ne halt edeceğiz bakalım" saçmalığından söz etmiyorum. ay neyse bunu deşecek yürek bulamadım şimdi kendimde.
YanıtlaSilYaşamak gerek elbette. Ama yaşarken çıt diye kırılıverir bazen hayat. O kırılan noktayı yapıştırıp başka bir yola gider insan. İşte o kırılan nokta pekala da 35 olabilir. Evet herkes de aynı yaş olmaz belki...oy oy bunu da deşecek yürek bulamadım. Buna da neyse...
Eh bunu da anlamsız bulman pek şaşırtıcı değil bu kadar şeyi anlamsız bulurken :)
sorgulamanın ve kendi kendini mahkum etmenin, kafkanın mahkemeleri gibi ucu sonu olmayan mahkemelerde yargılamanın sonu yok gibi geliyor bana...bir noktada, ama iyi ama kötü, o anın doğrusu kararı alıp, devam etmek zorunda insan. nefes alıyorsan, o nefesin hakkını vereceksin. hani can, emanettir hikayesi. emanete hıyanet etmeyeceksin. toprağımızda herşey var. çöpten, çamurdan tut meyveler verip insanlar besleyen ağaçlar, hatta bahçeler yaratmaya muktedir maddelere kadar herşey...ruhun tekinsizliklerine kolunu kaptırdı mı insan, o dehlizlerde kayboluyor. kaybolsun, dert değil de...tamamen delirsen, yine birşey...ama bazı bünyelerde, akıl halen ucundan tutuyor deliren ruhun, çekiştiriyor, çeliştiriyor. işte bence o, en fenası...ya ruhu salacaksın bu durumda, ya akla muhakemeye yol vereceksin. kendi araflarımızda yaşamaya makhum ediyoruz ya kendimizi, bana en çok koyan işte bu...
YanıtlaSilkediler tekin değildir ayrıca :)
yok ben daha 24-25 yaş arası oluyorum kritik sayıma varmış ohh o zamana kadar rahat rahat hayatıma sıçabilirim:PpP
YanıtlaSilo değilde virgilius senin gibi yazsam sanırım ilk dişi peygamber ben olurdum :)))
yok ben daha 24-25 yaş arası oluyorum kritik sayıma varmış ohh o zamana kadar rahat rahat hayatıma sıçabilirim:PpP
YanıtlaSilo değilde virgilius senin gibi yazsam sanırım ilk dişi peygamber ben olurdum :)))
"gittikçe artıyor yalnızlığımız
YanıtlaSilgökyüzünün başka rengi de varmış!
geç farkettim taşın sert olduğunu.
su insanı boğar, ateş yakarmış!"
Cahit yolun yarısını çoktan geçtiğini bilmeden gitti. 46' sında.
Kendinle bol konuşman değil, özüne karşı iyi bir dinleyici olman tayin edecek hikmet beye yaklaşmanı. Tamahkar beye sırt dönmelisin önce, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyor, zor olacak gerçi ama;
"bir namazlık saltanatın olacak.
taht misali o musalla taşında."
Yaşla ilgisi yok demişsin Virg, olma mı? Genelde ortada aymaya başlanır.
YanıtlaSilbanyoda işemenin hafızayı zayıflattığının kanıtı lazım bana
YanıtlaSilAydan Atlayan Kedi,
YanıtlaSilBen seni anlıyorum... Sen beni anlıyorsun... Sadece ne anladığımızı/anlattığımızı iletemiyoruz seninle, iletişim problemimiz devam ediyor:)
Azot Narkozu,
Güzel bir söz vardır bu duruma yakışan; "hem karnım doysun, hem de tepsi bölünmesin." Herşeyi tutkuyla arzuluyoruz ama öte yandan tam ve kamil olmaya/kalmaya da çabalıyoruz. Sonunda bir bakıyoruz ki hiç bir bok yok/olamamışız.
[seninle yazışırken "bok" kelimesini kullanmazsam kendimi kötü hissediyorum. Ahlakımı bozdun sen!]
O kedi gerçekten var. Sabah gene gördüm işe giderken ama aklıma zırvaladığım yazı gelince uzak durdum bu defa:)
Pucca,
farkında mısın, "kadın peygamber" demedin, "dişi peygamber" yazmışsın:) Sadece bu bile seni feci halde ele veriyor :)
bahtsız bedevi,
Bu defa eski yazı hediye etme sırası senin olsun... Sana sevap bu yazı:
http://postmortemofvirgilius.blogspot.com/2008/03/dklen-salar-yaa-bal-psikolojik.html
aynasilgisi,
anneannem cennete gideli dört sene oldu ya...
dönüp dönüp piskopat kedinin videosuna bakıyorum. bende de bir gariplik olmalı da, çözemedim daha.
YanıtlaSilaborigines pilgrimage...
YanıtlaSilArzu,
YanıtlaSilO kediyi görmek için turiztik gezi düzenleseler katılırım ben:)
sindar,
Atlas Dağlarında seni kaçıran berberiler'den hayat dersleri mi aldın sen :)
(şizofren kraliçe "hacca gitmiş aborjin" şeklimde anladığım bu yorumunu açarsa sevinirim.)
