15 Nisan 2020 Çarşamba

Covid-19 ve Dünya Hakkında Bir Takım Dağınık Mülahazalar Üzerine...


Salgın her ne kadar küresel ölçekte etkiliyse de en azından bugünkü bilgiler ya da istatistiksel veriler göz önünde bulundurulduğunda tarihin en ölümcül, insanlığı en çaresiz bırakan felaket olma durumundan henüz fersah fersah uzak. Geçmişe bakıldığında çok daha ölümcül hastalıklar görüyoruz, kimi daha yerel ölçüde, kimi çok geniş bölgeleri tesiri altına almış hastalıklar bunlar, kimisini duymuşuzdur ya da okumuşuzdur bir yerde, kimisi hakkında ise hiçbir fikriniz olmadığına eminim. Üstelik salgın hastalıkların tahayyül edilemez siyasi sonuçları olur, söz gelimi Amerika kıtasının keşfi sırasında bu kıtada yaşayanların daha önce tanışmadıkları/genetik olarak bağışıklık geliştirmedikleri çiçek hastalığı yüzünden kırıldıkları, nüfusun neredeyse %80’inin çiçek yüzünden öldüğü bilgisi, az sayıda Avrupalının nasıl bu kadar kolayca yeni kıtada tutunabildiklerini bize gösterir. Bir başka örnek, Justinianus Vebası olarak bilinen salgının başta Bizans olmak üzere, sürekli savaş halinde oldukları Sasaniler’e ve Akdeniz/Ortadoğu sınırlarında ortalığı kasıp kavurması, 6. yy ortalarında baş gösterdikten sonra iki asır boyunca tekrar tekrar alevlenerek on milyonlarca insanın hayatına son vermesi olarak gösterilebilir. Çağın süper güçleri birbirlerinin kaynaklarını savaşarak tüketirken pandemi de arkadan kibrit suyu döküyordu köklerine; Arabistan çöllerinden çıkan inançlı Müslümanlar ne sayıca, ne mühimmat/donanım anlamında bu iki ülkeyle boy ölçüşemeyecek durumdayken çok kısa sürede Sasaniler’i yok ettiler, ardından Bizans İmparatorluğuna kelimenin doğru kullanımıyla diz çöktürmeyi başardılar. Modern insanın tarihe bakışını irdeleyecek kadar kendimi kaybetmedim, haddimi bilmek zorundayım, benim yerime Spengler okuyun, Popper okuyun, Toynbee okuyun; sadece şu kadarını en basite indirgeyerek ifade etme çabamı hoş görmenizi rica edeyim sizden: Bütün o büyük hastalıklar, salgınlar, yüz binleri milyonları, on milyonları, yüz milyonları dünya üzerinden silen pandemiler, bilinçaltımızda, bende, sizde, ilkokul öğretmeninizde, Bir Londralı finansçıda yahut Moskovalı poliste veya Mısırlı dalgıçta temel olarak iki ayrı çağrışım yaratır:


1 – Hijyen yoksunluğu

2- Çok çok eski zamanlara, fi tarihine ait olması


Hijyen, sağlıklı bir yaşam için gereken asgari temizliktir. İçme suyunun temizliği, vücut temizliği, evlerin, sokakların temizliği, kanalizasyonun işlerliği ve benzeri konu başlıkları hep hijyenin sahasıdır. Hijyen yoksa hastalık olur. Çoğu ciddi hastalık, sıhhi ortamlarda dal budak saramaz. Maddi yetersizlikten veya kimi yaşam kültürlerinin bir öğesi olarak ele alınabilecek pislik, bugün bile bize hastalıkların varlığını meşrulaştıran bir sonuç olarak görünür. Hindistan’da (her şey pis) ya da Çin’de (yedikleri pis) bir hastalığın yayıldığını öğrendiğimizde gösterdiğimiz tepki, ülkemizde ya da İsveç’te bir salgın olduğunu duyduğumuzda gösterdiğimiz tepkiden farklıdır. Çünkü temizlik, uygarlığın başlıca göstergesi, hatta temel unsuru olarak değerlendirilir. Hint tarihi, kültürü, dinleri, edebiyatı vs. hakkında binlerce sayfa okuyun, üzerinizde yarattığı hayranlık uyandırıcı intiba, farelere tapınılan Karni Mata tapınağını öğrendiğinizde ya da Ganj nehrinde bir tarafta ölülerin yüzdürülmesi, hemen yanı başında ruhsal arınma için başka birisinin nehrin suyunda yıkanması görüntüsüne denk geldiğinizde uçar gider.



