"(…) Öldü ve dirilmedi. Nereye gitti bütün bunlar, niçin bu ateş söndü? Anlamıyorum. Başımdan öyle büyük felaketler, kasırgalar da geçmedi. Hiç bir şey kaybetmedim. Vicdanımda hiçbir leke yok, ayna gibi tertemiz. Niçin hayatım böyle harcandı gitti, Tanrı bilir."
Oblomov içini çekerek devam etti:
"Biliyor musun Andrey, benim asıl sorunum içimde ne yakıcı ne de kurtarıcı hiçbir ateşin yanmaması. Hayatımda hiçbir zaman başkalarınınki gibi gittikçe renklenen, parlak bir güne çevrilen bir sabah olmadı; bir sabah ki yakıcı öğlesi geçtikten sonra yavaş yavaş solsun ve kendiliğinden akşama karışsın. Hayır, benim hayatım sönük başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. (…)"
Gonçarov’un Oblomov’undan.
29 Ekim 2006 Pazar
28 Ekim 2006 Cumartesi
Neden Harika Bir İnsan Olduğuma Dair...


Hepiniz, oradakiler, Michael Jackson'ın fi tarihinde Scream isimli şarkısına çektiği klipte verdiği pozun Munch'un Scream tablosundan hareketle taklit edildiğini düşünmüşsünüzdür. Zaten şarkının adı tabloyla aynı, yani Scream olunca, buna taklit demek de doğru olmaz, 'esinlenilmiş' belki daha az itham edici bir ifade.
Ama, ben neden harikayım size fısıldayayım: Metallica'nın Until It Sleeps şarkısının videosundaki şu karenin, Bosch'un muhteşem eseri Triptych of Garden of Earthly Delights'ın bir detayından alıntı olduğunu size söylemesem, bunu asla bilmeyecektiniz.
Buradan çıkaracağımız sonuçlar:
1- İyi ki varım, bensiz ne yapardı insancıklar?
2- Bu gibi saçmalıklardan başka hiç bir boka yaramıyorum.
3- Yaşlanıp bunadığımda, tarihin en çekilmez moruğu olacağım, torunlarımla muhabbete Mazdaizmden başlayıp oradan Süleyman Seba'ya, ardından TaHa suresine ya da Dostoyevski'ye atlarım, konuşmayı da Silvia Saint veya Slayer ile noktalarım sanırım.
Ben böyle biriyim işte...
27 Ekim 2006 Cuma
Stargazer: Meali ve Tefsiri Üzerine Kişisel Mülahazalar… (3)
Bir hayat ki, hiç uğruna ziyan edilmiş… Peki neden? Bir kral-rahibin (kendisinin de inandığı mutlak olan) rüyası uğruna… Kral-rahip olarak burada arz-ı endam eden zat-ı muhterem, insanların tâbi olduğu, biat ettiği, peşinden gittiği, yörüngesinde donup durduğu bir eleman… Ayrıca bu eleman arkasından gelen, kendisine kul köle olan kimselere de yamuk yapmış belli ki, nihayetinde, ama iş işten geçtikten sonra “biz nerede yanlış yaptık?” şeklinde derin düşüncelere sevkediyor insanları… Şayet eleman kelimesi yukarıdaki cümlelerde zamir olarak kullanılmış olsa, yerine ne koyabilirdik mesela? Akla hemen geçmişte yaşamış (veya bugün de yaşayan, ileride de pekala ortaya çıkabilecek) bir insan karakteri geliyor, tarihte yaşamış büyük amcalar, sözleriyle, fikirleriyle insanları etkileyen, ama öyle bir tesir ki, Eric Hoffer’in Kesin İnançlısı olup çıkmış insan sürüleri. Mankurtlarına “Atıl kurt!” demesiyle kendilerini ateşe atacak kitlelere hükmeden… Hitler böyle bir Büyücü-Rahip miydi acaba? Peki ya Pol Pot? Ya Enver Paşa? Otuz saniye düşünüp aklıma gelen üç ismi yazdım, üç dakika düşünseydim on taneye çıkardı bunların sayısı. Teker teker bu insanların yaptıklarını bir biyografik kronoloji tarzında yazıp “işte bu adamlar yüzünden böyle düşünüyorum” demek yerine, bana ne, siz düşünün o kadarını, benim derdim onları yazmak değil şimdi. Çünkü insan bir bütündür, ama bazen Hesiod Amcanın dediği de tartışılmaz doğruluk kesbeder: Yarım bütünden fazladır. Şimdi bu yarımı açalım.
