 |
| Apokaliptik bir temaya bundan güzel bir görsel düşünemiyorum. İnternetten apardım. |
İslam dünyasını anlamak için mehdi olgusunu bilmek gerekir. Mehdi ve mesih gibi apokaliptik figürler, Müslümanların yaşadığı toplumları 1500 yıl boyunca en derin şekilde etkisi altına aldı ve siyaseti, sosyal hareketleri temelden biçimlendirdi. Daha önce bu konuya değinmiştim blogta ama son zamanlardaki okumalarım ışığında kendim için aşağıdaki notları tutmayı gerekli görüyorum. Derli toplu bir kaynağım olsun, nasıl kimi yazdıklarıma uzun zaman sonra geri dönüp bilgimi tazeleme amacıyla okuyorsam, bu hususta da öyle olmalı kanaatindeyim. Blog okuyuculara yıllardan beri kapalı, zaten sadece kendim için yazıyorum. İyi de yapıyorum.
Şimdi, apokaliptik figürler olarak mehdi ve mesih dedim en başta. Mesih, İslam ve Hristiyanlık’ta Hz. İsa için kullanılan bir sıfat. ‘Meshedilmiş’ demek, Sami kavimlerde birini kutsamak anlamına geliyor, yani zeytinyağlı ile başını ve vücudunun bir bölgesini ya da tamamını zeytinyağı ile sıvazlamak, okşamak. Bu eylemin tarihsel geçmişine gitmeye gerek yok, konu çok dağılır yoksa. Musevi inancına göre mesih, Hz. İsa değil, onlar Davud peygamber soyundan birini bekliyorlar, Müslümanlar ve Hristiyanlar ise bu konuda hemfikir; kıyametin kopmasına iyice yaklaşıldığında geleceğini bekledikleri kişi mesih, yani Hz. İsa. Bu arada tek bir cümleyle değinip geçeyim, farklı dinlerde de dünyanın sonunda gelmesi beklenen mesih benzeri kişilere rastlanıyor, Zerdüştlerden Hinduizme, vs. Neyse, Hristiyanlığın mesihin geleceğine dair inancı çok yaygın ve bilinçaltına işlemiş halde. İslama dönecek olursak, mesihin, yani Hz. İsa’nın kıyametten önce tekrar dünyaya geleceğiyle ilgili Kuran’da bir takım müphem ayetler var. Elbette müphem kelimesini kullandım, matematik değil bu, müfessirlerin vardığı neticeler. Mesih konusuna daha fazla değinmeyeceğim, neticede ‘deli zırvası bu’ ya da ‘şüphesiz ki öyle’ gibi düşünceler üzerine temellendirmiyorum bu satırları, doğrusunu Allah bilir.
Şimdi, bir de mehdi meselesi var. Mehdi, sadece islam geleneğine ait bir figür. Mesihle aynı kişi olup olmadığı konusunda kimse bir şey söyleyemiyor; ne var ki mehdi, islam geleneğinde mesihten daha etkili, belki daha önemli ve kesinlikle söyleyebilirim ki mesihi (yani Hz İsa’yı) gölgede bırakacak derecede insanları meşgul etmiş biri. Kelime olarak ‘hidayete erdirilen’ gibi bir anlamı var, evet, Allah tarafından hidayete erdiriliyor, kendisine rehberlik ediliyor elbette. (İkisinin farklı kişiler olduğunu söyledim ama aslında bir o kadar da yakınlar, Hz. İsa’nın Hristiyanlar arasında en önde gelen unvanlarından biri ‘redeemer’, kurtarıcı yani. bir başka değişle hidayet eden.) Kuran’da mehdi ile alakalı bir ayet yok. Hz. Peygamber’e nispet edilen birtakım hadisler var. Kısa bilgi: altı hadis aliminin naklettikleri ve İslam dünyasında sahih, yani doğru, yalansız hadisleri içerdiği kabul edilen toplu haline Kütüb-ü Sitte deniyor, altı kitap anlamında. İçlerinden iki tanesine ise diğerlerinden daha fazla güvenilirlik atfediliyor, Müslim ve Buhari’nin derleyip kaleme aldığı kitaplar bunlar ve bu ikisine Sahiheyn (kesinlikle şüphe edilemeyecek ikili) sıfatı uygun görülüyor. Tabi bu iki ve genelde altı kitabın dışında, bu kitaplara giremeyen binlerce, on binlerce hadis var dolaşımda; onlara yalan ya da uyduruk demek de pek kolay değil, ‘hadis ilmi’ denilen şey zaten bunun ayrımını yapabilmek için var. Neyse, mehdi ile ilgili hadislere baktığımızda sahiheynde yer almadıklarını görüyoruz, ama diğer dört kitapta ilginç hadisler var. Ayrıca kendine Kütüb-ü Sitte’de yer bulamayan sayısız hadis var bu mevzuda. Özetle, mehdi Kuran’da geçmiyor, sahiheynde geçmiyor, Kütüb-ü Sitte’deki diğer hadis kitaplarında kendisine ait rivayetler var, bu arada başkaca hadislerde çokça zikrediliyor. (Gereksiz de olsa burada altını çizmem lazım, Mesih’in kıyametten önce dünyaya gelip yapacaklarına dair uzun bir liste var sahiheyn başta olmak üzere çoğu hadis kitaplarında. Karıştırmayın, mesih dedim. )
