28 Mayıs 2020 Perşembe

Kendi Kendime Verdiğim Bir Takım Fetvalar Üzerine...



Dün Havva ile alışverişten dönerken, yolumuzun üzerindeki İskenderpaşa Camiin girişine asılmış şu afiş dikkatimizi çekti:


 
Gerçekten güzel hazırlamışlar. 



Cuma namazı için e-devlete başvuruda bulunmak gerekliliği gibi bir anlam çıkıyor tabi buradan. İlginç.






Afişte geçen ‘seans’ kelimesine bakıp gülüştük Havva ile, namazın seansı mı olur, terapi ya da yoga mı bu, namazın vakti vardır, namaz seansı değil namaz vakti deriz diye konuştuk, Havva ucuz bir reklam şirketinin hazırladığını düşünse de ben alttaki Akra’yı gösterip bunun İskenderpaşa Camii cemaatinin kuruluşu olduğu tahminimi paylaştım kendisiyle. Seans ayrıntısı bir yana, gayet güzel hazırlanmış, bilgilendirici bir afişti. Öncelikle Cuma namazına gelecek kişiye görev ve sorumluluk yüklüyor bu bilgilendirme, ellerini dezenfekte et, maskeni tak, kimseyle tokalaşma, kendi seccadeni getir ve işaretli yere koy diyor söz gelimi, yani olağanüstü bir dönem geçirdiğini tekrar tekrar hatırlatıyor ibadete gelecek kişiye. Sonrasında camiye görevler var: Cumanın farzı olan iki rekât namazı ve hutbeyi toplamda beş dakika içinde eda edeceklerini vurguluyorlar ki, bence bu çok yerinde ve bir kadar da sıra dışı; çünkü İskenderpaşa Camiinin uzuuuuuuuun namazları meşhurdur, yalnız Cuma hutbesi dahi yarım saate yakın sürer normal zamanda. Ama normal zamanda değiliz, halk sağlığı, insanların can güvenliği, salgın gibi ciddi bir problem var. Üstelik camiiler –hele ki Cuma namazlarında- covid-19’a karşı en kırılgan ve zayıf durumdaki yaşlılarla, içlerinde hayalet taşıyıcıların ya da hafif geçirdiği için hastalığının farkına varmamış kişilerin bulunduğu bulaştırıcı gençlerin bir araya geleceği bir yer. Özetle, baştan savma demiyorum asla, ama bir an önce yapılıp sonlanması gereken bir ibadet şeklinde olmalı bu günlerde. Zaten afişin başlığı da bunun bilincini yansıtıyor: 5 dakikada Cuma Namazı Nasıl Kılınır? Aslında bu çabayı ne kadar olumlu bulsam da, camiilerin Cuma namazı için açılmasını çok, ama çok erken bulduğumu açıkça söyleyeyim. Bütün cemaatin maskeyle namaz kılacağına zerre kadar itimadım yok, sokaklarda maske takanları da görüyoruz, ağızları kapalı burunları açık, ya da maskenin lastiği kulaklarında ama boynuna indirmiş kişiler çok. Camilerde de böyle olacaktır. İlla ki hapşıracak, tıksıracak, öksürecek bu insanlar, velhasıl çok ama çok erken Cuma namazları için camileri açmak. Ne var ki madem illa açacaklar, o takdirde en yüksek önlemlerle, tedbirle açılması lazım. Ve bu işi çok büyütmemek, uzatmamak, bir an önce halledip camilerden, yani kalabalıktan uzaklaşmak gerek. Hayat söz konusuysa başka her şey göz ardı edilir. Allah, cihad mevzuu dışında hiçbir vakit müminlerin canlarını –ibadet gerekçesiyle dahi olsa- tehlikeye atmasını hoş karşılamaz. Sınırda nöbet tutan asker namaz kılacaksa da ilk rekâtta bakara, ikinci rekâtta araf surelerini okuyup rabbine hoş görünmeye çalışma geri zekâlılığını yapar ve o uzun sürede sınırdan geçen düşman askerin mensup orduğu orduyu katlederse bu Allah’ı memnun mu eder yani? İki kısa sure okuyup gene eline aldığı dürbün ve silahla gözetlemeye devam etmeli düşmanı. Unutulmasın, düşman hala çok güçlü, tüm dünyada ve ülkemizde can almaya devam ediyor:


