17 Mayıs 2025 Cumartesi

Teslimat Üzerine...

Dün en fazla yarım saat, o kadar, cafede oturduk, kahvesini içip hemen kalktı. Benden irrite olduğundan değil, öyle hissetmedim, dediğine göre annesiyle işleri varmış. Gayet doğal. Klasörünü verdim, şaşırdı, hızlıca bir göz attı içindekilere gülümseyerek. Bana 2016’da yazdığı mektubu da fark etti ama hiç duraksamadan o sayfayı çevirdiğini görünce ‘bunu bir ara okursun’ diye mırıldandım. Pek takılmadı, hı hı deyip geçti. Buluşmaya giderken yolda daha önce gördüğüm bir yere uğrayıp kendisine kedi desenli şirin bir kahve kupası almıştım, takdim ettim, hoşuna gitti, teşekkürle kabul etti. O da taşınırken yanlışlıkla benim çocukluk fotoğraflarımı götürmüş beraberinde, onları da bu görüşmeden fırsat bulup bana verdi.


Buluşmaya gitmeden önce, o gece yazdığı mektuba ben de birkaç sayfalık bir mukabele içerek bir mektup yazmıştım. Niyetim aslında klasörün içine koymaktı, dokuz sene sonra o mektuba bir başka mektupla cevap vermekti. Son anda fikir değiştirdim, yapmadım öyle bir şey. Yakışık almayacağını anlayacak kadar kendimdeyim sanırım. Tuttum, kendime, o dürtüye mâni oldum. Beceremediğim intiharımın geride kalacak mektupları arasında, Still-Havva’nın isminin yazılı olduğu zarfın içine koyacağım. Hem okuyup da ne olacak? Konuşurken bir türlü engel olamadığım sesimin titremesi bile içinde şefkat uyandırmıyorsa, mektubun ne tesiri olabilir? Saçma.


Şefkat duymuyor. Sevgi duymuyor. Merak etmiyor. Acıyor olabilir. Acınacak bir haldeyim, yalan değil ki.


15 Mayıs 2025 Perşembe

Eski Bir Mektup Üzerine...

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru için avukatın sorduğu – istediği gerekli evrakları ve bir yandan da evin tapu devir işleminde Still-Havva’nın ihtiyaç duyduğu belgeleri bugün arayıp bulmam gerekiyordu, her iki konu da aynı gün üzerime çullandı. O’nun odasındaki- aylardır, Still-Havva gittiğinden bu yana açıp bakmadığım dolapları ve içlerindeki klasörleri alt üst ettim bu yüzden. Bu arada, Still-Havva’ya ait son derece kişisel şeylerin olduğu bir klasör buldum. Yıllar önce yazdığı gazete köşe yazıları, gene bazı gazete küpürleri, birtakım notları, çocukluk – genç kızlık, nikahımıza ait fotoğraflar, davetiye filan. Bir de el yazısıyla kaleme aldığı bir mektup gördüm bana hitaben yazılan, 15 Ağustos 2016 tarihinde, ben daha Erzurum’dayken, açığa alınmama dört, ihraç edilmeme 45 gün varken yazmış. Bana gönderememişti, zaten birkaç gün sonra açığa alınmış ve İstanbul’a dönmüştüm. O mektubu okuduğumu hatırlıyorum ama o tarihten bugüne varlığını da, içeriğini de unutmuştum. Kalemin ucundan kâğıda mürekkep değil, anlatılmaz, tarifsiz bir sevgi, öylesine bağlılık, safi aşk dökülmüş sanki. Defalarca, defalarca okudum. Kaç defa ağlama krizine girdiğimi inanın bilmiyorum. Bu satırları da dolu gözlerle yazıyorum şu an. Bugün evden gittiği 174. gün, neredeyse altı ay olacak, zaten bok gibi, ölü gibi bir yaşam formunda debelenir, Still-Havva’sız bir anım geçmezken, o mektubu okuduktan sonra en karanlık günüm olan 5 Aralık’a değil, bu evi terk ettiği 23 Kasım’a da değil, bana ayrılık kararını açıkladığı 5 Kasım’a gittim. Oradayım. 173 gün geçmişken ben bütün gün ‘seni seviyorum! Beni bırakma ne olursun, bir şans daha ver!’ diye sessizce haykırıp durdum. 


