Kiracım aramıştı geçenlerde, banyodaki (mermer ve evyenin altındaki) tezgah dolabın iyice çürüdüğünü söylemiş, mermer tezgahın düşüp kırılma tehlikesinden bahsetmişti. Aradı dediğime bakmayın, mesaj yazdı. Aslında o da yazmadı, kızlarından biri yazdı. Adam anlıyor ama Türkçe konuşamıyor. Karısı da öyle. Çocukların Türkçesi ise mükemmele yakın. Dolabın çürümesine sebep onlar değil: 2020 yılı ramazan ayının ilk günü, sahuru yaptıktan sonra uyumuştum; sabah saat sekiz gibi Havva’nın çığlık sesiyle uyandık. (Ben ve ayak ucumda horul horul uyuyan şerefsiz kedi.) Nasıl olduysa artık, banyo lavabosuna giden musluğun bağlantı borusu sahur vakti ile sabahın sekizi arasında kendiliğinden patlamaya karar vermiş. Havva’nın çığlığıyla yataktan fırladık ki, evi su basmış. Halılar, yerler felaket halde. Olayın merkez noktası da dediğim gibi banyo dolabının altından geçen musluk borusu. Aksilik bu ya, o gün, coronavirus sebebiyle uygulanan sokağa çıkma yasaklarının ilkiydi, millet ciddiye almıştı bu yasağı ilk defa yaşandığından, her yer kapalıydı, tesisatçı bulacağız da boruyu yineleyecek diye canımız çıkmıştı. (Benlik bir şey değildi, tesisatçı gerekiyordu o çaptaki bir iş için.) Neyse, evi güç bela toparladık Havva ile ama zaten eski olan banyo tezgah dolabı iyice hasar gördü bu nedenle. Eğildi, çürüdü. Şimdilerde daha da kötü olmuş. Kiracı haber verdi, gelip bakın, durumu pek iyi görmüyorum, size çok daha büyük sorun çıkarabilir diye. Dün eve gidip bakacağıma dair konuşmuştuk. İlk defa gidecektim eve ekim ayındaki taşınmamızın ardından, Havva da gelmek isteyince onu da aldım yanıma, beraber Fatih’e gittik. Suriyeli bir aile, 15-16 yaşlarında iki kız, daha küçük üç oğlan, beş çocuklu bir aile. Adamı, kadını ve kızlardan birini kiraya verme aşamasında görmüştüm, emlakçının öncesinde ‘pırıl pırıl bir aile’ dediğini hatırlıyorum, ben de beğenmiştim duruşlarını, hal ve tavırlarını. Havva ile beraber eve gittiğimizde bu vesileyle o da tanışmış oldu kiracılarımızla. Suriye krizi, ülkemizde yaşayan çoğu insan için ‘milyonlarca Suriyeli geldi, huzurumuzu bozdu’ cümlesiyle kısıtlı ya da ‘onlar plajlarda nargile içerken Türk askeri Suriye’de savaşıyor’ nefret tepkisiyle. Halbuki hayat bu kadar sığ değil. İnsanların bakış açısı sığ ama. 2010 senesinde annemi bir tur gezisine dahil edip bir arkadaşının yanında Suriye’ye turist olarak gitmeye ikna etmiş, hatta parasını da ben vermiştim. Halep’e, Şam’a gitti birkaç günlüğüne, bayılmıştı, çok beğenmişti oraları. Tarihine, insanların çeşitliliğine hayran kalmıştı. O geziden döndükten birkaç ay sonra iç savaş başladı Suriye’de. Ertesi sene, Küçükçiftlik parkında düzenlenen 2011 Sonisphere festivalinin yıldızı Iron Maiden sahnedeyken, şarkılar arasında mola veren grubun vokalisti Bruce Dickinson özgürlük, bağımsızlık, demokrasi konulu bir söylev vermeye başlamıştı; Arap Baharı’ından girdi konuşmaya ve Tunus – Mısır derken Suriye’ye bağladı lafı, tanklara karşı direnen, daha fazla demokratik hak talep eden halktan bahsetti, biz seyirciler de alkışladık bu oryantalist yaklaşımı. Tabi El Kaide, IŞİD, SDG, vekalet savaşları, büyük devletlerin müdahalesi, toplu katliamlar, zorunlu göçler filan söz konusu değildi o zaman. (önemli not: Oryantalist perspektif vurgusuyla Bruce Dickinson’a bok atmak benim haddime değil, kelimenin tam anlamıyla ‘mert’ bir insandır Bruce, Bosna savaşının