31 Temmuz 2021 Cumartesi

Mutsuzluğun Psikolojik Kökenleri Üzerine... (Amatör Bir İrdeleme)

Covid nedeniyle kısıtlamalar-kısıtlanmalar, korkunç işsizlik, içinde çaresizce debelendiğimiz ekonomik sorunlar, siyasal ve sosyal bölünmüşlüğün çözümlenemez açmazları derken şimdilerde insanın içini yakan orman yangınları ve toplumda iyice ayyuka çıkan sığınmacı tepkisi postuna bürünmüş yabancı düşmanlığı/ırkçılık, yaşanmaz bir hale getirdi ülkeyi. Adalet mekanizmasına güvenin dibe vurduğu, devletin millete, milletin de devlete şüpheyle baktığı bir noktaya vardık. 


Hemen herkesin, güçlünün de zayıfın da, zenginin de fakirin de, elitin de avamın da mutsuz olduğunu görüyordum, biliyordum ama geçen gün rastladığım bir araştırma sonucunda elde edilen verilerle iyice tasdik edilmiş oldu bunlar. Aşağıdaki görselleri Gallup’tan aşırdım. Yaptıkları bir araştırmanın mukayeseli sonuçlarını yayınlamışlar. Her şey o kadar açık ki...

DÜN GÜNÜN BÜYÜK BÖLÜMÜNDE STRES YAŞADINIZ MI DİYE SORMUŞLAR. DÖRDÜNCÜ SIRADAYIZ.




DÜN GÜNÜN BÜYÜK BÖLÜMÜ SİZİN İÇİN EĞLENCELİ MİYDİ SİYE SORMUŞLAR. ALTTAN İKİNCİYİZ.




DÜN GÜN BOYUNCA YAŞADIKLARINIZI DÜŞÜNDÜĞÜNÜZDE, GÜLÜP KAHKAHA ATTINIZ MI DİYE SORMUŞLAR. EN AZ GÜLEN ÜLKEYİZ.




DÜN ÇOK ÖFKE HİSSETTİNİZ Mİ DİYE SORULMUŞ. TÜRKİYE İKİNCİ.




DÜN YENİ VE İLGİYE DEĞER BİR ŞEY ÖĞRENDİNİZ Mİ DİYE SORMUŞLAR. SONDAN İKİNCİ ÜLKEYİZ.






İnsanı dehşete düşüren bu araştırmanın sonuçlarında kanaatimce en düşündürücü olan dün yeni bir şey öğrendiniz mi? Sorusuna verilen cevaplarda Türk halkının %61’inin hayır cevabı vermesi olmuş. İnsan okuyarak, görerek ya da duyarak öğrenir. Okumayan, okusa da bildiği şeyi okumaya devam eden, zaten bildiği şeyi tekrar tekrar gören ya da işiten biri, nasıl öğrenecek? Ne öğrenecek? ‘Ben bana gerekli olanı biliyorum, başka bir şeye ihtiyacım yok’ diyen kişi, bilgisinden şüphe etmeyi, sorgulamayı, kafasında tartmayı bıraktığında fanatiğin teki olup çıkar. Bütün soruların yanıtları kafasında hazır bir şablon halinde yer alır artık. Düşünmeyi aklın ibadeti olarak gören bir anlayışın torunları, düşüncelerine yön verecek yeni bilgilere kapısını kapatarak donuklaşır, taş haline gelir. Sonra da papağanlaşır hayata bakışında. 


Değersiz hissetme, bütün bunların üzerine eklenen bir gölge gibi düşüveriyor. Bireysel anlamda değil, toplum bazında irdelemeye çalışıyorum meseleyi. Şöyle bir örnek vereyim; Elias Canetti, Birinci Dünya Savaşından mağlup ayrılan Almanya’nın yaşadığı korkunç ekonomik buhranın ve enflasyon olgusunun Alman zihninde yarattığı tahribatı uzun uzadıya anlatır, para biriminde artan sıfırların insanların bilincinde kendi değerlerinin de ucuzlamasına eşdeğer olduğunu, böylece büyük bir öfke ve isyan duygusunun doğduğunu yazar. Örnekleyecek olursak, 1922 yılında Berlin’de bir ekmek 160 marktı, bir sene sonra, 1923’te ise bir ekmek 200,000,000,000 marka satılmaya başlanmıştı. İki yüz milyar mı o? Evet, öyle sanırım. Kişi maaşlarının da böyle arttığını düşünürsek psikolojik bağlamda enflasyon olgusunun toplumu nasıl çökerttiğini idrak edebiliriz. (2002 senesinde Yuri bana hatıra olsun diye 10 ruble vermişti, ben de mukabele edip ona gıcır gıcır bir 1.000.000 TL verdim, adamın yüzü allak bullak oldu, bu çok büyük para, alamam diye. On dolar etmediğini söylediğimde bu defa iyice şaşırmıştı. Neyse.) Kısa anlatmayı beceremiyorum, bu konuyu şuradan da okuyabilirsiniz, elli trilyon marklık baknotun resmi de var orada. Anlatmaya devam edeyim ben, konumuz enflasyon değil, ama enflasyon olgusunun halkın psikolojisi nezdindeki değersizlik etkisine benzer şekilde, bambaşka bir perspektiften ele alındığında bizim halkımız da benzer bir değersizleşme psikolojisine batmak üzere, endişem bu. Türkiye, hâlihazırda dünyada en çok plastik atık ithal eden ülke. Yani ülkeler, en tehlikeli, en zararlı ve işe yaramaz çöplerini Türkiye’ye gönderiyorlar. Bunun siyasi ya da ekonomik getirisini bilmiyorum. Çok karlı olabilir. Benim demeye çalıştığım, çöp, çöplüğe atılır. Psikolojik olarak Türkiye’nin başka ülkelerin çöplerini alması, insanların bilinçaltında ülkenin çöplükle eşdeğer kabul edilmesini de beraberinde getirir. Bunun ne kadar ıstırap verici bir düşünce olduğunu söylemek de yanlış olmaz. 





Örneklemeye devam edelim. Futbol kulüplerimiz transfer sezonundalar. Eskiden de böyleydi, yaşım tutuyor o kadarını bilmeye ama geçmişte star diyebileceğimiz oyuncu profili belli bir yaşın üzerine gelip mukavele değeri, performansı ve sakatlanmama olasılığı düşünce ülkemiz takımlarına transfer edilirlerdi. Hemen her büyük takımda dünya çapında tanınan, klaslarıyla bilinen oyuncular, yaşları geçmiş de olsa birkaç tane yer alırdı. Şimdilerde o da yok. Gelmeyi kabul eden yabancı oyuncular eskiden gelenlerin bir iki üç kalibre altı ve evet, uluslararası turnuvalarda fark yaratamayacak, kendilerine başka liglerde yer bulamayan tipler. Yani futbolcu anlamında da tam bir çöplük haline geldi ülkemiz. 