Akşam mesaj yazıp o klasörden bahsettim. Görüşmek için gönüllü değil ama yarın sabah kısa bir buluşma eşliğinde kahve içerken kendisine ait olanı teslim edeceğim, kabul etti. Merhum anneannesi ve Mustang’le beraber fotoğrafları filan var en nihayetinde.


Daha fazla yazamayacağım çünkü ağlamaktan bilgisayar ekranını göremiyorum.


13 Mayıs 2025 Salı

Tonycan'ın Babası ve Tanıdık Travmalar Üzerine...

Artık yazmayayım diyorum ama bir yandan da kimi olay ve gelişmelere dair kayıt düşmek istiyorum, o yüzden gene geldim buraya.


Bugün Tonycan’ın babası H. Bey ile karşılaştım. Bir ay kadar önce gene yolda denk gelmiştim, o zaman haberdar olmuştu yaşananlardan. Tonycan, bu civarın en meşhur köpüşü, üç bacaklı, içinden çağlayan misali sevgi taşan bir husky. Onu seneler önce Bodrum’da henüz bir yavruyken yol kenarında bulan H., arabasına almış, sonra da sahiplenip İstanbul’a getirmiş. Hangi vicdansız bir husky’yi Bodrum’a götürmüştür, sonra da sokağa atmıştır bilmiyorum, ama H. ile aralarındaki ilişki ve bağlılık göz yaşartacak seviyede. H., altmışlarında, yaşına göre dinç, çok zarif bir beyefendi. Still-Havva ile çok önceden Tonycan’a duyduğumuz sempati nedeniyle tanışmıştık onunla, Ceku’yu sahiplendiğimizde de köpeklerin anlaşmasıyla daha da çok mülaki olduk zaman içinde. İkimiz de bu centilmen beye ısınmıştık. Ceku gideli iki sene olmuştur ama hala ne vakit sokakta beni görse Tonycan kucağıma atlar, ben sevmeyi bırakınca da sitemle ağlamaya başlar. H. ise o arada dostane sohbetini paylaşır benimle. Dediğim gibi bir ay, belki biraz daha fazla geçti uzun bir fasıladan sonra ilk kez konuşmamızın üzerinden, benden o zaman aldığı haberler -ve sanırım halim, titreyen sesim- onu hayrete düşürmüştü. Pek çok kişi gibi H. de bizi çok uyumlu ve mutlu bir çift sanıyordu. Sanıyormuş. (Ben de öyle zannediyordum.) Ne diyeceğini bilememişti. Böyle bir durumda spesifik bir kabahatim olmadığını ima etmek durumunda kalıyorum, yani şiddet yoktu, aldatma ihanet yoktu, gibi değinilerden bahsediyorum. Benimle daha fazla yaşamak istemedi, benden bıktı demek de artık zor gelmiyor. Elbette zor geliyor, tam ifade edemedim şimdi, fakat karşınızdaki insan şaşkınlıkla gözünüzün içine bakıp birkaç saniye susunca o soru işaretli sessizlik bir şekilde dağıtılmalı. Şerefsizin önde gideni değilim, öte yandan Still-Havva’ya hak verir ses tonuyla ve mimiklerle birkaç kelime sarf ediyorum işte. H., bugünkü karşılaşmamızda bir değişiklik, tekrar bir araya gelme ihtimalimiz olup olmadığını sordu. “Mümkün değil, kesinlikle böyle bir şey olmayacak.” dedim. Laf olsun diye değil, kaderin mutlak hâkimi Allah’ı provoke etmek için hiç değil, böyle bir olasılığı artık yok hükmünde gördüğüm için. O da eşinden on dokuz sene önce ayrılmış, onu da eşi terk etmiş, hissettim ki H. de bu ayrılığı istememiş. Mahalleden çocukluk arkadaşıymış hanımefendi. Bana “naçizane tavsiyem, benim gibi yapmayın, mutlaka gene evlenin, insanın hayatında biri olmalı” dedi ayaküstü konuşurken. Gözlerimi devirdim, böyle bir şeyi aklımdan bile geçiremeyeceğimi söyleyip. Hemen düzeltti aceleyle, en az iki-üç sene geçmesi gerekirmiş zaten toparlanabilmem için. (Bunu kendi tecrübesiyle paylaştığı o kadar belli ki. Sanki bir takım benzerlikler olduğu hissi uyandı bende.) Bir karşılık veremedim. Geçen karşılaşmamızda olduğu gibi, gene beni rakı sofrasına davet etti, o zaman da demiştim alkolü bıraktığımı, anımsıyor, “siz kahve içersiniz” dedi hemen. Destek olmaya, yardım etmeye, bir tür terapi yapmaya gayret ediyor, farkındayım. Sağolsun. Taa ne zaman telefon numaralarımızı birbirimize vermiştik, hatırlattı, bir ara beni arayacağını söyleyerek. Böyle gerçek bir centilmene hayır denmez. İnşallah aramaz, yoksa hayır diyemem ona. 