tam ortasında, en kanlı döneminde tüm tehdit ve itirazlara rağmen gidip Saraybosna’da konser verdi bu adam. Fakat kendisinden benim kadar zeka ve idrak yeteneğine sahip olmasını beklemek hayalcilik olur. O herkesin harcı değil. Neyse, gene de Bruce Dickinson adamdır.) Kiracılarımın Türkiye’deki oturma belgelerinin fotokopisi bende var, karı koca ikisi de Halep doğumlu, 2014 senesinde gelmişler Türkiye’ye. Adam emlak ofisinde tanıştığımızda mühendis olduğunu söylemişti, burada Arapça ders veriyormuş. Dün Havva’nın da benimle gelmek istemesine itiraz etmedim hiç, hem o da tanışsın, hem daha hoş ortam olur diye düşündüm. Ev gerçekten pırıl pırıl. Ben adamla banyodaki tezgahın altındaki çürümüş dolabı adamla incelerken, arada da benim marangozla konuşurken Havva da kadın ve kızlarla kısa da olsa sohbet edebilme imkanı buldu. Büyük kız üniversiteyi Amerika ya da İngiltere’de okumayı hayal ediyormuş. Tüm akrabaları Başakşehir’deymiş, onlar da ileride oraya mı taşınsınlar, Fatih’te kalmaya devam mı etsinler, kararsızlarmış. Bu arada anne, Havva’ya “Fatih biraz Suriye’ye benziyor” demiş. Fatih’te yaşayan Suriyeli sayısı ve işlettikleri dükkanlar sayesinde bunu düşünüyor olmaları muhtemel, Fatih’in geleneksel muhafazakar yapısının da rolü vardır, adım başı camiye denk geliniyor olması da. Fakat aslında kadının sarf ettiği bu cümle, içerisinde bir sızı barındırıyor: İnsan iç savaş gibi bir nedenle yurdundan kopmak zorunda kalsa da yurdunu hatırlatacak, ona bir göçmen değil, sığıntı değil, kendi memleketindeymiş hissini verecek şeyleri – suni de olsa- arıyor, özlüyor. Bunu garipsemek saçma olur. Bu insanların büyük çoğunluğu evlerini, işlerini, okullarını, dostlarını bir daha dönmemek üzere terk etmek zorunda kaldılar. Ellerinde avuçlarında ne varsa, mülklerini yapabildilerse eğer haraç mezat satarak beş çocuğuyla İstanbul’un Fatih’ine kapağı atan bir aileden bahsediyoruz. Kim güvenli, mutlu, huzurlu olduğu bir yeri terk eder de dilini, adetini bilmediği bir ülkeye güle oynaya gelir ki? Müdavimi olduğumuz bir cafe el değiştirdiğinde ya da uzun süre alışveriş yaptığım bir manav kapandığında canımız sıkılır. Yıllar önce mezun olduğumuz okulun yanından geçerken ya da yüzünü zor hatırladığımız eski bir sevgilinin evinin olduğu caddeye yolumuz düştüğünde ise yüreğimiz titrer. Bu insanlar, acı- tatlı hatıralarını, mekana bağlı belleklerini arkalarında, bir daha görmemek üzere bırakmak zorunda kaldılar. Ana-babalarının mezarlarını bir daha göremeyecekler. Binlerce değil, yüzbinlerce aileden sadece biri bu kiracılarım.
Suriyelileri sevmeye çalışmıyorum. Anlamaya çalışıyorum. Bu anlama çabası ülkeme göç eden milyonlarca Suriyelinin yaşadığı trajediyi biraz daha idrak etmeme yardımcı oluyor en fazla. Empati yapma – hiçbir konuda yapılamaz zaten- iddiasında değilim. Ne var ki şunu söylemekte beis görmüyorum: Bir sürü yabancı devletin sikini sokmaya çalıştığı, sikine yer bulamayanın parmaklamaktan geri durmadığı, bunlara gücü yetmeyenin fortlamaya yeltendiği bir ülke halini aldı Suriye; sayısız faktörün sayısız aktörü iteklediği, güç gösterilerine, silah pazarına, insan kaçakçılığına ve daha pek çok illegal eylemin konusu ve mağduru halini aldı yaşananlar. Suriye halkının yaşananların kurbanı olduğu aşikâr.
Kiralarını düzenli ödüyorlar. Meselenin tek olumlu yani bu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!