Daha sinir bozucu bir mesele, sığınmacılar. Avrupa’nın kendi bölgelerine ayak basmamaları ve Türkiye’de kalmalarının sağlanması için ülkemize yüksek miktarda ödeme yaptığını biliyoruz, hatta pazarlıklar bazen medyaya da yansıyor. Bu kaçak göçmenleri Batı’nın hiç bir surette kabul etmemesi ve onlara zombi muamelesi yaparak ülkemizde yaşamaları yönündeki çabaları, çoğu vasıfsız bu zavallı insanların Türkiye’de kalmalarıyla sonuçlanıyor ve o gariban kişilere halkın tepkisi sadece ekonomik tepki, kriminal endişe çerçevesinde değil, psikolojik olarak da konuyu ele alma biçimime yakın bir serencam arz ediyor. Ortadan kaldırılması gereken çöp yığınları gibi nazar ediliyor onlara. 


Bir başka psikolojik faktör, eğitimli ve gelecek vaad eden insanlarımızın Türkiye’yi terk etmeleri. Afganı, Suriyeliyi almamak için kırk takla atan Batı ülkeleri, kollarını açmış yurdunu terk edip daha iyi ve mutlu bir hayat peşinde koşan doktorları, mühendisleri, yazılımcıları ve başka kalifiye meslek erbabı Türkleri buyur ediyorlar. Geride kalanlar, yani gidemeyenler, yani bizler, hem yetersizlikleriyle, yeteneksizlikleriyle, niteliksizlikleriyle can yakıcı bir şekilde yüzleşiyor, hem kendilerinin istemeyen ve asla istemeyecek olan Batı ülkelerinin nazarında bir Afgan ya da Suriyeli ile eşitlendiğini fark edip öfkeleniyor, hem de bir sepet kayısıdaki iyilerin seçilmesi ama ezik ve işe yaramazların içinde bulunduğu haleti ruhiye ile kendilerinin nefret ettikleri çöp gibi hissetmeye başlıyorlar. 



İşte, bu gerçekten cennet vatanın, türlü kusurlarının yanı sıra son derece kıymetli özellikleri olan bu özel milletin psikolojinin nasıl bozulduğunu, yıprandığını, her şeyin fevkinde tuttuğu gururunu inciten unsurları birkaç değiniyle bu kadar anlatabilirim. Öfke, stres, eğlenememe, gülmeme, bazılarının manüpilatif bir yaklaşımla eğlence hayatına getrilen kısıtlamalarmış, politik baskılarmış, ötekileştirilmeymiş, ekonomik sorunlarmış gibisinden açıklamayla geçiştirilemez. Mutlaka her birinin farklı da olsa mutlaka etkileri vardır; ama ben bu blog yazısını değindiğim hususları kendimden başka hiç kimsenin düşündüğünü ya da söylediğini ya da yazdığını görmediğim için karaladım buraya. 


Sonuca bağlarken lafı kendime getireyim. Bizzat çöp adamım ben. Üretmiyorum. Değer taşımıyorum. Tercih edilmiyorum. Beğenilmiyorum. Takdir görmüyorum. Buna itirazım okuyarak, düşünerek kendimi kendime ispatlama gayretimle ortaya çıkıyor. Bir boka da yaramıyor açıkçası. Ancak varlığım bir kaç kişi tarafından hoş görülüyor, o kadar. 


Hep diyorum, ne psikologum ne de sosyolog, kendim çalıp kendim oynuyorum. Belki ileride bir gün bu blogu okuyuculara açarsam, bir iki lisans öğrencisi yazdıklarımı kopyalar, kim bilir? 


13 Temmuz 2021 Salı

Üzücü Bir Haber ve "Set the Controls for the Heart of the Sun" Şarkısı Üzerine...

Yıllar, yıllar önce, öğrenciliğin sefil döneminde bir gündüz vakti yatakhanede yalnızdık; neden bilmiyorum, belki raporluyduk veya belki başka bir nedenle. Metalci olduğumu bildiğinden, walkmaninde dinlemek ve merakını gidermek için benden sevdiğim bir şarkının yer aldığı bir kaset istemişti. O sırada elimde Iron Maiden’ın No Prayer For The Dying albümü vardı, Mother Russia şarkısını ayarladım ve ona uzattım kaseti. Dinledi, beğendiğini ama kendisi için çok hızlı olduğunu söyledi. Sonra kendinden emin bir havada “senin zevkini anladım ben, şu vereceğim kaseti eminim çok seveceksin” dedi. Ben de ona bir şarkı seçmesini, onu dinleyeceğimi söyledim.  


Pink Floyd’un Ummagumma albümünde yer alan Set The Controls For The Heart Of The Sun’la böyle tanıştım. Bir gün bu yazıyı birileri okur mu bilmiyorum, ama muhtemelen internetin henüz bulunmadığı, youtube’a daha çok uzun seneler olan, (bilgisayar bile yoktu ya) iki belki üç kanallı TV ve popüler goygoy müziklerini yayınlayan bir kaç radyo kanalı haricinde ancak kaset, plak ve yeni yeni yayılmaya başlayan cd’lerden başka böyle müziklerle karşılaşma olasılığının bulunmadığını hatırlamak için benim yaşlarımda olması lazım o meçhul okuyucunun. Tüylerim diken diken olmuştu Set The Controls For The Heart Of The Sun’ı dinlerken. Psychedelic müzik ne demek, bu kelimeyi de çok sonraları duymuştum, ama belki de yaratılmış en iyi örneğini müziğin türünü öğrenmeden önce dinlemiştim O’nun sayesinde. Mesafeli ve ciddi bir tabiatı vardı ama kibarlığı, beyefendiliği her daim dikkat çekerdi. “Meğerse çok da güzel, rafine bir zevki varmış” diye düşünmüştüm bunların yanında. Meslekte yollarımız kesiştiği zamanlarda da hakkındaki kanaatim hiç değişmedi. Düzgün ve nitelikli biri olmaya devam etti hep. 


Bugün öldüğünü öğrendim. Telefonun son dakika gelişmesi şeklinde ekranında beliren penceresinde adını gördüm, Kadıköy’de bir kafede americano içiyordum o sırada. Ekrana baktım, baktım, baktım. Haberi açıp bir çırpıda okudum… İçim cız etti. 


Mekânın cennet olsun. Melekler Pink Floyd çalsın dilerim sana. 







11 Temmuz 2021 Pazar

Swahili Üzerine...

