8 Mayıs 2020 Cuma

Nauru Üzerine...



Dün, bir tesadüf sonucu Nauru’da bugüne dek Covid-19 vakasına rastlanmadığını öğrendim. Meğerse mutlu mesut yaşıyormuş ibneler. Oturmaktan kocaman olmuş götüm ve sigarasızlıktan dolayı sürekli yediğim abur cuburla bir beden büyümüş göbeğim, bu defa öfkeyle, nefretle, gazapla şişti, şişti. Nüfusu bizim sokakta oturan Araplardan az, yüzölçümü anca Silivri’nin 36’da biri kadar olan miniminnak Nauru’nun dünya haritası üzerinden sonsuza dek silinmesini istedim.


Filmi biraz geriye sararak anlatmalıyım bu öfkemin nedenini.



 
Abartmadım, cidden 36 Nauru, bir Silivri etmiyor. 




26 Şubat gecesinin bir vakti uyandığımda zamansızca çalışmaya başlayan zihnimin baskısıyla çabucak çıktım yataktan, cin gibiydim. Rüyamda Tartini gibi bir şeyler mi görmüştüm, yoksa uykuyla uyanıklık arasındaki o muğlak halde bir ilham perisi götüme parmak mı atmıştı, hiçbir fikrim yok. Hatırlamıyorum. O sırada da hatırlamıyordum. Tek bildiğim apar topar bilgisayarın başına geçtiğim ve bir takım notlar aldığım. Şimdi bakınca gördüm, word dosyasının oluşturulma tarihi 26 şubat saat 03.47 imiş.


Henüz Covid-19 yaşamlarımızı böylesine gaddarca istila etmemişti o zaman. Çin’de, çok uzaklarda gün yüzüne çıkmıştı, oralarda zaten hep tuhaf şeyler olurdu, adı bile konmamıştı, SARS’ın veya MERS’in yeni bir türevi olabilir deniliyordu, gizemli bir hastalıktı (hala da gizemli), ilk olarak yarasa yiyenlere geçtiği ve oradan da başkalarına bulaştığı sanılıyordu (hala da kaynağı tam olarak bilinmiyor). O tarihte ülkemiz hastalığın görüldüğü İran’la sınırını yeni kapatmıştı, Çin’e, İtalya’ya, İspanya’ya uçuşların durdurulması çağrıları yeni yeni yapılmaya başlanmıştı, prof ya da doç ünvanlı birileri Türk geninden söz ediyordu, Türklere bir şey olmayacaktı, hatta kelle-paça içenin Covid-19’a yakalanmayacağı incisi bile ortalığa henüz sıçılmamıştı. Mustang ayrı eve çıkmamıştı, aynı evde yaşıyorduk diyeyim, daha ne olsun. Ve evet, o tarihte virüsün asla bu kadar yayılacağını, sosyal yaşamı, ekonomileri, turizmi, psikolojiyi, politikayı, sporu… yani her şeyi, her anlamda hayatı ve hayata dair tasavvurları alt üst edeceğini öngöremezken, bu salgının henüz çok başında aklıma bir salgın romanı geldi, hem de 26 şubat gecesi, zımba gibi uyandığım an. Önceden düşünmüş değildim, bir tasarı ya da kurgu yoktu aklımda. Ne olduysa zınk diye oldu.  Uyku, şüphesiz bir muamma.



O gece apar topar, kesik cümleler halinde gayet ham ve üzerinde pek kafa yormadan hızlıca bilgisayara aldığım notlar şunlar:




***
Hafızanın yitimi

Okyanusta küçücük bir ada devletinde geçecek, minnacık bir devlet. İsim vermeye gerek yok.

Hafızanın yitimi derken; her şeyden bahsediyorum: din, milliyet, iş, meslek, beceri, kimlik, sonra lisan, en sonunda vicdan. Yavaş yavaş hayvanlaşma.

Bir virüs kaynaklı olsun. Hindistan kaynaklı olsun. Hindistan-Pakistan savaşı. Dünyaya oradan yayılsın. Spekülatif olsun kökeni, biyolojik savaş gibi ama kesin bir bilgiye sahip olunmasın. Kuluçka dönemi hakkındaki bilgiler: bir aya kadar belirti vermediği, sonra çok hızlı ilerlediği. Solunum yoluyla bulaştığı. Hiçbir tedavi yönteminin bulunmadığı, geliştirilemediği. Ergenliğe ulaşmamış erkek çocuklarda hastalığın kuluçka döneminin daha uzun olması ayrıntısı.

Kıtaları yavaş yavaş ele geçirdiği. Bununla ilgili haberleri adadakilerin dünyadan takip ettikleri. Sonra haberlerin azaldığı, ardından sona erdiği. Artık dünyadan hiçbir haber alınamadığı. Çünkü haber verecek kimse kalmadığı.