 
27 mayıs güncellemesi. Covid-19'un bulaşma hızı düştü deniliyor, ne var ki ölen gene ölüyor. 



Ve bu arada, akşam eve geldiğimde bir de ne göreyim? Ben bunları düşünürken birileri camileri fethetme derdinde…



 
Cami fethetmek... 



Babamı nasıl tutacağım, en ufak bir fikrim yok. Vallahi yok.




20 Mayıs 2020 Çarşamba

Kepçe'nin Bir Yılı Üzerine...



Bugün evlilik yıldönümümüz. Üçüncü yılımız doldu, hayret, Havva hala beni boşamadı. İşim yok, param yok, becerim yok, hayatı eşim için kolaylaştıran hiçbir marifetim yok, ama sorsanız benimle evli olmaktan mutlu. Hem tuhaf, hem maşallah.

Geçen sene kendisine hediye ettiğim evlilik yıldönümü hediyesi şuydu. Eve geldiğinde minnacık, henüz 2,5 aylık bir şerefsizdi.







Altı aylıkken şu hali aldı.






Yaklaşık on aylıktı şirinliğinin zirvesine erdiğinde.





Bir yaşını geçtiğinde ise kuyruklu bir tanker olarak ortalarda gezinmeye başladı, yorulunca da canının istediği yere yıkılıp yatmaya.






Malum, evliliğimizin henüz ikinci haftası bir kedi almıştık yuvamıza. Kedileri severim ben, Havva ise kedilerle aklını bozmuş bir kadın... Çizmesi, çorabı, tişörtü, şemsiyesi, daha bir sürü şeyi kedi resimli, desenli. İkinci bir kedi isteğine karşı koymam, evlilik yıldönümü hediyesini bedavaya getirme düşüncesiyle değişmişti. Derken benim sevgili kedimin psikolojisi bozuldu eve gelen bu it yüzünden, bildiğiniz depresyona girdi zavallıcık, ardından wc’nin penceresindeki sinekliği parçalayıp karşıya, yandaki apartmanın çatısına kaçtı, oradan da sokağa. Evin çevresinde dolaşıyor, bazen görüyoruz, başlarda içimiz parçalanmıştı onu öyle pis, zayıf ve yabani gördüğümüzde ama yapacak bir şey yok, kaçtı gitti, bizi terketti. Hadi benimle yaşayıp kaçsa kimseyi kendisine iyi davrandığıma da inandıramazdım, ‘Virgilius zaten manyağın önde gideni, kedi bile tahammül edememiş herife, kaçmış adamdan’ diye düşünürdü annem bile, ama işin içinde Havva var ve onu tanıyan herkes kedilere çocuğu gibi özenli, şefkatli baktığını biliyor. Dolayısı ile meselenin benimle ilgisi olmadığı kesin. Neticede evde gene tek bir kedi var, ayrıca tam bir manyak çıktı bu. Kepçe adını verdiğimiz bu kedi, önceki kedimiz Mi’den %100 farklı, hem de her konuda.



Mi yalnızlığı severdi, Kepçe daima yanımızda olmayı seviyor, Mi asosyal ve tedirgindi, Kepçe sıcakkanlı ve sevecen.

Mi için kucak bir şey ifade etmezdi, Kepçe ise gurlamak, yavşamak, uyumak derken saatlerce kucakta kalıyor. Bunu istiyor.