Taşındığımız ekim ayından sonra ilk kez kayınvalideler bize iyi günlerde oturuna, hayırlı olsuna gelebildiler, yaklaşık on ay sonra. Kabahatleri yok, bu salgın ve beraberinde taşıdığı riskler herkesin rutinini allak bullak etti malum, bu kadar geç kalmaları hem kendilerinin hem de bizim sağlığımız için. Benim ailem de henüz çay içmek için bile gelmediler ayrıca. Neyse, Mustang de bizdeydi, geceden gelip kalmıştı, dede-anneannesini aradan çıkarmak için görmek istedi haliyle, bekledi onları. İyi de oldu. Buraya kadar bir sorun yok. Salonda birbirine en uzak köşelere oturup kahvelerimizi içerken arıza kayınpederim gene dıdısının dıdısının dıdısı hakkında, dedesinin amcasının bir tanıdığının ne haltıysa artık, belli ki 19yyla kadar giden bir hikâye anlattı; içinde Sahilli Ebe diye birinin başrolde olduğu. Ne kadar yarım kulakla dinlemiş olsam da bir parça aklımda kaldı; memleketlerinde bir hoca varmış, ramazanda komşu köylere gider kuran okur cebine sıkıştırılan bahşişlerle de mutlu olurmuş. Evliymiş ama çocuğu da olmuyormuş bu adamın. Gittiği köylerden birinde bunu ikinci eş almaya ikna etmişler, ‘kız mıdır kadın mıdır bilmem tabi’ diye vurguladı arada kayınpeder, neticede aslen bir köle olup Arabistan’dan getirilmiş zenci bir kadınla izdivaç kıymış bu hoca, o köydekilerin telkini ve ısrarıyla. (Ne zaman azat edilmiş, kimin kölesiymiş o kadarını da bilmeyeyim aq.) Neyse, köy turları bittikten sonra yeni eşiyle kendi köyüne dönmüş hoca, ilk karısı ses etmemiş zaten kendi çocuğu olmuyor diye ama köy ahalisi şiddetle kınamışlar hocayı. Hayır, ikinci hatunla nikah kıydığı için değil, zenci bir kadın aldığı için. Hoca da bunalmış iyice. Gel zaman git zaman, hoca ve zenci eşi toplamda beş çocuk sahibi olmuşlar; tabi melez bu çocuklar, açık kahverengi… Köy halkı nasıl bir mahalle baskısıyla hocayı, yani babalarını bezdirip ezdiyse artık, çareyi çocuklara öz yani zenci annelerine değil, adamın ilk karısına anne dedirtmekte bulmuşlar, gerçek anneleri yanlarında hizmetçi/yardımcı gibi yaşarken alakaları olmayan ilk eşe anne diyerek büyümüş çocuklar. Kayınpeder bu beş çocuktan birini şimdi hatırlamadığım ismiyle anarken ’18 yaşında öz annesinin kim olduğunu öğrenmiş, o zamandan sonra da yalan söylediği için babasına dargın yaşamış’ diye ekledi. Bu tuhaf hikâyeyi belli ki kayınvalide ve baldız bir milyon defa dinlemişler ki fenalık geçiriyorlardı artık gene mi diye, olsun, kayınpeder ne kadar manyak olsa da böyle hikayeler kullanılabilir. Kim kullanır: Yazar çizer takımı, sinemacılar filan. 


Pandemi döneminde misafirliğin iyice kısalmışı makbul, çok oturmadılar, gittiler. Onlar gittikten sonra mutfakta sigara içerken Mustang yanıma geldi, fırtına sonrası eğlence için. Ona dedesinden dinlediği bu hikâyeyi biraz süsleyerek, eklemeler çıkarmalar yaparak bir ödevinde pekâlâ kullanabileceğini söyledim. Bir de Dostoyevski’nin o meşhur sözünü ekledim konuşurken, hiçbir kurgu, hiçbir roman hayatın inanılmazlığına ve esrarına erişemez dedim. Dinler gibi yapıyordu ama ben dinlediğini var sayarak konuşuyordum. O sırada yanımıza gelen Havva muhabbete dahil oldu ve kadına Sahilli Ebe denmesinin sebebini Marmaris’te yaşamasına bağladı. Araya girdim hemen; bunun muhtemel olduğunu, ama daha büyük bir olasılığın Arabistana getirilen zenci kölelerin çoğunlukla Doğu Afrikadan kaçırıldığını, o bölgeye Swahili dendiğini, hatta dillerinin bile Swahili dili olduğundan söz ettim, Tanzanya, Kenya, Ruanda… bir an durakladım, Zimbabwe mi… yok, Mozambik aklıma gelmedi. Ama ‘Z’ harfi beni doğru olmadığını bilmeme rağmen Zimbabve’ye götürdü ne hikmetse. Mozambik’i hatırlamaya çalışıp duraklamamı fırsat bilen Mustang atıldı heyecanla: 


“Namibya!”


Birden cinlerim tepeme fırladı. Ben ona yazabileceği bir hikayenin, verine bir senaryo ödevinde araya sıkıştırabileceği bir anekdotun ipuçlarını vermeye çalışır, güya yardım ederken, adam eğlence peşindeydi, dalgasındaydı işin. Namibyanın konumuzla ne alakası olduğunu sordum, Doğu değil, Batı Afrikada yer aldığını, Angola’nın bile güneyinde bulunduğunu, çöllerinin de meşhur olduğunu söyledim öfkeyle. Tepkime şaşaladı, Namibya’nın doğu ya da batı Afrikada olup olmadığını bilmemenin çok da önemli olmadığı cevabını verdi. Kendisine anlattığım konunun bambaşka bir şey olduğunu, beş para etmez biri olduğu için bunu idrak edemediğini, Afrikadaki ülkelerin isimlerini saymak istiyorsa Kongolardan başlamasını söyledim gözlerimden ateşler saçarak. Bu defa bu ‘beş para etmez’ lafına Mustang de Havva da bozuldu, arkalarını dönüp gittiler. Yarım saat sonra da çıktı, kendi evine gitti.


Havva bana acayip kızgın. Çok ayıp etmişim. Beş para etmez lafı çok çirkinmiş. Haklı olduğunu, beş para etmez sözünü sarf etmemem gerektiğini, onun yerine geri zekâlının daha doğru durduğunu mırıldandım. Oğluna geri zekalı da dememeliymişim. Gene hak verdim, geri zekalı olanın aslında ben olduğumu, Mustang için, daha doğrusu dersleri ve ödevleri için kendisine akıl vermemin çok saçma olduğunu bir kez daha hatırladığımı ifade ettim. Oğlunu savunmaya devam etti; tavrımın hastalıklı olduğunu, bir an ülke ismi düşündüğümü görünce bana yardımcı olmak için Namibya dediğini söyledi. Bunu mukabil ben Havva’ya yardımcı olmak ve işine yarayacak bir şey anlatırken Mustang’ın beni ve anlattığımı zerre kadar umursamadığını, derdinin tasasının sadece eğlence ve kakarakikiri olduğunu, dalgaya vurduğunu ileri sürdüm. Gene aynı şey, tavrım hastalıklıymış. Namibya’nın nerede olduğu bilmek zorunda değilmiş oğlu. Elbette değil, ama laf olsun diye Afrika’daki 50 ülkeyi de saymak zorunda değil dedim. Olsun, hastalıklı olan benim. Oğlu da geri zekâlı değilmiş. 


Hayır efendim, oğlu su katılmamış bir gerizekalı. Türkiyedeki üniversitelerin başarı ve kalite sıralaması listesine bakıldığında 130’larda ismini yer verilen, özel, yani parasıyla ancak okunabilen yarrak gibi bir okulda okuyor. Ancak oraya kazanabilmişti çünkü. Bu dönem dört dersten kalmış. Dün akşam geldiğinde evden çalışırken/okurken dört dersten kalmayı nasıl başardığını sordum, başladı anlatmaya: Birinden vizede 70, finalde 80 almış ama her ne boksa hoca (kanaat notu gibi anlattı) 5 verince kalmış. ‘Niye 5 verdi, finalde kopya mı çektin, merdivende yanında yürürken taciz mi ettin, neden 5 verip bırakmış seni?’ diye üsteledim, bilmiyormuş. Sormadın mı dedim, sormamış. Merak etmedin mi dedim, sustu. Ardından yalnız kaldığımızda Havva’ya oğlunun bize yalan söylediğini, kendisini baş başayken sıkıştırmasını telkin ettim, doğruyu söylesin de ne olduğunu öğrenelim diye. Gece sormuş, Mustang ona dönem ortalamasını 2’yi tutturunca çok rahatladığını, o dersin hocasına bunu sormanın aklına gelmediğini filan söylemiş. 