Türlü mefkûreler, düşünceler, teoriler, ideolojiler… Bir din halini alabilen ama sonuçta “Made in Earth” olan, beşeri bir unsurdan bahsediyorum burada. “Hümanizm peydahlandı, rasyonalizm icat oldu, sonrası Kaliyuga...” gibi bir cümle kullanmak isterdim ama bunu izah etmek lazım o zaman, lakin fazla dağılmamalı. Dikey olanı terkedip yataya inmenin şuurlu kabulü şeklinde özetlenebilecek bu kaliyuga sonrası dönem, Stargazer’ daki rahip-kralın değişik tür ve versiyonlar halinde soyut şekilde kralların arz-ı endam ettiği süreçtir aslında. “Ne demek istedi bu adam?” Şunu demek istedi bu adam; uğrunda ölünecek, bir insan olarak kişinin arzulayacağı tüm dünyevi güzellikleri ve nimetleri tabi olduğu, aidiyet hissettiği inancı veya düşüncesi, kısaca “dava”sı uğruna feda edebilecek insanlar tarih boyunca var olsa da, birkaç eski istisna haricinde iman edilen tüm bu olguların “beşerin mamülu” olmasına milad Hümanizm ve rasyonalizm kardeşlerdir. O zamana kadar insanlar sadece İlah veya ilahi olan için hayatlarını mahvetmeyi göze alırken, her şeyden sorgusuz vazgeçerken, sonrasında birilerinin icat ettiği düşünceler, akımlar pahasına bu yapılmaya başlandı… İlahi menşeli olsa da özden uzaklaşılarak yaratılan dini radikalizm, adalet düşüncesiyle yola çıkılsa da komünizm, millet sevgisi ile harekete geçse de ultra-ulusçuluk ve faşizm, gene aklıma gelen ilk örnekler… Aslında bu örnekler de Stargazer’da geçen ve insanların hayatlarını uğruna adadıkları birer Rahip-büyücü işte! Miniminnacık istisnalar dışında herkes “yav biz nerede yanlış yaptık” diye sormakta sonrasında…
Devam edecek illa ki, ama nasıl toparlayacağımı ben de bilmiyorum...
Türlü mefkûreler, düşünceler, teoriler, ideolojiler… Bir din halini alabilen ama sonuçta “Made in Earth” olan, beşeri bir unsurdan bahsediyorum burada. “Hümanizm peydahlandı, rasyonalizm icat oldu, sonrası Kaliyuga...” gibi bir cümle kullanmak isterdim ama bunu izah etmek lazım o zaman, lakin fazla dağılmamalı. Dikey olanı terkedip yataya inmenin şuurlu kabulü şeklinde özetlenebilecek bu kaliyuga sonrası dönem, Stargazer’ daki rahip-kralın değişik tür ve versiyonlar halinde soyut şekilde kralların arz-ı endam ettiği süreçtir aslında. “Ne demek istedi bu adam?” Şunu demek istedi bu adam; uğrunda ölünecek, bir insan olarak kişinin arzulayacağı tüm dünyevi güzellikleri ve nimetleri tabi olduğu, aidiyet hissettiği inancı veya düşüncesi, kısaca “dava”sı uğruna feda edebilecek insanlar tarih boyunca var olsa da, birkaç eski istisna haricinde iman edilen tüm bu olguların “beşerin mamülu” olmasına milad Hümanizm ve rasyonalizm kardeşlerdir. O zamana kadar insanlar sadece İlah veya ilahi olan için hayatlarını mahvetmeyi göze alırken, her şeyden sorgusuz vazgeçerken, sonrasında birilerinin icat ettiği düşünceler, akımlar pahasına bu yapılmaya başlandı… İlahi menşeli olsa da özden uzaklaşılarak yaratılan dini radikalizm, adalet düşüncesiyle yola çıkılsa da komünizm, millet sevgisi ile harekete geçse de ultra-ulusçuluk ve faşizm, gene aklıma gelen ilk örnekler… Aslında bu örnekler de Stargazer’da geçen ve insanların hayatlarını uğruna adadıkları birer Rahip-büyücü işte! Miniminnacık istisnalar dışında herkes “yav biz nerede yanlış yaptık” diye sormakta sonrasında…
Devam edecek illa ki, ama nasıl toparlayacağımı ben de bilmiyorum...
25 Ekim 2006 Çarşamba
Stargazer: Meâli ve Tefsîri Üzerine Kişisel Mülahazalar… (2)
Şarkı, her ne kadar bunu açıkça ifade etmese de dinleyiciyi İlkçağ Mezopotamyası'na götürür, bunu düşünmek için yeterli sebebimiz var, çünkü;
a) Bir kule, ziggurat nevinden bir bina inşa edilmektedir,
b) Bir büyücü (wizard) konu edilmektedir ancak maddi iktidarı da elinde bulunduruyor olması gerekir ki bu kişi başkalarına bu kuleyi yaptırtabilecek güce sahip olabilsin, buradan da bir rahip-kral olgusu akla gelmektedir,
c) Hava aşırı sıcaktır, ayrıca mekân çöldür.
Şarkı başlar…
STARGAZER
High noon, oh I'd sell my soul for water
(Öğlen vakti, su için satabilirim ruhumu)
Nine years worth of breakin' my back
(Dokuz yıldır kırılacak gibi belim)
There's no sun in the shadow of the wizard
(Büyücünün gölgesinde güneş haram bize)
See how he glides, why he's lighter than air?
(Nasıl süzüldüğüne bir bakın, ama neden daha hafif havadan?)
Oh I see his face!
(Evet, temaşâ ediyorum yüzünü!)
Where is your star?
(Nerede yıldızın?)
Is it far, is it far, is it far?
(Uzakta mı?)
When do we leave?
(Ne zaman gidiyoruz buralardan?)
I believe, yes, I believe
(İnanıyorum, evet, inanıyorum)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Uçarken görmek için onu)
So many die
(Öldü pek çoğu)
We build a tower of Stone
(Baştan bir kule inşa ediyoruz)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
Just to see him fly
(Sadece onun uçtuğunu görmek için)
But don't know why
(Ama bilmiyorum niye)
Now where do we go?