Geçen hafta Polente mesaj yazdı, telefonunu engellemiş miyim diye sordu, bana ulaşamıyormuş. Kontrol ettim, hatırlamıyorum ama evet, engellemişim. Benimle görüşmek istiyor. Dinlemek istiyor. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Still-Havva ile mazimizi de çok biliyor sonuçta. Ona da artık hayır diyemem ama görüşecek olursak eğer, haykıra haykıra ağlamaktan geri duramam korkarım. Polente ikimizin de arkadaşı. 


Geçen hafta Still-Havva’ya mesaj yazıp tapu meselesini halletmeye hazır olduğumu bildirdim. Rahatladı galiba, derhal başvuru, randevu işlerine girişti. Bu yakınlarda o işlemi de nihayetlendireceğimizi sanıyorum. Bir yerde oturup kahve içtiğimiz son tarih 20 şubat (yaklaşık üç ay), daha sonraki kahve-yemek tekliflerimi geri çevirmişti; son görüştüğümüz gün de annemlerin evinin internet hesabını bana devrettiği 24 mart, onun üzerinden de neredeyse iki ay geçmiş. Muhtemelen bu tapu işi nihai resmi işlem olacak, yani tapu devri meselesinden sonra cenaze, nikah vs. gibi özel durumlar hariç bir daha görüşmeyiz. İstemiyor. Zorlayamam. Boşandıktan sonra “seninle arkadaş kalmak istiyorum” demişti, fikrini değiştirdiği belli. Belki henüz buna hazır olduğumu düşünmüyordur. O’nsuz yaşamaya da hazır değilim, hazır olamadım, bunu sindiremiyorum. Kabul edemiyorum. Evin her bir köşesindeki resimlerine devamlı gözlerim kayarken nasıl? Hemen her gün durup dururken ağlamaya başlarken, bu mümkün mü? 


Bugün, Still-Havva’nın yaşamının 2008-2024 yılları arasını çaldığımı düşündüm. Netice olarak benden kaçarak uzaklaştı, hayatından tümüyle çıkardı; bu itibarla benim için, benimle, beni düşünerek ya da beni severek yaşadığı yıllar onun adına ziyan demektir. Bu çok açık. O nedenle çaldığım yıllar diyorum.


Hemen ardından, benim hayatımın geri kalanı da (ne kadar kaldıysa, sürekli ‘Allahım canımı al’ diye dua etmeye devam ediyor ve günde tekrar dört pakete çıkardığım sigara tüketimiyle nereye varacağım bilmiyorum ama) onun tarafından yok edildi diye aklımdan geçiriyorum. Kalbimi çaldı filan demeyeceğim, çocuk değiliz, ama üzerime vurduğu ‘geçersizdir’ kaşesiyle beni yok hükmüne düşürdü. Verdiği hüküm kocaman bir amipe dönüştürdü beni. Böyle bir yaşam benimkisi. Değerim yok, önemim yok. Özsaygım yok. Özgüvenim yok. Hiç bir şeyim yok. Giderken götürdü hepsini. 


 

5 Mayıs 2025 Pazartesi

Gidişat Üzerine...

Çoğu zaman beklentiler, hayaller, endişeler, kendine acımalar, dertlenmeler, hatıraların nostaljisi, pişmanlıklar, kırgınlıklarla dolu bulamaç halini almış duygu durum bozukluğumu buraya yazdığım postlara yansıttığım doğru. Şimdi, biraz daha nesnel konular hakkında yazmaya çalışacağım, soğukkanlı olmayı ne kadar becerebileceğimi ben de bilemiyorum.


