21 Ağustos 2023 Pazartesi

Ataerkil Bir Dünyada Vasat Bir Ademoğlunun Derin Istırabı Üzerine...

Üzerine ölü toprağı dökülmüş, mikro ve makro ölçekte travmanın, depresyonun çeşitli türlerini aynelyakîn idrak eden bir yavşağım. Tüm ağırlığıyla üzerime çullanan hayat nefes alamaz hale getirdi beni. Psikolojik, sosyolojik, politik bir dünya sebebi var bu durumun. Fakat öte yandan, bunların hiçbiri vaki olmasa dahi aslına bakarsanız uyuşuğun teki, Oblomov kılıklı bir tipim, elli yaşımı geride bırakalı 11 gün oldu ve utanmadan itiraf edebilirim ki bunca sene yaşam süren biri olarak ateş parçası, enerjik, idealist, canlı, gayretli bir yapıya sahip olmadım. İş hayatımdayken, o günlerde işkolik gibiydim, haz peşinde koşturduğum vakitler kuduz köpek misali sağa sola saldırırdım ama bunların anlatmaya çalıştığım şeyle hiçbir ilgisi yok: Son yıllarda bana politik gerekçelerle müstahak görülen mel’un zulüm bir yana, her daim bir şeyler üretmeye, yaratmaya ya da bu uğurda çabalamaya uzak bir karakterim vardı. Yani oldum olası üzerine ölü toprağı dökülmüş bir yavşaktım, olan biten tuz biber ekti, mezar taşımı yerleştirdiler, mermerle kapladılar beni sanki. Yaşayan bir ölüyüm. Hiçbir şey yapmıyorum. Peki ne yapıyorum? Konuşan (papağan) gibi bir hayvanım, düşünen (hindi) gibi bir hayvanım. Bir de okuyorum. O kadar. Eskilerin hayvan-ı natık dediklerine benzeyen bir tip, beni tasvire uzak düşmüyor.


Bir de Havva gibiler var:

Evimin direği. Ocağı tüttüren kişi. Yaşamak için eline bakıyorum. Parayı o kazanıyor, alın teri, göz nuru döküyor, çarkı o döndürüyor, faturaları o ödüyor. Çok şükür emekli oldum da birkaç yıldır harçlık almayı bıraktım kendisinden. Velinimetim o benim.

Evlendikten sonra bir roman yazdı ve yayınlandı, hoş önceden de çocuk kitabı kaleme almıştı.  Kendi romanından sonra iş için yazdığı biyografi kitaplarını saymıyorum burada.

AUZEF’te sosyoloji okumaya karar vermişti, ikinci sınıftayken bölüm başkanıyla tanıştı, bölüm başkanı Havva’ya yüksek lisansa başvurmasını önerince bu defa o hedefe kilitlendi, ALES’te yeterli puanı alamadığı için bu niyeti akim kaldı. O da bunun üzerine azmedip üniversite sınavına girdi, üstelik hiç çalışmadan, tek bir soru bile çözmeden otuz küsur sene sonra girdiği sınavın sonucu dün açıklandı: İÜ Sosyoloji. Şimdi AUZEF’i bırakıp tam ve kamil bir üniversite öğrencisi olacak, “çocukların sınıf annesi olurum” diye gülüyor.  

İki yıldır Almanca dersi alıyor. Özel ders, konuşma değil, okuma ve anlama odaklı bir eğitim. Epeyce ilerlettiğini biliyorum; geçenlerde baldızlardan biri antropoloji alanında gayet akademik bir metin gösterdi ona, Havva pıtır pıtır tercüme etti.

Bu kadın kusursuz İngilizcesinin yanı sıra zaten orta derece Fransızca da biliyor. 

Benden hayır olmadığına emin olunca, altı ay kadar önce “artık araba kullanmayı öğrenmem lazım” diyerek direksiyon kurslarına gitti, sonrasında araba da aldık, yazmıştım, birden yaşam konforumuz değişti böylece.

Bütün bunların yanısıra her evli kadının tepesindeki Demokles kılıcı, yani ev işleri zaten sırtında. Ucundan yardım edebiliyorum anca. 


Erman Toroğlu, oynadığı mükemmel futbol için Fabian Ernst için “turbo motorlu dazlak” demişti bir maç yorumunda, sonra hemen arkasından düzeltmişti, “turbo motorlu faydalı dazlak.” Çok şükür benim Havva’m dazlak değil, ama turbo motorlu olduğu muhakkak. 