(Peki şimdi nereye gideceğiz?)
Hot wind, moving fast across the desert
(Sıcak süzgar hızla süzülüyor çölde)
We feel that our time has arrived
(Zaman geldi, hissediyoruz artık)
The world spins, while we put his dream together
(Dünya dönüp durdu, biz bu rüyayı gerçekleştirirken)
A tower of stone to take him straight to the sky
(Bir taş kule, onu doğruca göğe çıkaracak)
Oh I see his face!
(Evet görüyorum yüzünü!)
Where is your star?
(Nerede yıldızın?)
Is it far, is it far, is it far?
(Uzaklarda mı?)
When do we leave?
(Ne zaman terk ediyoruz burayı?)
Hey, I believe, I believe
(İnanıyorum, inanıyorum)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Uçarken görmek için onu)
So many die
(Öldü pek çoğu)
We build a tower of Stone
(Baştan bir kule inşa ediyoruz)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
Just to see him fly
(Sadece onun uçtuğunu görmek için)
But don't know why
(Ama bilmiyorum niye)
Now where do we go?
(Peki şimdi nereye gideceğiz?)
All eyes see the figure of the wizard
(Bütün gözler büyücüyü izliyor)
As he climbs to the top of the world
(O dünyanın zirvesine tırmanırken)
No sound, as he falls instead of rising
(Çıt yok, yükseleceğine yere çakılırken)
Time standing still, then there's blood on the sand
(Zaman donuyor sanki, kumlara kanı yayılmışken)
Oh I see his face!
(Yüzünü gördüm!)
Where was your star?
(Neredeydi yıldızın?)
Was it far, was it far
(Uzakta mıydı?)
When did we leave?
(Ne zaman terk ettik seni?)
We believed, we believed, we believed
(İnandık, inandık, inandık sana)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Onu uçarken görebilmek için)
So many died
(Öldü pek çokları)
We built a tower of Stone
(Taşlardan bir kule yapmıştık)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
To see him fly
(Uçarken görebilmek için onu)
But why
(Peki ama neden?)
In all the rain
(Yağmurlar altında)
With all the chains
(Zincirlerin boyunduruğunda)
Did so many die
(Öldü bu kadar insan)
Just to see him fly
(Sadece onu uçarken görmek için)
Look at my flesh and bone
(Etime, kemiklerime, bedenime bir bak)
Now, look, look, look, look,
(Şimdi bak, bak, bak, bak)
Look at his tower of Stone
(Onun taştan kulesine bak)
I see a rainbow rising
(Yükselen bir gökkuşağı görüyorum)
Look there, on the horizon
(işte oraya, ufka bak)
And I'm coming home, I'm coming home, I'm coming home
(Ve artık evime dönüyorum)
Time is standing still
(Zaman durmuş gibi)
He gave back my will
(Arzularımı geri verdi bana)
Ooh ooh ooh ooh
(Ohhh)
Going home
(Evime gidiyorum)
I'm going home
(Eve dönüyorum)
My eyes are bleeding
(Gözlerim kan yaşları içinde)
And my heart is leaving here
(Ve artık burayı terk ediyor kalbim)
But it's not home
(Ama evim değil ki burası)
But it's not home
(Değil)
Ooh
(Offf)
Take me back
(Geriye götür beni)
He gave me back my will
(İstediğimi vermişti bana)
Ooh ooh ooh ooh
(Offfff)
Take me back, take me back
(Geri al beni, geriye, geriye götür)
Back to my home ooh, ooh, ooh
(Ait olduğum yere götür, ohhh…)
* * * * *
Arapların güzel bir sözü var: “Mazmun (yani zımn edilmiş, gizli mana) şairin karnında gizlidir” derlermiş. Peki ne demek istiyor şair burada diye düşündüğüm zamanlarda aklıma bu söz gelir, “bu bok şairin bağırsaklarında geziniyor, ben bilemem tam manasıyla ne menem bir şey olduğunu, hasbelkader bir yerde sıçarken onu görecek olursam anlarım ancak” diye gülümserim sonra. Stargazer’i yazan grup üyeleri aslında ne düşünmüşlerdi de böyle garip bir şarkı sözü güftelemişlerdi, bir fikrim yok, kimsenin de olamaz, bizler bir ellerinde kalem, diğer ellerinde bira, saman kağıtlara bu şarkıyı karaladıklarında orada değildik, şiir formu olarak bakıldığında da bir özelliği yok bu güftenin, ama Toynbee’nin dediği gibi “şiir dili, vahyin diline benzer, anlamı semboliktir (yani mazmundur) çoğu zaman ve aklın diline tercüme edilemez.” Muallim Naci de şöyle buyurmuş: “Şiir hem nazım, hem nesir kisvesinde tecelli edebilir. Bir söze manzum olduğu için şiirdir denilemeyeceği gibi, mensur olduğu için şiir değildir de denilemez.” Bu koca adamların söylediklerinden, şiiri şiir yapan ana unsurun sembolik anlatımlar, yani gizli/gizlenmiş (günün kelimesi mazmun) anlamlar olduğu neticesine varabiliriz. (Ben varıyorum şahsen.) İşte, bu nedenle tefsir (interpretation) etmek gerekir, hatta zorunluluk halini alır bazen, şerhler de tamamlayıcı özellikler taşıyabilir. Ve gene işte, bundandır Stargazer’i dinlediğimde içimde hissettiklerimi yazmaya niyetlenmem. William Hazlitt de “şiir akıl diline çevrilemez” gibi bir söz etmiş, “Ve çünkü her söz eksiktir ve insan söz söylemeye kâdir değildir” diyen şaire sırtımı dayayarak itiraf edeyim ki, ne kadar uğraşırsam uğraşayım istediklerimi yazamayacağım, çünkü kelime dağarcığı geniş olsa da insanın, duygu ve düşünüşünün ne hızına yetişebilir, ne de çeşitliliğine… Lisan kısıtlı bir alettir.
