26 Haziran 2025 Perşembe

Cüret ve Cesaret Üzerine...

On dakika önce kapı çaldı. Garipsedim, yemek ve damacana su siparişlerim dışında kapıma kimse gelmez ki. Merdivenden alt kata inerken kim olabilir diye aklımdan geçiriyordum. Kapıyı açtığımda karşımda şu yazıda bahsi geçen hanımefendiyi gördüm, apartman komşularımdan biri. Coşkulu merhabasına kapıyı geç açtığım için özür dileyerek mukabele ettim; terasta olduğumu tahmin ettiğini gülümseyerek söyledi. Sonra ansızın heyecanla, her zamanki nezaketiyle ve kıpır kıpır konuşmaya başladı; aklına spontane olarak gelmiş, benimle paylaşmak istemiş, bir kuzeni varmış, İş Bankasından emekliymiş, hiç evlenmemiş, bakımlı ve çok iyi kalpli biriymiş, yalnız yaşıyormuş, kendi evi varmış, beni kuzeniyle çok yakıştırmış, acaba düşünür müymüşüm, tanışmak ister miymişim?


Donakalmış olmam biraz daha konuşması için onu cesaretlendirdi sanırım: Beni çok beyefendi, düzgün biri olarak görüyormuş. “Ablanız olarak söylüyorum, ikinize de çok iyi geleceğini, anlaşacağınızı düşünüyorum” diye eklerken merakla kapı ağzına gelen kediyi gördü ve gülümsedi, “onun da iki kedisi var.” 


Cüret genelde haddini bilmezlere, cahillere yakıştırılır, cesaret ise aklı başında olanlara. Burada hangisiyle karşı karşıya olduğumdan emin değilim. Neticede beni, 226 gündür yalnız, Still-Havva’sız zavallı bir hayat süren Virgilius’u kuzeni ile tanıştırmayı hayal eden benden yaşta çok büyük bir hanımefendi söz konusu. 


Bütün kibarlığımla beni onore ettiğini, böyle bir şey düşünmüş olmasının bana ne kadar değerli hissettirdiğini dile getirdim; duyduğu güvenden ötürü teşekkürlerimi ardı ardına sıraladıktan sonra “Still-Havva’yı unutamıyorum, ben aslında hala onunla yaşıyorum” dedim. Anlamadı, “Aaa, gene beraber olma durumunuz var mı?” diye sordu. Hayır, öyle bir şey olmayacak şeklindeki cevabımı işitince de ayıplar gibi “ama bu durum doğru değil, sağlıklı da değil, toparlanmanız lazım” yorumunu yaptı. (İşte bu, cüret. Ne cüretle bunu söyler? Haklı olmasına haklı ama bunu söylemek haddi değil.) 


Zamana ihtiyacım olduğunu söyleyince geri adım attı, hak verdiğini söyledi. Daire kapısından asansöre hareket ederken “beni kuzeninize layık gördüğünüz için onur duydum, çok teşekkür ederim” dedim. Kocaman gülümsedi, geri çevrilmiş olmanın huzursuzluğunu yansıtmamaya çalışıp iyi günler diledi. 


Bir alttaki yazıyı okusa bu teklifi yapmayı bırakın, daire kapımın önünden bile geçmezdi hanımefendi.


Kadının ismini hala bilmiyorum bu arada. Linkteki yazıyı yazdığımda da bilmiyordum. 


Adını bir şekilde öğrenmeliyim. Kuzeniyle beni evlendirmeyi hayal eden bu çöpçatan hanımefendinin ismini bilmiyor olmak da benim ayıp haneme yazılsın.


Ne tuhaf şeyler yaşıyorum Allahım.   


14 Haziran 2025 Cumartesi

214 Günün Özeti ve Yeni Anlatımı Üzerine... (veya "Bir KHK'lının Uzun ve Acılı Ölümü.)

Tapu devir işini hallettikten ve annemle yaşadığım son krizden sonra, ta 5 Aralık’ta yazdığım (ilerleyen zamanlarda da tarih düşüp içlerine kimi notlar eklediğim) ve hala masanın üzerinde duran intihar mektuplarını artık güncellemem gerekecek sanırım. Hepsinin içeriklerini değiştirmem lazım. Yok edecek değilim onları, çünkü ölüm düşüncesi, her şeye bir son verme arzusu çivilenmiş gibi, kafamdan çıkmıyor. 