Birkaç gün önceydi, gördüm ki KDO’da Klasik Yunanca Dersi eğitimi başlamış. Latince, Farsça ve Arapçanın yanına bir lisan eğitimine daha girişmişler, ben de ilk dersi, alfabeyi izlerken Havva da yanımda sigara içiyordu, derse kulak vermiş halde. Birden “bir dil daha öğrenmeni çok isterim, hem klasik yunan dilini öğrenmek sana çok yakışır.” diye nereden icabettiyse beni cesaretlendirmeye kalktı. Zaten niyetim yoktu ama soğudum iyice. Biraz O’na hürmeten izlemeye devam ettim. Ters L harfi var alfabede, ismi gamma. Bizim ağzımızdaki karşılığı g harfi. H harfi var, ismi eta, bizim söyleyişimizde e-a arası bir şey. P harfinin ismi rho, bizdeki karşılığı r. Yani sigmasıyla deltasıyla pisiyle zaten matematik formüllerini hatırlatıp içimi kaldırırken bir de daha alfabenin yazılışıyla okunuşu arasındaki farklılıklar bulmaca gibi bir şey. Gören de kriptoloji filan sanacak eğitimi. Fenikelilerden öğrendikleri yazıyı götlerinden uydurdukları iki üç hikmetle süsleyip hubris malzemesi yapan Yunanlıların sikik işi. Böyle düşünmeyi tercih edince irrite olmak da kolay tabi. Hemen reddettim, hem de klasik yunanca. Çiğdem Dürüşken var, onun çevirileri bana yeter” diye yutturabilir miyim diye söylendim. Olmadı. Çiğdem Dürüşken’in Yunancadan değil Latinceden çeviri yaptığını söyledi hemen. Bilmiyordum sanki. Bahaneye ne gerek var ya, istemiyorum de, bitsin. 


Olmuyor ama. Havva benim de bir şeyler yapmamı, meşgale bulmamı istiyor içten içe. Bu her ne kadar talep vurgusundan uzak, bir dilek kisvesi altında olsa da, bekliyor.


Muhatabım bunca şeye vakit yetirirken bir sikim yapmadan zamanı tüketiyor olmak da doğrusunu isterseniz mahcup edici bir atalet. 


Yarrak gibi adamım vesselam. 







19 Ağustos 2023 Cumartesi

Sıradan Bir Ağustos Üzerine...

Eskiden haftada ya da 10-15 günde bir yazar, geçen süre zarfında olanları filan özetlerdim, bir aydan fazla olmuş buraya uğramayalı. Asli unsur olarak tembellik, bunun yanısıra fırsat bulduğumda (böyle yazınca sanki boş gezenin boş kalfası olduğum gerçeğini yok sayıyormuş gibi hissediyorum) kitap, Civilization, Lichess, Klasik Düşünce Okulu gibi şeylerle zaman geçirmek varken elim bloğa gitmiyor bir türlü. Ama bir şeyler de yazmak lazım en nihayetinde. 



Yeğenim, burun estetiği yaptırmanın asıl gündemi/amacı olduğu Türkiye ziyaretini tamamlayarak evine döndü. Evi, Amerika. Sekiz senedir görmediğim, on yaşındayken ayrıldığım, 18 yaşında genç bir kız olarak karşıma çıktı bu gelişinde. Hatırladığım/sandığım gibi salak bir tip değil, aklı başında, hafif şapşik ama Z kuşağının nispeten (az görülür o gerizekalı nesilde) ayakları yere basan bir üyesi diyebilirim onun için konuşurken. Narin, kırılgan, nazlı tabiatı hala pek değişmemiş, bununla birlikte geleceğe dair ya da yapmayı düşündüğü kariyer hakkında kafasındaki anlatırken ses tonu, duruşu ciddileşiyor mesela. Bunda Amerika’da yaşamasının, okumasının ve kendisini oralı olarak görmesinin de rolü yadsınamaz. Türkiye’de 18 yaşındaki bir gencin geleceğe dair yegâne hayali yurtdışına gidebilmektir söz gelimi. Bu ülkede kalmayı, hayat sürdürmeyi düşünen bir gencin zaten aklı yoktur. Yeğenim ise bu açıdan avantajlı. Maça buradaki yaşıtlarından 5-0 önde başlamış gibi bir şey bu. Moda üzerine marketing okuyacakmış, girmeye hak kazandığı okul Manhattan’daymış, bu ayın sonunda üniversitenin oryantasyonu başlayacakmış, bu arada okurken bir yandan da falanca şirkette çalışacak, harçlığını çıkaracakmış, vs vs. Havva tabi kendi oğlu Mustang’dan hiç ama hiç böyle şeyler duymadığı için haliyle etkilendi. Üstelik olmayan kızı için içinde hazır beklettiği sevgi ve şefkati de zarif ve kibar yeğenime boca edince, birbirlerini ilk defa gören/tanışan bu iki cins-i latif, abartmadan söylüyorum anne-kız gibi oldular bir anda. Bunu yazmak çok saçma ama biri annesini ararken “annem olsa Havva’yı bu kadar severdim” cümlesini kullanmış, ötekisi de bana “kızım gibi seviyorum, ne harika bir genç, ne güzel yetiştirmişler” deyip durdu. Kadın milleti manyak vallahi. Bir ay kaldı, bu sürenin yarısına yakın burnu alçını sonra da bandajlı olduğu için sokağa çıkmayı reddetti – utandı nedense, babasının kendisi için çizdiği gezi güzergahlarını dolaşırken elbette ki babasının sekiz sene önce ayrıldığında arkasında bırakıp özlemini duyduğu keyfi alamadı, bana sorarsanız İstanbul’u da hiç sevmedi. (Islak hamburgeri ve bijuterileri ayrı tutuyorum.) Üç gün önce koşa koşa ailesine, evine, ülkesine döndü. Benim/ bizim tarafın dışında yaşadığı bir takım ailevi krizleri de düşünecek olduğumda bir daha Türkiye’ye asla geleceğini sanmıyorum. Sıtkı sıyrıldı kızın. Muhtemelen son görüşüm oldu yeğenimi. Burnu güzel oldu, orası başka. 