Stargazer mahvolan bir hayatı anlatıyor… Tefsir bitti, aslında hepsi bu! Kısa olduğu kadar net ve açık değil mi?
Devamı tabii ki gelecek... Pek yakında...
a) Bir kule, ziggurat nevinden bir bina inşa edilmektedir,
b) Bir büyücü (wizard) konu edilmektedir ancak maddi iktidarı da elinde bulunduruyor olması gerekir ki bu kişi başkalarına bu kuleyi yaptırtabilecek güce sahip olabilsin, buradan da bir rahip-kral olgusu akla gelmektedir,
c) Hava aşırı sıcaktır, ayrıca mekân çöldür.
Şarkı başlar…
STARGAZER
High noon, oh I'd sell my soul for water
(Öğlen vakti, su için satabilirim ruhumu)
Nine years worth of breakin' my back
(Dokuz yıldır kırılacak gibi belim)
There's no sun in the shadow of the wizard
(Büyücünün gölgesinde güneş haram bize)
See how he glides, why he's lighter than air?
(Nasıl süzüldüğüne bir bakın, ama neden daha hafif havadan?)
Oh I see his face!
(Evet, temaşâ ediyorum yüzünü!)
Where is your star?
(Nerede yıldızın?)
Is it far, is it far, is it far?
(Uzakta mı?)
When do we leave?
(Ne zaman gidiyoruz buralardan?)
I believe, yes, I believe
(İnanıyorum, evet, inanıyorum)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Uçarken görmek için onu)
So many die
(Öldü pek çoğu)
We build a tower of Stone
(Baştan bir kule inşa ediyoruz)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
Just to see him fly
(Sadece onun uçtuğunu görmek için)
But don't know why
(Ama bilmiyorum niye)
Now where do we go?
(Peki şimdi nereye gideceğiz?)
Hot wind, moving fast across the desert
(Sıcak süzgar hızla süzülüyor çölde)
We feel that our time has arrived
(Zaman geldi, hissediyoruz artık)
The world spins, while we put his dream together
(Dünya dönüp durdu, biz bu rüyayı gerçekleştirirken)
A tower of stone to take him straight to the sky
(Bir taş kule, onu doğruca göğe çıkaracak)
Oh I see his face!
(Evet görüyorum yüzünü!)
Where is your star?
(Nerede yıldızın?)
Is it far, is it far, is it far?
(Uzaklarda mı?)
When do we leave?
(Ne zaman terk ediyoruz burayı?)
Hey, I believe, I believe
(İnanıyorum, inanıyorum)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Uçarken görmek için onu)
So many die
(Öldü pek çoğu)
We build a tower of Stone
(Baştan bir kule inşa ediyoruz)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
Just to see him fly
(Sadece onun uçtuğunu görmek için)
But don't know why
(Ama bilmiyorum niye)
Now where do we go?
(Peki şimdi nereye gideceğiz?)
All eyes see the figure of the wizard
(Bütün gözler büyücüyü izliyor)
As he climbs to the top of the world
(O dünyanın zirvesine tırmanırken)
No sound, as he falls instead of rising
(Çıt yok, yükseleceğine yere çakılırken)
Time standing still, then there's blood on the sand
(Zaman donuyor sanki, kumlara kanı yayılmışken)
Oh I see his face!
(Yüzünü gördüm!)
Where was your star?
(Neredeydi yıldızın?)
Was it far, was it far
(Uzakta mıydı?)
When did we leave?
(Ne zaman terk ettik seni?)
We believed, we believed, we believed
(İnandık, inandık, inandık sana)
In the heat and the rain
(Sıcakta ve yağmurda)
With whips and chains
(Kırbaçlarla ve zincirlerle)
To see him fly
(Onu uçarken görebilmek için)
So many died
(Öldü pek çokları)
We built a tower of Stone
(Taşlardan bir kule yapmıştık)
With our flesh and bone
(Etimizle, kemiğimizle)
To see him fly
(Uçarken görebilmek için onu)
But why
(Peki ama neden?)