Mi ses çıkarmazdı, miyavlamazdı, en fazla arada bir Mi! Mi! diye değişik bir tonda azarlarcasına bağırırdı, Kepçe bildiğin konuşuyor. Karşılıklı sohbet edebilirsiniz bununla, cevap veriyor söylediğinize, sitem ediyor, ağlıyor ya da sevgisini ilan ediyor size.

Mi konuşmazdı evet ama her istediğini çok güzel ifade edebilen sıra dışı bir mahlûktu, maması mı bitmiş, mama kabının başında oturur ve gözlerini üzerimize diker, bakışlarıyla kendisine mama vermemizi buyururdu. Her akşam hemen hemen aynı saatte taranmak için fırçaların bulunduğu rafın önünde geçer, oturur ve korkutucu bakışlarıyla gene gözlerimizi hedef alırdı. Kepçe maması bitince ya söylene söylene ortalarda geziniyor, ya kütüphaneye çıkıp kitapları yere deviriyor, ayaklarımızı filan ısırması cabası.

Mi maması haricinde büyük bir iştahla balık, tavuk, kırmızı et de tüketirdi, Kepçe bunların hiçbirine yüz vermiyor; bildiğin hamurcu bu kedi. Pide, pizza, tost yiyor, tostun da sucuklusu değil, kaşarlısı.

Mi dikkat çekici bir kadınsı havaya sahipti, acele etmeden, yavaş, sallana sallana yürürdü, annem bile ilk gördüğünde ‘şuna bak, nasıl kırıtıyor, sanki konaklarda büyümüş’ demişti, üstelik masaya, mutfak tezgâhına filan çıktığında da tabak, kâse, bardak gibi kırılacak nesnelere hiç temas etmeden gayet dikkatli bir şekilde görürdü işini, Kepçe ise bildiğiniz öküz. Koca masaya çıkıp kendisini küt diye yerçekimine bıraktığında kuyruğu kahve fincanına patisi kitabın arasındaki kaleme çarpabiliyor, umursamıyor bile.

Mi, Havva’nın heyecanla aldığı onca oyuncağa gözünün ucuyla bile bakmamıştı, bizi de sanki ayıplıyordu kendisine kedi muamelesi yaptığımız için. İki sene boyunca bir kere bile sinek peşinde koşmadı, hiçbir şey onun kıçını kaldırması için yeterli bir gerekçe sunamadı. Kepçe eve geldiği günden itibaren oyun manyağı olduğunu belli etti bize, alüminyum folyodan yapılma küçük toplar, ambalaj lastikleri, kürdanlar, sinekler, böcekler, toplar, her şey ama her şey bir oyun malzemesi bu kedi için. Bazen at bazen köpek sanıyor kendisini.

Özetle, Mi, kedi dünyasının Sansa Stark, Kepçe de Arya Stark modellemesi.

Mi, ben kedi değilim, farkında değil misiniz diye bakışlarıyla bizi paylarken Kepçe koltuğumun etrafında ağlaya aplaya zıplayıp kucağında gurlamak istiyooooom diyor.

Mi iki seneden fazla yaşadığı bu evde tek bir defa olsun mobilyaları tırmalamamıştı, Kepçe ise ağzına sıçıyor koltuk yatak vs. 

Mi, kendisini gören kimilerini irrite edecek ölçüde aristokrat havalarda burnundan kıl aldırmazken, Kepçe darbuka ve klarnet bir roman havası çalsa da göbek atıp kurtlarımı döksem heyecanıyla ortalarda heyecanla gezinen sevimli çingene gibi.

Mi, lütfederdi, Kepçe yaşatıyor.

Artık Mi'nin hatırasından başka bir şey kalmadı, Kepçe az ötemde poşetle oynuyor.

Ve evimizde Havva’yı yürüyen mama, beni yumuşak yastık zanneden bu kedinin bir yılı doldu bugün itibarı ile.

