11 Temmuz 2021 Pazar

Swahili Üzerine...

Taşındığımız ekim ayından sonra ilk kez kayınvalideler bize iyi günlerde oturuna, hayırlı olsuna gelebildiler, yaklaşık on ay sonra. Kabahatleri yok, bu salgın ve beraberinde taşıdığı riskler herkesin rutinini allak bullak etti malum, bu kadar geç kalmaları hem kendilerinin hem de bizim sağlığımız için. Benim ailem de henüz çay içmek için bile gelmediler ayrıca. Neyse, Mustang de bizdeydi, geceden gelip kalmıştı, dede-anneannesini aradan çıkarmak için görmek istedi haliyle, bekledi onları. İyi de oldu. Buraya kadar bir sorun yok. Salonda birbirine en uzak köşelere oturup kahvelerimizi içerken arıza kayınpederim gene dıdısının dıdısının dıdısı hakkında, dedesinin amcasının bir tanıdığının ne haltıysa artık, belli ki 19yyla kadar giden bir hikâye anlattı; içinde Sahilli Ebe diye birinin başrolde olduğu. Ne kadar yarım kulakla dinlemiş olsam da bir parça aklımda kaldı; memleketlerinde bir hoca varmış, ramazanda komşu köylere gider kuran okur cebine sıkıştırılan bahşişlerle de mutlu olurmuş. Evliymiş ama çocuğu da olmuyormuş bu adamın. Gittiği köylerden birinde bunu ikinci eş almaya ikna etmişler, ‘kız mıdır kadın mıdır bilmem tabi’ diye vurguladı arada kayınpeder, neticede aslen bir köle olup Arabistan’dan getirilmiş zenci bir kadınla izdivaç kıymış bu hoca, o köydekilerin telkini ve ısrarıyla. (Ne zaman azat edilmiş, kimin kölesiymiş o kadarını da bilmeyeyim aq.) Neyse, köy turları bittikten sonra yeni eşiyle kendi köyüne dönmüş hoca, ilk karısı ses etmemiş zaten kendi çocuğu olmuyor diye ama köy ahalisi şiddetle kınamışlar hocayı. Hayır, ikinci hatunla nikah kıydığı için değil, zenci bir kadın aldığı için. Hoca da bunalmış iyice. Gel zaman git zaman, hoca ve zenci eşi toplamda beş çocuk sahibi olmuşlar; tabi melez bu çocuklar, açık kahverengi… Köy halkı nasıl bir mahalle baskısıyla hocayı, yani babalarını bezdirip ezdiyse artık, çareyi çocuklara öz yani zenci annelerine değil, adamın ilk karısına anne dedirtmekte bulmuşlar, gerçek anneleri yanlarında hizmetçi/yardımcı gibi yaşarken alakaları olmayan ilk eşe anne diyerek büyümüş çocuklar. Kayınpeder bu beş çocuktan birini şimdi hatırlamadığım ismiyle anarken ’18 yaşında öz annesinin kim olduğunu öğrenmiş, o zamandan sonra da yalan söylediği için babasına dargın yaşamış’ diye ekledi. Bu tuhaf hikâyeyi belli ki kayınvalide ve baldız bir milyon defa dinlemişler ki fenalık geçiriyorlardı artık gene mi diye, olsun, kayınpeder ne kadar manyak olsa da böyle hikayeler kullanılabilir. Kim kullanır: Yazar çizer takımı, sinemacılar filan. 


Pandemi döneminde misafirliğin iyice kısalmışı makbul, çok oturmadılar, gittiler. Onlar gittikten sonra mutfakta sigara içerken Mustang yanıma geldi, fırtına sonrası eğlence için. Ona dedesinden dinlediği bu hikâyeyi biraz süsleyerek, eklemeler çıkarmalar yaparak bir ödevinde pekâlâ kullanabileceğini söyledim. Bir de Dostoyevski’nin o meşhur sözünü ekledim konuşurken, hiçbir kurgu, hiçbir roman hayatın inanılmazlığına ve esrarına erişemez dedim. Dinler gibi yapıyordu ama ben dinlediğini var sayarak konuşuyordum. O sırada yanımıza gelen Havva muhabbete dahil oldu ve kadına Sahilli Ebe denmesinin sebebini Marmaris’te yaşamasına bağladı. Araya girdim hemen; bunun muhtemel olduğunu, ama daha büyük bir olasılığın Arabistana getirilen zenci kölelerin çoğunlukla Doğu Afrikadan kaçırıldığını, o bölgeye Swahili dendiğini, hatta dillerinin bile Swahili dili olduğundan söz ettim, Tanzanya, Kenya, Ruanda… bir an durakladım, Zimbabwe mi… yok, Mozambik aklıma gelmedi. Ama ‘Z’ harfi beni doğru olmadığını bilmeme rağmen Zimbabve’ye götürdü ne hikmetse. Mozambik’i hatırlamaya çalışıp duraklamamı fırsat bilen Mustang atıldı heyecanla: 


“Namibya!”