In all the rain
(Yağmurlar altında)
With all the chains
(Zincirlerin boyunduruğunda)
Did so many die
(Öldü bu kadar insan)
Just to see him fly
(Sadece onu uçarken görmek için)
Look at my flesh and bone
(Etime, kemiklerime, bedenime bir bak)
Now, look, look, look, look,
(Şimdi bak, bak, bak, bak)
Look at his tower of Stone
(Onun taştan kulesine bak)
I see a rainbow rising
(Yükselen bir gökkuşağı görüyorum)
Look there, on the horizon
(işte oraya, ufka bak)
And I'm coming home, I'm coming home, I'm coming home
(Ve artık evime dönüyorum)
Time is standing still
(Zaman durmuş gibi)
He gave back my will
(Arzularımı geri verdi bana)
Ooh ooh ooh ooh
(Ohhh)
Going home
(Evime gidiyorum)
I'm going home
(Eve dönüyorum)
My eyes are bleeding
(Gözlerim kan yaşları içinde)
And my heart is leaving here
(Ve artık burayı terk ediyor kalbim)
But it's not home
(Ama evim değil ki burası)
But it's not home
(Değil)
Ooh
(Offf)
Take me back
(Geriye götür beni)
He gave me back my will
(İstediğimi vermişti bana)
Ooh ooh ooh ooh
(Offfff)
Take me back, take me back
(Geri al beni, geriye, geriye götür)
Back to my home ooh, ooh, ooh
(Ait olduğum yere götür, ohhh…)
* * * * *
Arapların güzel bir sözü var: “Mazmun (yani zımn edilmiş, gizli mana) şairin karnında gizlidir” derlermiş. Peki ne demek istiyor şair burada diye düşündüğüm zamanlarda aklıma bu söz gelir, “bu bok şairin bağırsaklarında geziniyor, ben bilemem tam manasıyla ne menem bir şey olduğunu, hasbelkader bir yerde sıçarken onu görecek olursam anlarım ancak” diye gülümserim sonra. Stargazer’i yazan grup üyeleri aslında ne düşünmüşlerdi de böyle garip bir şarkı sözü güftelemişlerdi, bir fikrim yok, kimsenin de olamaz, bizler bir ellerinde kalem, diğer ellerinde bira, saman kağıtlara bu şarkıyı karaladıklarında orada değildik, şiir formu olarak bakıldığında da bir özelliği yok bu güftenin, ama Toynbee’nin dediği gibi “şiir dili, vahyin diline benzer, anlamı semboliktir (yani mazmundur) çoğu zaman ve aklın diline tercüme edilemez.” Muallim Naci de şöyle buyurmuş: “Şiir hem nazım, hem nesir kisvesinde tecelli edebilir. Bir söze manzum olduğu için şiirdir denilemeyeceği gibi, mensur olduğu için şiir değildir de denilemez.” Bu koca adamların söylediklerinden, şiiri şiir yapan ana unsurun sembolik anlatımlar, yani gizli/gizlenmiş (günün kelimesi mazmun) anlamlar olduğu neticesine varabiliriz. (Ben varıyorum şahsen.) İşte, bu nedenle tefsir (interpretation) etmek gerekir, hatta zorunluluk halini alır bazen, şerhler de tamamlayıcı özellikler taşıyabilir. Ve gene işte, bundandır Stargazer’i dinlediğimde içimde hissettiklerimi yazmaya niyetlenmem. William Hazlitt de “şiir akıl diline çevrilemez” gibi bir söz etmiş, “Ve çünkü her söz eksiktir ve insan söz söylemeye kâdir değildir” diyen şaire sırtımı dayayarak itiraf edeyim ki, ne kadar uğraşırsam uğraşayım istediklerimi yazamayacağım, çünkü kelime dağarcığı geniş olsa da insanın, duygu ve düşünüşünün ne hızına yetişebilir, ne de çeşitliliğine… Lisan kısıtlı bir alettir.
Stargazer mahvolan bir hayatı anlatıyor… Tefsir bitti, aslında hepsi bu! Kısa olduğu kadar net ve açık değil mi?
Devamı tabii ki gelecek... Pek yakında...
22 Ekim 2006 Pazar
Stargazer: Meâli ve Tefsîri Üzerine Kişisel Mülahazalar… (1)
Rock tarihinin en güzel şarkılarındandır bu… Ritchie Blackmore’un Deep Purple’dan ayrıldıktan sonra kurduğu yeni grubun vokaline Ronnie James Dio geçmiştir, ve doğrusu o 1.55m’lik adamdan bu ses ve yorum nasıl çıkar her zaman şaşırtmıştır beni. Gitarda tüm zamanların en büyük ustası olur, vokalde böylesi bir sıradışı karakter mikrofonda teganni buyurursa, şarkıların “büyüleyiciliği” hususu da un+yağ=helva şeklinde basite indirgenebilir haliyle, Man On The Siver Mountain, Catch the Rainbow, Rainbow Eyes, gibi lezzetinden yenmeyen helva örneklerinin yanında, bir de pişirdikleri Stargazer isimli bir şey var ki, işte orada duralım, secde edilesi, "yeme de, yanında da yatma, ne haddine, el pençe divan dur önünde” denilesi bir şarkıdır o, insan üstü nitelikler taşıyan… Müziğin dinen caizliği konusunda yapılan tartışmalarda Gazâli’nin “Bir ud çalarken kalbinde bir şey hissetmeyen kişinin imanından şüphe edilir” şeklindeki yorumu dikkat çekici gelmiştir her zaman bana. Müziğin tabiatında gerçekten ilahî bir şeyler var, başka olgulardan çok daha fazla tesir altında bırakan bizi, damarlarımızdaki kanın şırıngayla çekildiğini duyumsadığımız, yanaklarımızın gerildiği, hem tüm şiddetiyle haykırarak koşmayı, hem de oturduğumuz yerde ufaldığımız, küçülüp ezilerek kulaklarımızdan giren notaların arasında yok olmayı dilediğimiz bir tuhaflık o… Bu yüzden ardı ardına yirmi beş kere dinlesek bıkmayız bazı eserlerden, Beethoven’ın 7. senfonisinin 2. bölümünden kim sıkılır, veya Mendelsohn’un Salterello’sundan? Şarkılar ise biraz daha farklı, çünkü işin içine “söz” de giriyor, “söz ola kestire başı” lardan bahsetmiyorum tabii, müziği bir arap atından Pegasus’a döndürme yetisine sahip unsurdan bahsediyorum. (Serdar Ortaç’a selam olsun.) Stargazer işte böyle bir şarkı… Klasik müzik dinliyormuş havası veren, ama bir hard rock (hatta metal) sınırında dolaşan inanılmaz melodilerle dolu, sözleriyle de insanı aptallaştıran, şaşkına çevirip hayrete düşüren bir bütünlükle karşımıza çıkan bir parçadan söz ediyorum, henüz müziğin bitmediği, günümüzdeki soytarılıkların basit insanlar için icat edilmediği dönemlerde, 70’lerde yapılmış…
Blackmore ve beraberindeki amcaların 1976 senesinde çıkarttıkları "Rainbow Rising" albümlerinden Stargazer parçası…
Pek yakında…
Blackmore ve beraberindeki amcaların 1976 senesinde çıkarttıkları "Rainbow Rising" albümlerinden Stargazer parçası…
Pek yakında…
20 Ekim 2006 Cuma
Kadir Gecesinde Sezai Karakoç...