Devam edelim. Aslında mehdi hakkında (tarihsel bağlamda) çok fazla muteber/otantik kaynak olmadığını söylemek mümkün. Peki bu geniş mehdi literatürü nasıl ortaya çıktı? Burası karışık, ama genel hatlarıyla çizeyim çerçeveyi: Yukarıda sözünü ettiğim bazı hadisler, hadis kriterine uymayıp da sahabe ve sonraki kişilerden aktarılan rivayetler, islamın egemen olduğu coğrafi alan genişledikçe tanışılan Hristiyan ve Musevi halkların kendi bekledikleri mesih hakkındaki görüşlerinin İslam mehdisi kisvesinde Müslümanlarca meczedilmesi ve tabi tüm bu aktarımların ardından sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan kimi islam alimleri ve sufilerce ileri sürülen kehanetlerin katkılarıyla mehdi kavramı olağanüstü zenginliğe ve çeşitliliğe sahip bir olgu halini almış zaman içinde. Mesele sosyopolitik açıdan da sürekli işlenmeye hazır, bereketli bir konu bu. Çünkü mehdinin tanımı zaten başlı başına politik: Bu tutti frutti bilgi bankasına göre tarihin sonunda, yani ahirzaman/apokalips denilen zamanda zorba idareciler halka her zulmü reva görmekten çekinmeyecekler, adalet kaybolacak, güçlüler erk kendilerinde olduğu için zayıflara her türlü kötülüğü yapacaklar, mazlumlar zayıf ve aciz olacaklar, dökülen kanın, sosyal eşitsizlik ve düzensizliklerin arttığı bu dönemde Mehdi gelecek; dini değil esasında politik bir şahsiyet olan mehdi adaleti yeniden tesis edecek, kaotik ortamı düzeltecek, huzursuzlukları giderecek, batıl yerine hak onun sayesinde tekrar hakim olacak, bunların yanı sıra dini tecdid edecek/reform yapacak, ayrıca fetihler vasıtasıyla islamı yeryüzüne yayacak. Bu şekilde yazınca düpedüz mitolojik bir karakterden bahsediyormuşum gibi bir hal alıyor durum; aslına bakarsanız yazdıklarımın fazlası yoktur, eksiği vardır. Meselenin dünyanın sonunun gelmesi, yani kıyametle de ilintisi olduğu için, diğer bir değişle mehdi diye beklenen kişi dünyanın sonunun gelmesine kısa (ne kadar kısa, bilmiyorum, kimse de bilmiyor) bir zaman kala zuhur edeceği için bu konuda kafa yoranlar kıyametin ne zaman kopacağına dair türlü belirtilerden anlam çıkarmaya çalışıyorlar. Belirtileri yazdım yukarıda; müşkül şu ki, adaletsizliğin, zulmün, gaddarlığın, sosyal düzensizliğin olmadığı hiçbir dönem yok islam tarihinde. Asr-ı Saadet diye kutsanan Hz Peygamberin hayatta olduğu dönemi müstesna tutalım, geri kalan sadece şiddet, hegemonya, kavga ve kaostan ibaret. Diğer bir değişle, mehdinin ne zaman geleceğine/dünyanın sonuna ilişkin başka bulgulara, emarelere ihtiyaç var değil mi? Şimdi onlara kısaca değineyim, yazı uzuyor ama aslına bakarsanız her noktaya ucundan değinip sonrakine atlıyorum, mesele çok uzun ve girift çünkü. Neyse, yukarıda varlığından bahsettiğim hadislerde son derece teferruata girilmiş mehdi anlatılırken, söz gelimi ismi, babasının ismi, yüzündeki ben noktası ya da giyimi filan anlatılmış. Bunlardan başka üzerinde çok uğraşılan konulardan biri, bir takım astrolojik-astronomik hesaplamalarla geleceğe dair kehanetlerde bulunma çabası, bunu da jupiter-Satürn kavuşmaları perspektifinde ele almış