Babam sanki yıllardan beri yalvar yakar Anadolu yakasına, bize yakın bir yere taşınmalarını söylemiyormuşuz gibi, deprem riski, yaşlılıklarında yanlarında olmamız gerektiği konusunu defalarca yenilememişiz gibi, birdenbire pazar günü bizde kahvaltı ederlerken bu konuyu açtı. Hazırda parası olmadığı için mülk satıp mülk alabilir anca, ama kimsede paranın olmadığı, bankaların kredi vermediği, geleceğin zaten öngörülemediği, ekonominin götünün sikildiği bu dönemde çok geç kalınmış bir hamle bu. Babamın aklı hem geç çalışır. Dünyanın en iyi kalpli adamı, en şefkatli babası, ama en yavaş idrakli ve en takıntılı ataerkil bireyidir kendisi. Maraş depremlerinden sonra bizim oturduğumuz Küçükyalı tarafına ilginin çok arttığını, Küçükyalı-İdealtepe hattının hem zeminin kaya olması, hem insan/yaşam kalitesi ve Paki-Afgan-Suriyeli olmaması konularında cazibe merkezine dönüştüğü, aslında bu eylem için çok ama çok geç kaldığını düşünürsek her zamanki gibi onu eleştirme kolaylığına sığınabilirim, ne var ki nihayet bu yönde bir niyet beyanında bulunması bile aslına bakarsanız büyük bir aşama. Bakalım neler olacak önümüzdeki günlerde. 



Ben? Ben genel olarak yarrak gibiyim. Anlatacak çok şey var da, yapacak bir şeyim, düzeltebilecek bir durumum, kaçacak bir yerim yok. Doğum günümü bile es geçmişim, bir şey yazmamışım bloğa. 






12 Temmuz 2023 Çarşamba

Sosyalleşme Baskısı Üzerine...

Havva bu hafta evde yok. Annesi ve kardeşleriyle birlikte önce Antalya’nın dağlarında bulunan köy evlerine sonra İzmir’deki evlerine gidip birtakım düzenlemeler yapmak üzere gittiler. Bir hafta boyunca yalnız kalacağım, bu üçüncü günüm. onlara katılamazdım, ne sağlık sorunlarıyla uğraşan anne-babamı bırakabilirim, ne de kediyi emanet edebilecek biri var. Hem bunlar iç aile işleri, ben sonuçta -ne kadar iyi bir eş-damat olmaya gayret etsem de bir yere kadar, söz hakkı olmadan sözü dinlensin, kendine kulak verilsin diye yırtınan bir tipe dönüşmeye niyetim yok. Bu sefere katılmayıp geride kalmamı garipsemediler, dedim ya aile işleri bunlar. Neyse yalnızım işte. 


