Salgın her ne kadar küresel ölçekte etkiliyse de en azından
bugünkü bilgiler ya da istatistiksel veriler göz önünde bulundurulduğunda
tarihin en ölümcül, insanlığı en çaresiz bırakan felaket olma durumundan henüz fersah fersah uzak. Geçmişe bakıldığında çok daha ölümcül hastalıklar görüyoruz,
kimi daha yerel ölçüde, kimi çok geniş bölgeleri tesiri altına almış
hastalıklar bunlar, kimisini duymuşuzdur ya da okumuşuzdur bir yerde, kimisi
hakkında ise hiçbir fikriniz olmadığına eminim. Üstelik salgın hastalıkların
tahayyül edilemez siyasi sonuçları olur, söz gelimi Amerika kıtasının keşfi
sırasında bu kıtada yaşayanların daha önce tanışmadıkları/genetik olarak
bağışıklık geliştirmedikleri çiçek hastalığı yüzünden kırıldıkları, nüfusun
neredeyse %80’inin çiçek yüzünden öldüğü bilgisi, az sayıda Avrupalının nasıl
bu kadar kolayca yeni kıtada tutunabildiklerini bize gösterir. Bir başka örnek,
Justinianus Vebası olarak bilinen salgının başta
Bizans olmak üzere, sürekli savaş halinde oldukları Sasaniler’e
ve Akdeniz/Ortadoğu sınırlarında ortalığı kasıp kavurması, 6. yy ortalarında
baş gösterdikten sonra iki asır boyunca tekrar tekrar alevlenerek on
milyonlarca insanın hayatına son vermesi olarak gösterilebilir. Çağın süper
güçleri birbirlerinin kaynaklarını savaşarak tüketirken pandemi de arkadan
kibrit suyu döküyordu köklerine; Arabistan çöllerinden çıkan inançlı
Müslümanlar ne sayıca, ne mühimmat/donanım anlamında bu iki ülkeyle boy
ölçüşemeyecek durumdayken çok kısa sürede Sasaniler’i yok ettiler, ardından Bizans
İmparatorluğuna kelimenin doğru kullanımıyla diz çöktürmeyi başardılar. Modern
insanın tarihe bakışını irdeleyecek kadar kendimi kaybetmedim, haddimi bilmek
zorundayım, benim yerime Spengler okuyun, Popper okuyun, Toynbee okuyun;
sadece şu kadarını en basite indirgeyerek ifade etme çabamı hoş görmenizi rica
edeyim sizden: Bütün o büyük hastalıklar, salgınlar, yüz binleri milyonları, on
milyonları, yüz milyonları dünya üzerinden silen pandemiler, bilinçaltımızda, bende,
sizde, ilkokul öğretmeninizde, Bir Londralı finansçıda yahut Moskovalı poliste
veya Mısırlı dalgıçta temel olarak iki ayrı çağrışım yaratır:
1 – Hijyen yoksunluğu
2- Çok çok eski zamanlara, fi tarihine ait olması
Hijyen, sağlıklı bir yaşam için gereken asgari temizliktir.
İçme suyunun temizliği, vücut temizliği, evlerin, sokakların temizliği,
kanalizasyonun işlerliği ve benzeri konu başlıkları hep hijyenin sahasıdır.
Hijyen yoksa hastalık olur. Çoğu ciddi hastalık, sıhhi ortamlarda dal budak
saramaz. Maddi yetersizlikten veya kimi yaşam kültürlerinin bir öğesi olarak
ele alınabilecek pislik, bugün bile bize hastalıkların varlığını meşrulaştıran
bir sonuç olarak görünür. Hindistan’da (her şey pis) ya da Çin’de (yedikleri
pis) bir hastalığın yayıldığını öğrendiğimizde gösterdiğimiz tepki, ülkemizde
ya da İsveç’te bir salgın olduğunu duyduğumuzda gösterdiğimiz tepkiden
farklıdır. Çünkü temizlik, uygarlığın başlıca göstergesi, hatta temel unsuru
olarak değerlendirilir. Hint tarihi, kültürü, dinleri, edebiyatı vs. hakkında
binlerce sayfa okuyun, üzerinizde yarattığı hayranlık uyandırıcı intiba,
farelere tapınılan Karni Mata tapınağını öğrendiğinizde
ya da Ganj nehrinde bir tarafta ölülerin yüzdürülmesi, hemen yanı başında ruhsal
arınma için başka birisinin nehrin suyunda yıkanması görüntüsüne denk
geldiğinizde uçar gider.