Diğer konu, sözü edilen yıkıcı salgınların çok çok eski zamanlara ait olmasıdır. (Burada mercek, batı dünyasıdır elbette. Bu blogun yazarı, metni Batı/Batılı gözüyle ele almaktadır, çünkü sonra meseleyi gene Batıya bağlamaya niyetlidir. Hadi hayırlısı.) Antik devirler, ortaçağ, yakın zamanlar hijyen olgusunun zihinlerde yer bulamadığı, aynı zamanda tıbbın, bilimin içinde bulunduğumuz dönemle kıyaslanamayacak kadar geri olduğu bir dönemdir. Ne önleme faaliyetleri, ne de hastalıkları tedavi yöntemleri gerçekçi ve anlamlıdır o zamanlar. Mikrobun varlığından bihaber insanların bulaşıcı hastalık kavramına ne kadar yabancı olacaklarını tahmin etmek zor değil. Bilimsel perspektif ve tıp ilmindeki gelişmelerin milyonlarca insanın hayatını kaybedeceği eski zaman salgınlarından korunacağımıza dair bizi kaygıdan uzak tuttuğunu söylemek yanlış olmaz.


O zaman, şimdi bu siktiğimin Corovirüsü, Covid-19’u hakkında yazmaya başlayabilir ve dünyayı saran pandeminin virüsün bedensel sağlığa etkisi dışında, ayrıca ruhsal/zihinsel anlamda yarattığı dehşetli sarsıntıyı çok uzatmadan anlatabilirim.



Sanitasyonu büyük oranda halletmiş, sıhhi yaşam ortamını insanlara sunmuş, asgari hijyen koşullarını yaratmış modern dünya, (Afrika’yı saymıyorum, Batı ve Batı gibi olanlar burada anlatılıyor.) onca bilimsel gelişmeye, teknik imkanlara, teknolojik kudretine, tıp fakültelerine, araştırma merkezlerine, laboratuvarlara vs. rağmen, ansızın ortaya çıkan ve solunum yoluyla kapılan, hapşırık, öksürük, sümük, balgam, tükürük zerreleri vasıtasıyla ve bunların temas ettiği nesneler üzerinden bulaşan bir virüse karşı çaresiz durumda. Ne aşısı ne de ilacı yakın zamanda hazır olacakmış gibi görünüyor, üstelik solunum yoluyla bulaştığı için ne kadar direnilirse direnilsin nihayetinde her insan bulaşacak bir yol bulacaktır virüs. Uluslararası Uzay İstasyonundaki üç beş astronottan başka herkes bu virüsten nasibini alacak. İşte bu nokta, bir Batılı için kabul edilemez bir hal alıyor: Dünyanın efendisi, bireyci, özgür, übermensch olmak için önünde engel, karşısında bir güç kalmamış, doğaya egemen modern insan, tüketim-haz-gösterim sarmalında yaşamayı mutluluk olarak addeden kişiler ansızın ne oluyoruz ya moduna geçtiler. Kendilerini en korunaklı sandıkları modern hayatın kırılganlığı tüm acizliğiyle karşılarına dikilince de, bu durumu sorgulamaya başladılar ve anladılar ki aslında/asla güvende değiller. En yakın tarihte yaşanan İspanyol gribi bile, üzerinden sadece bir asır geçmiş olsa dahi çok uzak bir geçmiş gibi telakki edilmekte ve mazur görülebilecek şartlarda ortaya çıktığı düşünüldüğünden istisnai bir durum olarak ele alınmakta: Birinci dünya savaşının yıkıcı sonuçlarından biri, ayrıca henüz filmlerin siyah beyaz üstelik sessiz çekilebildiği kadar da eski bir dönem (!) şeklinde değerlendirilebilir. Hal böyle olunca, Covid-19’un yarattığı sarsıntı günümüz modern toplumları için benzersiz kalıyor. Nihayetinde hastalıkları ilahî bir ceza çerçevesinde ele alan, işlenen günahlarla ilintileyerek hastaların buna müstahak olduğunu ilan eden marazi yaklaşıma da değinmek gerek. Hristiyan, Müslüman, belki başka dinlerden insanlar umumi felaket nispetindeki hastalıklara hep bu gözle bakmaya hazırlar, en son AIDS için söz konusuydu bu durum, AIDS’in fuhuş yapanlara, zânilere, ibnelere vs. ilahi bir ceza olduğu söylenegeldi hep. Sonuçta izin verilen cinsellik dışında, yasakları çiğneyenlere bulaşıyordu meret. Tabi masumların da AIDS virüsüne yakalanmaları çok ayrı bir konu başlığıydı; meselenin o boyutu biraz kem küm. Neyse. Şimdi de coronavirüs hakkında günah – kefaret boyutunda ele alıyor kimi din adamları, ama bunun saçmalığı pek ala meydanda: Tüm nüfusu değil, en çok yaşlıları, kronik hastalığı olanları yıkıyor Covid-19, gençlere daha az zarar veriyor. Şüphesiz inananlar kabul eder ki her bela Yaratıcının takdiri ile gelir ve gider, ama her belayı da günahların karşılığı gibi bir şablona uyarlamaya çalışmak saçmalamaktan başka bir şey değil.