insanlar ve kıran adını vermişler, bu iki gezegenin 20,240 ya da 960 yılda bir kavuşuyor olmasını mehdinin gelmesine işaret olarak algılamışlar. Sahipkıran kavramı da buradan çıkmış. Zaten binyılcılık diye bir kavram var, bu da hesaplamalarda kullanılmış. Yetmemiş, cifr ismi verilen farklı kehanet tekniklerini araştırmışlar. O da yetmemiş, Hurufilik hesapları devreye girmiş. Derken bu meselelere en çok kafa yoran tasavvuf çevreleri de konuya dahil olunca, artık iş çığırından çıkmış. Malum, tasavvuf, ya da onun kurumsallaşmış hali olan tarikatlar böyle muğlak, gizemli ama bir o kadar da politize edilmeye meyyal bir konuya dalarsa, mesele içinden çıkılamaz bir kördüğüme dönüşür. Bunun nedeni tasavvufun ‘batini’ hususlara erişme ve bilme iddiası ile, kendisini eleştiren ve İslamda böyle bir yaklaşımın olmadığı eleştirisi getiren çevrelere ‘kabuk uleması’ yakıştırmasında bulunması; çünkü batını bildiğini iddia eden, zahirle yetinmediği gibi kendisine yönelik eleştirileri de kulak ardı eder. Zaten geçmişte mehdi olma iddiasıyla ortaya çıkan kişilerin çok büyük bir çoğunluğu tasavvuf/tarikat bağlantılı kişiler. Tasavvuf/tarikat sosyal bir çevre, iletişim, toplumsal etkileşim anlamında münbit bir ortam yaratır kolayca tahmin edileceği üzere. Veliye/şeyhe mutlak bağlılık da esastır. Bu tuhaf blog yazısını bir selefi yazmıyor, aksine selefiliğe oldukça uzak bir noktadayım, bununla beraber selefilerin nefret ettikleri tasavvuf ve tarikatlara karşı yönelttikleri tenkitleri haklı bulduğum pek çok husus var. Neyse, konumuz o değil şimdi. Ama şunu eklemeden geçemeyeceğim; Muhyiddin İbn Arabi, kendisinden sonraki dönemde (neredeyse bin yıl) mehdi ve mehdilik üzerine getirdiği bakış açısıyla ortamı epeyce şenlendirmiştir; mehdinin mutasavvıf olacağı, velilik ile mehdilik arasındaki bağlantı gibi, yorumları öylesine etkilemiştir ki Müslüman toplumlarını, kronolojik olarak kendisinin yazması mümkün olmayan ama kendisine atfedilen bir kitapta Osmanlı Devleti ve mehdilik üzerinde ileri sürdüğü kanaatlerde güya Osmanlıların dünyanın sonuna kadar yaşayacağını, Osmanlı Devletinin yıkılmasının hemen ardından ise mehdinin geleceğini ve sonrasında kıyametin kopacağını ‘güya’ söylemiştir. Güya diyorum, çünkü sözünü ettiğim kitap, Şecereti’n Numaniye, İbn Arabi öldükten sonra yazılmış, yazan da belli değil, ama müellifi İbn Arabi farz ediliyor. Az evvel tasavvuf/tarikat yaklaşımı böyle bir konuya girerse olay kördüğüm halini alır dememin sebebi tam olarak bu işte; bu yola girmiş kimseler böyle konuları sorgulamaya tenezzül etmez, zahirle değil her şeyi doğaüstü şeylerle açıklamak kendilerine daha kolay ve kabul edilebilir geldiğinden “şeyhimiz bir müridine ilham etmiştir, vefatından sonra yazdırmıştır” diye bir açıklama getirip meseleden pek ala sıyrılabilirler. Sonrasında konu şizofrenik bir hal alır; tıpkı üzerine yazdığım konu gibi: İbn Arabi’nin yazdığı ‘iddia edilen’ bu kitap, mehdilik ve Osmanlılar arasında bir bağ kurar, ardından buna paralel şekilde İsmail Hakkı Bursevi gibi bir mutasavvıf Osmanlı Devleti’nin dünyadaki son devlet olacağını, o yıkılınca mehdinin geleceğini söyler filan. Osmanlı Devletinin gerileme ve çöküş döneminde ise bu defa dünyanın sonu geliyor, kıyamet yaklaşıyor korkusu sarar insanları. Ümitsizlik, endişe… Olay nerelere geldi değil mi sayın seyirciler? Yanlış anlaşılmasın, bu yazı İbn Arabi eleştirisi için karalanmıyor, ben kimim ki bu esrarengiz, acayip, ne yapsam ne kadar uğraşsam nüfuz edemeyeceğim bir sufiyi eleştireyim? Benim üzerinde yazdığım konu mehdilik.