Dev gibi, sürekli ‘ne itlik yapsam’ diye gezinen bir kedi.

Şerefsiz, çok da tatlı. Mi ile aynı evi paylaşırken bir kedim olduğunu hissetmiyordum, Kepçe iti ise evin, bizim, çokça Havva’nın kedisi. Yaramaz, iflah olmaz bir oyuncu ama çok iyi huylu.


Not: Bugün evlilik yıldönümü hediyesi almam lazım ama yeni bir kedi değil, o kadar iddialı değil!

12 Mayıs 2020 Salı

Hemşirelerin Kabaran Göğüsleri ve Demokrasinin Mel'un Bileşenleri Üzerine...



Sosyal medyaya düşman birini görürseniz, bilin ki o kişi aslında demokrasi idealine de derinden derine buğz ediyordur.

Sosyal medya, ifade hürriyetidir.

Demokrasi, her insana onurlu, düşünen, aklını kullanarak seçim yapabilen eğitimli bireyler şeklinde ön kabulle yaklaşarak şahsi tercihlerine ve kararlarına saygı duyulması görüşüdür.

İfade hürriyeti, demokrasinin ikinci safhasıdır.

Demokrasinin birinci safhası, düşünce hürriyetidir. İfade hürriyeti, doğal olarak düşünce hürriyeti ile eklemlidir.

Düşünce hürriyeti, muhakemeyi, irdelemeyi, hatta vicdani denetimi de zorunlu kılar.

Ne var ki pratikte düşünce hürriyetini kullanmaya gerek görmeden ifade hürriyetini kullanmaya cesaret eden sayısız insanla karşılaşırız. Özellikle sosyal medyanın yayılması, mecraların çeşitlenmesi ile bu gibi insanların sandığımızdan çok daha fazla olduğunu görürüz.

Bu durum saçmalama, kendini görünür kılmak için ses çıkarıp dikkat çekme, bu uğurda anlayışsızlığı aşikâr kılma çekincesi olmadan büyük bir cesaretle ne düşündüğünü (daha doğrusu neyi, ne kadar düşünebildiğini) başkalarına sergileme yürekliliğini ortaya çıkarır.

Sosyal medya, aslında utanılması gerekilen cehaletin, anlayışsızlığın, kendini beğenmişliğin, budalalığın, muhakeme eksikliğinin ve daha birçok olumsuz özelliğin tuhaf bir şekilde gururla dile getirildiği bir ayna halini almış halde.

Kişilerin demokratik tercihlere baktığımızda falancaların ya da filancaların seçimlerine aklımızın ermemesi, şaşkınlıktan küçük dilimizi yutmamız gibi, sosyal medyanın tuttuğu ayna, insanı sadece ümitsizliğe düşürüyor.

Demokrasinin ne kadar yanlış bir sistem olduğunu tatlı tatlı anlatan Platon’un ellerini öpmek gerek.







Bu adam beyin cerrahı. Profesör. Özel bir üniversitenin tıp fakültesinin kurucu dekanı. Tıp fakültesine felsefe dersi koymuş biri. Hakkında ekleyebileceğim kişisel bir şey de var; kardeşimin eşi Z. Ölüm döşeğindeyken, hiçbir doktorun ameliyat masasında kaybedecekleri endişesi ile yapmaya yanaşmadığı operasyonu yapmayı kabul eden, sonuçta başaran ve kızın beynindeki tümörü temizleyen kişi bu cerrah. Hemşireler günü dolayısıyla teşrik-i mesaide bulunduğu hemşireleri yücelten, onları taltif edip göğüslerini kabartacak bir paylaşımda bulunmuş sosyal medyada.


