24 Nisan 2020 Cuma

Aranılan Tesisatçıya Ulaşılamaması Üzerine...


Kabaca 5 haftadır evdeyiz, Havva ile kendimizi dünyadan izole etmiş halde yaşıyoruz. Sokağa çıkma yasakları ise hafta sonları ya da tatillerde uygulanıyor. Bu beş hafta içinde evde daha önce yaşamadığımız aksiyonla tanıştık, önce banyodaki lavabonun gider borusu koptu, evet, koptu. Zar zor açık bir nalbur bulup gider borusu aldım, tesisatçıların hepsi kapalı olduğundan daha önce hiç denemediğim bu işi kendim yapmak zorunda kaldım, çok şükür kotardım, tüm özgüvensizliğime rağmen halloldu o iş. Ardından birkaç gün geçti, bu defa mutfak musluğunun yanından püsküren su ile dehşete kapıldık, neyse ki sorun tesisatçıyı mecbur kılacak batarya kaynaklı değildi, musluk eskimiş iyice, vida adımları yıpranmış, erimiş, conta da pörsümüş. Müracaat edebileceğim tek yer aynı nalburdu, bir musluk gövdesi alıp kolaylıkla taktım onu da. Hazır cesaretim yerine gelmişken koku tıkayıcı filan da eskimiş olduğundan onları da yeniledim. Yani epeyce bir iş yaptım kendi ölçeğimde. Blog ve çok sayıda saygın (eski) hanım arkadaşım bekârlık zamanımda seneler boyu bozuk bir sifonla yaşadığıma şahittir, Erzurum’daki lojmanımda da sızdıran musluklar affedersiniz sikimde bile değildi. Ev işlerimde tembel herifin tekiyim ben. Evlilik erkeğin ölümü derler ya, ben de çaresiz başa birine dönüşmek zorundayım. Elimden geldiğince.


Bugün ramazanın ilk günüydü. Gece sahurumu yapıp yattım.
Bugün saat 2pm’e kadar kısmen, 2pm’den sonra genel sokağa çıkma yasağı uygulamaya geçti, yarın ve öbür gün de sokağa çıkmak yasak.
Sabah 8,30 su basmış bir evde uyanacağımız aklımıza gelmezdi tabi.


Banyodaki lavabonun musluğuna giden su borusunun patlayacağı tutmuş. Korozyondan, yılların deformasyonundan tüm özelliğini yitirmiş boru. Öfkesini bizden çıkarırcasına patlak noktadan fıskiye taklidi yapıyor, ortalığa su püskürtüyor. Az buz değil üstelik, uyandığımızda banyo, hol ve mutfak nerdeyse ayaklarımızın içine gömüleceği kadar çok suyla doluydu. 


Panik ve dehşet içinde bir saate yakın su tahliyesi yapmaya çalıştık Havva ile. Birazcık yoluna koyunca, Havva’yı bu çalışmasında yalnız bırakıp bir tesisatçı bulabilme ümidiyle sokağa attım kendimi. Henüz sokağa çıkma yasağının esnek olduğu saatlerdeydik, Eczane, market, bakkal ve manav için 2pm’e kadar izin vardı. Belki araya bir tesisatçı sıkışmıştır ümidiyle önce yerini bildiklerime, sonra rastgele sokak sokak dolaşarak etrafa bakına bakına yürüdüm. Yok. Tesisatçıyı bırakın nalbur bile yok. Kâbe’de ramazanın ilk günü yatsı namazında bile bir saftan az, tek tük cemaat varken, İstanbul sokaklarında tesisatçı mı olur? Ama ortalık açık manav, bakkal kaynıyor. Saçmalığın daniskası.



Fotoğrafı capture ettiğim youtube görüntüsünü Havva'ya gösterdim, "ne çok insan var, hem çok yakın duruyorlar" dedi. Bugün ramazanın ilk günü, Kabe'nin  kum gibi insan kaynaması lazım halbuki. Dünya ne hale geldi. 







Bulamadım tabi. Aradan saatler geçti. Havva evi bir ölçüde düzene koymayı başarmışken, pedometreye göre 6,5km yürümüş, üç saat uykuyla duran ve oruçlu ben, hiçbir sonuca varamadan uzun ve sinir bozucu yaya turumu tamamlayıp eve döndüm. Sorun, eve gelen ana vanayı açamıyor oluşumuz. Ana vanayı açtığımızda siktiriboktan hortum birden su püskürten ejderhaya dönüşüyor. Bir ümitle kombiden çıkan sıcak su vanasını kapattık, belki problem sıcak su gelişinden kaynaklanıyordur diye, o da değil. Çaresiz, mutsuz bir halde iken Havva’nın iş arkadaşı, kayınbiraderinin bir tanıdığının numarasını verdi, sokağa çıkma yasağında izin belgesi olan bir tesisatçıymış, aradım, derdimizi anlattım, meğer bir gün evvelmiş onun izni. O da başka bir isim ve telefon numarası paylaştı, onunla konuştum sonra. Bir saat geçti, Havva’nın iş arkadaşının kayınbiraderinin arkadaşının arkadaşı kapıdaydı, yarım saat uğraştı, sorunu giderdi, giderken tonla para aldığının bilincinde olduğunu belli edercesine ‘helal et abi’ dedi, candan helal ettim, ne yapayım, denize düşen yılana sarılır… Sokağa çıkma yasağından nasıl muaf tutulabildiğini sordum, kaymakamlığa yeterlilik belgesi sunup başvuru yapılıyormuş, sadece o kadar.