Şimdi, gelelim mehdilere… Aşağıda uzun bir liste göreceksiniz, bu listedeki isimlerin bir kaçı mehdi olduğunu iddia etmeyen, ama yaşadıkları coğrafya ve içinde bulundukları toplum tarafından türlü gerekçelerle kendisine mehdilik yakıştıran kişilerden oluşuyor, geri kalanı, aslında iki üç tanesi hariç listenin tamamından bahsediyorum, “beklenen, vaat edilen, size kurtuluş yolunu gösterecek mehdi benim” diye ortaya çıkan, itaat bekleyen, bu iddiası ölçüsünde politik faaliyetlere girişen kişiler bunlar. Kimisi şeyh, kimisi sultan, kimisi köylü. Bu listeyi bu, şu ve en son okuduğum şuradaki kitaptan toparladığım isimlerle oluşturdum. Kimi gördüğü bir rüyayla, kimisi okuduğu bir kitapla, bazısı çevresindekilerin dolduruşuna gelerek, kimisi şizofrenik bir takım halüsinasyonlarla kendisinin mehdi olduğuna inanmış, ileri çıkıp insanlardan da peşinden gelmesini beklemiş bu kişilerin. Şunu açıklığa kavuşturmakta fayda var; eğer birisi mehdi olduğu iddiasında bulunuyorsa;
- O kişi mehdi olduğuna samimiyetle inanıyordur,
- Bir tür psikozdan mustariptir, yani şizofrendir,
- Şarlatandır, nüfuz, iktidar, zenginlik için yalan söyleyen bir sahtekardır,
- Hakikaten mehdidir.
Aşağıdaki listedekilerin hiç birisi hakikaten mehdi değil. Eğer öyle olsaydı, haberimiz olurdu yani. Hangisi samimiydi, hangisi hasta, hangisi yalancı dümbelek, ayrımına gidebilmemizin imkânı yok. Tek diyebileceğim şu ki yaptığım bu liste birkaç kitaptan okuduklarımla meydana geldi, yani biraz daha araştırıp meseleyi kurcalayan biri, kimbilir neler neler bulur da ekler bu listeye.
--- --- --- --- *** --- --- --- ---
Muhammed bin el-Hanefiyye (kendisi Hz. Ali’nin oğlu, mehdi olma iddiası yok ama yaşadığı dönemde kalanalık yığınlar ve emevi iktidarı karşıtlarınca öyle inanılıyor ve deklare ediliyor. Ölümü 701 yılı.
Beyan bin Sem’an.
Abdullah bin Amr bin Harb
Mugire bin Said el-Beceli
Hüseyni Musa el Kazım. (ölümü 799)
Muhammed bin Cafer
Muhammed bin Ali bin Abdullah bin el-Abbas (Ölümü 736. Abbasi ihtilalinin lideridir bu adam. Esasen Abbasi İhtilali, harekete geçiren motiflerden uygulama sürecine ve lider kadrolarının propagandasına kadar tümüyle mehdilik iddiası taşıyan bir harekettir. Bu nedenle özellikle ilk dönem Abbasî halifeleri kendilerini mehdi olarak tanıtıyor ve bu şekilde meşruiyet kazanma çabasına giriyor. Şunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var: İslam dünyasında halifelik pozisyonu içi boş ve etkisiz bir kavramı ifade eder, önemli olan mehdiliktir.)
