31 Temmuz 2021 Cumartesi

Mutsuzluğun Psikolojik Kökenleri Üzerine... (Amatör Bir İrdeleme)

Covid nedeniyle kısıtlamalar-kısıtlanmalar, korkunç işsizlik, içinde çaresizce debelendiğimiz ekonomik sorunlar, siyasal ve sosyal bölünmüşlüğün çözümlenemez açmazları derken şimdilerde insanın içini yakan orman yangınları ve toplumda iyice ayyuka çıkan sığınmacı tepkisi postuna bürünmüş yabancı düşmanlığı/ırkçılık, yaşanmaz bir hale getirdi ülkeyi. Adalet mekanizmasına güvenin dibe vurduğu, devletin millete, milletin de devlete şüpheyle baktığı bir noktaya vardık. 


Hemen herkesin, güçlünün de zayıfın da, zenginin de fakirin de, elitin de avamın da mutsuz olduğunu görüyordum, biliyordum ama geçen gün rastladığım bir araştırma sonucunda elde edilen verilerle iyice tasdik edilmiş oldu bunlar. Aşağıdaki görselleri Gallup’tan aşırdım. Yaptıkları bir araştırmanın mukayeseli sonuçlarını yayınlamışlar. Her şey o kadar açık ki...

DÜN GÜNÜN BÜYÜK BÖLÜMÜNDE STRES YAŞADINIZ MI DİYE SORMUŞLAR. DÖRDÜNCÜ SIRADAYIZ.




DÜN GÜNÜN BÜYÜK BÖLÜMÜ SİZİN İÇİN EĞLENCELİ MİYDİ SİYE SORMUŞLAR. ALTTAN İKİNCİYİZ.




DÜN GÜN BOYUNCA YAŞADIKLARINIZI DÜŞÜNDÜĞÜNÜZDE, GÜLÜP KAHKAHA ATTINIZ MI DİYE SORMUŞLAR. EN AZ GÜLEN ÜLKEYİZ.




DÜN ÇOK ÖFKE HİSSETTİNİZ Mİ DİYE SORULMUŞ. TÜRKİYE İKİNCİ.




DÜN YENİ VE İLGİYE DEĞER BİR ŞEY ÖĞRENDİNİZ Mİ DİYE SORMUŞLAR. SONDAN İKİNCİ ÜLKEYİZ.






İnsanı dehşete düşüren bu araştırmanın sonuçlarında kanaatimce en düşündürücü olan dün yeni bir şey öğrendiniz mi? Sorusuna verilen cevaplarda Türk halkının %61’inin hayır cevabı vermesi olmuş. İnsan okuyarak, görerek ya da duyarak öğrenir. Okumayan, okusa da bildiği şeyi okumaya devam eden, zaten bildiği şeyi tekrar tekrar gören ya da işiten biri, nasıl öğrenecek? Ne öğrenecek? ‘Ben bana gerekli olanı biliyorum, başka bir şeye ihtiyacım yok’ diyen kişi, bilgisinden şüphe etmeyi, sorgulamayı, kafasında tartmayı bıraktığında fanatiğin teki olup çıkar. Bütün soruların yanıtları kafasında hazır bir şablon halinde yer alır artık. Düşünmeyi aklın ibadeti olarak gören bir anlayışın torunları, düşüncelerine yön verecek yeni bilgilere kapısını kapatarak donuklaşır, taş haline gelir. Sonra da papağanlaşır hayata bakışında. 


Değersiz hissetme, bütün bunların üzerine eklenen bir gölge gibi düşüveriyor. Bireysel anlamda değil, toplum bazında irdelemeye çalışıyorum meseleyi. Şöyle bir örnek vereyim; Elias Canetti, Birinci Dünya Savaşından mağlup ayrılan Almanya’nın yaşadığı korkunç ekonomik buhranın ve enflasyon olgusunun Alman zihninde yarattığı tahribatı uzun uzadıya anlatır, para biriminde artan sıfırların insanların bilincinde kendi değerlerinin de ucuzlamasına eşdeğer olduğunu, böylece büyük bir öfke ve isyan duygusunun doğduğunu yazar. Örnekleyecek olursak, 1922 yılında Berlin’de bir ekmek 160 marktı, bir sene sonra, 1923’te ise bir ekmek 200,000,000,000 marka satılmaya başlanmıştı. İki yüz milyar mı o? Evet, öyle sanırım. Kişi maaşlarının da böyle arttığını düşünürsek psikolojik bağlamda enflasyon olgusunun toplumu nasıl çökerttiğini idrak edebiliriz. (2002 senesinde Yuri bana hatıra olsun diye 10 ruble vermişti, ben de mukabele edip ona gıcır gıcır bir 1.000.000 TL verdim, adamın yüzü allak bullak oldu, bu çok büyük para, alamam diye. On dolar etmediğini söylediğimde bu defa iyice şaşırmıştı. Neyse.) Kısa anlatmayı beceremiyorum, bu konuyu şuradan da okuyabilirsiniz, elli trilyon marklık baknotun resmi de var orada. Anlatmaya devam edeyim ben, konumuz enflasyon değil, ama enflasyon olgusunun halkın psikolojisi nezdindeki değersizlik etkisine benzer şekilde, bambaşka bir perspektiften ele alındığında bizim halkımız da benzer bir değersizleşme psikolojisine batmak üzere, endişem bu. Türkiye, hâlihazırda dünyada en çok plastik atık ithal eden ülke. Yani ülkeler, en tehlikeli, en zararlı ve işe yaramaz çöplerini Türkiye’ye gönderiyorlar. Bunun siyasi ya da ekonomik getirisini bilmiyorum. Çok karlı olabilir. Benim demeye çalıştığım, çöp, çöplüğe atılır. Psikolojik olarak Türkiye’nin başka ülkelerin çöplerini alması, insanların bilinçaltında ülkenin çöplükle eşdeğer kabul edilmesini de beraberinde getirir. Bunun ne kadar ıstırap verici bir düşünce olduğunu söylemek de yanlış olmaz. 