Eski bir evde oturmak iyi bir şey değil arkadaşlar. Hele 1930 yapımı bir ev, ilk anda cool gözükse de, ‘tavan yüksekliği üç metre yirmi santim’ dediğimde insanlar Dolmabahçe sarayı esprisi yapsa da, iyi bir şey değil.





Açık konuşayım: Su boruları patlayan, dış cephesi yalıtımsız, olmadık zamanda olmadık zorluklarla karşılaşacağım Dolmabahçe sarayını değil, yeni, sıcak, güvenli, dertsiz bir apartman dairesini tercih ederim.

20 Nisan 2020 Pazartesi

Ansızın Faltaşı Gibi Açılan Gözlerim Üzerine...

İki günlük sokağa çıkma yasağının ardından, bu sabah saat 8am’e doğru evden çıkıp fırına gitmek üzere giyinmeye başladım. Havva uyandığında hazırladığım çayın yanında sevdiği dere otlu ve zeytinli poğaça ile kahvaltı yapsın diye, kendime kaşarlı alacaktım, ayrıca evde bulunsun diye de simit. Neredeyse bütün kış kazak ya da sweatshirt giymiştim, bugün montumun altına ne zamandır giymedim gömleklerimden birini geçirdim üzerime. Bilenler bilir, ben aslında gömlekçiyim. Tişört giymem. Gömlek hem daha şık, hem daha iyi intiba bırakmak için birebirdir, tişört ne ki? Ergen işi. Kazağı da kışın soğuktan nefret ettiğim giyerim hepsi bu. Neyse, düğmelerini iliklemeye başladığım gömlek geniş kalıplı, bana bile biraz bol gelen bir şeydi. Giydikten sonra dehşetle fark ettim ki, çok kilo almışım! Ayı olmuşum lan! Önümü zor kapattım. Pantolon zaten göbeğime/popoma dar geldiğini haykırıyordu ne zamandır, ama gömlek en acımasızından mührü vurdu gövdeme. 


Yaklaşık bir aydır evdeyim. Gün aşırı, markete ya da fırına filan gidip dönüyorum sadece. Hareketsizlik can sıkıcı.

Otur otur, göt büyüdü haliyle. 

Bugün 30. Gün. Sadece bir defa, aşırı öfkeliyken Havva’nın paketinden bir tane aldım o kadar. Nikotin bandı işe yarıyor doğrusu, nefesim filan düzeldi sayılır. Daha iyi hissediyorum. Ama götüm göbeğim bu konuda benimle hemfikir değil. Sanırım sigarayı çok yanlış zamanda bıraktım. Bu ev hapsi günlerinde çokokrem, ay çekirdeği başta olmak üzere bilumum kuruyemiş, çeşit çeşit abur cubur derken, sürekli bir şeyler yiyorum. Hem sigarasızlıktan, hem oturup durmaktan. 

Zaten göbekli, ama göreceli olarak kilosuyla barışık biriydim. Ne var ki gardolabı yenilemek zorunda kalırsam, işte o zaman oturup ağlarım ya. İşin fenası eve kapalı olduğumuzdan hareketsizlik durumunu değiştirmek de mümkün değil. 




Melun bir şişkoyum. Bu muhakkak. 

15 Nisan 2020 Çarşamba

Covid-19 ve Dünya Hakkında Bir Takım Dağınık Mülahazalar Üzerine...


