Hokusai'nin "36 Fuji Dağı Manzarası" isimli inanılmaz bir serisi var. Elin iki asır evvel yaşamış bücür Japonu Fuji Dağını 36 farklı açıdan resimlemiş; bir dalganın ardından dağ bit kadar görünürken, bir köprünün altında patlamış bir çıbana benzer duruşuyla veya denize açılmış bir tekneden görüş açısıyla... 36 Resim... Sonradan iyi para kazanmış olmalı ki, on tane daha eklemiş bu seriye, ama adı değişmemiş, "36 Fuji Dağı Manzarası"...
Mime böyle başladık... Borsalino beni mimlemiş. Mimlenmeye sinir oluyorum, üstelik "bu aralar sizi sinir eden şeyleri sayın" tarzında bir mim konusu varsa karşımda, hepsinin ötesinde son zamanlarda özel bir gayrete gerek kalmadan dünya ve yaşam beni bir bütün olarak karşımda sürekli nanik yaparak beni sinirlendirmeye çalışıyorsa, bu mime cevap yazmak kolay olduğu kadar sinir bozucu bir şey olacak benim için. Yazayım, sinir olayım.
Hokusai'nin resimlerinde vurguladığı şey aslında derinden sarsıyor bizi: Dağ orada duruyor ama her yerden farklı görünüyor. Aynı doğa şekli, aynı kutsal oluşum... Ama hepsi gerçek, hepsi gözümüze farklı görünse de Fuji işte o.
Olaylar da böyle, insanlar da...
William E. Paden, "Kutsalın Yorumu"nda şöyle yazmış:
...
"Bay Jones'ın pazar günü kiliseye gitmesinin anlamı nedir?
1-Yüce varlık olarak algıladığı şeye ibadet etmek,
2- Bir aile geleneğini sürdürmek,
3- Arkadaşlarla buluşmak ve daha sonra kahve saatinde sosyalleşmek,
4- Bir tempo değişimi için evden çıkmak,
5- Takım elbiseleriyle caka satmak,
6- Suçluluk kasvetinden gönlünü ferahlatmak,
7- Koroda şarkı söyleyerek müziğe yatkınlığını yansıtmak,
8- Büyük bir guruba katılım deneyimi yaşamak,"
...
vs. vs.
İnsan çok karmaşık... Bu sayılanlar gibi, tüm eylemlerimizde birden fazla davranış nedeni arayabiliriz, irdeleyebiliriz; hem kendimiz için, hem de başka kimseleri ve olayları irdelerken. Sâdi kendisine insan nedir? diye soranlara "Yek katre-i hûn, hezâr endişe" (bir damla kan, bin endişe) diye cevap verirken herhangi bir olay, davranış, tutum karşısında sürekli değişken düşünceleri zihnimizden geçirmemize, kalbimizden gelen curcunavâri sesleri işitmemizden dem vuruyor olmalı.
Hokusai de durduğumuz noktaya bağlı olarak gördüğümüz şeyin nasıl değişebildiğini anlatıyor bize.
Gene mime dönüyoruz.
Olaylara ve insanlara anlam katan biziz. Biz güzel deyince bir şey güzel olur. Hoşumuza gitmezse, burun büker, çirkinlik izafe ederiz o şeye, o şey her ne ise. Ama bizim fikirlerimiz ve duruşumuz da değişir: Daha önce umurumuzda bile olmayan bir müziği bir zaman sonra dinlenilesi bulabiliriz, bizde yarattığı ilk intiba antipati olan birini zamanla sevebiliriz, aşık olduğumuz insandan kimi olayların ardından nefret eder hale gelebiliriz. Benimsemediğimiz bir siyasi görüş bir tutarlı görünmeye başlayabilir. Hayatımızın ortasında birden bire çok sevdiğimiz pırasadan midemizin bulanması ve bir daha ağzımıza sürmemek gibi, senelerce en iyi arkadaşlarımızdan olan kişilerden sebepsiz yere bıkmamız ve artık görmek istemememiz gibi.
Üzerinde durduğumuz zemin (yani 'kendi'miz) bu kadar bağımsız ve değişken iken, ayrıca ötekiler de (kendi kendilerine) sürekli değişir ve farklılaşırken, üstelik görecelilik prensibiyle gördüğümüz şeyin hangi açıdan baktığımıza göre değişeceği ve yeni bir hal alacağı mutlak bir doğru olsa da, korkunç ve dehşet verici yargılarımız var. Sanki bildiklerimiz ve duygu durumumuz matematiksel kesinlik arzediyor gibi, hayalimizde infazlar yaşatıyoruz, recmediyoruz, asıyoruz, kesiyoruz...
