Dün, bir tesadüf sonucu Nauru’da
bugüne dek Covid-19 vakasına rastlanmadığını öğrendim. Meğerse mutlu mesut
yaşıyormuş ibneler. Oturmaktan kocaman olmuş götüm ve sigarasızlıktan dolayı sürekli
yediğim abur cuburla bir beden büyümüş göbeğim, bu defa öfkeyle, nefretle,
gazapla şişti, şişti. Nüfusu bizim sokakta oturan Araplardan az, yüzölçümü anca Silivri’nin 36’da biri
kadar olan miniminnak Nauru’nun dünya haritası üzerinden sonsuza dek silinmesini istedim.
Filmi biraz geriye sararak anlatmalıyım bu öfkemin nedenini.
26 Şubat gecesinin bir vakti uyandığımda zamansızca
çalışmaya başlayan zihnimin baskısıyla çabucak çıktım yataktan, cin gibiydim.
Rüyamda Tartini gibi bir şeyler mi görmüştüm,
yoksa uykuyla uyanıklık arasındaki o muğlak halde bir ilham perisi götüme
parmak mı atmıştı, hiçbir fikrim yok. Hatırlamıyorum. O sırada da
hatırlamıyordum. Tek bildiğim apar topar bilgisayarın başına geçtiğim ve bir
takım notlar aldığım. Şimdi bakınca gördüm, word dosyasının oluşturulma tarihi
26 şubat saat 03.47 imiş.
Henüz Covid-19 yaşamlarımızı böylesine gaddarca istila
etmemişti o zaman. Çin’de, çok uzaklarda gün yüzüne çıkmıştı, oralarda zaten
hep tuhaf şeyler olurdu, adı bile konmamıştı, SARS’ın veya MERS’in yeni bir
türevi olabilir deniliyordu, gizemli bir hastalıktı (hala da gizemli), ilk
olarak yarasa yiyenlere geçtiği ve oradan da başkalarına bulaştığı sanılıyordu
(hala da kaynağı tam olarak bilinmiyor). O tarihte ülkemiz hastalığın görüldüğü
İran’la sınırını yeni kapatmıştı, Çin’e, İtalya’ya, İspanya’ya uçuşların
durdurulması çağrıları yeni yeni yapılmaya başlanmıştı, prof ya da doç ünvanlı
birileri Türk geninden söz ediyordu, Türklere bir şey olmayacaktı, hatta
kelle-paça içenin Covid-19’a yakalanmayacağı incisi bile ortalığa henüz
sıçılmamıştı. Mustang ayrı eve çıkmamıştı, aynı evde yaşıyorduk diyeyim, daha
ne olsun. Ve evet, o tarihte virüsün asla bu kadar yayılacağını, sosyal yaşamı,
ekonomileri, turizmi, psikolojiyi, politikayı, sporu… yani her şeyi, her
anlamda hayatı ve hayata dair tasavvurları alt üst edeceğini öngöremezken, bu
salgının henüz çok başında aklıma bir salgın romanı geldi, hem de 26 şubat
gecesi, zımba gibi uyandığım an. Önceden düşünmüş değildim, bir tasarı ya da
kurgu yoktu aklımda. Ne olduysa zınk diye oldu.
Uyku, şüphesiz bir muamma.
O gece apar topar, kesik cümleler halinde gayet ham ve
üzerinde pek kafa yormadan hızlıca bilgisayara aldığım notlar şunlar:
***
Hafızanın yitimi
Okyanusta küçücük
bir ada devletinde geçecek, minnacık bir devlet. İsim vermeye gerek yok.
Hafızanın yitimi
derken; her şeyden bahsediyorum: din, milliyet, iş, meslek, beceri, kimlik,
sonra lisan, en sonunda vicdan. Yavaş yavaş hayvanlaşma.
Bir virüs kaynaklı
olsun. Hindistan kaynaklı olsun. Hindistan-Pakistan savaşı. Dünyaya oradan
yayılsın. Spekülatif olsun kökeni, biyolojik savaş gibi ama kesin bir bilgiye
sahip olunmasın. Kuluçka dönemi hakkındaki bilgiler: bir aya kadar belirti
vermediği, sonra çok hızlı ilerlediği. Solunum yoluyla bulaştığı. Hiçbir tedavi
yönteminin bulunmadığı, geliştirilemediği. Ergenliğe ulaşmamış erkek çocuklarda
hastalığın kuluçka döneminin daha uzun olması ayrıntısı.
Kıtaları yavaş yavaş
ele geçirdiği. Bununla ilgili haberleri adadakilerin dünyadan takip ettikleri.
Sonra haberlerin azaldığı, ardından sona erdiği. Artık dünyadan hiçbir haber
alınamadığı. Çünkü haber verecek kimse kalmadığı.
Anti – exodus, anti-
karantina.