Salgın her ne kadar küresel ölçekte etkiliyse de en azından bugünkü bilgiler ya da istatistiksel veriler göz önünde bulundurulduğunda tarihin en ölümcül, insanlığı en çaresiz bırakan felaket olma durumundan henüz fersah fersah uzak. Geçmişe bakıldığında çok daha ölümcül hastalıklar görüyoruz, kimi daha yerel ölçüde, kimi çok geniş bölgeleri tesiri altına almış hastalıklar bunlar, kimisini duymuşuzdur ya da okumuşuzdur bir yerde, kimisi hakkında ise hiçbir fikriniz olmadığına eminim. Üstelik salgın hastalıkların tahayyül edilemez siyasi sonuçları olur, söz gelimi Amerika kıtasının keşfi sırasında bu kıtada yaşayanların daha önce tanışmadıkları/genetik olarak bağışıklık geliştirmedikleri çiçek hastalığı yüzünden kırıldıkları, nüfusun neredeyse %80’inin çiçek yüzünden öldüğü bilgisi, az sayıda Avrupalının nasıl bu kadar kolayca yeni kıtada tutunabildiklerini bize gösterir. Bir başka örnek, Justinianus Vebası olarak bilinen salgının başta Bizans olmak üzere, sürekli savaş halinde oldukları Sasaniler’e ve Akdeniz/Ortadoğu sınırlarında ortalığı kasıp kavurması, 6. yy ortalarında baş gösterdikten sonra iki asır boyunca tekrar tekrar alevlenerek on milyonlarca insanın hayatına son vermesi olarak gösterilebilir. Çağın süper güçleri birbirlerinin kaynaklarını savaşarak tüketirken pandemi de arkadan kibrit suyu döküyordu köklerine; Arabistan çöllerinden çıkan inançlı Müslümanlar ne sayıca, ne mühimmat/donanım anlamında bu iki ülkeyle boy ölçüşemeyecek durumdayken çok kısa sürede Sasaniler’i yok ettiler, ardından Bizans İmparatorluğuna kelimenin doğru kullanımıyla diz çöktürmeyi başardılar. Modern insanın tarihe bakışını irdeleyecek kadar kendimi kaybetmedim, haddimi bilmek zorundayım, benim yerime Spengler okuyun, Popper okuyun, Toynbee okuyun; sadece şu kadarını en basite indirgeyerek ifade etme çabamı hoş görmenizi rica edeyim sizden: Bütün o büyük hastalıklar, salgınlar, yüz binleri milyonları, on milyonları, yüz milyonları dünya üzerinden silen pandemiler, bilinçaltımızda, bende, sizde, ilkokul öğretmeninizde, Bir Londralı finansçıda yahut Moskovalı poliste veya Mısırlı dalgıçta temel olarak iki ayrı çağrışım yaratır:


1 – Hijyen yoksunluğu

2- Çok çok eski zamanlara, fi tarihine ait olması


Hijyen, sağlıklı bir yaşam için gereken asgari temizliktir. İçme suyunun temizliği, vücut temizliği, evlerin, sokakların temizliği, kanalizasyonun işlerliği ve benzeri konu başlıkları hep hijyenin sahasıdır. Hijyen yoksa hastalık olur. Çoğu ciddi hastalık, sıhhi ortamlarda dal budak saramaz. Maddi yetersizlikten veya kimi yaşam kültürlerinin bir öğesi olarak ele alınabilecek pislik, bugün bile bize hastalıkların varlığını meşrulaştıran bir sonuç olarak görünür. Hindistan’da (her şey pis) ya da Çin’de (yedikleri pis) bir hastalığın yayıldığını öğrendiğimizde gösterdiğimiz tepki, ülkemizde ya da İsveç’te bir salgın olduğunu duyduğumuzda gösterdiğimiz tepkiden farklıdır. Çünkü temizlik, uygarlığın başlıca göstergesi, hatta temel unsuru olarak değerlendirilir. Hint tarihi, kültürü, dinleri, edebiyatı vs. hakkında binlerce sayfa okuyun, üzerinizde yarattığı hayranlık uyandırıcı intiba, farelere tapınılan Karni Mata tapınağını öğrendiğinizde ya da Ganj nehrinde bir tarafta ölülerin yüzdürülmesi, hemen yanı başında ruhsal arınma için başka birisinin nehrin suyunda yıkanması görüntüsüne denk geldiğinizde uçar gider.



Diğer konu, sözü edilen yıkıcı salgınların çok çok eski zamanlara ait olmasıdır. (Burada mercek, batı dünyasıdır elbette. Bu blogun yazarı, metni Batı/Batılı gözüyle ele almaktadır, çünkü sonra meseleyi gene Batıya bağlamaya niyetlidir. Hadi hayırlısı.) Antik devirler, ortaçağ, yakın zamanlar hijyen olgusunun zihinlerde yer bulamadığı, aynı zamanda tıbbın, bilimin içinde bulunduğumuz dönemle kıyaslanamayacak kadar geri olduğu bir dönemdir. Ne önleme faaliyetleri, ne de hastalıkları tedavi yöntemleri gerçekçi ve anlamlıdır o zamanlar. Mikrobun varlığından bihaber insanların bulaşıcı hastalık kavramına ne kadar yabancı olacaklarını tahmin etmek zor değil. Bilimsel perspektif ve tıp ilmindeki gelişmelerin milyonlarca insanın hayatını kaybedeceği eski zaman salgınlarından korunacağımıza dair bizi kaygıdan uzak tuttuğunu söylemek yanlış olmaz.


O zaman, şimdi bu siktiğimin Corovirüsü, Covid-19’u hakkında yazmaya başlayabilir ve dünyayı saran pandeminin virüsün bedensel sağlığa etkisi dışında, ayrıca ruhsal/zihinsel anlamda yarattığı dehşetli sarsıntıyı çok uzatmadan anlatabilirim.