Diğer konu, sözü edilen yıkıcı salgınların çok çok eski zamanlara
ait olmasıdır. (Burada mercek, batı dünyasıdır elbette. Bu blogun yazarı, metni
Batı/Batılı gözüyle ele almaktadır, çünkü sonra meseleyi gene Batıya bağlamaya
niyetlidir. Hadi hayırlısı.) Antik devirler, ortaçağ, yakın zamanlar hijyen
olgusunun zihinlerde yer bulamadığı, aynı zamanda tıbbın, bilimin içinde
bulunduğumuz dönemle kıyaslanamayacak kadar geri olduğu bir dönemdir. Ne önleme
faaliyetleri, ne de hastalıkları tedavi yöntemleri gerçekçi ve anlamlıdır o
zamanlar. Mikrobun varlığından bihaber insanların bulaşıcı hastalık kavramına
ne kadar yabancı olacaklarını tahmin etmek zor değil. Bilimsel perspektif ve
tıp ilmindeki gelişmelerin milyonlarca insanın hayatını kaybedeceği eski zaman
salgınlarından korunacağımıza dair bizi kaygıdan uzak tuttuğunu söylemek yanlış
olmaz.
O zaman, şimdi bu siktiğimin Corovirüsü, Covid-19’u hakkında
yazmaya başlayabilir ve dünyayı saran pandeminin virüsün bedensel sağlığa
etkisi dışında, ayrıca ruhsal/zihinsel anlamda yarattığı dehşetli sarsıntıyı
çok uzatmadan anlatabilirim.
Sanitasyonu büyük oranda halletmiş, sıhhi yaşam ortamını
insanlara sunmuş, asgari hijyen koşullarını yaratmış modern dünya, (Afrika’yı
saymıyorum, Batı ve Batı gibi olanlar burada anlatılıyor.)
onca bilimsel gelişmeye, teknik imkanlara, teknolojik kudretine, tıp
fakültelerine, araştırma merkezlerine, laboratuvarlara vs. rağmen, ansızın
ortaya çıkan ve solunum yoluyla kapılan, hapşırık, öksürük, sümük, balgam,
tükürük zerreleri vasıtasıyla ve bunların temas ettiği nesneler üzerinden
bulaşan bir virüse karşı çaresiz durumda. Ne aşısı ne de ilacı yakın zamanda
hazır olacakmış gibi görünüyor, üstelik solunum yoluyla bulaştığı için ne kadar
direnilirse direnilsin nihayetinde her insan bulaşacak bir yol bulacaktır
virüs. Uluslararası Uzay İstasyonundaki üç beş astronottan başka herkes bu
virüsten nasibini alacak. İşte bu nokta, bir Batılı için kabul edilemez bir hal
alıyor: Dünyanın efendisi, bireyci, özgür, übermensch olmak
için önünde engel, karşısında bir güç kalmamış, doğaya egemen modern insan,
tüketim-haz-gösterim sarmalında yaşamayı mutluluk olarak addeden kişiler
ansızın ne oluyoruz ya moduna
geçtiler. Kendilerini en korunaklı sandıkları modern hayatın kırılganlığı tüm
acizliğiyle karşılarına dikilince de, bu durumu sorgulamaya başladılar ve
anladılar ki aslında/asla güvende değiller. En yakın tarihte yaşanan İspanyol
gribi bile, üzerinden sadece bir asır geçmiş olsa dahi çok uzak bir geçmiş gibi
telakki edilmekte ve mazur görülebilecek şartlarda ortaya çıktığı
düşünüldüğünden istisnai bir durum olarak ele alınmakta: Birinci dünya
savaşının yıkıcı sonuçlarından biri, ayrıca henüz filmlerin siyah beyaz üstelik
sessiz çekilebildiği kadar da eski bir dönem (!) şeklinde değerlendirilebilir. Hal
böyle olunca, Covid-19’un yarattığı sarsıntı günümüz modern toplumları için
benzersiz kalıyor. Nihayetinde hastalıkları ilahî bir ceza çerçevesinde ele
alan, işlenen günahlarla ilintileyerek hastaların buna müstahak olduğunu ilan