Altında bir yorum var. Yazan kişi fizyoterapist, yani o da sağlık dünyasından. Çok değerli biri olabilir, eminim ki de öyledir. Üzerinde durmak istediğim şey sadece yazdığı yorum. Üstteki metinde ekip olmanın önemi, bütünün bir parçası olmak ve ‘yarım bütünden fazladır’ vurgusu varken, iş arkadaşına –low rank dahi olsa-  saygı ve değer verme yaklaşımı söz konusuyken, hiç anlamadığı bir mesaj hakkında tümüyle alakasız bir yorum üstelik. Tıp öğrencisinin başarısının tavanı gibi tuhaf bir anlam çıkmıyor ana mesajda, mesleğe geçtikten sonra sağlık ordusunun bir sınıfının önemine değiniliyor. Öğrenciliği hemşirelere bağlamaktan ise hiç söz edilmiyor. Hele birkaç muzip hemşirenin tuvalet anahtarlarını saklaması gibi çok saçma bir önermeyle yadsınabilecek bir beyan yok.

İşte sosyal medya böyle bir şey.
İşte demokrasi bu.
İşte hayatımız.



Not: Dün bir makine mühendisinin AVM’lerin açılmasına rağmen havalandırma sistemlerinin özelliklerinden ötürü Covid-19 virüsünün yayılma riskine dikkat çektiği ve kısaca ‘AVM’lere gitmeyin, virüs temiz hava girişi olmayan havalandırma tesisatından ötürü bulaşabilir’ mealinde ifadelerin bulunduğu tweetine rast gelmiştim, altında da biri hastanelerin o zaman virüs kaynayacağını söyleyip çürütmeye çalışıyordu bu tespiti. AVM’ler yapmış, tesisat konusunda uzman müteahhit/mühendis arkadaşımı arayıp sordum, ‘abi çok sakat, sakın gitme AVM’ye’ dedi. Hatta metro, Marmaray gibi vasıtaları da kesinlikle kullanmamak gerektiğinden bahsetti. Telefonu evimde götümün üzerinde oturmam tavsiyesiyle kapattı.

Demokrasi neydi? Herkesin söyleyecek bir şeyi olmasıydı.

Ne söylediğinin bir önemi yok.




Son söz: Sosyal medyaya düşman birini arıyorsanız, o benim.   
              

8 Mayıs 2020 Cuma

Nauru Üzerine...



Dün, bir tesadüf sonucu Nauru’da bugüne dek Covid-19 vakasına rastlanmadığını öğrendim. Meğerse mutlu mesut yaşıyormuş ibneler. Oturmaktan kocaman olmuş götüm ve sigarasızlıktan dolayı sürekli yediğim abur cuburla bir beden büyümüş göbeğim, bu defa öfkeyle, nefretle, gazapla şişti, şişti. Nüfusu bizim sokakta oturan Araplardan az, yüzölçümü anca Silivri’nin 36’da biri kadar olan miniminnak Nauru’nun dünya haritası üzerinden sonsuza dek silinmesini istedim.


Filmi biraz geriye sararak anlatmalıyım bu öfkemin nedenini.



 
Abartmadım, cidden 36 Nauru, bir Silivri etmiyor. 




26 Şubat gecesinin bir vakti uyandığımda zamansızca çalışmaya başlayan zihnimin baskısıyla çabucak çıktım yataktan, cin gibiydim. Rüyamda Tartini gibi bir şeyler mi görmüştüm, yoksa uykuyla uyanıklık arasındaki o muğlak halde bir ilham perisi götüme parmak mı atmıştı, hiçbir fikrim yok. Hatırlamıyorum. O sırada da hatırlamıyordum. Tek bildiğim apar topar bilgisayarın başına geçtiğim ve bir takım notlar aldığım. Şimdi bakınca gördüm, word dosyasının oluşturulma tarihi 26 şubat saat 03.47 imiş.