Sanitasyonu büyük oranda halletmiş, sıhhi yaşam ortamını insanlara sunmuş, asgari hijyen koşullarını yaratmış modern dünya, (Afrika’yı saymıyorum, Batı ve Batı gibi olanlar burada anlatılıyor.) onca bilimsel gelişmeye, teknik imkanlara, teknolojik kudretine, tıp fakültelerine, araştırma merkezlerine, laboratuvarlara vs. rağmen, ansızın ortaya çıkan ve solunum yoluyla kapılan, hapşırık, öksürük, sümük, balgam, tükürük zerreleri vasıtasıyla ve bunların temas ettiği nesneler üzerinden bulaşan bir virüse karşı çaresiz durumda. Ne aşısı ne de ilacı yakın zamanda hazır olacakmış gibi görünüyor, üstelik solunum yoluyla bulaştığı için ne kadar direnilirse direnilsin nihayetinde her insan bulaşacak bir yol bulacaktır virüs. Uluslararası Uzay İstasyonundaki üç beş astronottan başka herkes bu virüsten nasibini alacak. İşte bu nokta, bir Batılı için kabul edilemez bir hal alıyor: Dünyanın efendisi, bireyci, özgür, übermensch olmak için önünde engel, karşısında bir güç kalmamış, doğaya egemen modern insan, tüketim-haz-gösterim sarmalında yaşamayı mutluluk olarak addeden kişiler ansızın ne oluyoruz ya moduna geçtiler. Kendilerini en korunaklı sandıkları modern hayatın kırılganlığı tüm acizliğiyle karşılarına dikilince de, bu durumu sorgulamaya başladılar ve anladılar ki aslında/asla güvende değiller. En yakın tarihte yaşanan İspanyol gribi bile, üzerinden sadece bir asır geçmiş olsa dahi çok uzak bir geçmiş gibi telakki edilmekte ve mazur görülebilecek şartlarda ortaya çıktığı düşünüldüğünden istisnai bir durum olarak ele alınmakta: Birinci dünya savaşının yıkıcı sonuçlarından biri, ayrıca henüz filmlerin siyah beyaz üstelik sessiz çekilebildiği kadar da eski bir dönem (!) şeklinde değerlendirilebilir. Hal böyle olunca, Covid-19’un yarattığı sarsıntı günümüz modern toplumları için benzersiz kalıyor. Nihayetinde hastalıkları ilahî bir ceza çerçevesinde ele alan, işlenen günahlarla ilintileyerek hastaların buna müstahak olduğunu ilan eden marazi yaklaşıma da değinmek gerek. Hristiyan, Müslüman, belki başka dinlerden insanlar umumi felaket nispetindeki hastalıklara hep bu gözle bakmaya hazırlar, en son AIDS için söz konusuydu bu durum, AIDS’in fuhuş yapanlara, zânilere, ibnelere vs. ilahi bir ceza olduğu söylenegeldi hep. Sonuçta izin verilen cinsellik dışında, yasakları çiğneyenlere bulaşıyordu meret. Tabi masumların da AIDS virüsüne yakalanmaları çok ayrı bir konu başlığıydı; meselenin o boyutu biraz kem küm. Neyse. Şimdi de coronavirüs hakkında günah – kefaret boyutunda ele alıyor kimi din adamları, ama bunun saçmalığı pek ala meydanda: Tüm nüfusu değil, en çok yaşlıları, kronik hastalığı olanları yıkıyor Covid-19, gençlere daha az zarar veriyor. Şüphesiz inananlar kabul eder ki her bela Yaratıcının takdiri ile gelir ve gider, ama her belayı da günahların karşılığı gibi bir şablona uyarlamaya çalışmak saçmalamaktan başka bir şey değil.