 Dün gece, medyascope’da kendisi de KHK’lı olan bir sosyoloğun katıldığı bir programa denk geldim. Bugüne kadar konu hakkında karşıma çıkan en derli toplu tespitleri paylaşıyordu kadın. KHK’lıların toplumdan dışlanmaları, lanetlenmeleri, eşleriyle ve çocuklarıyla yaşadıkları sorunlar, hayattan kopmaları, çalışamamaları, intihar ve depresyon gibi hususları yerli yerinde anlattı konuşmacı. Geniş bir saha çalışması veri havuzuyla ‘boş konuşmuyordu’, şahsen bir KHK’lı olarak tespitlerinin hepsine imzamı atarım. 


Still-Havva’yı benden koparan, arkasına bakmadan kaçmasına sebep olan temel unsur, KHK sonrası benim ruhen bozulmamdan, çürümemden, yozlaşmamdan kaynaklanıyordu. Bu cümleyi detaylandıracağım, bu yazıda ince ince açıklayacağım şimdi size.  Beni “ya beni olduğundan farklı göstererek kandırdın, ya da değiştin, ben bir adamla evlendiğimi sanmıştım, sen çocuk çıktın” diye itham eder ve saygısını yitirdiğini gözümün içine bakıp söylerken haklı olmadığını kim iddia edebilir? Onu elbette kandırmadım, ama kişiliğimin, özümün bu süreçte nasıl yok olduğunu, yok edildiğini, bana devletin ve toplumun reva gördüğü iğrenç muameleyi atlatamadığımı ve ezik, korkak, rezil, nefret dolu bir ruhun içime kök saldığını, beni ele geçirdiği inkâr edemem. 


Beni tüm bu yaşadıklarıma rağmen hayatta tutan gene Still-Havva olmuştu halbuki. Onca karmaşık ve kendisine mutsuzluk veren mazimize rağmen uzak kaldığımız yılların ardından bir gün pat diye karşısına çıkıp evlenme teklif etmemle gene yıldırım çarpmışa dönmüştü; öyle büyük ve pür bir sevgisi vardı ki bana, tüm güvenilmezliğime rağmen kabul etmişti teklifimi. Duyanlar inanamıyordu. Psikiyatrist bile “sizin gibi çiftlere çok rastlanmaz” demişti. 

Bana evet dediği 2016, 15 Nisan’ının ardından,

8 Temmuz’da nişanımızı yaptık, parmaklarımıza yüzük takıldı. 

15 Temmuz’da darbe girişimine ve ülkenin tepetaklak oluşuna tanık olduk. 

19 Ağustos’ta açığa alındım. Büyük bir şok yaşadık.

1 Eylül’de ise KHK ile ihraç edildim. İşimden, statümden, geleceğimden, planlarımdan, sosyal hayattan kovuldum. İlkçağlarda hiçbir hakkı olmayan köleler kollarından, omuzlarından ya da alınlarından tanınsınlar-bilinsinler diye kızgın ateşle damgalanırdı, benim sadece kızgın ateşim eksikti. Damgalıydım ama. Paryaydım. 

Nişan merasiminden önce “eylül ayında evleniriz” diye konuşuyorduk. Eylül ayı geldiğinde ise ben paralize olmuştum. Her şeyim gitmişti. Çırılçıplaktım. Soyulmuştum. Talan edilmiştim. 

Still-Havva, “böyle bir durumdayken seninle evlenmemin doğru olduğunu düşünmüyorum” deseydi, hangi babayiğit ayıplayabilirdi onu? Geleceği olmayan, sıfırlanmış biriyle gelecek mi planlanırdı? 