Sadece şiir kanatlandırır bizi...
Üstad'ın Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine isimli şiirinin IV. bölümü... Sesli okuyunuz.
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca'da Emirgan'da
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar evvel bu şiiri ilk okuduğumda gözyaşlarına boğulmuştum... Annem de habersizdi bu şiirden, bir ara onu evde kıstırıp tüm itirazlarına ve "git başımdan, ben okurum bir ara, zaten şiir de sevmem" şeklinde direnmesine rağmen ona da okumaya başladım, bittiğinde her ikimiz de sulu göz bir halde sarılmıştık birbirimize...
Hala doluyor gözlerim...
Uzatma dünya sürgünümü benim...
Üstad'ın Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine isimli şiirinin IV. bölümü... Sesli okuyunuz.
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca'da Emirgan'da
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar evvel bu şiiri ilk okuduğumda gözyaşlarına boğulmuştum... Annem de habersizdi bu şiirden, bir ara onu evde kıstırıp tüm itirazlarına ve "git başımdan, ben okurum bir ara, zaten şiir de sevmem" şeklinde direnmesine rağmen ona da okumaya başladım, bittiğinde her ikimiz de sulu göz bir halde sarılmıştık birbirimize...
Hala doluyor gözlerim...
Uzatma dünya sürgünümü benim...
18 Ekim 2006 Çarşamba
Pazar günü akşam kendi kendime söz verdim, artık kitap okuyacağım, bu salak nette harcadığım salak saatler beni salak ediyor, kendime çeki düzen vermeliyim vs. diyerek.
Pazartesi güzel geçti.
Salı arkadaşım gelip ne zamandır istediğim FIFA 2007'yi kurdu bilgisayarıma.
O günden bugüne, ve sanırım daha uzun süre ne kitaplar olacak akşamlarımda, ne de net...
Yağmurdan kaçarken doluya tutuldum, ama gene de Viva FIFA!
(Eski bir konuşma, uzun yıllar önce anneciğimle aramda geçen:
A- Artık evlenmen gerek, zamanı gelmedi mi?
B- Belki, ama o zaman eve gelip saatlerce FIFA oynayabilir miyim? Hiç sanmıyorum.
A- Oynayamazsın tabii, karını bırakıp bilgisayar oyunuyla mı geçireceksin akşamları. Onunla oynaman lazım.
B- FIFA kadar zevk verir mi bana? Evlenmesem de olur, erken sanırım.
A- Sen ne zaman büyüyeceksin?
B- Bekleyelim görelim. )
Pazartesi güzel geçti.
Salı arkadaşım gelip ne zamandır istediğim FIFA 2007'yi kurdu bilgisayarıma.
O günden bugüne, ve sanırım daha uzun süre ne kitaplar olacak akşamlarımda, ne de net...
Yağmurdan kaçarken doluya tutuldum, ama gene de Viva FIFA!
(Eski bir konuşma, uzun yıllar önce anneciğimle aramda geçen:
A- Artık evlenmen gerek, zamanı gelmedi mi?
B- Belki, ama o zaman eve gelip saatlerce FIFA oynayabilir miyim? Hiç sanmıyorum.
A- Oynayamazsın tabii, karını bırakıp bilgisayar oyunuyla mı geçireceksin akşamları. Onunla oynaman lazım.
B- FIFA kadar zevk verir mi bana? Evlenmesem de olur, erken sanırım.
A- Sen ne zaman büyüyeceksin?
B- Bekleyelim görelim. )
15 Ekim 2006 Pazar
Top 20 plus 1
Kayıp Otoban (David Lynch, hayatımda beni korkudan uyutmayan yegane film, ölümden korktuğumu söyletti bana)
İnce Kırmızı Hat (Terence Malick, inanılmaz bir savaş karşıtı fimdi)
Otomatik Portakal (Stanley Kubrick, şiddet - sanat ilişkisi)
La Haine (Bilmem ne Kassovitz, sosyal nefret ne ile beslenir, iyi bir derstir)
Korkunç İvan I - II (Sergei Eisenstein, gölgelerin gücü, Rus Tarihine merakımın miladı...)