Bütün bunların yanı sıra, yaşanan travmayı kat be kat arttıran başka düşünceler de doğuyor modern insanın zihninde: Yaşadığımız gezegeni mahvı perişan ettiğimiz gerçeği ve dünyanın insanoğlundan intikam almak için harekete geçmesi. Dehşet hissi insanın dünya üzerinde bir tümör (eşref-i mahlukat?) olduğu gerçeğini ve yurdunu, yani dünyasını nasıl yok ettiğini, bu süreçte görmesiyle taçlanıyor. Yüz milyonlarca insan evlerinde kendisini kapatmış durumda haftalardır, ne araç trafiği ne de başka bir şey var dünyayı yok eden, kirleten, atmosferi zehirleyen. Yollardaki araçlar trafikten çekildi, caddeler boş neredeyse. Fabrikaların çoğu ya kapandı ya da kapasite düşürdü. Uçaklar pistte. Özetle, hava, hiç olmadığı kadar temiz. Venedik lagünlerine balıkların geri dönmesi, 30 yıl sonra Himalayaların 200km uzaktaki şehirlerden görülebilmesi, ülkelerin üzerindeki atmosfer kuşağında karbonmonoksitin kayda değer miktarda azalması hep bu durumun bir sonucu. Ülkemizde de hava kalitesi hissedilir ölçüde arttı. Stanislaw Lem’in olağanüstü romanı Solaris, uzaydaki bir gezegene dünyadan giden bilim adamlarının maceralarını konu alır, söz konusu gezegenin bilinci vardır. Zihin sahibi, tümüyle beyinden müteşekkildir o gezegen. İşte dünyamız da sanki o misal, kendini insanın oluşturduğu yaralardan tedavi etmek için böyle bir hastalık ortaya çıkarmış gibi. Onarıyor kendini. Gel gelelim, yukarıda dediğim gibi, bu düşünce insanın kendisini yaşadığı çevre içinde bizatihi bir tümörmüş gibi görmesine yol açıyor. Evdeki kedimiz yemek ya da temizlik yapılırken rahat vermez ve sürekli ortalığı dağıtır, yaramazlıkla bizi meşgul eder ya da sağı solu karıştırır, en sonunda alır onu bir odaya kapatırız işimiz bitene kadar. Yeryüzü de bizi tam olarak öyle evimize kapattı işte. Kedinin kızgınlığı çok sürmüyor ama dünyanın insanlardan nefret etmeye başlaması ve bunu da ayan beyan göstermesi, modern insanda önce şok, ardından hınç ve öfke yaratıyor.



Kanaatimce Covid-19’un yarattığı fırtına, Batı Dünyasını çok daha fazla hırpalayacak. Ama görelim, bakalım bu işin sonu nereye varacak… Yerküre bizi ne zaman kusacak…














10 Nisan 2020 Cuma

Maskeli Günler Üzerine...


Biri şu maskeyi bir ay önce yüzüne geçirip sokağa çıksa polis çevirirdi yolda, markete gitse soyguncuymuş gibi işkillenirdi çalışanlar, başka insanlar da huzursuz olur, kaygılı bakışlarla süzerlerdi yan yan bakıp. Maske, her şeyin ötesinde bir güvenlik sorunudur. Kimlik tespitine izin vermez. Ne CCTV kimliklendirme için çekim yapabilir, ne görgü şahidine teşhis imkânı verir maske. Gaspçısı, hırsızı, katili, teröristi, nümayişçisi vs. o nedenle hep yüzlerini kapatırlar. Çoğu ülkede toplumsal olaylara katılan bireylerin maske takmasının kanun çerçevesinde kısıtlanması da bu yüzden.


 
Poz bile vermiş yoğurt ile. 






Tamam, illa ki bu maskeden bahsetmiyoruz ama neticede şu an maskesiz birini gördüğünde polis yanına gidip neden maskesi olmadığını soruyor, tatmin edici bir cevap alamazsa da ceza kesiyor, yetmezmiş gibi sokakta maske dağıtımı bile yapıyormuş.




Şurası muhakkak ki, çok anormal günler geçiriyoruz.








9 Nisan 2020 Perşembe

Güncel Bilgiler Üzerine...



Tuhaf günler devam ediyor, sanki çok uzun süredir böyle yaşıyor gibiyiz. Geriye dönüp bakacak olursak 10 mart, Türkiye’de ilk covid-19 vakasının tespit edildiği tarih. Görece olarak pek çok ülkeden daha geç, ABD’de 10 Ocaktı ilk hasta, İtalya’da 29 Ocak, İran’da 18 Şubat.  28 Martta Türkiye’de açıklanan 7402 hasta ve covid-19’dan kaynaklanan 108 ölüm vardı, bugün ise ülkemizde 42282 vaka bildirilmiş halde, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 908. Dünya geneline bakıldığında hasta sayısı 1583049, ölü sayısı da 94573’ye yükselmiş. Aşağıda, hastalığın Türkiye’deki seyrini görüyoruz, grafiğin tüyler ürpertici eğrisi hemen hemen tüm ülkeler de benzer durumda, ABD ya da İspanya ya da İran çok farketmiyor:

 
8 Nisan güncellemesi. 10 martta ilk vaka tespit edilmişti.




Türkiye için dikkat çekici olan detaylar ise çok başka, şayet Nisan ayına göz atacak olursak;
1 Nisan’da yeni vaka sayısı – 2148, vefat sayısı 63
2 Nisan’da yeni vaka sayısı – 2456, vefat sayısı 79,
3 Nisan’da yeni vaka sayısı – 2786, vefat sayısı 69,
4 Nisan’da yeni vaka sayısı – 3013, vefat sayısı 76,
5 Nisan’da yeni vaka sayısı – 3135, vefat sayısı 73,
6 Nisan’da yeni vaka sayısı – 3148, vefat sayısı 75,
7 Nisan’da yeni vaka sayısı – 3892, vefat sayısı 76,
8 Nisan’da yeni vaka sayısı – 4117, vefat sayısı 87,
9 Nisan’da yeni vaka sayısı – 4056, vefat sayısı 96.