Malesef kimse beni kaçırmaya kalkmadı ama ben kaybolmayı becerdim Atlas Dağlarında, çok güzel bir hayat dersi oldu:) Neyse bu ayrı bir hikaye :)
YanıtlaSilAborjinlerin haç yürüyüşü, Orang Asli'lerin ormana yürüyüşleri... Afrika pigmelerinin ormanın yasak bölgelerine haç gidişleri. Hepsi yazının içeriğiyle aynı.
Sadece çağrışım.
"... yaşamıyorum, yaşamayacağım zorlamayın beni. İnandırıcı. Çok. Birisi bağlamaktan bahsediyor, bağlarsak kendine zarar vermez diyor. Birisi ıssızlıklara salalım bir daha asla kendine zarar veremez diyor. Evet işte bu. Issızlıklara salsınlar da nihayetimle tokalaşayım. Nihayet tanıştığımıza memnun oldum demek istiyorum artık. Ve ıssızlıklara salınıyorum. Ölümün huzuruna doğru, kendimin bataklıklarından ölümün kuraklığına doğru. Yürüyorum. Yürüyorum. Vazgeçiyorum. Oturuyorum. Bekliyorum. Sonra kendimi yürürken buluyorum. Direniyorum. Oturuyorum. Sonra ansızın kendimi bitki diplerinden su damıtıken buluyorum. İçimde bir varlıklar var... Ben direniyorum. O direniyor. Ben öleceğim az kaldı diyorum. O kalkacaksın diyor. Yavaş yavaş benliğimi istila ediyor. Kıçımı kurtarmak için kendi bataklığımla kucaklaştığımı anladığımda, en büyük düşmanımın hayatta kalmak için en yılışık dostum olduğunu görüyorum. İstesem de bu ıssızlıklarda nihayetime ulaşamayacağımı anlıyorum. O daha güçlü, teslim oluyorum. Hala yaşıyorum......"
Bu da ayrı bir çağrışım.
Atlas dağlarındaki kaybolma maceramı, Marekesh meydanına yılanın kuyruğuna basışımı, Casablanca'da okyanus kenarında şaşkın şaşkın bakınırken enseme yediğim dev dalgayı, cinler ve insanlar mahkemesini ayrıca anlatırım :)
Sevgilerimle.
ben de gittiğimde sorarım o zaman
YanıtlaSilViri viri viri virilerine bakar bakar bakar dururum. Virgilius iyisin mi? Böyle içsel çakıntılardan sonra uzun süre bişii yazmayınca merak oluyo.
YanıtlaSilkonuşan, kedi kılıklı şeyin eve ihtiyacı olursa buraya postalayabilirsin virgilius.. kedi gibi görünüp de öyle olmayan şeyler koleksiyonuma iyi bir parça eklenmiş olur..
YanıtlaSiliçine şeytan giren zavallı kedi videosunu ise daha önce görmüştüm.. ve tabii ki insanların çoğunun, başlarına gelen bunca kötü şeyi hakettikleri konusunda bir kez daha ikna olmuştum.. cesaretimi toplayıp bir daha izledim.. bir daha ikna oldum :(
Bahtsız Bedevi,
YanıtlaSil1- Bugün yeni sevgilisini -hayatının aşkını- benimle tanıştırmak için aşırı ısrarla beni kahvaltıya davet eden kankam, beni gördüğü ilk anda "bütün gece ağlamış gibi görünüyorsun, ne oldu sana?" diye telaşla sordu...
2- Saçlarımı -eskilerin tabiriyle- üç numara kestirdim, tam bir psikopat gibi görünüyorum. Tipim berbat halde. Gören ne yaptın kendine diyor, sikimde değil.
3- Çok uzun bir zaman sonra ilk defa ne davet, ne ısrar, ne yalvarma ne de azar olmadan kendi kendime annemlere gittim bu akşam.
Demek o kadar kötüyüm.
Demo,
"Men dakka, dukka" güzel bir arap atasözüdür.
Psikopatlığın tadını çıkar Viri. Teselli paketlememi gerektirecek bir durumun olduğunu sanmıyorum. Biz aslanlar için hiç bir zaman kapı duvar olmaz bilirsin. Bir süre karanlıktan beslen. Nasılsa güneşi cebinde saklıyorsun, biliyorum.
YanıtlaSilEğer sen bunları 35 yaşında hissedip dillendiriyorsan, benim bu yaşta hissettiklerim neden seninkine benziyor o zaman? Ben mi kendimi sorgulamaya erken başlamışım.
YanıtlaSil(okuduktan sonra yazıdaki kişi ile kendimi seninle kıyaslama gereksinimi hissettim)
sevgili virgilius,
YanıtlaSilalışkanlık oldu senin yazılarını okumaya başlamadan önce önce bir uzunluğuna bakıyorum. ona göre vaktimi ayarlamak için. uzaymıycam bu sefer; harika bir yazı olmuş. eline sağlık
bahtsız bedevi,
YanıtlaSilO güneş sanırım kıçıma kaçtı... bunca zamandır bulamıyorum bir türlü!
efsa,
sorgulama her yaşta olur... yıllar geçtikçe soruların şiddeti ve korkutuculuğu değişir, farklılıklar gösterir sadece. Sonuçta marmara denizi de, atlas okyanusu da aynı tuzlu suyla dolu değil mi?
evli adam,
bu yazıyı geveleyeli üç sene olmuş, sen yorum yazalı neredeyse bir yıl geçmiş ben de şimdi cevap yazıyorum:) Saygılar benden.