eden marazi yaklaşıma da değinmek gerek. Hristiyan,
Müslüman, belki başka dinlerden insanlar umumi
felaket nispetindeki hastalıklara hep bu gözle bakmaya hazırlar, en son AIDS için
söz konusuydu bu durum, AIDS’in fuhuş yapanlara, zânilere, ibnelere vs. ilahi
bir ceza olduğu söylenegeldi hep. Sonuçta izin
verilen cinsellik dışında, yasakları çiğneyenlere bulaşıyordu meret. Tabi
masumların da AIDS virüsüne yakalanmaları çok ayrı bir konu başlığıydı;
meselenin o boyutu biraz kem küm. Neyse. Şimdi de coronavirüs hakkında günah –
kefaret boyutunda ele alıyor kimi din adamları, ama bunun saçmalığı pek ala
meydanda: Tüm nüfusu değil, en çok yaşlıları, kronik hastalığı olanları yıkıyor
Covid-19, gençlere daha az zarar veriyor. Şüphesiz inananlar kabul eder ki her
bela Yaratıcının takdiri ile gelir ve gider, ama her belayı da günahların
karşılığı gibi bir şablona uyarlamaya çalışmak saçmalamaktan başka bir şey
değil.
Bütün bunların yanı sıra, yaşanan travmayı kat be kat
arttıran başka düşünceler de doğuyor modern insanın zihninde: Yaşadığımız gezegeni
mahvı perişan ettiğimiz gerçeği ve dünyanın insanoğlundan intikam almak için
harekete geçmesi. Dehşet hissi insanın dünya üzerinde bir tümör (eşref-i
mahlukat?) olduğu gerçeğini ve yurdunu, yani dünyasını nasıl yok ettiğini, bu
süreçte görmesiyle taçlanıyor. Yüz milyonlarca insan evlerinde kendisini
kapatmış durumda haftalardır, ne araç trafiği ne de başka bir şey var dünyayı
yok eden, kirleten, atmosferi zehirleyen. Yollardaki araçlar trafikten çekildi,
caddeler boş neredeyse. Fabrikaların çoğu ya kapandı ya da kapasite düşürdü.
Uçaklar pistte. Özetle, hava, hiç olmadığı kadar temiz. Venedik lagünlerine balıkların geri dönmesi, 30 yıl sonra Himalayaların
200km uzaktaki şehirlerden görülebilmesi,
ülkelerin üzerindeki atmosfer kuşağında karbonmonoksitin
kayda değer miktarda azalması hep bu durumun bir sonucu. Ülkemizde de hava kalitesi hissedilir ölçüde arttı. Stanislaw Lem’in olağanüstü romanı Solaris, uzaydaki bir gezegene dünyadan giden bilim
adamlarının maceralarını konu alır, söz konusu gezegenin bilinci vardır. Zihin
sahibi, tümüyle beyinden müteşekkildir o gezegen. İşte dünyamız da sanki o
misal, kendini insanın oluşturduğu yaralardan tedavi etmek için böyle bir
hastalık ortaya çıkarmış gibi. Onarıyor kendini. Gel gelelim, yukarıda dediğim
gibi, bu düşünce insanın kendisini yaşadığı çevre içinde bizatihi bir tümörmüş
gibi görmesine yol açıyor. Evdeki kedimiz yemek ya da temizlik yapılırken rahat
vermez ve sürekli ortalığı dağıtır, yaramazlıkla bizi meşgul eder ya da sağı
solu karıştırır, en sonunda alır onu bir odaya kapatırız işimiz bitene kadar.
Yeryüzü de bizi tam olarak öyle evimize kapattı işte. Kedinin kızgınlığı çok
sürmüyor ama dünyanın insanlardan nefret etmeye başlaması ve bunu da ayan beyan
göstermesi, modern insanda önce şok, ardından hınç ve öfke yaratıyor.
Kanaatimce Covid-19’un yarattığı fırtına, Batı Dünyasını çok
daha fazla hırpalayacak. Ama görelim, bakalım bu işin sonu nereye varacak…
Yerküre bizi ne zaman kusacak…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!