Dün akşam, kitabımı alıp yakındaki Starbucks’a gittim. Eskiden, kahve kültürümün olmadığı zamanlarda  Starbucks, Gloria Jean’s, Nero gibi yerlere küçümseyerek bakar, kapısından bile girmezdim, hem garsonların müşteri gibi davrandığı, müşterilerin garsonluk yaptığı yerlerden nefret ederim hem de gereksiz ölçüde pahalı gelirdi bana oralar. Şimdilerde öyle değil. En ucuz kahve artık bu kafelerde. Bu gün itibarıyla yegane içtiğim kahve olan orta boy sıcak sade filtre kahve Starbucks’ta 44, Gloria’da 50, Nero’da 38 lira. Aslına bakarsanız uzunca bir süredir kadınların çalıştığı daha doğrusu özellikle de çalıştırdığı işyerinden alışveriş yapmaya özen gösteren biriyim; minibüs caddesinde öyle bir butik kafe var, bir kadın tek başına açıyor, servis yapıyor, işletiyor, sonra da kapatıyor kafeyi. Üç ay kadar önce bu düşünce doğrultusunda oraya müşteri olmaya niyetlendim; filtre kahveye 65 lira ödeyip çıktım. Şimdi 80 olmuştur herhalde. Eh, neden kitabımı alıp da Starbucks’a gittiğimi anlıyorsunuz, gelirlerimiz düştü, giderlerimiz arttı, Yahya bin Ugan gibi faiz dendi, nas dendi, enflasyon delirdi, ekonominin götüne konuldu, artık altı ay önceden fakiriz, bir sene önceden çok daha fakiriz. Ayrıca esnafın 'kahveni içtin işte, ya bir sipariş daha ver ya da siktir ol git' tacizkâr bakışları da yok bu ucuz kafelerde, saatlerce oturabilmek mümkün. 


Gittim oturdum, tıklım tıklım. Neden çünkü ucuz. Kitabımı masaya koydum, sigarama uzanmışken hemen yan tarafımda, bir masa boşalsın da hemen yerleşsin diye bekleyen yere -mermere tünemiş ben yaşlarda bir adam gördüm, telefonunu kurcalıyordu. Seslendim, dilerse oturduğum masadaki kültablasını kullanabileceğini söyledim. Kibarca teşekkür etti, derken henüz daha okumaya başlamadığım kitaba kaydı gözleri, tuğla gibi olduğu için görmemesi mümkün değil zaten. Çok ilginç buldu, akademisyen olup olmadığımı sordu, sadece meraklı bir okuyucu olduğumu söyledim, bir şeylere inanıyorsam işin aslını öğrenmeye çalıştığımı, zındıkları tercih ettiği ekledim. Anlamadı haliyle. Türkiye’de kabaca iki ilahiyat ekolünün olduğunu, Marmara İlahiyatın geleneksel İslam yorumunu takip ettiğini, Ankara İlahiyatın ise daha bilimsel ve eleştirel bir perspektifi olduğunu, kitabın çıktığı Ankara Okulu Yayınlarının da daha ziyade bu bakış açısındaki kitapları yayınladığını ifade ettim. Yanlışlanabilir de olsa, durum bu. Tanıştık sonra adamla. Hilmi Bey. Tur rehberiymiş. Hemen aklıma geçmişte, bekarken katıldığım kültür turlarındaki rehberler geldi o an, Ege ve Akdeniz’i bir otobüs dolusu kadın ve birkaç erkek gezer, geveze ve komik tur rehberlerinin anlatımlarını dinlerdik. Kimseyi hakir görmek istemiyorum, insanlar vasatsa rehberler de o kalibrede olur. Hilmi Bey içimi mi okudu o saniye bilmiyorum ama Cruise’la gelen turistlere rehberlik ettiğini söyleyiverdi. Cruise turizmi deyince iş değişir: En varlıklı turist kesimi cruise ile gelenlerdir. En entelektüel, en eğitimli filan diyemem çünkü o açıdan bilmiyorum ama kesinlikle zengin turist kesimidir bunlar. Aristo mantığı ne der bu durumda: Zenginse, çok para verebilir, çok para verirse beklentisi de yüksek olacaktır. Beklentisini karşılayabilmek için hizmetin de yüksek kalitede sunulması zorunluluk. Mahalledeki esnaf lokantasına gitmeniz ile Hacı Abdullah'ta oturduğunuzdaki beklenti farklı olur. Yani, o iki üç saniye içinde kafamdan geçen bu düşünceleri böyle yazıya dökmek saçma ancak Hilmi Bey’in nitelikli bir rehber olduğu sonucuna varmam bu akıl yürütmeyle pekâlâ mümkün. Zaten adam içimi okumuş gibi podcastlerinden, yazdığı kitaptan da bahsetti. Yani 7.92x33mm Kurz tipi değil, 12.7x99mm bu adam. Derken sohbet derinleşti, baktım, mesleki deformasyonu gereği konuşmaya da pek meraklı. Yorgunum, konuşmaktan sıkıldım diyor arada ama anlattıklarını takip edebildiğimi ve sorularla ya da yorumlarla zenginleştirilebildiğimi fark edince de dili iyice çözülüyor; iki saate yakın konuştu(k). Bir iletişim ve iktidar dili olarak mimariden bahsetti, kronolojik olarak tarihte bir gezinti yaptırdı bana. Amatör olarak ilgimin olması başka, bir saatte Hitit, Frigya, Yunan, Roma, Romanesk, Gotik, Barok, Rokoko, Bauhaus gibi mimari ekollerin iktidar dili, ideolojik vurgusu ve politik anlamları üzerine ders almak başka. Bu arada Osmanlı mimarisindeki geçişleri de örnekleri ve anlamlarıyla anlattı, sıkılmadan: Bursa Ulu Camii’nden Edirne Üç Şerefeli Camii’ne mimari plan anlamındaki değişim anlamını, sonrasındaki ikinci kırılmanın Fatih Camii’nde nasıl olduğunu önündeki kâğıda çizimler yaparak uzun uzun detaylandırdı. Adam uzman. Çok keyif aldım, genelde ben çok konuşan kişi olurum, ama zaten yabancılarla pek konuşmam ki. Hilmi Bey ise zaten işi gereği her çeşit yabancıyla konuşuyor. Yazık adama. Neyse, iki saatin sonunda ayrılırken telefon numaramı istedi, neden bilmiyorum. Arkadaşa mı ihtiyacı var acaba? Sanmıyorum. Canı mı sıkılıyordur? Bu yaz mevsiminde, turistlerin aktığı şehirde çalışmaktan vakit kalınca neden sıkılsın? Gay ve beni gözüne kestirmiş olabilir mi? Öyle bir şey sezmedim, zaten tipim de kayık. Çaresiz verdim, onun numarasını da aldım haliyle. “Yarın bu saatlerde gene kahve içmeye geleceğim” diye de iki üç kere yineleyerek tekrar görüşmek istediğini ima etti zaten. 