Bu açıklamayla ikna olup kandırılabilen Havva, yukarıda anlattığım olayda gösterdiğim tepki için bana hastalıklı diyor. 


Belki haklıdır, ben hastalıklı bir adamım. 


Ama bir geri zekalı varsa, işte o ben değilim. Bu konuda eminim. 


10 Temmuz 2021 Cumartesi

Tarihin Sonuna Dair Bir Tür Grup Portresi ya da Tekinsiz bir Konu Üzerine, İkinci Bölüm...

 

Apokaliptik bir temaya bundan güzel bir görsel düşünemiyorum. İnternetten apardım.





İslam dünyasını anlamak için mehdi olgusunu bilmek gerekir. Mehdi ve mesih gibi apokaliptik figürler, Müslümanların yaşadığı toplumları 1500 yıl boyunca en derin şekilde etkisi altına aldı ve siyaseti, sosyal hareketleri temelden biçimlendirdi. Daha önce bu konuya değinmiştim blogta ama son zamanlardaki okumalarım ışığında kendim için aşağıdaki notları tutmayı gerekli görüyorum. Derli toplu bir kaynağım olsun, nasıl kimi yazdıklarıma uzun zaman sonra geri dönüp bilgimi tazeleme amacıyla okuyorsam, bu hususta da öyle olmalı kanaatindeyim. Blog okuyuculara yıllardan beri kapalı, zaten sadece kendim için yazıyorum. İyi de yapıyorum. 


Şimdi, apokaliptik figürler olarak mehdi ve mesih dedim en başta. Mesih, İslam ve Hristiyanlık’ta Hz. İsa için kullanılan bir sıfat. ‘Meshedilmiş’ demek, Sami kavimlerde birini kutsamak anlamına geliyor, yani zeytinyağlı ile başını ve vücudunun bir bölgesini ya da tamamını zeytinyağı ile sıvazlamak, okşamak. Bu eylemin tarihsel geçmişine gitmeye gerek yok, konu çok dağılır yoksa. Musevi inancına göre mesih, Hz. İsa değil, onlar Davud peygamber soyundan birini bekliyorlar, Müslümanlar ve Hristiyanlar ise bu konuda hemfikir; kıyametin kopmasına iyice yaklaşıldığında geleceğini bekledikleri kişi mesih, yani Hz. İsa. Bu arada tek bir cümleyle değinip geçeyim, farklı dinlerde de dünyanın sonunda gelmesi beklenen mesih benzeri kişilere rastlanıyor, Zerdüştlerden Hinduizme, vs. Neyse, Hristiyanlığın mesihin geleceğine dair inancı çok yaygın ve bilinçaltına işlemiş halde. İslama dönecek olursak, mesihin, yani Hz. İsa’nın kıyametten önce tekrar dünyaya geleceğiyle ilgili Kuran’da bir takım müphem ayetler var. Elbette müphem kelimesini kullandım, matematik değil bu, müfessirlerin vardığı neticeler. Mesih konusuna daha fazla değinmeyeceğim, neticede ‘deli zırvası bu’ ya da ‘şüphesiz ki öyle’ gibi düşünceler üzerine temellendirmiyorum bu satırları, doğrusunu Allah bilir. 


Şimdi, bir de mehdi meselesi var. Mehdi, sadece islam geleneğine ait bir figür. Mesihle aynı kişi olup olmadığı konusunda kimse bir şey söyleyemiyor; ne var ki mehdi, islam geleneğinde mesihten daha etkili, belki daha önemli ve kesinlikle söyleyebilirim ki mesihi (yani Hz İsa’yı) gölgede bırakacak derecede insanları meşgul etmiş biri. Kelime olarak ‘hidayete erdirilen’ gibi bir anlamı var, evet, Allah tarafından hidayete erdiriliyor, kendisine rehberlik ediliyor elbette. (İkisinin farklı kişiler olduğunu söyledim ama aslında bir o kadar da yakınlar, Hz. İsa’nın Hristiyanlar arasında en önde gelen unvanlarından biri ‘redeemer’, kurtarıcı yani. bir başka değişle hidayet eden.) Kuran’da mehdi ile alakalı bir ayet yok. Hz. Peygamber’e nispet edilen birtakım hadisler var. Kısa bilgi: altı hadis aliminin naklettikleri ve İslam dünyasında sahih, yani doğru, yalansız hadisleri içerdiği kabul edilen toplu haline Kütüb-ü Sitte deniyor, altı kitap anlamında. İçlerinden iki tanesine ise diğerlerinden daha fazla güvenilirlik atfediliyor, Müslim ve Buhari’nin derleyip kaleme aldığı kitaplar bunlar ve bu ikisine Sahiheyn (kesinlikle şüphe edilemeyecek ikili) sıfatı uygun görülüyor. Tabi bu iki ve genelde altı kitabın dışında, bu kitaplara giremeyen binlerce, on binlerce hadis var dolaşımda; onlara yalan ya da uyduruk demek de pek kolay değil, ‘hadis ilmi’ denilen şey zaten bunun ayrımını yapabilmek için var. Neyse, mehdi ile ilgili hadislere baktığımızda sahiheynde yer almadıklarını görüyoruz, ama diğer dört kitapta ilginç hadisler var. Ayrıca kendine Kütüb-ü Sitte’de yer bulamayan sayısız hadis var bu mevzuda. Özetle, mehdi Kuran’da geçmiyor, sahiheynde geçmiyor, Kütüb-ü Sitte’deki diğer hadis kitaplarında kendisine ait rivayetler var, bu arada başkaca hadislerde çokça zikrediliyor. (Gereksiz de olsa burada altını çizmem lazım, Mesih’in kıyametten önce dünyaya gelip yapacaklarına dair uzun bir liste var sahiheyn başta olmak üzere çoğu hadis kitaplarında. Karıştırmayın, mesih dedim. ) 