Yedi (David Fincher, insanı gerer de gerer)
Ölümcül Oyunlar (Haneke, nedensiz zulmetmenin tarifsiz güzelliği)
Dersu Uzala (Akira Kurusawa, tabiat, insan, kültür ve medeniyet üzerine bir şaheser)
Ben Hur (William Wyler, kader üzerine... hipodrom sahnesini yüzlerce kez seyretmişimdir)
Alien II (James Cameron, bir bilim kurgu bu kadar güzel olabilir)
Rezervuar Köpekleri (Quentin Tarantino, şarkı söyleyip dans ederek kulak kesme sanatı hakkında küçük bir öğreti)
Pi (Aranofski, sayılar ve şizofreni)
Kedma (Amos Gitai, İsrail Devletinin kuruluşu, belgesel gibi bir günah çıkarma, hele keçileriyle kaçan Arap'ın bir monoloğu var ki, ezberlenmeli - ayrıca Janush'un tiradı dehşet vericidir)
Hamlet (Kenneth Branagh'ın yönettiği dört saatlik full-version, virgülüne kadar Hamlet)
Helena'yı Sarmak (Jane Champion, Erkek-Kadın ilişkileri üzerine sarsıcı bir deneme)
Deney (İnsan ve İnsanlar’ın yazarı Çiğdem Kağıtçıbaşı’ya selam olsun)
Dönüş (Andrey Zvyagintsev, Baba, Oğul ve Mel’un Ruh adına cesur bir deneme)
Dün Pazara Giderken Komik Bir Şey Oldu (Richard Lester, Komedi filmlerinin Şeyhin Şah'ül Muazzamı, Kalbim duracak gibi olmuştu, nefes almakta zorlanıyordum aralıksız kahkaha atarken)
Katil Doğanlar (Oliver Stone, Şiddet – Medya ilişkisi)
Manolya (Paul Thomas Anderson, Savaş ve Barış’ı okuyormuşum hissini vermişti bana)
Jüri Özel Ödülüm: Tutku (Mel Gibson, Bu filmi izlerken ağlamayan bizden değildir!)
Daha da unuttuğum kim bilir neler var.Vesselam.
İnce Kırmızı Hat (Terence Malick, inanılmaz bir savaş karşıtı fimdi)
Otomatik Portakal (Stanley Kubrick, şiddet - sanat ilişkisi)
La Haine (Bilmem ne Kassovitz, sosyal nefret ne ile beslenir, iyi bir derstir)
Korkunç İvan I - II (Sergei Eisenstein, gölgelerin gücü, Rus Tarihine merakımın miladı...)
Yedi (David Fincher, insanı gerer de gerer)
Ölümcül Oyunlar (Haneke, nedensiz zulmetmenin tarifsiz güzelliği)
Dersu Uzala (Akira Kurusawa, tabiat, insan, kültür ve medeniyet üzerine bir şaheser)
Ben Hur (William Wyler, kader üzerine... hipodrom sahnesini yüzlerce kez seyretmişimdir)
Alien II (James Cameron, bir bilim kurgu bu kadar güzel olabilir)
Rezervuar Köpekleri (Quentin Tarantino, şarkı söyleyip dans ederek kulak kesme sanatı hakkında küçük bir öğreti)
Pi (Aranofski, sayılar ve şizofreni)
Kedma (Amos Gitai, İsrail Devletinin kuruluşu, belgesel gibi bir günah çıkarma, hele keçileriyle kaçan Arap'ın bir monoloğu var ki, ezberlenmeli - ayrıca Janush'un tiradı dehşet vericidir)
Hamlet (Kenneth Branagh'ın yönettiği dört saatlik full-version, virgülüne kadar Hamlet)
Helena'yı Sarmak (Jane Champion, Erkek-Kadın ilişkileri üzerine sarsıcı bir deneme)
Deney (İnsan ve İnsanlar’ın yazarı Çiğdem Kağıtçıbaşı’ya selam olsun)
Dönüş (Andrey Zvyagintsev, Baba, Oğul ve Mel’un Ruh adına cesur bir deneme)
Dün Pazara Giderken Komik Bir Şey Oldu (Richard Lester, Komedi filmlerinin Şeyhin Şah'ül Muazzamı, Kalbim duracak gibi olmuştu, nefes almakta zorlanıyordum aralıksız kahkaha atarken)
Katil Doğanlar (Oliver Stone, Şiddet – Medya ilişkisi)
Manolya (Paul Thomas Anderson, Savaş ve Barış’ı okuyormuşum hissini vermişti bana)
Jüri Özel Ödülüm: Tutku (Mel Gibson, Bu filmi izlerken ağlamayan bizden değildir!)
Daha da unuttuğum kim bilir neler var.Vesselam.
10 Ekim 2006 Salı
Aynı Irmakta Yıkanma Takıntısı ve Huzuru...
Baba: Bak ne diyeceğim, bir araba alalım sana… Nissan Micra’lar çok uygun bu aralar.
Oğul: Nereden çıktı bu? Hem param da yok benim.
Baba: Krediyle alırsın, 24 ay taksitle rahat rahat ödersin hem. Ben de yardım ederim gerekirse.