Çok düzgün, kibar bir adam olduğu kanaati oluştu bende. Bilgili, eğitimli üstelik. Ama neden numaramı istedi ki? Hayır da diyemezsin, bunca nezaketine mukabil çok çirkin bir tavır olur. 


Starbucks’tan çıkıp eve yürürken numarasını engelleyip silmeyi düşündüm fakat ucuz kahve içiyorum orada, evi de yakınlardaymış, o zaman çok utanırım. 


Böylesine beyefendi, zarif, kendisinden çok şey öğrenebildiğim bir adamla bile bir daha görüşmeyi dilemeyecek kadar asosyal ve öküz biriyim. 


Sorun sende değil kibar adam, bende. 




27 Haziran 2023 Salı

Ceku'nun Gidişi Üzerine...

Kimi zaman elim gitmiyor yazmaya. Hem kendimi kişisel bir günlük olarak kullandığım bu sayfaya kayıt düşmek zorunda hissediyorum, hem de içimden gelmiyor. Öte yandan er ya da geç yazılmalı.


Bugün Ceku’suz yedinci güne giriyoruz. Birlikte geçirdiğimiz 2,5 ayın ardından, 20 Haziran günü bir pettaksi ile barınağa geri göndermek zorunda kaldık Ceku’yu. Bir alt posta göz atarsanız içten içe değil, dıştan dışa bunun için can attığımı göreceksinizdir zaten, ama aslında tam öyle bir durum da söz konusu değil. Benim derdim 18.3kg ağırlığındaki iri bir köpeğin tuvalet terbiyesi var, ev hayatına uyumlu diye bize yalan söylenerek tabiri caizse barınaktaki orospu çocukları tarafından kakalanmasıydı; hayvancağızın klinik bir sorunu olmadığı farklı veterinerlerin yaptıkları değişik tahlil ve tetkikleri sonucunda dile getirilmişti, hiçbiri Ceku neden bazen günden bir kaka, bazen yedi kaka yapıyor, izah edemedi. Hiçbiri günlerce sokakta kemik yemediği (yemesin diye savaş verdiğimiz ve başarılı olabildiğimiz) süreçte nasıl olup da gene birden ishale dönebildiğini açıklayamadı. Hiçbiri neden ishal olduğu gecelerde sokağa çıkmak için bizi uyandırdığını (ve böylece eve sıçmadığını) ama bazen de gündüz vakti en ufak bir uyarı vermeden karşımıza geçip gözümüzün içine baka baka orta yere kakasını yaptığını anlayamadı. Özetle benim derdim eşya yemeyen/kemirmeyen, yaşadığımız apartman dairesinde kırk yılın başında havlayan, gürültü yapmayan bu dünya tatlısı, temas bağımlısı sevgi böceği köpüşün tuvalet terbiyesinin olmamasıydı. Eh, bu da küçük bir problem sayılmaz, kendilerini kanatsız melek zanneden orospu çocuğu barınak görevlileri için üzerinde durulmayacak türden bir problem. Yani hasta olur, tabi ki sızlanmaya yüzüm olmaz ama ilk günden beri böyleydi, hiçbir ilaç, tedavi fayda etmedi çünkü -bize söylenildiğine göre- hasta da değildi. 