Adadaki devlet
başkanının adaya yaklaşacak her yabancı gemiyi batırma emri vermesi.
Ada fakir ama
kendine yeten bir ülkecik. Balık filan avlıyorlar.
Hastalığın yayılma
sürecinde dünyada kaos hakim olsun. Virüsün etkisini gösterdiği insanlar her
şeyleri kaybedecekler, para, statü, beceri, nihayetinde açlıktan telef
olacaklar. Sosyal bir çöküntü. Decameron’un vebası gibi. (Camus’nun vebası.)
Adada İnternet, tv,
telefon gibi tüm bilgi kaynaklarından akış bir zaman sonra kesileceği için
dünyadan hiçbir şekilde haber alınamıyor olacak.
Dünyanın
zenginlerinin hastalığın çaresi bulunana kadar gemilerle, yatlarla vs.
diğerlerinden korunmuş/kurtarılmış ıssız bölgelere gitmek isteyecek, bunu bilgi
kaynaklarından akış varken daha önce öğrenmiş olacaklar.
Bir gün, adanın
açıklarında başı boş bir yat görecekler, Büyükçe. Dürbünlerle bakınca orada 10
yaşlarında küçük bir çocuğu farkedecekler, kimse yok başka. Tartışmalar. İç
muhasebeler.
Epeyce süren bir
kararsızlıktan sonra yata yaklaşacaklar, çocukla iletişime geçmek isteyecekler.
Çocuk konuşmayacak. Sağır ve dilsiz olabilir. Olmaya da bilir. Yemek filan
verecekler uzaktan.
Zaman geçecek. Önce
yardım ekibindekiler, sonra aileleri derken adada da yayılacak virüs.
Bir bota anlayacak
devlet başkanı, ailesiyle beraber. Çok yakın olmayan bir başka adaya gitmek
için. Yolda unutmaya başlayacak, ama belli etmeyecek. Belli etmemeye çalışacak.
***
Sonra uyumuşum, sabah ikinci bir Word dosyasına daha kısa
notlar almışım, 08.26’da oluşturulmuş o belge. Ona da hafızanın beyinde hangi
bölümde yer aldığını öğren, beyindeki kimyasalları araştır, hormonları öğren
demişim. Huxley’in Maymun ve Öz’ünü ve Ada’sında, Camus’nun Veba’sında altını çizdiğin
yerleri bir daha oku. Canetti’nin Kitle ve İktidar’ına
da göz at. Okyanusta olabilecek en minik, izole ada ülkeyi, mesela Nauru’yu
model al, Nauru gibi bir yerde yaşansın bu roman demişim, bir de eklemişim,
iklimini, ulaşımını, ekonomisini iyi araştır diye. Kendi kendime bir sürü şey
söylemişim o zihin açıklığıyla.
![]() |
| I Love You, Goya. |
Ne oldu peki? Hiç. Hiçbir halt edemedim bu konu hakkında.
İstemediğimden değil, aksine, ilgi çekici bir kurguya dönüşebilirdi, distopik
bir roman biçiminde iç karartıcı tahlillerle doldurabilirdim yazacağım
sayfaları. Niye olmadı peki? Sebebi açık değil mi, zaten Covid-19’un o tarihten
bu yana dünyada takip ettiği seyir, başlı başına travmatik bir distopya halini
aldı, hepimizin rol aldığı. Distopyanın şahını yaşıyoruz salgın yüzünden.
Özetle, covid-19 peşimden kovaladı beni, yetişemedim yazmaya. Bugün
itibarıyla 227 ülkede rastlanan bu virüse toplam 3,929,717 kişi yakalanmış,
bunların 270,879’u da ölmüşken, ne romanı a.q.
Havva, ilk duyduğunda
- 26 şubat sabahı- çok heyecanlanmıştı konuyu duyduğunda, bir şeylerle
meşgul olacağıma da aşikare sevinmişti. Sonraları sitem etti biraz, ardından
hak verdi isteksizliğime. Hayat, edebiyatı taklit ediyor dedi, güldü.
Annem, geçenlerde Havva’nın kitabının satışları nasıl
gidiyor diye sormuştu. Her okuyanın bayıldığını, editörlerden eleştirmenlere
övgüyle bahsedildiğini ama satışların beklenildiği düzeyi yakalayamadığını
söylediğimde, konusu uluslarası bir dolandırıcılık olan kitap hakkında
söylediği sözü hatırlıyorum: ‘Ah, öyle
bir zamanda yaşıyoruz ki, herkes sahtekâr, herkes dolandırıcı. Bir
dolandırıcılık hikâyesi insanların dikkatini, ilgisini neden çeksin? Nereye
baksan yalancı var, dolandırıcı var oğlum. Yanlış zamanda yazdı o kitabı. Satılmaz
tabi kitap.’
Lanet olsun Nauru’ya.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!