El-Mehdi. (Abbasi halifesi. Adamın adını bile mehdi koymuşlar.)
El-Hadi. (Bu da sonraki Abbasi halifesi. Hadi ve Mehdi kelimelerinin aynı kökten geldiğini de yeri gelmişken ekleyeyim.)
Er- Reşid. (Sıradaki Abbasi halifesi. Harunurreşid olarak bilinir.)
Me’mun. (Bu da öncekinin oğlu. Karmaşık bir karakter; konumuza dönecek olursak kendini feci halde mehdi sanmakta, bunu kabul ettirmek için yapmadığı şey yok.)
Ebu Müslim el-Horasani. (Abbasi ihtilalini hazırlayan üst rütbeli bir asker. Emevileri yıkan ihtilalin kilit ismi, organizatörü. Mehdilik iddia etmemiş ama öldükten sonra bile onun aslında mehdi olduğunu, ölmediğini, geri döneceğini söylemiş insanlar.)
İbni Tumert- (Muvaddid Devletinin kurucusu) 12yy. Kuzey Afrika
Osman bin Fudi – 1794, Nijerya
Fazlullah Esterabadi – 14yy, İran
Muhammed Nurbahş – 15yy, İran
Seyyid Muhammed Cavnpuri – 15yy, Hindistan
Ebu Mahalli – 1605, Fas
İbn’ul Kıtt, 9yy, Endülüs
Şeyh Celal (Şu meşhur Celali İsyanları’na adını veren Celal bu.) 16yy, Tokat
Muhammed el-Cezeri, 12yy, Kuzey Afrika
İbn’ül Adid, 12yy, Kuzey Afrika
Mahmut Pesihani (Noktaviyye’nin kurucusu) 15yy, İran
Molla Muhammed, 16yy, Kuzey Hindistan
Miyan Beyazıd (Revşaniyye’nin kurucusu.) 16yy, İran
Ahmed Mansur (Saadiler Devleti sultanı) 16yy, Fas
Limamou Laye, 19yy, Senegal
Mirza Gulam Ahmed (Kadıyanilik’in kurucusu) 19yy, Hindistan
Şahkulu Baba Tekeli (Şahkulu ayaklanmasının lideri) 16yy, Antalya.
Ayrıca Yavuz Selim – Şah İsmail mücadelesinin aslında ‘kim mehdi iddiasında bulunacak?” kavgası olduğunu, her ikisinin de mehdiliği kendine yakıştırdığı ve çevrelerindekiler tarafından da gaza getirildiklerini Cornell Fleischer çok güzel anlatır.
Bu listeye mutlaka Kanuni Süleyman’ı da eklemeliyiz; özellikle Remmal Haydar’ın dolduruşu da bu heyecana kapılmasında çok etkili olmuştur.
Seyyid Kasım, 1877, Yemen
Muhammed Ahmed el- Mehdi (Sudan’da Dervişler Devleti’ni kuran adam bu. En etkili mehdilik müddeilerinden biri olduğuna kuşku yok.) 1881, Sudan
Hasan Baba, 1882, Aydın
Şeyh Muhiddin, 1884, Şam
Hasan Hoca, 1884, Keşap – Giresun
Muhammed bin Süleyman (kitabın konu aldığı köylü), 1884, Halep
Urfalı Mahmud, 1884, Urfa
Abdullah, 1886, Hadramevt (Yemen’in güneydoğusu)
Ahmed Berberi, 1886, Hadramevt
Dağıstanlı Nasrullah Hoca, 1889, Bursa
Şeyh Halid, 1889, Siverek
Bosnalı Hafız Abdullah Efendi, 1892, Medine
Kafkasyalı Şeyh Muhammed Ali, 1892, Bursa
Hayfalı Mustafa bin Mustafa, 1902, Hayfa
İsimsiz, 1904, Musul
Elbistanlı Mustafa Kamil, 1907, Adana
---*---*---*---*---
Dünyanın sonunun geldiği inancı ile başlıyor olay, mehdi olduğunu söyleyenlerden muktedir pozisyonda olan kişiler, yani sultanlar, hükümdarlar, halifeler vs., kendi iktidarlarının aslında bir altınçağ, egemenliklerinin hak ve hukuka maksimum özenin gösterildiğini de iddia ediyorlar, yani böylece toplumdan kendilerine kayıtsız şartsız itaat beklentisi içindeler, bir tür eylemlerini ve hegemonyalarını meşrulaştırma işine yarıyor mehdilik sıfatı.