Bu anlattıklarım Havva açısından kabul edilebilir bir durum, çekilmesi gereken bir çile, katlanmak zorunda olduğumuz bir zorluktan ibaretti sadece. Benim huysuz şikayetlerimi duymazdan geldi, “ben Ceku’yu geri gönderemem, sen istiyorsan konuş oradakilerle” diye rest çekip durdu mızmızlanmalarıma. Ben de hep yaptığım gibi söylenip durdum haftalarca. 


Derken alt posta değindiğim, bu dünya tatlısı uysal köpeğin agresif tavırlarına şahit olmaya başladık. O olayların olumsuz etkisi benden çok Havva’yı sarstı. Ceku ile yürüyüşlerimizin sonunda parka vardığımızda oradaki banklardan birine atlar, kurulmayı çok severdi hayvan, ben de yanına otururdum, böylece bankta etrafı seyrederdik beraber. Ceku çevredeki hareketliliği, cıvıltılı çocukları izlerdi, ben de o çocukların genç annelerini. (Bir halt yiyeceğimden değil tabi ki ama genç anneler MILF kategorisinin en kayda değer üyeleridir. Neyse, konuyu dağıtmayalım. Evli ve mutlu biriyim lan!) Bir gün, kaydıraktan bıraktığı oyuncak kamyonuyla çılgınlar gibi eğlendiği gördüğüm 2-3 yaşlarındaki bir velet biz bankta otururken yanımıza yaklaştı. Daha önce de böyle çok defa çocuklar yanımıza gelmiş, Ceku’yu sevmişlerdi, sevecen bir yapısı olduğunu bildiğimden veledi püskürtmedim, bakındım, annesi olduğunu tahmin ettiğim gayet çekici bir kadın fazla uzak olmayan bir yerden gülümseyerek bize bakıyordu, velet yaklaştı, tam elini uzattığı an Ceku, daha önce hiç yapmadığı, benim görmediğim ve tahmin edemeyeceğim bir şiddetle veletin kafasına doğru havladı, oturduğu yerden kalkmadan. Çocuk ağlayarak annesine koştu, ben Ceku’yu azarladım yüksek sesle, sonra annesine gidip özür diledim. Allahıma şükürler olsun yabancıydı, Rabbime hamd ü senalar olsun İngilizce bile bilmiyordu, yani ağzıma sıçamadı. Ödü kopmuş velet haykıra haykıra ağlarken alımlı annesinin kucağında parktan ayrıldı, biz de kalktık sonra. Havva’ya yaşananları anlattığımda Ceku’nun yaptıklarından çok kadın hakkında söylediklerim daha fazla dikkatini çekmiş olmalı. Neden? Çünkü, iki hafta kadar sonra benzeri bir olay, üstelik çok daha fenası Havva’nın başına geldi: Ceku’yla beraber çıktıkları eve sinirleri alt üst halde ağlayarak dönmüştü o gün. Gene aynı park, çimlerin üzerinde yürürlerken bu defa 5-6 yaşlarında bir çocuk Ceku’ya yaklaşmış, Havva ‘sevdirmiyor’ demiş ama bir tanemin sesi öyle narin ve çocuklara kıyamaz ki, velet elini uzatmış bir kere. Ceku deli gibi havlayıp hamle yapmış çocuğun yüzüne doğru, Havva’nın dediğine göre yüzüne temas etmiş ama dişleri değmemiş, ama bu hengamede çocuk korkudan ya dilini ya dudağını ısırmış ki ağzından kanlar akmaya başlamış. Park karışmış haliyle. Olayı görenler, görmeyenler, Ceku’yu tanıyanlar, tanımayanlar derken, Havva’nın anlattığına göre annesi Havva’yı teskin etmeye çalışırken baba da koşarak gelmiş olay yerine. Onca kişinin ortasında Havva’ya dakikalarca bağırmış, azarlamış. O gün ve gece Havva sürekli göz yaşı döktü, hem bu yaşta hiç tanımadığı bir orospu çocuğundan o kadar laf yedi diye, hem çocuk hayatı boyunca köpeklerden korkacak diye, hem de Ceku’ya mukayyet olmanın artık imkansız olduğunu idrak ettiği için. Bunun ardından  kayınbirader bize geldi birkaç gün sonra, Ceku onu da eve almadı. Veterinerle görüştük, zaten Havva arkadaş oldu kadınla, yaşananları hayvanın geçmişteki travmalarına bağladı, ‘ileride bu agresyon size de dönebilir’ diyerek. 