Birden cinlerim tepeme fırladı. Ben ona yazabileceği bir hikayenin, verine bir senaryo ödevinde araya sıkıştırabileceği bir anekdotun ipuçlarını vermeye çalışır, güya yardım ederken, adam eğlence peşindeydi, dalgasındaydı işin. Namibyanın konumuzla ne alakası olduğunu sordum, Doğu değil, Batı Afrikada yer aldığını, Angola’nın bile güneyinde bulunduğunu, çöllerinin de meşhur olduğunu söyledim öfkeyle. Tepkime şaşaladı, Namibya’nın doğu ya da batı Afrikada olup olmadığını bilmemenin çok da önemli olmadığı cevabını verdi. Kendisine anlattığım konunun bambaşka bir şey olduğunu, beş para etmez biri olduğu için bunu idrak edemediğini, Afrikadaki ülkelerin isimlerini saymak istiyorsa Kongolardan başlamasını söyledim gözlerimden ateşler saçarak. Bu defa bu ‘beş para etmez’ lafına Mustang de Havva da bozuldu, arkalarını dönüp gittiler. Yarım saat sonra da çıktı, kendi evine gitti.


Havva bana acayip kızgın. Çok ayıp etmişim. Beş para etmez lafı çok çirkinmiş. Haklı olduğunu, beş para etmez sözünü sarf etmemem gerektiğini, onun yerine geri zekâlının daha doğru durduğunu mırıldandım. Oğluna geri zekalı da dememeliymişim. Gene hak verdim, geri zekalı olanın aslında ben olduğumu, Mustang için, daha doğrusu dersleri ve ödevleri için kendisine akıl vermemin çok saçma olduğunu bir kez daha hatırladığımı ifade ettim. Oğlunu savunmaya devam etti; tavrımın hastalıklı olduğunu, bir an ülke ismi düşündüğümü görünce bana yardımcı olmak için Namibya dediğini söyledi. Bunu mukabil ben Havva’ya yardımcı olmak ve işine yarayacak bir şey anlatırken Mustang’ın beni ve anlattığımı zerre kadar umursamadığını, derdinin tasasının sadece eğlence ve kakarakikiri olduğunu, dalgaya vurduğunu ileri sürdüm. Gene aynı şey, tavrım hastalıklıymış. Namibya’nın nerede olduğu bilmek zorunda değilmiş oğlu. Elbette değil, ama laf olsun diye Afrika’daki 50 ülkeyi de saymak zorunda değil dedim. Olsun, hastalıklı olan benim. Oğlu da geri zekâlı değilmiş. 


Hayır efendim, oğlu su katılmamış bir gerizekalı. Türkiyedeki üniversitelerin başarı ve kalite sıralaması listesine bakıldığında 130’larda ismini yer verilen, özel, yani parasıyla ancak okunabilen yarrak gibi bir okulda okuyor. Ancak oraya kazanabilmişti çünkü. Bu dönem dört dersten kalmış. Dün akşam geldiğinde evden çalışırken/okurken dört dersten kalmayı nasıl başardığını sordum, başladı anlatmaya: Birinden vizede 70, finalde 80 almış ama her ne boksa hoca (kanaat notu gibi anlattı) 5 verince kalmış. ‘Niye 5 verdi, finalde kopya mı çektin, merdivende yanında yürürken taciz mi ettin, neden 5 verip bırakmış seni?’ diye üsteledim, bilmiyormuş. Sormadın mı dedim, sormamış. Merak etmedin mi dedim, sustu. Ardından yalnız kaldığımızda Havva’ya oğlunun bize yalan söylediğini, kendisini baş başayken sıkıştırmasını telkin ettim, doğruyu söylesin de ne olduğunu öğrenelim diye. Gece sormuş, Mustang ona dönem ortalamasını 2’yi tutturunca çok rahatladığını, o dersin hocasına bunu sormanın aklına gelmediğini filan söylemiş. 


Bu açıklamayla ikna olup kandırılabilen Havva, yukarıda anlattığım olayda gösterdiğim tepki için bana hastalıklı diyor. 


Belki haklıdır, ben hastalıklı bir adamım. 


Ama bir geri zekalı varsa, işte o ben değilim. Bu konuda eminim. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!