Devam edelim. Aslında mehdi hakkında (tarihsel bağlamda) çok fazla muteber/otantik kaynak olmadığını söylemek mümkün. Peki bu geniş mehdi literatürü nasıl ortaya çıktı? Burası karışık, ama genel hatlarıyla çizeyim çerçeveyi: Yukarıda sözünü ettiğim bazı hadisler, hadis kriterine uymayıp da sahabe ve sonraki kişilerden aktarılan rivayetler, islamın egemen olduğu coğrafi alan genişledikçe tanışılan Hristiyan ve Musevi halkların kendi bekledikleri mesih hakkındaki görüşlerinin İslam mehdisi kisvesinde Müslümanlarca meczedilmesi ve tabi tüm bu aktarımların ardından sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan kimi islam alimleri ve sufilerce ileri sürülen kehanetlerin katkılarıyla mehdi kavramı olağanüstü zenginliğe ve çeşitliliğe sahip bir olgu halini almış zaman içinde. Mesele sosyopolitik açıdan da sürekli işlenmeye hazır, bereketli bir konu bu. Çünkü mehdinin tanımı zaten başlı başına politik: Bu tutti frutti bilgi bankasına göre tarihin sonunda, yani ahirzaman/apokalips denilen zamanda zorba idareciler halka her zulmü reva görmekten çekinmeyecekler, adalet kaybolacak, güçlüler erk kendilerinde olduğu için zayıflara her türlü kötülüğü yapacaklar, mazlumlar zayıf ve aciz olacaklar, dökülen kanın, sosyal eşitsizlik ve düzensizliklerin arttığı bu dönemde Mehdi gelecek; dini değil esasında politik bir şahsiyet olan mehdi adaleti yeniden tesis edecek, kaotik ortamı düzeltecek, huzursuzlukları giderecek, batıl yerine hak onun sayesinde tekrar hakim olacak, bunların yanı sıra dini tecdid edecek/reform yapacak, ayrıca fetihler vasıtasıyla islamı yeryüzüne yayacak. Bu şekilde yazınca düpedüz mitolojik bir karakterden bahsediyormuşum gibi bir hal alıyor durum; aslına bakarsanız yazdıklarımın fazlası yoktur, eksiği vardır. Meselenin dünyanın sonunun gelmesi, yani kıyametle de ilintisi olduğu için, diğer bir değişle mehdi diye beklenen kişi dünyanın sonunun gelmesine kısa (ne kadar kısa, bilmiyorum, kimse de bilmiyor) bir zaman kala zuhur edeceği için bu konuda kafa yoranlar kıyametin ne zaman kopacağına dair türlü belirtilerden anlam çıkarmaya çalışıyorlar. Belirtileri yazdım yukarıda; müşkül şu ki, adaletsizliğin, zulmün, gaddarlığın, sosyal düzensizliğin olmadığı hiçbir dönem yok islam tarihinde. Asr-ı Saadet diye kutsanan Hz Peygamberin hayatta olduğu dönemi müstesna tutalım, geri kalan sadece şiddet, hegemonya, kavga ve kaostan ibaret. Diğer bir değişle, mehdinin ne zaman geleceğine/dünyanın sonuna ilişkin başka bulgulara, emarelere ihtiyaç var değil mi? Şimdi onlara kısaca değineyim, yazı uzuyor ama aslına bakarsanız her noktaya ucundan değinip sonrakine atlıyorum, mesele çok uzun ve girift çünkü. Neyse, yukarıda varlığından bahsettiğim hadislerde son derece teferruata girilmiş mehdi anlatılırken, söz gelimi ismi, babasının ismi, yüzündeki ben noktası ya da giyimi filan anlatılmış. Bunlardan başka üzerinde çok uğraşılan konulardan biri, bir takım astrolojik-astronomik hesaplamalarla geleceğe dair kehanetlerde bulunma çabası, bunu da jupiter-Satürn kavuşmaları perspektifinde ele almış insanlar ve kıran adını vermişler, bu iki gezegenin 20,240 ya da 960 yılda bir kavuşuyor olmasını mehdinin gelmesine işaret olarak algılamışlar. Sahipkıran kavramı da buradan çıkmış. Zaten binyılcılık diye bir kavram var, bu da hesaplamalarda kullanılmış. Yetmemiş, cifr ismi verilen farklı kehanet tekniklerini araştırmışlar. O da yetmemiş, Hurufilik hesapları devreye girmiş. Derken bu meselelere en çok kafa yoran tasavvuf çevreleri de konuya dahil olunca, artık iş çığırından çıkmış. Malum, tasavvuf, ya da onun kurumsallaşmış hali olan tarikatlar böyle muğlak, gizemli ama bir o kadar da politize edilmeye meyyal bir konuya dalarsa, mesele içinden çıkılamaz bir kördüğüme dönüşür. Bunun nedeni tasavvufun ‘batini’ hususlara erişme ve bilme iddiası ile, kendisini eleştiren ve İslamda böyle bir yaklaşımın olmadığı eleştirisi getiren çevrelere ‘kabuk uleması’ yakıştırmasında bulunması; çünkü batını bildiğini iddia eden, zahirle yetinmediği gibi kendisine yönelik eleştirileri de kulak ardı eder. Zaten geçmişte mehdi olma iddiasıyla ortaya çıkan kişilerin çok büyük bir çoğunluğu tasavvuf/tarikat bağlantılı kişiler. Tasavvuf/tarikat sosyal bir çevre, iletişim, toplumsal etkileşim anlamında münbit bir ortam yaratır kolayca tahmin edileceği üzere. Veliye/şeyhe mutlak bağlılık da esastır. Bu tuhaf blog yazısını bir selefi yazmıyor, aksine selefiliğe oldukça uzak bir noktadayım, bununla beraber selefilerin nefret ettikleri tasavvuf ve tarikatlara karşı yönelttikleri tenkitleri haklı bulduğum pek çok husus var. Neyse, konumuz o değil şimdi. Ama şunu eklemeden geçemeyeceğim; Muhyiddin İbn Arabi, kendisinden sonraki dönemde (neredeyse bin yıl) mehdi ve mehdilik üzerine getirdiği bakış açısıyla ortamı epeyce şenlendirmiştir; mehdinin mutasavvıf olacağı, velilik ile mehdilik arasındaki bağlantı gibi, yorumları öylesine etkilemiştir ki Müslüman toplumlarını, kronolojik olarak kendisinin yazması mümkün olmayan ama kendisine atfedilen bir kitapta Osmanlı Devleti ve mehdilik üzerinde ileri sürdüğü kanaatlerde güya Osmanlıların dünyanın sonuna kadar yaşayacağını, Osmanlı Devletinin yıkılmasının hemen ardından ise mehdinin geleceğini ve sonrasında kıyametin kopacağını ‘güya’ söylemiştir. Güya diyorum, çünkü sözünü ettiğim kitap, Şecereti’n Numaniye, İbn Arabi öldükten sonra yazılmış, yazan da belli değil, ama müellifi İbn Arabi farz ediliyor. Az evvel tasavvuf/tarikat yaklaşımı böyle bir konuya girerse olay kördüğüm halini alır dememin sebebi tam olarak bu işte; bu yola girmiş kimseler böyle konuları sorgulamaya tenezzül etmez, zahirle değil her şeyi doğaüstü şeylerle açıklamak kendilerine daha kolay ve kabul edilebilir geldiğinden “şeyhimiz bir müridine ilham etmiştir, vefatından sonra yazdırmıştır” diye bir açıklama getirip meseleden pek ala sıyrılabilirler. Sonrasında konu şizofrenik bir hal alır; tıpkı üzerine yazdığım konu gibi: İbn Arabi’nin yazdığı ‘iddia edilen’ bu kitap, mehdilik ve Osmanlılar arasında bir bağ kurar, ardından buna paralel şekilde İsmail Hakkı Bursevi gibi bir mutasavvıf Osmanlı Devleti’nin dünyadaki son devlet olacağını, o yıkılınca mehdinin geleceğini söyler filan. Osmanlı Devletinin gerileme ve çöküş döneminde ise bu defa dünyanın sonu geliyor, kıyamet yaklaşıyor korkusu sarar insanları. Ümitsizlik, endişe… Olay nerelere geldi değil mi sayın seyirciler? Yanlış anlaşılmasın, bu yazı İbn Arabi eleştirisi için karalanmıyor, ben kimim ki bu esrarengiz, acayip, ne yapsam ne kadar uğraşsam nüfuz edemeyeceğim bir sufiyi eleştireyim? Benim üzerinde yazdığım konu mehdilik. 