İntihar etmeyeceğim kesin. Yaşamak istemediğim su götürmez bir gerçek, ama anne-babamın sağlık durumları ve bana ihtiyaçları buna mâni. Daha önceki teşebbüslerimin çoğu da -buraya her birini ince ince yazdığım gibi- onların tuhaf zamanlamalı hastalık, ameliyat ve doktor işleri yüzünden akîm kaldı. Sürecin başında bunları düşünecek durumda değildim, ama zaman geçtikçe sorumluluklarımı da görmezden gelemiyorum artık. Tamam. Bitmeyen sorunları beni tutuyor. Konunun ironisi şu: Bu paragrafın ilk cümlesinin netliğini, tartışmasız gerçekliğini avukatla aramızda geçen Anayasa Mahkemesine başvuru konuşmasından hemen sonra fark etmiş olmamda yatıyor. Kadın, yaklaşık üç aylık emekli maaşım kadar bir ücret talep etti benden, biraz pazarlık ve ajitasyondan sonra daha düşük bir tutara anlaşsak da, gene bir dünya para vereceğim. Kabul ettiğime göre, intihar etmeyi aklımdan çıkardığım aşikâr demektir. Aylar önce yazdığım ve ara ara notlar eklediğim mektuplar hala masanın üzerinde duruyor. Dursun, zararsız onlar. 


İntihar etmeyeceğim dedim, ama yaşamak istemediğim gibi, aslında sürdürdüğüm şeye yaşam da diyemem. Nefes almanın zor geldiği anları sıklıkla yaşıyorum, durup dururken gözlerimin dolması ya da birdenbire höykürerek ağlamaya başlamak da cabası. Bunlar bitmedi, bitmiyor. Her gün canımı alsın diye Yaradan’a ısrarla dua ediyorum, belki onu harekete geçirebilirim diye. Bu yönde dua ederek Allah’ı taciz edip kendisini benden bıktırmaya çalıştığımı söylemek yanlış olmaz. 


İnanılmaz kilo aldım, var olanın üzerine bir kat daha göbek bağladım. Bunu aşırı derecede -öyle böyle değil, çok anormal- sağlıksız beslenmeye ve günde yaklaşık yarım kg tükettiğim çokokrem/nutella/sarelle’ye bağlıyorum. Aslında hareketsiz değilim, bilgisayar başına oturduğumda wc ihtiyacı dışında saatlerce kalkmadığım doğru, ama her gün uzun yürüyüşler yapmayı bir şekilde adet edindim. Bu sene başından itibaren günlük ortalama adım sayısını 9317 gösteriyor telefondaki pedometre. İşi gücü olmayan aylak ve üstelik bunalımda biri için fena değil. Fakat sürekli yukarıda saydıklarımın yanı sıra abur cubur şeyler tüketiyorum. Fasılasız, ne bulsam yiyorum. Sağlığımın genel durumunu bilemem, doktora filan gitmedim Still-Havva beni terk ettikten sonra. Genel olarak fiziksel sağlığımı iyi hissetmiyorum ama bunun sebebi ölgün ruh halim mi, yoksa klinik bir şey mi, onu hiç bilemiyorum. Öte yandan şu da var: ciddi bir hastalığa yakalandığımı öğrensem tedavi bile olmam, gizlerim herkesten. Söz gelimi, kanser, tüberküloz vs. gibi hayati tehlike durumunda olduğumu söylese bir hekim, hiçbir şey yapmam. Fiziksel acı eşiğim düşük olduğundan canımın yanması durumunda önleyici bir eyleme, tedaviye girişirim ancak. Şöyle örnekleyeyim: Öksürdüğümde ağzımdan kan gelse ve doktora gidip baktırsam, akciğer kanseri olmuşsunuz deseler teşekkür eder ve hastaneden ayrılırım; üç günde bir karton sigarayı bitirdiğim için kalbim iflas etse ve kalp krizi geçirme riskine dair bir şeyler duysam hekime gülümseyerek çıkarım odasından. Ama bel fıtığı ya da daha önce bana çok eziyet eden böbrek taşları gene zuhur etse, işte o zaman komutlarını takip eder sözlerinden çıkmam doktorların. Bir çorba yapanımın bile olmayacağı acılı ağrılı bir hastalıktan ödüm kopuyor, yoksa merhum Sırrı Süreyya gibi aort damarımın yırtılacağını söyleseler hiç dert etmem. Siktiğimin hayatımın boklu götüne koyayım. Üstad böyle buyurdu. 