Anti – exodus, anti- karantina.

Adadaki devlet başkanının adaya yaklaşacak her yabancı gemiyi batırma emri vermesi.
Ada fakir ama kendine yeten bir ülkecik. Balık filan avlıyorlar.

Hastalığın yayılma sürecinde dünyada kaos hakim olsun. Virüsün etkisini gösterdiği insanlar her şeyleri kaybedecekler, para, statü, beceri, nihayetinde açlıktan telef olacaklar. Sosyal bir çöküntü. Decameron’un vebası gibi. (Camus’nun vebası.)

Adada İnternet, tv, telefon gibi tüm bilgi kaynaklarından akış bir zaman sonra kesileceği için dünyadan hiçbir şekilde haber alınamıyor olacak.

Dünyanın zenginlerinin hastalığın çaresi bulunana kadar gemilerle, yatlarla vs. diğerlerinden korunmuş/kurtarılmış ıssız bölgelere gitmek isteyecek, bunu bilgi kaynaklarından akış varken daha önce öğrenmiş olacaklar.

Bir gün, adanın açıklarında başı boş bir yat görecekler, Büyükçe. Dürbünlerle bakınca orada 10 yaşlarında küçük bir çocuğu farkedecekler, kimse yok başka. Tartışmalar. İç muhasebeler.

Epeyce süren bir kararsızlıktan sonra yata yaklaşacaklar, çocukla iletişime geçmek isteyecekler. Çocuk konuşmayacak. Sağır ve dilsiz olabilir. Olmaya da bilir. Yemek filan verecekler uzaktan.

Zaman geçecek. Önce yardım ekibindekiler, sonra aileleri derken adada da yayılacak virüs.

Bir bota anlayacak devlet başkanı, ailesiyle beraber. Çok yakın olmayan bir başka adaya gitmek için. Yolda unutmaya başlayacak, ama belli etmeyecek. Belli etmemeye çalışacak.

***


Sonra uyumuşum, sabah ikinci bir Word dosyasına daha kısa notlar almışım, 08.26’da oluşturulmuş o belge. Ona da hafızanın beyinde hangi bölümde yer aldığını öğren, beyindeki kimyasalları araştır, hormonları öğren demişim. Huxley’in Maymun ve Öz’ünü ve Ada’sında, Camus’nun Veba’sında altını çizdiğin yerleri bir daha oku. Canetti’nin Kitle ve İktidar’ına da göz at. Okyanusta olabilecek en minik, izole ada ülkeyi, mesela Nauru’yu model al, Nauru gibi bir yerde yaşansın bu roman demişim, bir de eklemişim, iklimini, ulaşımını, ekonomisini iyi araştır diye. Kendi kendime bir sürü şey söylemişim o zihin açıklığıyla.


I Love You, Goya.







Ne oldu peki? Hiç. Hiçbir halt edemedim bu konu hakkında. İstemediğimden değil, aksine, ilgi çekici bir kurguya dönüşebilirdi, distopik bir roman biçiminde iç karartıcı tahlillerle doldurabilirdim yazacağım sayfaları. Niye olmadı peki? Sebebi açık değil mi, zaten Covid-19’un o tarihten bu yana dünyada takip ettiği seyir, başlı başına travmatik bir distopya halini aldı, hepimizin rol aldığı. Distopyanın şahını yaşıyoruz salgın yüzünden. Özetle, covid-19 peşimden kovaladı beni, yetişemedim yazmaya. Bugün itibarıyla 227 ülkede rastlanan bu virüse toplam 3,929,717 kişi yakalanmış, bunların 270,879’u da ölmüşken, ne romanı a.q.   



Havva, ilk duyduğunda  - 26 şubat sabahı- çok heyecanlanmıştı konuyu duyduğunda, bir şeylerle meşgul olacağıma da aşikare sevinmişti. Sonraları sitem etti biraz, ardından hak verdi isteksizliğime. Hayat, edebiyatı taklit ediyor dedi, güldü.


Annem, geçenlerde Havva’nın kitabının satışları nasıl gidiyor diye sormuştu. Her okuyanın bayıldığını, editörlerden eleştirmenlere övgüyle bahsedildiğini ama satışların beklenildiği düzeyi yakalayamadığını söylediğimde, konusu uluslarası bir dolandırıcılık olan kitap hakkında söylediği sözü hatırlıyorum: ‘Ah, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, herkes sahtekâr, herkes dolandırıcı. Bir dolandırıcılık hikâyesi insanların dikkatini, ilgisini neden çeksin? Nereye baksan yalancı var, dolandırıcı var oğlum. Yanlış zamanda yazdı o kitabı. Satılmaz tabi kitap.’



Lanet olsun Nauru’ya.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!