Henüz Covid-19 yaşamlarımızı böylesine gaddarca istila etmemişti o zaman. Çin’de, çok uzaklarda gün yüzüne çıkmıştı, oralarda zaten hep tuhaf şeyler olurdu, adı bile konmamıştı, SARS’ın veya MERS’in yeni bir türevi olabilir deniliyordu, gizemli bir hastalıktı (hala da gizemli), ilk olarak yarasa yiyenlere geçtiği ve oradan da başkalarına bulaştığı sanılıyordu (hala da kaynağı tam olarak bilinmiyor). O tarihte ülkemiz hastalığın görüldüğü İran’la sınırını yeni kapatmıştı, Çin’e, İtalya’ya, İspanya’ya uçuşların durdurulması çağrıları yeni yeni yapılmaya başlanmıştı, prof ya da doç ünvanlı birileri Türk geninden söz ediyordu, Türklere bir şey olmayacaktı, hatta kelle-paça içenin Covid-19’a yakalanmayacağı incisi bile ortalığa henüz sıçılmamıştı. Mustang ayrı eve çıkmamıştı, aynı evde yaşıyorduk diyeyim, daha ne olsun. Ve evet, o tarihte virüsün asla bu kadar yayılacağını, sosyal yaşamı, ekonomileri, turizmi, psikolojiyi, politikayı, sporu… yani her şeyi, her anlamda hayatı ve hayata dair tasavvurları alt üst edeceğini öngöremezken, bu salgının henüz çok başında aklıma bir salgın romanı geldi, hem de 26 şubat gecesi, zımba gibi uyandığım an. Önceden düşünmüş değildim, bir tasarı ya da kurgu yoktu aklımda. Ne olduysa zınk diye oldu.  Uyku, şüphesiz bir muamma.



O gece apar topar, kesik cümleler halinde gayet ham ve üzerinde pek kafa yormadan hızlıca bilgisayara aldığım notlar şunlar:




***
Hafızanın yitimi

Okyanusta küçücük bir ada devletinde geçecek, minnacık bir devlet. İsim vermeye gerek yok.

Hafızanın yitimi derken; her şeyden bahsediyorum: din, milliyet, iş, meslek, beceri, kimlik, sonra lisan, en sonunda vicdan. Yavaş yavaş hayvanlaşma.

Bir virüs kaynaklı olsun. Hindistan kaynaklı olsun. Hindistan-Pakistan savaşı. Dünyaya oradan yayılsın. Spekülatif olsun kökeni, biyolojik savaş gibi ama kesin bir bilgiye sahip olunmasın. Kuluçka dönemi hakkındaki bilgiler: bir aya kadar belirti vermediği, sonra çok hızlı ilerlediği. Solunum yoluyla bulaştığı. Hiçbir tedavi yönteminin bulunmadığı, geliştirilemediği. Ergenliğe ulaşmamış erkek çocuklarda hastalığın kuluçka döneminin daha uzun olması ayrıntısı.

Kıtaları yavaş yavaş ele geçirdiği. Bununla ilgili haberleri adadakilerin dünyadan takip ettikleri. Sonra haberlerin azaldığı, ardından sona erdiği. Artık dünyadan hiçbir haber alınamadığı. Çünkü haber verecek kimse kalmadığı.

Anti – exodus, anti- karantina.

Adadaki devlet başkanının adaya yaklaşacak her yabancı gemiyi batırma emri vermesi.
Ada fakir ama kendine yeten bir ülkecik. Balık filan avlıyorlar.

Hastalığın yayılma sürecinde dünyada kaos hakim olsun. Virüsün etkisini gösterdiği insanlar her şeyleri kaybedecekler, para, statü, beceri, nihayetinde açlıktan telef olacaklar. Sosyal bir çöküntü. Decameron’un vebası gibi. (Camus’nun vebası.)

Adada İnternet, tv, telefon gibi tüm bilgi kaynaklarından akış bir zaman sonra kesileceği için dünyadan hiçbir şekilde haber alınamıyor olacak.