Şimdi, gelelim mehdilere… Aşağıda uzun bir liste göreceksiniz, bu listedeki isimlerin bir kaçı mehdi olduğunu iddia etmeyen, ama yaşadıkları coğrafya ve içinde bulundukları toplum tarafından türlü gerekçelerle kendisine mehdilik yakıştıran kişilerden oluşuyor, geri kalanı, aslında iki üç tanesi hariç listenin tamamından bahsediyorum, “beklenen, vaat edilen, size kurtuluş yolunu gösterecek mehdi benim” diye ortaya çıkan, itaat bekleyen, bu iddiası ölçüsünde politik faaliyetlere girişen kişiler bunlar. Kimisi şeyh, kimisi sultan, kimisi köylü. Bu listeyi bu, şu ve en son okuduğum şuradaki kitaptan toparladığım isimlerle oluşturdum. Kimi gördüğü bir rüyayla, kimisi okuduğu bir kitapla, bazısı çevresindekilerin dolduruşuna gelerek, kimisi şizofrenik bir takım halüsinasyonlarla kendisinin mehdi olduğuna inanmış, ileri çıkıp insanlardan da peşinden gelmesini beklemiş bu kişilerin. Şunu açıklığa kavuşturmakta fayda var; eğer birisi mehdi olduğu iddiasında bulunuyorsa;



- O kişi mehdi olduğuna samimiyetle inanıyordur,

- Bir tür psikozdan mustariptir, yani şizofrendir,

- Şarlatandır, nüfuz, iktidar, zenginlik için yalan söyleyen bir sahtekardır,

- Hakikaten mehdidir.



Aşağıdaki listedekilerin hiç birisi hakikaten mehdi değil. Eğer öyle olsaydı, haberimiz olurdu yani. Hangisi samimiydi, hangisi hasta, hangisi yalancı dümbelek, ayrımına gidebilmemizin imkânı yok. Tek diyebileceğim şu ki yaptığım bu liste birkaç kitaptan okuduklarımla meydana geldi, yani biraz daha araştırıp meseleyi kurcalayan biri, kimbilir neler neler bulur da ekler bu listeye. 



--- --- --- --- *** --- --- --- ---




Muhammed bin el-Hanefiyye (kendisi Hz. Ali’nin oğlu, mehdi olma iddiası yok ama yaşadığı dönemde kalanalık yığınlar ve emevi iktidarı karşıtlarınca öyle inanılıyor ve deklare ediliyor. Ölümü 701 yılı.


Beyan bin Sem’an.


Abdullah bin Amr bin Harb


Mugire bin Said el-Beceli


Hüseyni Musa el Kazım. (ölümü 799)


Muhammed bin Cafer


Muhammed bin Ali bin Abdullah bin el-Abbas (Ölümü 736. Abbasi ihtilalinin lideridir bu adam. Esasen Abbasi İhtilali, harekete geçiren motiflerden uygulama sürecine ve lider kadrolarının propagandasına kadar tümüyle mehdilik iddiası taşıyan bir harekettir. Bu nedenle özellikle ilk dönem Abbasî halifeleri kendilerini mehdi olarak tanıtıyor ve bu şekilde meşruiyet kazanma çabasına giriyor. Şunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var: İslam dünyasında halifelik pozisyonu içi boş ve etkisiz bir kavramı ifade eder, önemli olan mehdiliktir.) 


El-Mehdi. (Abbasi halifesi. Adamın adını bile mehdi koymuşlar.)


El-Hadi. (Bu da sonraki Abbasi halifesi. Hadi ve Mehdi kelimelerinin aynı kökten geldiğini de yeri gelmişken ekleyeyim.)


Er- Reşid. (Sıradaki Abbasi halifesi. Harunurreşid olarak bilinir.)


Me’mun. (Bu da öncekinin oğlu. Karmaşık bir karakter; konumuza dönecek olursak kendini feci halde mehdi sanmakta, bunu kabul ettirmek için yapmadığı şey yok.)


Ebu Müslim el-Horasani. (Abbasi ihtilalini hazırlayan üst rütbeli bir asker. Emevileri yıkan ihtilalin kilit ismi, organizatörü. Mehdilik iddia etmemiş ama öldükten sonra bile onun aslında mehdi olduğunu, ölmediğini, geri döneceğini söylemiş insanlar.)




İbni Tumert- (Muvaddid Devletinin kurucusu) 12yy. Kuzey Afrika


Osman bin Fudi – 1794, Nijerya


Fazlullah Esterabadi – 14yy, İran


Muhammed Nurbahş – 15yy, İran

Seyyid Muhammed Cavnpuri – 15yy, Hindistan


Ebu Mahalli – 1605, Fas


İbn’ul Kıtt, 9yy, Endülüs


Şeyh Celal (Şu meşhur Celali İsyanları’na adını veren Celal bu.) 16yy, Tokat


Muhammed el-Cezeri, 12yy, Kuzey Afrika


İbn’ül Adid, 12yy, Kuzey Afrika


Mahmut Pesihani (Noktaviyye’nin kurucusu) 15yy, İran


Molla Muhammed, 16yy, Kuzey Hindistan


Miyan Beyazıd (Revşaniyye’nin kurucusu.) 16yy, İran


Ahmed Mansur (Saadiler Devleti sultanı) 16yy, Fas


Limamou Laye, 19yy, Senegal


Mirza Gulam Ahmed (Kadıyanilik’in kurucusu) 19yy, Hindistan 


Şahkulu Baba Tekeli (Şahkulu ayaklanmasının lideri) 16yy, Antalya.


Ayrıca Yavuz Selim – Şah İsmail mücadelesinin aslında ‘kim mehdi iddiasında bulunacak?”  kavgası olduğunu, her ikisinin de mehdiliği kendine yakıştırdığı ve çevrelerindekiler tarafından da gaza getirildiklerini Cornell Fleischer çok güzel anlatır.


Bu listeye mutlaka Kanuni Süleyman’ı da eklemeliyiz; özellikle Remmal Haydar’ın dolduruşu da bu heyecana kapılmasında çok etkili olmuştur. 