Öyle yapmadı. Benzeri olmayan bir sevgiyle bağlı olduğu kişinin, benim elimden tuttu sıkıca. Sarıp sarmaladı. Başka herkes Still-Havva’ya sevgimi ve bağlılığımı şüpheyle karşılar ve Still-Havva için endişelenirken (A.K.A. “Bu adam seni gene bırakır”) O, duygularımın içtenliğinden emindi, kendi kalbini serbest bıraktı ve bir tür nur yağmuru gibi geçmiş kabahatlerimi temizledi. 

Kendime dışarıdan baktığımda beni bile hayrete düşürecek coşkulu bir sevgiyle âşık olduğum kadın, KHK’lı olmama rağmen, ekonomik ve sosyal geleceğimin üzerine hidrojen bombası atılmasına rağmen -bunun birim değeri yoktur ama- belki benden bile büyük bir sevgiyle yanımdan ayrılmadı. Sımsıkı tuttu elimden. 

20 Mayıs 2017’de evlendi benimle. 

Çalınan hayatımın yerine yeni bir hayat kurmamı ümitle bekledi.

Ekonomik yönde bunu denedim. KHK’lı olmak, hiçbir yerde çalışamamak, işe alınmamak demekti. Terörist olarak görülmekti. Tüm yasal engellemelere, sosyal lanetlenmişliğe rağmen denedim. Hayatta en yakın olduğum dostumun yanında. Sonu hüsran oldu; para kazanamadığım gibi var olan bir miktar paramı da en yakın arkadaşım çaldı, üzerine yattı. KHK’nın yanında bu da benim nazarımda kişisel bir yıkım oldu, o kadar zavallı, ezik ve hakkını arayamayacak bir haldeydim ki, en yakın arkadaşım dediğim insan sanki parama yolda bulmuş gibi, sahipsiz mal muamelesi yapmaktan geri durmamıştı. Soyuldum.

O dönemde Covid-19 patlak verdi. Evlere kapandık can korkusuyla. Still-Havva da evden çalışmaya başladı ardından. Yaşanan ve aslında yıllar süren o toplumsal histerinin bu kadar kısa zamanda unutulmuş olması ne tuhaf değil mi? Halbuki anne-babalarımızla yaptığımız her telefon konuşmasını “hakkınızı helal edin” diye kapatıyorduk, bir daha belki bir daha görüşemeyiz diye.

İşim yoktu. Still-Havva evden çalışıyordu, bense evde oturuyordum. Dışarıda virüs vardı. İnsanlar patır patır ölüyordu; genci, yaşlısı. Sokaklar boşamıştı. 

Evde oturmak, zaten bir işim yokken, zaten bir iş bulamayacak durumdayken, zaten virüs yüzünden sokağa bile çıkamayacak haldeyken beni atalete önce mecbur etti, sonra alıştırdı.

Still-Havva da evdeydi ama evden mesaisine devam ediyor, yoğun ve yorucu çalışmasını sürdürüyordu. Bense hiçbir şey üretmeden, ekonomik katkıda bulunmadan kitapla, oyunla, internetle oyalanıyordum. Yapabilecek hiçbir işim yoktu ki. Üstelik ev işlerine de yatkın olmadığım için yardımcı olamıyordum eşime. Bir yere kadar anca, o da yetersiz. Still-Havva’nın yükünü hafifletemeyen, çaba da göstermeyen, KHK tarafından hukuken, Covid-19 tarafından can derdiyle engellenmiş saksı gibi birine dönüştüm.

Huzursuzluklar başlamıştı.

Tavan, kapı ve duvar oturur, virüsün etkisinin yıllar içinde hafiflemesini umduğumuz o dönem, babam ölümün eşiğinden döndüğü bir hastalığa yakalandı. Annemin de sağlığı bozuk olduğundan kendime yeni bir edindim; tek çocukları olarak onların doktor-hastalık işleriyle ilgilenmek. Diğerlerinin yanı sıra babamın sözünü ettiğim hastalığının tedavisi bir yıl sürdü, o hastalıktan kaynaklanan diğer sorunları ve tedavileri ise hala devam ediyor. Annemin de öyle. Yaşları ilerledi sonuçta, normal.