Bu hafta iki kez Still-Havva’yı gördüm; malum, evlerimiz yakın. Birinde minibüs caddesinde elinde koca bir poşetle karşı kaldırımdan yürüyordu, diğerinde de Küçükyalı ışıklarda arabasının direksiyonundaydı, trafiğin açılmasını bekliyordu. Her ikisinde de durakladım, ya da donup kaldım demek daha doğru, yüzümde gülümsemeyle ağlama arası gidip gelen bir ifade oluştuğunu sanıyorum, kendimi gösterme ile saklanma arasında kalakaldım. O hiçbirinde beni görmedi sanırım. Zannetmiyorum. 


Tapu konusunu yakın zamanlarda halledeceğim. ‘Bu eve geri dönmeyecek’ diye zırlarken bir yandan da sanki böyle ihtimal varmış gibi öteleyip durdum bu işlemi. 163 gün oldu gideli. Nasıl olduğumu bunca zaman bir kez olsun merak etmeyen, sormayan bir kadın, birkaç hafta önce sosyal medya hesabında 2017’de yayınladığı nikah fotoğraflarımızı silmiş, birazcık kafam çalışsa aynaya bakıp sorardım, neden, ne için dönmek istesin ki? O benim Still de olsa hala Havvam, hep de öyle kalacak, ama ben onun için yokum, eski kocalarının iki numarası, bir zamanlar sevdiği kedi kızına şimdilerde bakan yabancısı bir adamım sadece.


Kedi demişken, dün kızıma küfrettim. Geçmişte sinirlendiğim vakitler dudaklarından hemen her şeye, herkese küfür saçan pis ağızlı biriydim, hatta Still-Havva çok rahatsız olurdu bundan. O gittikten sonra ilgim yok dünyayla, politikayla, sporla, toplumla filan. Küfürbaz olacak durum da yok o zaman. Kızıma da hiç kötü bir söz söylememiştim 163 gündür. Aksine üzerine nasıl titrediğimi Rahman biliyor. Dün yaramazlık yaparken bir şeyler devirdi, o kızgınlıkla köpürdüm, verdim veriştirdim. Sonra da özür diledim hemen. Kucağıma alıp öptüm. Hem annelik hem babalık yapıyorum ona. Ben olmasam bir annesi olacaktı, eminim o takdirde çok mutlu olurdu kuyruklu prensesim. Annesine benden daha düşkün olduğunu bilmeyen yoktu.


Mental sağlığım hakkında da yazayım. Geçenlerde bir habere rast geldim, erken yaşta demans ile ilgili kaleme alınmıştı. Genetik olarak yatkınlığımı biliyorum; halihazırda babamda gözlüyorum, rahmetli amcalarımdan birinde Alzheimer vardı, babaannem de mustaripmiş. Haber, demansın genel olarak başladığı 65+ yaşları değil, çok daha erken, yani 40’lı yaşların sonrasına dikkat çekiyordu. İngiltere’de yapılmış geniş katılımlı bilimsel bir araştırmanın sonucuna göre, düşük sosyoekonomik durum, sosyal izolasyon, işitme kaybı, felç, diyabet, kalp hastalığı ve depresyon gibi faktörler, genç yaşta demans riskini artırıyormuş. Yani genel olarak genetiğe değil bu defa yaşam tarzına odaklanılmış. Zengin değilim, geçim kaygısı içindeyim, check. Sosyal izolasyon sürecim KHK ile ihracımda, 2016’da başlamıştı, Still-Havva’nın benden ayrılmasıyla korkunç bir zirveye yerleşti, kimsem yok, check. Önceden pre-diyabetiktim, ilaçları bırakalı aylar oldu, check. Kalp hastalığım var mı bilmiyorum, ama ciddi endişelerim var. Günde 3,5 paket sigara içince zaten olmaması şaşırtıcı. Check. Depresyon? Bir şey demeyeceğim, check check yazacağım sadece. Kitap okumak, zihnimi çalıştırmak filan zaten bitti. Aptalca fantastik diziler izleyerek geçiyor hala günlerim. Müzik yok, sıfır. Satranç oynamaya devam ediyorum ama berbat bir oyuncuya dönüştüm, ratingler şahit. Beynim karanlıkta. Tek başına. Atıl. Donuk. 


Ayakları tutkallı kâğıda yapışmış bir sinekten ne farkım var? O da ‘Allahım canımı al’ derdi, aynı benim gibi. Susuzluktan kavrularak ölmeyi ya da yapıştığım yerde can çekişip yavaşça kurumayı değil, üzerime bir an önce sheltox sıkılmasını ya da bir ayakkabının beni dümdüz etmesini bekliyorum. İstiyorum.


Yaşamım bir böcekten farksız çünkü.