Karşı konumda olup da egemen güçlere isyan eden ve mehdilik iddiasında bulunan kişiler var, onlar da kendi ayrışmış hallerine taraftar bulmak ve desteklenmek için bu meşrulaştırıcı unvana sarılmaktan ger durmuyorlar. Eh, listeye bakıldığında her iki perspektiften de bu mesiyanik söylemin ne kadar cazip olduğu ortaya çıkıyor. Afrikadan Hindistana, Endülüsten Anadolu’ya, pek çok kadar atanamamış mehdi adayı gelmiş dünyaya. Bunların her birinin savaşa, mücadeleye, kutlu davaların kavgaya hazır olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım.
Toparlayalım artık.
Mesiyanik bir figür, yeryüzüne barış için gelmez. Paradoksal olarak, barışı, adaleti, huzuru, zenginliği, düzenin tesisi için zuhur edecek olsa da, bunları sağlamak ancak müesses nizamla, iktidarlarla, elitlerle savaşarak söz konusu olabilir. Bu anlattığım biraz da o meşhur latin atasözüne benziyor, ‘Si vis pacem, para bellum’ yani ‘barış istiyorsanız savaşa hazırlanın.’ gibi bir sonuca götürüyor bizi. Dolayısıyla, mehdi adayı ister egemen sınıflar arasında çıksın, ister ezilen veya alt sınıf olarak ele alacağımız kesimden görülsün, her şekilde ötekilerle kavga başlayacaktır. (Bir hayal edelim şimdi, diyelim ki mehdi yarın öğleden sonra islam dünyasının herhangi bir yerinde zuhur etti. Bunu yazarken tabi şunu da düşünüyorum, mehdi gelse de mehdi olduğunu nereden bileceğiz? Nasıl inanacağız? Kimler itimat ve itibar edecek ona? Yukarıdaki listeyi gördünüz, hiçbirisi mehdi değildi yani. Ama sorsanız, ohooo hepsi kendisine pek ala yakıştırıyor bunu. Peki, mehdi adaleti tesis etmek, zalimlere savaşmak derken ne yapacak? ABD mi, Rusya mı, Çin mi, Suudi Arabistan, vs … nereden başlayacak, neresi, hangisi, nasıl? Bilgisayarlarına virüs mü gönderecek? Nükleer bombaları kafalarında mı patlatacak? Laboratuvarda Covid-20 mi üretip yayacak? Bu tabi çok spekülatif bir yaklaşım ama ne yapacak yani?) Ve, islami terminolojiye dayanarak ifade edersem bu kavga ‘fi sebilillah’ savını da taşıyacak, böylece aslında dünyevi iktidarı değil, Allah’ın rızası ve inayeti için savaşıldığı propagandasına sarılacak mehdi taraftarları. Vilfredo Pareto, ‘Fransa’da 1789 Devriminin arifesinde Jakobenler suikast ve yağma yaparken konuşulan tek şey “insanlık”, “duyarlılık” ya da “kardeşlikti”’ diye yazar. Bir insan hakikati bildiğine inanıyorsa, kimseye acımaz artık; fiillerini tartmaya, sorgulamaya kalkma ihtiyacı bile duymaz. Fanatizm ile mehdi ve taraftarları arasındaki çizgi ne kadar ince olur, bir düşünelim.
Mehdi gelecek mi, gelmeyecek mi, bilmiyorum. Kimse de bunu bilemez. Ancak Allah bilir. Sıradan, TC Müslümanı denilen tipler de bu konuları fazla bilmez. Kapalı kapılar altında bir takım kişiler bunları anlatır, beklenti yaratır, ortamı hazırlar. Neyse. Bu blog yazısı böylesine tekinsiz bir konu hakkındaki ikinci karalamam, öncekinin devamı niteliğinde. Dağınık oldu, elimden bu kadar geliyor. Ne ilahiyatçıyım ne sosyolog; kendi çapımda düşünüyorum, notlar alıyorum sadece. Eğer bir gün birisi bu yazıyı okur da yanlışlarımı düzeltme gayretiyle altına itirazlarını sıralarsa da başım üzerine.
Son olarak: Mehdiyi bilemem ama ben kıyametin kopmasını dört gözle bekliyorum. Mahkeme-i Kübra'ya sunacağım bir şikayet dilekçesi var.