Bu arada emeklilik hakkım doğunca ve kuş kadar da olsa bana bir maaş bağlanınca, artık zaten giremediğim, KHK yüzünden katılamadığım iş hayatı ve bir şey üretme isteğim tamamen uçtu, gitti. 49 yaşında devletin KHK ile ezdiği, çalışmasına izin vermediği, geleceğini yok ettiği, toplumun da bu lanetlenmeye destek olduğu bir birey olarak, ne akla hizmetse bir emekli maaşım oldu. 

Ne var ki Still-Havva’nın huzursuzluğu artmaya devam ediyordu; Kendisinden harçlık istemeyi bırakmış olmam, yani para değildi ki mesele. Hiçbir şey yapmayan bendim. Üretmiyordum, içime kapanmıştım, kimseyle görüşmüyordum, ataletim, yaşananlara duyduğum öfkeyle at başı gidiyordu; kişiliğimdeki çürüme artık onun görmezden gelemeyeceği bir hal almaya başlamıştı. 

Birkaç defa, “bana yardım et” dediğini hatırlıyorum. Nasıl yardım edebileceğim konusunda gerçekten bir fikrim yoktu. Devlet çalışmama izin vermiyordu, en yakın arkadaşımın yanında işe girmiş ama dolandırılmıştım, aylak biri olarak ev işlerinden onun beklediği ölçüde anlamıyordum, ne yapabilirdim? Still-Havva’nın beklentisini tatmin edecek şekilde bir üretimim yoktu; söz gelimi bir roman ya da başka bir şey yazmıyordum ya da lisan öğrenmiyordum. 

Huzursuzluğunun daha da arttığını gözlemlemeye başladım. Kadife sesiyle konuşmayı bıraktı, bazen azarlamaya başladı beni. Önceden hayal dahi edemezdim bunu. Şirret olmadı, hayır, fakat sarıp sarmalamaya da gerek görmüyordu artık. 

Duygusal zekâsı düşük, belki de Asperger sendromundan mücrim bir adamla yaşamak kendisi için dayanılmaz bir hal aldı. (Sanırım) bunu saklamaya çalışması, sonra mutsuzluğunu belli etmeye direnmeyi bırakması ve nihayet açık ve sert bir şekilde yüzüme vurması seneler içinde aşama aşama gerçekleşti. 

Empatiden yoksun bense minik gezegeninde tek başına yaşayan Küçük Prens karakteri misali, yaşadığı ve gelecekte yaşamayı umduğu dünyası KHK ile yok edilmişken büyük bir saadet, huzur ve konfor alanı olarak Still-Havva’nın yörüngesinde bir uyduya dönüştüğümden, anlamıyordum. Anlam veremiyordum. Farkında bile değildim gelen felaketin. İşaretleri görüyordum, ama çözemiyordum. Rosetta Taşım yoktu. Bir yandan da sevdiğim kadına güzel bir hayat sunamadığım için kendime acımaya devam ediyordum.Bunların dışında kimi yan sebepler de vardı elbette: Benim özellikle evliliğin ilk yıllarında oğlu Mustang ile sağlıklı bir ilişki kuramamış olmam ya da annemin sinik yapısıyla Still-Havva’yı zehirlemesi gibi. Ama bunlar ikincil etkilerdi.

Nihayet, kaçınılmaz olan son geldi, hak vaki oldu.

Still-Havva beni terk etti. 

İlk anda yaşadığım şoku burada -2024 Kasım’dan itibaren- burada detaylıca, tekrar tekrar anlattım. Kendimi yineleyip durdum. Aldatmamıştım, aile içi şiddetin zerresi yoktu, parasını pulunu çalmamıştım, ailesine karşı kaba biri olmadım, neden? diye sordum defalarca. Terk edilecek ne yapmıştım?  

Aslında cevap çok basitti: Ben, 2008 senesinden itibaren tanıdığı adam değildim. Defalarca onu yarı yolda bırakan, ama gönlüne söz geçiremeyip gene karşısına geçip af dileyen adam değildim. En nihayetinde, iki buçuk senelik ayrılığımız ardından ansızın zuhur eden ve önünde diz çöken, 15 Nisan 2016 günü evlilik teklifime “evet, sana inanıyorum” dediği adam da değildim.

O adam, KHK ile öldü. 