Örneklemeye devam edelim. Futbol kulüplerimiz transfer sezonundalar. Eskiden de böyleydi, yaşım tutuyor o kadarını bilmeye ama geçmişte star diyebileceğimiz oyuncu profili belli bir yaşın üzerine gelip mukavele değeri, performansı ve sakatlanmama olasılığı düşünce ülkemiz takımlarına transfer edilirlerdi. Hemen her büyük takımda dünya çapında tanınan, klaslarıyla bilinen oyuncular, yaşları geçmiş de olsa birkaç tane yer alırdı. Şimdilerde o da yok. Gelmeyi kabul eden yabancı oyuncular eskiden gelenlerin bir iki üç kalibre altı ve evet, uluslararası turnuvalarda fark yaratamayacak, kendilerine başka liglerde yer bulamayan tipler. Yani futbolcu anlamında da tam bir çöplük haline geldi ülkemiz. 


Daha sinir bozucu bir mesele, sığınmacılar. Avrupa’nın kendi bölgelerine ayak basmamaları ve Türkiye’de kalmalarının sağlanması için ülkemize yüksek miktarda ödeme yaptığını biliyoruz, hatta pazarlıklar bazen medyaya da yansıyor. Bu kaçak göçmenleri Batı’nın hiç bir surette kabul etmemesi ve onlara zombi muamelesi yaparak ülkemizde yaşamaları yönündeki çabaları, çoğu vasıfsız bu zavallı insanların Türkiye’de kalmalarıyla sonuçlanıyor ve o gariban kişilere halkın tepkisi sadece ekonomik tepki, kriminal endişe çerçevesinde değil, psikolojik olarak da konuyu ele alma biçimime yakın bir serencam arz ediyor. Ortadan kaldırılması gereken çöp yığınları gibi nazar ediliyor onlara. 


Bir başka psikolojik faktör, eğitimli ve gelecek vaad eden insanlarımızın Türkiye’yi terk etmeleri. Afganı, Suriyeliyi almamak için kırk takla atan Batı ülkeleri, kollarını açmış yurdunu terk edip daha iyi ve mutlu bir hayat peşinde koşan doktorları, mühendisleri, yazılımcıları ve başka kalifiye meslek erbabı Türkleri buyur ediyorlar. Geride kalanlar, yani gidemeyenler, yani bizler, hem yetersizlikleriyle, yeteneksizlikleriyle, niteliksizlikleriyle can yakıcı bir şekilde yüzleşiyor, hem kendilerinin istemeyen ve asla istemeyecek olan Batı ülkelerinin nazarında bir Afgan ya da Suriyeli ile eşitlendiğini fark edip öfkeleniyor, hem de bir sepet kayısıdaki iyilerin seçilmesi ama ezik ve işe yaramazların içinde bulunduğu haleti ruhiye ile kendilerinin nefret ettikleri çöp gibi hissetmeye başlıyorlar. 



İşte, bu gerçekten cennet vatanın, türlü kusurlarının yanı sıra son derece kıymetli özellikleri olan bu özel milletin psikolojinin nasıl bozulduğunu, yıprandığını, her şeyin fevkinde tuttuğu gururunu inciten unsurları birkaç değiniyle bu kadar anlatabilirim. Öfke, stres, eğlenememe, gülmeme, bazılarının manüpilatif bir yaklaşımla eğlence hayatına getrilen kısıtlamalarmış, politik baskılarmış, ötekileştirilmeymiş, ekonomik sorunlarmış gibisinden açıklamayla geçiştirilemez. Mutlaka her birinin farklı da olsa mutlaka etkileri vardır; ama ben bu blog yazısını değindiğim hususları kendimden başka hiç kimsenin düşündüğünü ya da söylediğini ya da yazdığını görmediğim için karaladım buraya. 


Sonuca bağlarken lafı kendime getireyim. Bizzat çöp adamım ben. Üretmiyorum. Değer taşımıyorum. Tercih edilmiyorum. Beğenilmiyorum. Takdir görmüyorum. Buna itirazım okuyarak, düşünerek kendimi kendime ispatlama gayretimle ortaya çıkıyor. Bir boka da yaramıyor açıkçası. Ancak varlığım bir kaç kişi tarafından hoş görülüyor, o kadar. 


Hep diyorum, ne psikologum ne de sosyolog, kendim çalıp kendim oynuyorum. Belki ileride bir gün bu blogu okuyuculara açarsam, bir iki lisans öğrencisi yazdıklarımı kopyalar, kim bilir? 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!