Havva’nın Ceku’yu barınağa iade etme düşüncesi böylece netlik kazandı. ‘Hayatım boyunca evden kakasını temizlemeye razıyım’ derken, başkasına zarar verme olasılığı Havva’yı bu kararı almaya mecbur etti. Bana sorarsanız, bence kaka meselesi daha önemli ama, bu olaylar silsilesiyle beraber, yani parkta yaşananlar, kayınvalideye, kayınbiradere ve temizlikçi kadına saldırma vakaları ile birlikte konu nihayete erdi. 


Havva, barınaktakilerle irtibat kurdu ardından. Durumu anlattı. Geçmeyen/bitmeyen tuvalet meselesine de değinip ‘bahçeli bir eve sahiplendirilmesi daha doğru olur’ diye yazdığı mesaja Kurtaranev barınağındaki -onlara da orospu çocuğu demek lazım gelir- yetkilinin ilk tepkisi şu: “Nereye yuvalandıracağımıza biz karar veririz Havva Hanım. Nasıl bu hale getirdiniz bu pamuk köpeği hiç anlamadım. Öncelikle psikolojisini düzeltmemiz lazım.” Orospu çocukları herhalde Ceku’ya cinsel istismarda bulunduğumuzu, bazen sopayla, bazen hortumla, yorulduğumuzda da elektroşok aletiyle eziyet ettiğimizi düşünüyorlar. Ceku’nun en uzun süreli yuva tecrübesi yaşadığı insanlarız, düşüncemize kulak vermek yerine sanki geçmişi travmalı bu hayvancağızın psikolojisini biz bozmuşuz gibi imada bulunuyorlar. Tabi bu mukabele iyice sinirlerimizi bozdu. Bütün köpek sahiplerinden, istisnasız hepsinden aldığımız tavsiye şuydu sürecin başında: “Köpeğiniz üzerinde otorite kurun, ona kimin patron olduğunu mutlaka öğretin, evdeki hiyerarşinin en alt basamağında olması gerektiğini bilmeli. Aksi takdirde sorun yaşarsınız.” Bu önerini uygulamakta başarılı olduğumuzu söyleyemem. Belki beceriksizlik ettik. Ceku’nun geçmişindeki travmalardan yüzeysel olarak haberimiz var, daha önce yazmıştım buraya. Kıyamadık azarlamaya, poposuna vurmaya. Bir de Havva’nın şefkati ve merhameti sınırsız, ilk andan aşırı bağlandı, sahiplendi, âşık oldu. Fazla sevgi ve ilgi Ceku’nun psikolojisini bozmuş olabilir mi? Eğer öyleyse, bizde de eksiklik var demektir. 


Bir hafta oldu dedim. Evdeki, hayatımızdaki boşluk hissi azalmadı. Eve geldiğimizde bizi kuyruğunu deli gibi sallayarak karşılayan, üzerimize atlayıp sarılmaya, yalamaya çalışan Ceku’suz bir hafta geçti. Kanepeye yanımıza oturan, yerde sürekli sırt üstü yatıp karnını açan köpüş artık yok. Biz bu kadar bağlandıysak, doğası gereği Ceku nasıl arıyor, özlüyor Havva’yı, beni, eski evini, bilemiyorum, düşünmek bile acı veriyor.


Son planda kedi kazandı. Ev ve bizler sadece ona aidiz. 



Pettaksi'yi icat eden kimse Allah ondan razı olsun. 



9 Haziran 2023 Cuma

Ceku'nun Geleceği, Ekonominin Geleceği ve Gelecek Yeğen Üzerine...