Still-Havva, KHK ile katledildikten sonra benim bedenimde nefes alan bir başka adamla evlendi.

Bana benzeyen, benim gibi konuşan, kendisini benim kadar seven bu KHK sonrası adamın aslında ben olmadığımı yıllar içinde yavaş yavaş fark etti. Gerçek değil, bir simülasyon olduğumun idrakine vardı. Ayrılık konuşmasını yaparken “beş sene önce Polente’ye senden boşanmayı düşündüğü söylemiştim” dedi bana, sekiz yıllık evlilik için aslında epeyce erken sayılır. Demek ki, kendisini ikna etmesi epeyce zaman almış. Sabretmiş. Beklemiş. Ümit etmiş, ta ki tükenene kadar. 


Gittiğinde geride bıraktığı adam, 23 Kasım 2024'te bu evin kapısından çıkıp asansörün önünde rahatlamış bir şekilde dönüp el salladığı eski eşi, aslında tanıdığı, bildiği, çok mutlu olacağını düşündüğü, severek evlendiği Virgilius değil, 

KHK ile ters yüz edilip bozulup çürüyen, sonunda da kendisini arkasına bakmadan telaş içinde kaçmak zorunda hissettiği, boşandığı Virgilius’un simülasyonu da değil artık.

Beni bırakması, üzerimde ikinci ve ilkinden bile korkunç bir KHK etkisi yarattı. 

1 Eylül 2016'daki resmî KHK ile devlet ve toplum beni şeytanlaştırmıştı.

Still-Havva'nın benden ayrılması, oun nezdinde şeytanlaştığımı ilan eden KHK oldu. 

İlk KHK'da söylendiğinin aksine şeytan olmadığımı biliyordum. 

Still-Havva'nın KHK'sına karşı ise itiraz edemiyorum. O'na hak verdiğimi defalarca yazmadım mı buraya?

Şeytandan kaçmaktan doğal ne var ki?

Ben artık bambaşka bir adamım artık. 

Diğer iki versiyonumdan da kötü. Berbat. Mağlup. Bitik.

Cenneti, arafı ve cehennemi sırayla yaşayan biri. 


Henüz Fatih’te oturduğumuz, evliliğimizin ilk yıllarında bir gün konu nereden nasıl açıldı anımsamıyorum, bana geçmişteki -evlilik öncesi- eğilimlerimi bildiğinden olsa gerek, “hala intihar düşüncesi aklına geliyor mu?” diye sormuştu.  KHK’nın bende yarattığı korkunç travmayı gözlemliyordu şüphesiz, yoksa bir kadın eşine böyle bir şey sorar mı? “Hayır” demiştim gözünün içine bakıp. Still-Havva ile evliyken, tüm hayatım boyunca kendimle savaşmış ve zarar vermişken, Rabbimin lütfu ile kendisiyle beraber bir yaşam kurduktan sonra, ne kadar perişan ve zavallı bir hale düşmüş olsam da nasıl bırakır giderdim onu? O beni sarmalamıştı, ben sımsıkı tutunuyordum ona. 


2020 senesinde, biz üç sene oturduğumuz Fatih’te ikamet ederken bloga şöyle bir yazı yazmışım. Evlenince intihar edebilme hürriyetimin ortadan kalktığını söylemişim.

Still-Havva beni başından atıp boşadıktan sonra bu özgürlüğüme kavuşmuş mu oldum yani?


Defalarca harekete geçtim. Hiçbiri tamama ermedi. Ya tam yapacakken Amerika’dan kardeşim ve oğlu tam da o dakika aradı (30 kasım), ya hiç tanımadığım bir anne-oğul mâni oldu (5 aralık) derken bu defa diğer yeğenim geldi Amerika’dan, derken babam gözünden ameliyat olmaya karar verdi, sonra o ve annemin birdenbire başka sağlık sorunları peydahlandı, derken bu işi evi satıp Still-Havva’ya borcumu ödedikten sonra yapayım dedim. Bunların hepsi de art arda geldi. Bir keresinde, kesinlikle en saçması da buydu, Still-Havva’ya, Anne-babama, kardeşime ve genele hitaben yazdığım mektupları sokak kapısının önüne koymuşum, kedinin su ve mama kaplarını ikilemişim, evden çıkmış kararlı bir şekilde tren istasyonuna giderken yolda babamın ansızın arayıp kulağının çok ağrıdığını, ertesi gün bir doktor randevusu ayarlamamı istemesi. Telefonda -hiç yapmayacağım bir şey- ona da "kendin git, beni rahat bırak" diye bağırmıştım, ne diyeceğini bilemedi. Ama ertesi gün gene beraberdik doktor muayenesinde. 