Seyyid Kasım, 1877, Yemen


Muhammed Ahmed el- Mehdi (Sudan’da Dervişler Devleti’ni kuran adam bu. En etkili mehdilik müddeilerinden biri olduğuna kuşku yok.) 1881, Sudan


Hasan Baba, 1882, Aydın


Şeyh Muhiddin, 1884, Şam


Hasan Hoca, 1884, Keşap – Giresun


Muhammed bin Süleyman (kitabın konu aldığı köylü), 1884, Halep


Urfalı Mahmud, 1884, Urfa


Abdullah, 1886, Hadramevt (Yemen’in güneydoğusu)


Ahmed Berberi, 1886, Hadramevt


Dağıstanlı Nasrullah Hoca, 1889, Bursa


Şeyh Halid, 1889, Siverek


Bosnalı Hafız Abdullah Efendi, 1892, Medine


Kafkasyalı Şeyh Muhammed Ali, 1892, Bursa


Hayfalı Mustafa bin Mustafa, 1902, Hayfa


İsimsiz, 1904, Musul


Elbistanlı Mustafa Kamil, 1907, Adana


---*---*---*---*---



Dünyanın sonunun geldiği inancı ile başlıyor olay, mehdi olduğunu söyleyenlerden muktedir pozisyonda olan kişiler, yani sultanlar, hükümdarlar, halifeler vs., kendi iktidarlarının aslında bir altınçağ, egemenliklerinin hak ve hukuka maksimum özenin gösterildiğini de iddia ediyorlar, yani böylece toplumdan kendilerine kayıtsız şartsız itaat beklentisi içindeler, bir tür eylemlerini ve hegemonyalarını meşrulaştırma işine yarıyor mehdilik sıfatı.


Karşı konumda olup da egemen güçlere isyan eden ve mehdilik iddiasında bulunan kişiler var, onlar da kendi ayrışmış hallerine taraftar bulmak ve desteklenmek için bu meşrulaştırıcı unvana sarılmaktan ger durmuyorlar. Eh, listeye bakıldığında her iki perspektiften de bu mesiyanik söylemin ne kadar cazip olduğu ortaya çıkıyor. Afrikadan Hindistana, Endülüsten Anadolu’ya, pek çok kadar atanamamış mehdi adayı gelmiş dünyaya.  Bunların her birinin savaşa, mücadeleye, kutlu davaların kavgaya hazır olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım. 



Toparlayalım artık.


Mesiyanik bir figür, yeryüzüne barış için gelmez. Paradoksal olarak, barışı, adaleti, huzuru, zenginliği, düzenin tesisi için zuhur edecek olsa da, bunları sağlamak ancak müesses nizamla, iktidarlarla, elitlerle savaşarak söz konusu olabilir. Bu anlattığım biraz da o meşhur latin atasözüne benziyor, ‘Si vis pacem, para bellum’ yani ‘barış istiyorsanız savaşa hazırlanın.’ gibi bir sonuca götürüyor bizi. Dolayısıyla, mehdi adayı ister egemen sınıflar arasında çıksın, ister ezilen veya alt sınıf olarak ele alacağımız kesimden görülsün, her şekilde ötekilerle kavga başlayacaktır. (Bir hayal edelim şimdi, diyelim ki mehdi yarın öğleden sonra islam dünyasının herhangi bir yerinde zuhur etti. Bunu yazarken tabi şunu da düşünüyorum, mehdi gelse de mehdi olduğunu nereden bileceğiz? Nasıl inanacağız? Kimler itimat ve itibar edecek ona? Yukarıdaki listeyi gördünüz, hiçbirisi mehdi değildi yani. Ama sorsanız, ohooo hepsi kendisine pek ala yakıştırıyor bunu. Peki, mehdi adaleti tesis etmek, zalimlere savaşmak derken ne yapacak? ABD mi, Rusya mı, Çin mi, Suudi Arabistan, vs … nereden başlayacak, neresi, hangisi, nasıl? Bilgisayarlarına virüs mü gönderecek? Nükleer bombaları kafalarında mı patlatacak? Laboratuvarda Covid-20 mi üretip yayacak? Bu tabi çok spekülatif bir yaklaşım ama ne yapacak yani?) Ve, islami terminolojiye dayanarak ifade edersem bu kavga ‘fi sebilillah’ savını da taşıyacak, böylece aslında dünyevi iktidarı değil, Allah’ın rızası ve inayeti için savaşıldığı propagandasına sarılacak mehdi taraftarları. Vilfredo Pareto, ‘Fransa’da 1789 Devriminin arifesinde Jakobenler suikast ve yağma yaparken konuşulan tek şey “insanlık”, “duyarlılık” ya da “kardeşlikti”’ diye yazar. Bir insan hakikati bildiğine inanıyorsa, kimseye acımaz artık; fiillerini tartmaya, sorgulamaya kalkma ihtiyacı bile duymaz. Fanatizm ile mehdi ve taraftarları arasındaki çizgi ne kadar ince olur, bir düşünelim.


Mehdi gelecek mi, gelmeyecek mi, bilmiyorum. Kimse de bunu bilemez. Ancak Allah bilir. Sıradan, TC Müslümanı denilen tipler de bu konuları fazla bilmez. Kapalı kapılar altında bir takım kişiler bunları anlatır, beklenti yaratır, ortamı hazırlar. Neyse. Bu blog yazısı böylesine tekinsiz bir konu hakkındaki ikinci karalamam, öncekinin devamı niteliğinde. Dağınık oldu, elimden bu kadar geliyor. Ne ilahiyatçıyım ne sosyolog; kendi çapımda düşünüyorum, notlar alıyorum sadece. Eğer bir gün birisi bu yazıyı okur da yanlışlarımı düzeltme gayretiyle altına itirazlarını sıralarsa da başım üzerine. 


Son olarak: Mehdiyi bilemem ama ben kıyametin kopmasını dört gözle bekliyorum. Mahkeme-i Kübra'ya sunacağım bir şikayet dilekçesi var. 



6 Temmuz 2021 Salı

Kiracılar Üzerine...