Ölü sayısı fikslenmiş gibi, son on gün içinde 63-96 aralığında sayılar çıkıyor karşımıza, vaka sayısı ise her gün binlerle ifade ediliyor. Ne matematikçiyim ne de istatistikten anlarım, tek söyleyebileceğim iki hafta sonra çok yüksek ölüm sayıları duymaya başlayabileceğimiz. İnşallah yanılıyorumdur. Gene orantısal olarak vaka sayısının artış hızı başkalarının da dikkatini çekmiş, belli. Bir yandan da insanın içinde bir şüphe dolaşıyor, gerçek rakamlar çok daha fazla olabilir mi diye. Günahım kadar sevmediğim, beş para etmez Yılmaz Özdil bugün şöyle yazmış, kaygılarımı dile getirircesine.



Neyse, geçelim başka gündem maddelerine…



Sigarayı bırakalım yirmi gün oldu. Tek bir tane, öfke krizi sırasında yaktım, o kadar. Nikotin bandı yoksunluk krizi geçirmeye bariyer teşkil ediyor, işe yaradığını söylemek yanlış olmaz. Psikolojik bağımlılığa gelince, mücadele edince, kararlı bir duruş sergileyince onun da üstesinden gelebiliyorum. En azından şu ana dek başardım. İşin fenası şu: Sigarayı bırakmak beraberinde kilo almayı da getirir malum, hareket etmeli, efor sarf etmeliyim güya ama eve hapis/izolasyon altında yaşarken bu da mümkün değil. Üstelik bu hapis durumu yüzünden sürekli abur cubur tüketmek de cabası. Zaten 100 kiloluk bir devim, bu işin sonu nereye gidecek bakalım.




Saçlar papaz gibi oldu bende. Berberler kapalı. Saç tıraşı için makine sipariş ettik dün. Üşengeçlikten ama daha çok ev karantinasının miladından bu yana geçen zaman belli olsun diye sakal da bıraktım, üstelik beyaz çıkıyor artık, Havva bayıldı, kesmemem için yalvaracak neredeyse.















Dün akşam öğrendim, bunu da yazayım, bu günü noktalayayım: Kardeşim hakkında fahiş fiyatla maske satma suçlamasıyla soruşturma açılmış ABD’de. Annem doğru mu anlamış, yoksa yanlış mı söyledi bana bilmiyorum, morali çok bozuktu, ama kardeşim mahkemede eğer guilty bulunursa annemin dediğine göre maske başına 20000$ ceza ödeyecekmiş. Bu işin sonu ne olacak, bakalım.





5 Nisan 2020 Pazar

Vulcan'ın Köprüsü Üzerine...


ABD’nin West Virginia eyaletinin güney batı sınırı ile Kentucky eyaleti arasında Tug Fork isimli bir nehir geçiyor. Bu nehrin West Virginia tarafında bir yerde, aşağıdaki resimde görülen Vulcan kasabası var. O kadar kıytırık bir yer ki, Wikipedia’da Vulcan diye aradığınızda çıkmıyor, illa ki Vulcan, West Virginia diye aratacaksınız. Çıkan sayfada da elle dokunur bir bilgiye rastlamak olanaksız, kasabanın nüfusu bile yazmıyor, o kadar fuzuli bir mevki. Belki de nüfusu yoktur kim bilir. Ama bir zamanlar varmış. Zengin kömür madenleri sayesinde bir zamanlar kalabalık, yoğun bir muhitmiş burası. Heyhat, 1960’larda madenler kuruyunca yaşayanlar beldeyi terk etmiş, ıssızlaşmış kasaba. Tek tük birileri kalmış geride. Böyle bir kasabanın varlığı bile unutulmuş olabilir. Az sayıda insan kendi yağlarında kavrulurken, bir gün (1975’te) Tug Fork adındaki nehrin üzerindeki asma köprü yıkılmış. Kasabadakiler eyalet yönetimine müracaat etmişler şuraya bir köprü yapın da işlerimizi görmeye devam edelim diye, idare kulak arkası etmiş bu talebi, verimsiz, ekonomik karşılığı olmayan bir yatırım olarak değerlendirmiş ve bu kadar az kişi için köprü yapmaya yanaşmamışlar. 1977 senesinde, kasabada barmenlik yapan ve hudayinabit belediye başkanı olarak adı geçen John Robinette isimli biri, eline kağıt kalem almış ve Washington’daki Sovyetler Birliği büyükelçiliğine, ayrıca Doğu Almanya’ya mektup yazmış: Olan biteni özetlemiş barmen John, devletin kendilerini göz ardı ettiğini, ABD’yi aşağılama fırsatı olarak değerlendirebilecekleri bu durumda Sovyetler Birliğinin kasabalarının kıyısında yer alan nehrin üzerine bir köprü yapıp yapamayacaklarını sormuş. Sovyetler Birliğinden resmi cevap gelmemiş, ama bir Rus gazeteci Vulcan şehrine doğru yola çıkınca hadise ülke çapında duyulmuş. Hemen ardından acil toplanan eyalet meclisi en kısa zamanda başlanacak köprü inşaatı için bütçe çıkarıldığını deklare etmiş.