Hakkında hüküm verdiğimiz, darağacına gönderdiğimiz kişilerin içinde bulunduğu şartları, neyi neden yaptıklarını değil, ne yaptıklarını ele alıp sadece kalem kırıyoruz. Öncesinde de içselleştirmek suretiyle vicdanımızı rahatlatıyoruz, empati ve içselleştirmenin birbirine düşman iki kavram olduğunu da göz ardı ederek, şeytanın Avukatlığını yapmadan dürüst olamayacağımız gerçeğine arkamızı dönüyor, Tanrının savcılığına soyunuyoruz.
Üstelik inanılmaz bir yönlendirilme altındayız, sanki biri yuları bağlamış boynumuza, bir oraya, bir diğer tarafa çekip duruyor bizi. Elimize kalemler veriliyor ve "kır! hadi güzelim göreyim seni, kır hadi, kır!" diye gaza getirmelerle düşünmemize fırsat tanınmadan, çatt diye kırıyoruz.
Mimin cevabı olan "insana sinir oluyorum ben" cümlesini yazarken, kendimi o sinir olduğum insanlardan ayırdığım sanılmasın. Sadece çaba gösteriyorum. Elimden bu kadarı geliyor.
Potansiyel fanatik olmaya demirin pasa yakınlığı kadar meyilli, iyi eğitimle, kariyerle, görgü ve kültür ile açıklanamayacak ve (ne yazık ki) giderilemeyecek bu "gizli katil" yaklaşımına sahip insanlara sinir oluyorum. Düşünmeyi değil, kendisine yön verilmesini isteyen, istemese de bilinçsizce kabul eden kimseler sinirlerimi ayağa kaldırıyor.
Bu bağlamda insanların %99,91'ine sinir olduğum sonucuna varabiliriz Borsalino.
Mimden epeyce uzaklaşılmış olsa da son paragraftaki ana fikre +0,08 ekleyerek ben de katılıyorum demek istedim :)
YanıtlaSilbardak dolu mu? bardak yok. sayende çok güzel resimlere baktım. adını daha önce hiç duymadığım şeylerdi. bokun da faydaları varmış bak :) sisteme dahil olanları önemsesem de ben, bok da yararlı olabiliyor, gübre olarak mesela değil mi...başka canlıları besliyor.
YanıtlaSilben de kendime sorduğumda, insanları seviyor muyum..sanırım o kadar kolay bir cevap çıkmıyor. her ne kadar sinir olmak benim bünyem için çok kaldırılabilir birşey değilse de...ben onu benim için daha kolay başa çıkılabilir birşeye dönüştürmeye çalışıyorum içime girdiğinde.
eliade'nin okuduğum kitabında diyor ki; simya, simyacıların maden dönüştürme üzerinden kendilerini dönüştürmeleridir. "dışsal bir işlemin içsel bir eylemle özdeşleştirilmesi"...insanlar üzerinden de (yargılayarak, duygulanarak, yaklaşıp uzaklaşarak vesaire) aslında kendimizi dönüştürüyoruz. en zor, ama en de potansiyelli maden insan belki...bunu böyle düşünebilsek, sinir olmak zor birşey olmaz mıydı...demesi kolay, yapması değil ama...yine de bana çabalamaya değer geliyor.
güle güle gidiniz, güle güle geliniz sayın virgilius. biz buradayız :) feyz alacağımız yazılarınızı bekliyoruz.
büyük kötü...
YanıtlaSil"Düşünmeyi değil, kendisine yön verilmesini isteyen, istemese de bilinçsizce kabul eden kimseler sinirlerimi ayağa kaldırıyor."
YanıtlaSilKadınlardan bir süre uzak dur. Bu cümlenin ait olduğu familya, kadın familyasıdır keza.
kapalıymışsınız.. halbuki.. zamansız smsler di derdim.. neyse.. seygiyle.
YanıtlaSilsevgili virgilius,
YanıtlaSilseni özlüyoruz ama.
üsteki yazıya yorum butonunu kaldırdın mı?
YanıtlaSilbir gün kendini tekrar etmekten sıkılır insan. eskiyle barışır ve değişir.
Arzu,
YanıtlaSilBazı yazılar yorumlanmak istemiyor. Kafalarına göre takılıyorlar.
1984'ün üç prensibinden birini anımsa:
War is Peace.
bi dakika şimdi %0,09 a girme ihtimalimi hesaplamalıyım..
YanıtlaSil