Kiracım aramıştı geçenlerde, banyodaki (mermer ve evyenin altındaki)  tezgah dolabın iyice çürüdüğünü söylemiş, mermer tezgahın düşüp kırılma tehlikesinden bahsetmişti. Aradı dediğime bakmayın, mesaj yazdı. Aslında o da yazmadı, kızlarından biri yazdı. Adam anlıyor ama Türkçe konuşamıyor. Karısı da öyle. Çocukların Türkçesi ise mükemmele yakın. Dolabın çürümesine sebep onlar değil: 2020 yılı ramazan ayının ilk günü, sahuru yaptıktan sonra uyumuştum; sabah saat sekiz gibi Havva’nın çığlık sesiyle uyandık. (Ben ve ayak ucumda horul horul uyuyan şerefsiz kedi.) Nasıl olduysa artık, banyo lavabosuna giden musluğun bağlantı borusu sahur vakti ile sabahın sekizi arasında kendiliğinden patlamaya karar vermiş. Havva’nın çığlığıyla yataktan fırladık ki, evi su basmış. Halılar, yerler felaket halde. Olayın merkez noktası da dediğim gibi banyo dolabının altından geçen musluk borusu. Aksilik bu ya, o gün, coronavirus sebebiyle uygulanan sokağa çıkma yasaklarının ilkiydi, millet ciddiye almıştı bu yasağı ilk defa yaşandığından, her yer kapalıydı, tesisatçı bulacağız da boruyu yineleyecek diye canımız çıkmıştı. (Benlik bir şey değildi, tesisatçı gerekiyordu o çaptaki bir iş için.) Neyse, evi güç bela toparladık Havva ile ama zaten eski olan banyo tezgah dolabı iyice hasar gördü bu nedenle. Eğildi, çürüdü. Şimdilerde daha da kötü olmuş. Kiracı haber verdi, gelip bakın, durumu pek iyi görmüyorum, size çok daha büyük sorun çıkarabilir diye. Dün eve gidip bakacağıma dair konuşmuştuk. İlk defa gidecektim eve ekim ayındaki taşınmamızın ardından, Havva da gelmek isteyince onu da aldım yanıma, beraber Fatih’e gittik. Suriyeli bir aile, 15-16 yaşlarında iki kız, daha küçük üç oğlan, beş çocuklu bir aile. Adamı, kadını ve kızlardan birini kiraya verme aşamasında görmüştüm, emlakçının öncesinde ‘pırıl pırıl bir aile’ dediğini hatırlıyorum, ben de beğenmiştim duruşlarını, hal ve tavırlarını. Havva ile beraber eve gittiğimizde bu vesileyle o da tanışmış oldu kiracılarımızla. Suriye krizi, ülkemizde yaşayan çoğu insan için ‘milyonlarca Suriyeli geldi, huzurumuzu bozdu’ cümlesiyle kısıtlı ya da ‘onlar plajlarda nargile içerken Türk askeri Suriye’de savaşıyor’ nefret tepkisiyle. Halbuki hayat bu kadar sığ değil. İnsanların bakış açısı sığ ama. 2010 senesinde annemi bir tur gezisine dahil edip bir arkadaşının yanında Suriye’ye turist olarak gitmeye ikna etmiş, hatta parasını da ben vermiştim. Halep’e, Şam’a gitti birkaç günlüğüne, bayılmıştı, çok beğenmişti oraları. Tarihine, insanların çeşitliliğine hayran kalmıştı. O geziden döndükten birkaç ay sonra iç savaş başladı Suriye’de. Ertesi sene, Küçükçiftlik parkında düzenlenen 2011 Sonisphere festivalinin yıldızı Iron Maiden sahnedeyken, şarkılar arasında mola veren grubun vokalisti Bruce Dickinson özgürlük, bağımsızlık, demokrasi  konulu bir söylev vermeye başlamıştı; Arap Baharı’ından girdi konuşmaya ve Tunus – Mısır derken Suriye’ye bağladı lafı, tanklara karşı direnen, daha fazla demokratik hak talep eden halktan bahsetti, biz seyirciler de alkışladık bu oryantalist yaklaşımı. Tabi El Kaide, IŞİD, SDG, vekalet savaşları, büyük devletlerin müdahalesi, toplu katliamlar, zorunlu göçler filan söz konusu değildi o zaman. (önemli not: Oryantalist perspektif vurgusuyla Bruce Dickinson’a bok atmak benim haddime değil, kelimenin tam anlamıyla ‘mert’ bir insandır Bruce, Bosna savaşının tam ortasında, en kanlı döneminde tüm tehdit ve itirazlara rağmen gidip Saraybosna’da konser verdi bu adam. Fakat kendisinden benim kadar zeka ve idrak yeteneğine sahip olmasını beklemek hayalcilik olur. O herkesin harcı değil. Neyse, gene de Bruce Dickinson adamdır.) Kiracılarımın Türkiye’deki oturma belgelerinin fotokopisi bende var, karı koca ikisi de Halep doğumlu, 2014 senesinde gelmişler Türkiye’ye. Adam emlak ofisinde tanıştığımızda mühendis olduğunu söylemişti, burada Arapça ders veriyormuş. Dün Havva’nın da benimle gelmek istemesine itiraz etmedim hiç, hem o da tanışsın, hem daha hoş ortam olur diye düşündüm. Ev gerçekten pırıl pırıl. Ben adamla banyodaki tezgahın altındaki çürümüş dolabı adamla incelerken, arada da benim marangozla konuşurken Havva da kadın ve kızlarla kısa da olsa sohbet edebilme imkanı buldu. Büyük kız üniversiteyi Amerika ya da İngiltere’de okumayı hayal ediyormuş.  Tüm akrabaları Başakşehir’deymiş, onlar da ileride oraya mı taşınsınlar, Fatih’te kalmaya devam mı etsinler, kararsızlarmış. Bu arada anne, Havva’ya “Fatih biraz Suriye’ye benziyor” demiş. Fatih’te yaşayan Suriyeli sayısı ve işlettikleri dükkanlar sayesinde bunu düşünüyor olmaları muhtemel, Fatih’in geleneksel muhafazakar yapısının da rolü vardır, adım başı camiye denk geliniyor olması da. Fakat aslında kadının sarf ettiği bu cümle, içerisinde bir sızı barındırıyor: İnsan iç savaş gibi bir nedenle yurdundan kopmak zorunda kalsa da yurdunu hatırlatacak, ona bir göçmen değil, sığıntı değil, kendi memleketindeymiş hissini verecek şeyleri – suni de olsa- arıyor, özlüyor. Bunu garipsemek saçma olur. Bu insanların büyük çoğunluğu evlerini, işlerini, okullarını, dostlarını bir daha dönmemek üzere terk etmek zorunda kaldılar. Ellerinde avuçlarında ne varsa, mülklerini yapabildilerse eğer haraç mezat satarak beş çocuğuyla İstanbul’un Fatih’ine kapağı atan bir aileden bahsediyoruz. Kim güvenli, mutlu, huzurlu olduğu bir yeri terk eder de dilini, adetini bilmediği bir ülkeye güle oynaya gelir ki? Müdavimi olduğumuz bir cafe el değiştirdiğinde ya da uzun süre alışveriş yaptığım bir manav kapandığında canımız sıkılır. Yıllar önce mezun olduğumuz okulun yanından geçerken ya da yüzünü zor hatırladığımız eski bir sevgilinin evinin olduğu caddeye yolumuz düştüğünde ise yüreğimiz titrer. Bu insanlar, acı- tatlı hatıralarını, mekana bağlı belleklerini arkalarında, bir daha görmemek üzere bırakmak zorunda kaldılar. Ana-babalarının mezarlarını bir daha göremeyecekler. Binlerce değil, yüzbinlerce aileden sadece biri bu kiracılarım. 



Suriyelileri sevmeye çalışmıyorum. Anlamaya çalışıyorum. Bu anlama çabası ülkeme göç eden milyonlarca Suriyelinin yaşadığı trajediyi biraz daha idrak etmeme yardımcı oluyor en fazla. Empati yapma – hiçbir konuda yapılamaz zaten- iddiasında değilim. Ne var ki şunu söylemekte beis görmüyorum: Bir sürü yabancı devletin sikini sokmaya çalıştığı, sikine yer bulamayanın parmaklamaktan geri durmadığı, bunlara gücü yetmeyenin fortlamaya yeltendiği bir ülke halini aldı Suriye; sayısız faktörün sayısız aktörü iteklediği, güç gösterilerine, silah pazarına, insan kaçakçılığına ve daha pek çok illegal eylemin konusu ve mağduru halini aldı yaşananlar. Suriye halkının yaşananların kurbanı olduğu aşikâr. 



Kiralarını düzenli ödüyorlar. Meselenin tek olumlu yani bu.