Yeni nesil Soğuk Savaşın ne demek olduğunu bilmez. Benim yaşım tutuyor çok şükür. Brejnev döneminden bahsediyoruz. Bu dönemi en keyifli anlatan film hiç şüphesiz Dr. Strangelove’dır.


Konuyu dağıtmayalım. Sefil bir barmen ve kendi kendisini seçilmemiş belediye başkanı ilan edip üç beş kişinin keyfi ya da ihtiyacı için talep edilen köprü için olumlu yanıt gelmeyince devletini en büyük düşman olan Sovyetler Birliğine şikâyet eden John Robinette’e dönelim. Örnekleyecek olursam, Halkidiki’li Giannis’in yapılmayan köprüsü için Türkiye’ye mektup yazıp ‘ülkem buraya köprü yapmıyor, siz yapar mısınız?’ diye sormasını hayal edin. Nevşehir’li Cemal’in aynı şekilde Suriye rejimine, Erivan’lı Nubar’ın Azerbeycan’a, Tebriz’li Alireza’nın Suudi Arabistan krallığına, Priştina’lı Blerim’in Sırbistan’a… Ya vatan hainliğiyle suçlanarak idam edilir verdiğim diğer örneklerdeki talep sahibi, ya evire çevire sikilir bir kuytuya çekilip. Sikerler valla.


ABD’de öyle olmuyor. John Robinette ülkesine öylesine güveniyor, hukuk sistemine inanıyor ki, yaramaz, haşarı, şımartılmış çocukların annelerinin beş parmağından korkmaması gibi, böyle bir itliği yapmaktan çekinmiyor, gidip en büyük düşmana yöneticileri deliye çevirme pahasına başvurabiliyor. Kendisine zarar gelmeyeceğinin bilincinde.



Bir çocuğun babasını sevme ihtiyacı gibi, insan da devletine daima itimat etmeye ihtiyaç duyuyor.

Vatan sana canım feda klişesine sarılmadan, her konuda...

3 Nisan 2020 Cuma

Aile Bağları Bilmem Kaçıncı Bölüm Üzerine...

14 gün 22 saat süren sigarayı bırakma mücadelem, babamın HALA işe gidip geldiğini öğrenmem yüzünden yandı bitti kül oldu. Elim ayağım titriyor sinirden. Ağladım öfke krizine girip.


Hiç bir şey anlamayan bir babam var. Zerre kadar idrak edemiyor olan biteni. Dünyanın en iyi kalpli insanı olmak başka, vasat muhakemeye sahip biri olmak başka. 


İşçilerine para vermek onun canından daha önemli.



Velev ki virüs kendisine bulaştı;
a) ölür,
b) ölmez, ama anneme bulaştırır.

Velev ki anneme bulaştırdı;
a) annem ölür,
b) ölmez.


Özet geçelim:

Babam 71 yaşında. 2009'da kalp krizi geçirdi, anjiyo oldu, kalbinde stent takılı. 2010'da sol koltuk altından, kalp çeperine kadar bıçaklandığı bir olay geçti başından. Yani, tastamam üç tane defo/risk faktörü söz konusu.

Annem 70 yaşında. Tansiyon hastası. 20 metre yürüse nefes nefese kalan aşırı kilolu bir hanımefendi.

Yani, Allah'tan bir mucize gelmezse, ikisi de topun ağzında.



Ben 12 marttan beri gitmiyorum onlara, haftada en az bir kere anne babasına giden ben, neredeyse üç haftadır gitmiyorum. Sırf bulaştırma riskinden kaçınmak için.

Adamın derdi alacaklarını almak, para toplamak, işçilerine para vermek.

İşçisini sikiym. Sen öldükten sonra işçine kim bakacak????????????????


Her gece telefonda konuşuyoruz bir de, önlem, tedbir, tevekkül, takdir, dua üzerine filan laflıyoruz bu aralar.

Ne salakmışım meğer, benden saklıyormuş. 


Aferin babacım.  

Her Şeyin Normalmiş Gibi Sürmesi Üzerine...