Köpek eve sıçmayı bir süredir bıraktı, ishali de günlük olarak kullanılan ve bağırsağına destek olacağı söylenen probiyotik yardımıyla düzeldi. Bu süreçte aramızda esen soğuk rüzgarları Havva, veterinere şikâyet etmiş, “kocam köpeğe küstü” diye. Allahaşkına, köpeğe küsülür mü? Yok artık dediğinizi duyar gibiyim ama bal gibi küsülür. Buradaki küskünlük aslında köpeğe değil tabi, köpekten dolayı yaşadığım ıstırabı yok sayan Havva’ya ama tabi ki Havva’ya küsemem, o benim nurtanem, canımın içi. Ne var ki birine, bir şeye tepkimi göstermek zorundayım, götü boklu köpek en kolayıydı. Neyse, o boktan konu şimdilik sona erdi. Kakası bu aralar normal. 


Köpekle ilgili yeni bir sorun var, beni kıs kıs güldüren: Ceku, Çarşamba günü eve temizliğe gelen (daha önce iki kez evde saatlerce beraber olduğu, uslu durduğu) yardımcı kadına basbayağı saldırmış, aşırı havlamış, tehditkar biçimde hırlamış Havva’nın dediğine göre, peşinden kovaladığı kadıncağız tuvalete kaçıp sığınmakta bulmuş çareyi. Dün ise yeni bir olay yaşanmış: Kaimvalide bize gelmiş, önce havlamış, sonra elini ısırmaya kalkmış. (Dişleri değmiş.) Ben bunu yaşadığı mekanı yabancılara karşı koruma içgüdüsü olarak yorumladım, fakat bu açıklama, daha önce iki kez evde temizliğe gelen kadına neden şimdi agresyon gösterdiğini açıklamıyor. Kaimvalide eve ilk defa geldi tamam, ama Ceku O’nunla da araba yolculuğu yapmış, hatta karnını açıp kendisini uzun uzun sevdirmişti. Kadına aşina. Yani anlayacağınız, köpeğin bizimle geçirdiği süre iki ayı doldurdu ve daha önce şahit olmadığımız türden bir saldırgan yanını görüyoruz bu aralar. Bizi koruyor desek, herhangi bir gerilimli ortam yok. Mekanı koruyor desek, temizliğe gelen kadınla evde üçüncü karşılaşması, yani ondan bir tehlike gelmeyeceğini de anlamış olmalı. Neticede Havva, bu sorun giderilmezse Ceku’yu geri vermeyi dillendirmeye başladı, “kakasını temizlerim, ishali için sürekli çıkarırım, onların hepsi hastalıktan kaynaklanıyor ama davranış bozukluğu gösterir ve başkaları için tehlike yaratmaya başlarsa bu evde kalması mümkün değil” diyor. Haftaya (ilk sahiplendiğimizde önerileri için bir tomar para saydığımız) köpek eğitmeni kadın gelecek, duruma el koyacak. Renk vermemeye çalışıyorum, ama keşke çok param olsa da kadına önden rüşvet versem, Ceku’nun barınağa geri gönderilmesinin daha doğru olacağına dair görüş bildirsin diye. 


Ay hadi inşallah!


Böyle bir şey. 




2015’ten beri görmediğim yeğenim bir mâni çıkmazsa bu ay sonu burun ameliyatı olmak için Amerika’dan gelecek. Kızı tanımıyorum. Karakterini bilmiyorum. 18’ini doldurdu, üniversiteye gidecek seneye, ergenlik dönemindeki sekiz uzun yıl uzağız, iletişimimiz telefonda denk geldiğimizde kısa ve durgun hâl hatır sormalardan öteye gitmedi ki hiç. Kardeşim çocuğunu yere göğe koyamıyor haliyle, ondan öğrendiklerimle bir şeyler var kafamda, gel görelim doğrusu şu ki hangi tavrıma alınacak, ne söylesem incinecek, ne yapsam kırılacak, zerre kadar fikrim yok. Üstelik öküzün tekiyim malum. Giderken çocuktu, şimdi genç kız. Bakalım neler olacak… (15 sene önce şu yazıda ondan bahsetmişim. Hey gidi günler.) 


Ekonomik kriz çok acayip bir hal almaya başladı. Havva’nın da işleri iyi değil, rutin masraflarımızın yanına bir de köpeğin bitmez tükenmez harcamaları derken artık her şey daha zorlu. Üstelik ilerleyen zaman içinde çok daha sıkıntılı günlerin bizi beklediği de aşikâr. (28 Mayıs’ta, seçimin iki türünün yapıldığı gün 1 dolar 20 liraydı, bugün ise 24 lira. Samanı, mercimeği, cep telefonunu ithal eden bir ülke için korkunç bir şey bu.) Yakında birkaç sene evvel Yunanistan’da yaşandığı gibi seri intiharlar başlayacak diye endişe ediyorum, bu kadar açık yazayım bunu.


 Gidiş iyi değil.