Yazının başında değindiğim mektuplar 5 Aralık’tan beri hala aynı yerdeler. Yarım sene geçmiş onları yazalı. Dedim ya en başta, artık onları güncellemem lazım. İçerikleri değişmek zorunda, bir sürü şey yaşandı.

Yırtmayıp, ortadan kaldırmayıp, onun yerine güncellemekten bahsediyorum. 214 gün geçti bu evden gideli, ben 214 gündür, intihar etmeyi düşünmediğim tek bir gün geçirmedim. Yaşamak yok. Bitti. Bu dünya da cehennem artık, ahiret de. 


“Artık bambaşka bir adamım” dedim, Still-Havva’nın terk ettiği adam da değilim. Daha kötü. Annem-babam ölsün istiyorum mesela. Bana ayak bağı oluyorlar. Seneler önce yazmışım ya buraya, evlenince insan intihar etme özgürlüğünü yitiriyor demişim, yaşlı anne-babanın ihtiyaçlarını karşılayabilecek tek çocuk olmak da öyleymiş. Kısıtlıyor. Varlıklarına sinir oluyorum artık. Hastalık, dert, ıstırap çekmeden söz gelimi bir trafik kazası geçirmelerini ve pat diye ölmelerini diliyorum. Vallahi rahatlarım. Bakın vallahi dedim, elim rahatlar, beni tutacak bir şey kalmaz böylece. Biri ölür diğeri kalırsa fena, çünkü hayatta kalan bana daha bağımlı olur o takdirde.


Ceset mezara konulmadan önce gassal tarafından güzelce yıkanır, temiz kefene sarılır, dualarla kabre konulduktan sonra üzerine -ne hikmetse- gül suyu dökülür, ardından küreklerle toprak atılır. 

Toprağın altında ceset bozulmaya başlar. Önce içindeki gazlarla karın nahiyesi patlar, akabinde çürüme gelir. Çürüyen et, kurtları, solucanları, çıyanları cezbeder, yem olur onlara. 

Zamanla geride sadece kemikler kalır. Onlar da toza dönüşür.


KHK ile beni öldürdüler. 

Öldüğümü ilk anda ne ben, ne Still-Havva anlamamıştık. Mis gibi yıkandım, yeni bir hayatla geçmiş günahlarımdan arındım sanıyordum evlendiğimiz zaman. Halbuki günü ve geleceği yok edilmiş, hayatına son verilmiş bir cesede dönüşmüştüm. Çürümeye başladığımı gören Still-Havva önceleri iyileşeceğimi ümit etmiş olmalı, sonra da baktı olmuyor, this parrot is no more, gerçekten, iğrenir gibi toparlanıp çabucak gitti. 

Şimdi üçüncü evreyi yaşıyorum. 


“Yaşıyorum” mu dedim?


Her şeyin farkındayım.


Tuhaf bir hadise denk gelmiştim. Hz. Peygamber savaştan sonra meydanda ölülere hitaben bir konuşma yapıyor, Ömer onların ölü olduğunu, duyamayacaklarını söylediğinde de "Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Şu kadar var ki, onlar cevap veremezler." (Müslim, Cennet, 76, 77) cevabını veriyor.


Ölü olduğumu pek ala biliyorum. Yaşama dair hiçbir şey yok bende. Kedi kızımdan farklı değilim; yemek, içmek, sıçmak, uyumak, temizlenmek dışında bir eylemim yok. Düşünmüyorum, hissetmiyorum, dertlenmiyorum, tepki vermiyorum, merak etmiyorum, utanmıyorum, heyecanlanmıyorum, kaygılanmıyorum, istemiyorum. Ölü olduğum için ölümden de korkmuyorum. Bütün bunların ayrımına varıp kabullendikten sonra bir şey isteyemiyor artık insan.