Dünyanın zenginlerinin hastalığın çaresi bulunana kadar gemilerle, yatlarla vs. diğerlerinden korunmuş/kurtarılmış ıssız bölgelere gitmek isteyecek, bunu bilgi kaynaklarından akış varken daha önce öğrenmiş olacaklar.

Bir gün, adanın açıklarında başı boş bir yat görecekler, Büyükçe. Dürbünlerle bakınca orada 10 yaşlarında küçük bir çocuğu farkedecekler, kimse yok başka. Tartışmalar. İç muhasebeler.

Epeyce süren bir kararsızlıktan sonra yata yaklaşacaklar, çocukla iletişime geçmek isteyecekler. Çocuk konuşmayacak. Sağır ve dilsiz olabilir. Olmaya da bilir. Yemek filan verecekler uzaktan.

Zaman geçecek. Önce yardım ekibindekiler, sonra aileleri derken adada da yayılacak virüs.

Bir bota anlayacak devlet başkanı, ailesiyle beraber. Çok yakın olmayan bir başka adaya gitmek için. Yolda unutmaya başlayacak, ama belli etmeyecek. Belli etmemeye çalışacak.

***


Sonra uyumuşum, sabah ikinci bir Word dosyasına daha kısa notlar almışım, 08.26’da oluşturulmuş o belge. Ona da hafızanın beyinde hangi bölümde yer aldığını öğren, beyindeki kimyasalları araştır, hormonları öğren demişim. Huxley’in Maymun ve Öz’ünü ve Ada’sında, Camus’nun Veba’sında altını çizdiğin yerleri bir daha oku. Canetti’nin Kitle ve İktidar’ına da göz at. Okyanusta olabilecek en minik, izole ada ülkeyi, mesela Nauru’yu model al, Nauru gibi bir yerde yaşansın bu roman demişim, bir de eklemişim, iklimini, ulaşımını, ekonomisini iyi araştır diye. Kendi kendime bir sürü şey söylemişim o zihin açıklığıyla.


I Love You, Goya.







Ne oldu peki? Hiç. Hiçbir halt edemedim bu konu hakkında. İstemediğimden değil, aksine, ilgi çekici bir kurguya dönüşebilirdi, distopik bir roman biçiminde iç karartıcı tahlillerle doldurabilirdim yazacağım sayfaları. Niye olmadı peki? Sebebi açık değil mi, zaten Covid-19’un o tarihten bu yana dünyada takip ettiği seyir, başlı başına travmatik bir distopya halini aldı, hepimizin rol aldığı. Distopyanın şahını yaşıyoruz salgın yüzünden. Özetle, covid-19 peşimden kovaladı beni, yetişemedim yazmaya. Bugün itibarıyla 227 ülkede rastlanan bu virüse toplam 3,929,717 kişi yakalanmış, bunların 270,879’u da ölmüşken, ne romanı a.q.   



Havva, ilk duyduğunda  - 26 şubat sabahı- çok heyecanlanmıştı konuyu duyduğunda, bir şeylerle meşgul olacağıma da aşikare sevinmişti. Sonraları sitem etti biraz, ardından hak verdi isteksizliğime. Hayat, edebiyatı taklit ediyor dedi, güldü.


Annem, geçenlerde Havva’nın kitabının satışları nasıl gidiyor diye sormuştu. Her okuyanın bayıldığını, editörlerden eleştirmenlere övgüyle bahsedildiğini ama satışların beklenildiği düzeyi yakalayamadığını söylediğimde, konusu uluslarası bir dolandırıcılık olan kitap hakkında söylediği sözü hatırlıyorum: ‘Ah, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, herkes sahtekâr, herkes dolandırıcı. Bir dolandırıcılık hikâyesi insanların dikkatini, ilgisini neden çeksin? Nereye baksan yalancı var, dolandırıcı var oğlum. Yanlış zamanda yazdı o kitabı. Satılmaz tabi kitap.’



Lanet olsun Nauru’ya.