Her şey normalmiş gibi yaşamaya devam ediyorum. Bu sabah da her şey normalmiş gibi uyandım, haftalardır benimle eve kapanmış olan Havva henüz uyurken kaşarlı tost ve çaydan oluşan kahvaltıyı hazırladım, 8,30am’e kurduğu alarm çaldığında mutfağa gidip uğraşmasın diye. Benim gibi boş gezenin boş kalfası değil o, her şey normalmiş gibi mesaisi evden de olsa devam ediyor. Kahvaltıdan sonra Mustang’ın boşalttığı odaya geçti, o odayı kendi çalışma odasına çevirmişti oğlu gittikten sonra.  Havva her şey normalmiş gibi mesaisine başladıktan sonra ben, yani evin çalışmayanı, diğer çalışma odası/kütüphanesinde haberlere göz atmaya başladım. Her şey normalmiş gibi. Epey bir köşe yazısı okudum. Sonra lichess’i açıp her şey normalmiş gibi bir saatten fazla 1+0 dakikalık satranç oynadım. Sonra her şey normalmiş gibi ay çekirdeği paketini alıp Better call Saul’un 5. Sezon 7. Bölümünü izledim, her şey normalmiş gibi Gus Fring karakterini dehşetle, Mike’ın karakterini keyifle, Kim Wexler’ı ise şehvetle izledim. Bölüm bittiğinde her şey normalmiş gibi bir sonraki bölümde neler olacağına dair tahminlerde bulundum, her şey normalmiş gibi haftaya gelecek bölümü izleyeceğime dair emin bir halde heyecanla beklemeye başladım. Bu arada her şey normalmiş gibi birkaç defa gidip Havva’yı öptüm, onu ne çok sevdiğimi söyledim. Sonra her şey normalmiş gibi dün akşam bitirdiğim ‘Bizans ve Venedik: Diplomatik ve Kültürel İlişkiler Üzerine’ başlıklı kitabı okunmuşlar rafına koydum, worldmeters’ı açıp covid-19 güncel sayılarına baktım, hasta/vaka sayısı dünya genelinde bir milyonu geçmişti, ölü sayısı da elli bini geride bırakmıştı. Sonra her şey normalmiş gibi yeni çokokrem kutusunu açıp youtube’da gezinmeye başladım, covid-19 yüzünden perişan olmuş,  onbinden fazla kayıp veren İtalya’da haftalardır süren sokağa çıkma yasakları ve ekonomik bulanımdan ötürü artan huzursuzluk ve sosyal patlama/ ayaklanma olasılıklarının irdelendiği bazı yabancı haber analizlerini izledim elimdekini her şey normalmiş gibi kaşıklarken. Kediyi sevdim sonra uzun uzun. Her şey normalmiş gibi Brahms’ın Macar Danslarını açtım ardından, her şey normalmiş gibi  -daha önce burada değindiğim- okunma sırası bekleyen ‘Ortaçağ İslamında Mesihçi İnançlar ve İmparatorluk Siyaseti’ isimli eseri elime aldım, biraz karıştırdım. Sonra her şey normalmiş gibi lichess’i açıp biraz daha satranç oynadım, tekrar worldometer’a baktım, sayılar biraz daha artmıştı. Havva bilgisayarına gömülmüş çalışırken yanına gittim tekrar, her şey normalmiş gibi kendisine biraz uzanacağımı söyledim, yatağın yarısına benden önce boylu boyunca kurulmuş kedinin yanına her şey normalmiş gibi yattım, her şey normalmiş gibi mışıl mışıl bir uykuya daldım. Havva kalkmak istediğim saatte geldi, uyandırdı beni. Öperek, sarılarak değil dürtüp sarsarak uyandırdığı için her şey normalmiş gibi trip attım ona, dakikalarca söylendim. Kalktıktan sonra her şey normalmiş gibi beraber çamaşırları asmasına yardım ettim, biraz kuruyemiş yedim, worldometers’a göz attım, evet, gene sayılar yükselmişti her şey normalmiş gibi. Şimdi de her şey normalmiş gibi Berlioz’un Symphonie Fantastique’sini dinlerken Havva yanıma geldi, ‘dükkânı şimdi kapatabildim, bugün hiç yemek yapamadım, makarna var, iki köfte var, salata ve turşu. Yeter mi?’ diye sordu, her şey normalmiş gibi bana makarna, bir köfte ve geri kalanları büyükçe bir tabağa koyup verirse haydi haydi doyacağımı söyledim, sevindi, mutfağa gitti. O giderken her şey normalmiş gibi kedi maması stoğumuzun bitmeye yüz tuttuğunu hatırlatmak için seslendim, aklında olduğunu, sipariş vereceğini söyledi.



Hiçbir şeyin normal olmadığını bilmeyen yok. Dün öğrendim, kayın validem Havva ile her telefon konuşmasının sonunda helalleşiyormuş.
Hiçbir şey normal değil. Babam, annem, Havva ya da ben bir saat sonra solunum zorluğu yaşayabilir ya da yüksek ateş gibi bir corona belirtisi gösterirse apar topar hastaneye gitmek zorunda kalabiliriz.
Hiçbir şey normal değil. Henüz 23 gün önce ilk vaka görülen ülkemizde şu ana kadar 18135 vaka tespit edildi, bu kişilerden 356’sı bugüne değin hayatını kaybetti, 1001 hastanın durumu da kritik.



Hiçbir şey normal değilken her şey normalmiş gibi yaşamak, işte bu insanoğlunun en büyük çelişkisi.