KHK ile vücuduma enjekte edilen enfeksiyon beni bitirdi. This parrot is no more. 


Mektupları tekrar yazmam gerek. 


12 Haziran 2025 Perşembe

Annemle Yaşanan Kırılma Üzerine...

Bugün annemden, kardeşimi öne sürdüğü ve esasen -objektif bakıldığında- haklı olduğu bir para meselesinde ummadığım bir taleple karşılaştım. 


Detayları yazmıyorum. 


Still-Havva’nın beni terk etmesinde annemin rolü ve etkisi göz ardı edilemez. Bundan dolayı kendisini suçlu hissetmesin diye ne kadar gayret ettiğimi Allah biliyor.


Ne var ki, bu çabamda aşırıya kaçmış olmalıyım ki ne durumda olduğumu, halimi, nasıl ve neler yaşadığımı artık zerrece önemsemiyor. Daha da açık konuşmak gerekirse beni tam manasıyla gözden çıkardığını düşünüyorum. Açtığı konu ve talep ettiği para, benim ancak normal yaşayabilmem için gerekli olan bir meblağ çünkü. Yani, örnek vermek gerekirse kanser hastası bir kiracısını “çocuğum oturacak” diye evden çıkartan mülk sahibi gibi davranıyor. Haklı, ama vicdandan mahrum. 


Anne, eş değildir, terk edemez çocuğunu. Ama imkânı olsa onu da yapardı eminim. 


Bugün yaşanan kırılmayı hayatım boyunca unutmayacağım. 


Ben, çaresiz ki onun evladım. Zavallı kadın.

O da mecburen benim annem. Zavallı ben. 


4 Haziran 2025 Çarşamba

Devir Üzerine...

Az evvel tapu müdürlüğünden geldim. Sabah orada buluştuk, yarım saat kadar süren işlemin ardından evin tapu devir işlemi tamamlandı.


Uzunca, neredeyse bekleme süresinin üçte ikisinde tek kelime konuşmadık. Ben, ısırdığım dudaklarımı araladığım takdirde haykırarak ağlamaya başlayacağımdan gık bile diyemedim. Cesaret edemedim.Titrememden ve halimden fark etmiş olmalı. Acımıştır. Ona bile emin değilim. Still-Havva, konuşmak istemediği ya da gerek gerek görmediği için sustu. Evrakları içeri verip tekrar beklemeye geçtikten sonra ancak Mustang, aileler, kedi filan, sorduk birbirimize. 


Ayrılırken ona döndüm, “hayatımda ilk defa bir evi yuva olarak benimsedim ve orayı da yuva yapan sendin, sen beğenmiştin, sen istemiştin, sen kurmuştun. İşlem bitti, artık orası benim için seninle yaşadığımız bir saray değil, bir türbe oldu.” diye hızlıca konuştum, bir şey demedi, gerek bile görmemiştir, çabucak arkamı dönüp ters istikamette sarsılarak ağlamaya ve yürümeye başladım, uzaklaştım ondan.


Biz iletişimi kopuk iki ayrı insan değiliz. Tümüyle farklı iki canlıyız sanki, uskumru-kirpi ya da leylek-fil gibi. O kadar farklılaştık. Yabancılaştık. Hiçbir ortak paydamız kalmadı. 


Eve dönerken fırına uğradım, ponçik ekmek almak için. Fırıncı yarım jupiter şeklindeki göbeğime takıldı kibarca, “tabutumu taşıyacak olan düşünsün.” diye hafifçe söylendim.


Avukatın ofisine gidip protokol imzaladığımız gün, aile mahkemesindeki duruşma günü ve şimdi de bugün. Sıralı, üç ayrı cehennem kapısı. Artık bitti. Hiçbir resmî-hukukî bağ kalmadı.


Diğer bağları o çoktan koparmış ya da kesmişti zaten. 


Benim payıma dinmeyen göz yaşları kaldı.