Bütün bunların yanı sıra, yaşanan travmayı kat be kat arttıran başka düşünceler de doğuyor modern insanın zihninde: Yaşadığımız gezegeni mahvı perişan ettiğimiz gerçeği ve dünyanın insanoğlundan intikam almak için harekete geçmesi. Dehşet hissi insanın dünya üzerinde bir tümör (eşref-i mahlukat?) olduğu gerçeğini ve yurdunu, yani dünyasını nasıl yok ettiğini, bu süreçte görmesiyle taçlanıyor. Yüz milyonlarca insan evlerinde kendisini kapatmış durumda haftalardır, ne araç trafiği ne de başka bir şey var dünyayı yok eden, kirleten, atmosferi zehirleyen. Yollardaki araçlar trafikten çekildi, caddeler boş neredeyse. Fabrikaların çoğu ya kapandı ya da kapasite düşürdü. Uçaklar pistte. Özetle, hava, hiç olmadığı kadar temiz. Venedik lagünlerine balıkların geri dönmesi, 30 yıl sonra Himalayaların 200km uzaktaki şehirlerden görülebilmesi, ülkelerin üzerindeki atmosfer kuşağında karbonmonoksitin kayda değer miktarda azalması hep bu durumun bir sonucu. Ülkemizde de hava kalitesi hissedilir ölçüde arttı. Stanislaw Lem’in olağanüstü romanı Solaris, uzaydaki bir gezegene dünyadan giden bilim adamlarının maceralarını konu alır, söz konusu gezegenin bilinci vardır. Zihin sahibi, tümüyle beyinden müteşekkildir o gezegen. İşte dünyamız da sanki o misal, kendini insanın oluşturduğu yaralardan tedavi etmek için böyle bir hastalık ortaya çıkarmış gibi. Onarıyor kendini. Gel gelelim, yukarıda dediğim gibi, bu düşünce insanın kendisini yaşadığı çevre içinde bizatihi bir tümörmüş gibi görmesine yol açıyor. Evdeki kedimiz yemek ya da temizlik yapılırken rahat vermez ve sürekli ortalığı dağıtır, yaramazlıkla bizi meşgul eder ya da sağı solu karıştırır, en sonunda alır onu bir odaya kapatırız işimiz bitene kadar. Yeryüzü de bizi tam olarak öyle evimize kapattı işte. Kedinin kızgınlığı çok sürmüyor ama dünyanın insanlardan nefret etmeye başlaması ve bunu da ayan beyan göstermesi, modern insanda önce şok, ardından hınç ve öfke yaratıyor.



Kanaatimce Covid-19’un yarattığı fırtına, Batı Dünyasını çok daha fazla hırpalayacak. Ama görelim, bakalım bu işin sonu nereye varacak… Yerküre bizi ne zaman kusacak…














Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!