Oğul: Sıfır mı alacağım yani?
Baba: Tabii, dizelleri de çıkmış, çok rahat edersin, masrafsız olur ayrıca.
Oğul: İyi de param yok ki, hep birilerinde “borç” halinde param.
Baba: Daha iyi ya, bu bahaneyle paranı da toplarsın elalemden.
Oğul: İyi de ne yapacağım arabayı? Taksiye biniyorum zaten gerekince.
Baba: Açılırsın biraz, çok kapalı bir hayatın var, istemiyorum ben böyle olmalı, üzülüyorum valla. Çok rahat edeceksin.
Oğul: Açılır mıyım? Ne diye açılayım, hem nereye açılıyorum?
Baba: Araban olursa gezersin, durmazsın yerinde, gençsin, canın isterse her akşam bir yere de gidecek olursun, yeri gelir anneni götürürsün bir yerlere.
Oğul: Onu sen götürüyorsun zaten, hem ne diye açılayım, ben gayet mutluyum kapalı olmaktan, gezmek tozmak bana göre değil. Otuz üç yıldır oğlunum baba, hala tanıyamadın mı beni…
Ruhu’l Kuds: Çocuğun evi var, bir de arabası olursa bırakmaz artık kızlar peşini, boşver ya, ister alır ister almaz.
Baba: İyi de koca adam oldu, arabasızlık nereye kadar?
Oğul: Babacım ancak evlenecek olursam alırım bir araba kendime.
Baba: İyi işte, araban olursa evlenirsin, böyle bekâr da kalınmaz.
Oğul: Babaların babası evlenmek istemiyorum ki. Yanlış anladın sen beni, evlenmek isteyip de arabasız olduğum için yalnız kalmıyorum ben.
Baba: Araban olsun bak hemen evleneceksin.
Oğul: Nasıl saptırdın konuyu birden, evlenmeyeceğim, eğer bir gün başıma gelirse bu lanet, o zaman araba almayı da düşünürüm.
Baba: Ya tamam ama sana bir Nissan Micra alalım bence, tam zamanı, 2007 model, dizel, otomatik vites.
Ruhu’l Kuds: Ya gidin mutfakta konuşun ya da burada durup susun anlamıyorum filmden hiçbir şey.
Baba: Arabası olsa fena mı olur allahaşkına?
Oğul: Babacım ilgilenmiyorum, araba ihtiyaç değil benim için, düşünmüyorum şu sıralar araba almayı.
Ruhu’l Kuds: Ben mutfağa gidiyorum çekemem sizi valla, gelmeyin arkamdan.
Baba: Öyle olsun…
Bu trilog bana bütün gece bir şey anımsatıp durdu, zaten tuhaf ve bıkkınlık yaratan bir serbest çağrışım dünyam var… En sonunda anımsadım ve aşağıya da döküyorum bu garip “de ja vu halime sebep olan metni. Alıntı Arnold J. Toynbee’nin kaleme aldığı nefis “Medeniyet Yargılanıyor” (Civilization On Trial) isimli eserden, ve bu kitabın en önemli, etkili ve herkesin mutlak surette okuması gereken İslam, Batı ve Gelecek başlıklı kısa risalesinden:
(...)
Bu anlayış, 1920’lerde San’a imamı Seyyit Yahya ile bir İngiliz elçisi arasında geçen konuşmada daha iyi görülüyor. Elçinin görevi San’alıların Birinci Dünya Savaşında işgal ettikleri ve bir daha boşaltamadıkları İngilizlerin himayesinde bulunan toprakları savaşmadan geri vermesi için İmam’ı kandırmaktı. Görevini başaramayacağına iyice inandıktan sonra, İngiliz elçisi İmam’la yaptığı son konuşmaya ayrı bir hava vermek için İmam’ın yeni model ordusunun askeri görünüşünü övdü. İmam’ın iltifattan hoşlandığını görünce devam etti:
“Zannederim ki artık diğer Batı kurumlarını da kabul edebilirsiniz?"
İmam gülerek, “Zannetmem” dedi.
“Gerçekten mi? Bu beni ilgilendiriyor. Nedenlerini öğrenebilir miyim acaba?”
İmam, “Diğer Batı kurumlarından hoşlanmam gerektiğini sanmıyorum” dedi.
“Öyle mi? Ne gibi kurumlar mesela?”
İmam, “Parlamentolar” diye cevap verdi. “Ben kendim yönetmek istiyorum. Parlamentoyu sıkıcı bulabilirim.”
Elçi “Neden?” diyerek ileri atıldı. “Sorumlu, parlamentoya dayalı temsili bir hükümetin Batı Mdeniyetinin zaruri parçalarından biris olmadığına size söz verebilirim. İtalya’ya bakın, parlamenter sistemi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam bu sefer “güzel ama sizin içkiniz var” dedi. “Şu anda hemen hemen hiç bilinmeyen içkinin ülkeme sokulmasını istemiyorum. “
Elçi “Gayet tabii” dedi, “Fakat sorun o ise, size içkinin Batı Medeniyetinin zaruri bir parçası olmadığına söz verebilirim. Amerika’ya bakın, içkiyi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam konuşmanın bittiğini imâ eden bir gülümsemeyle, “ne olursa olsun, ben parlamentodan, içkiden ve bu gibi şeylerden hoşlanmıyorum” dedi.
(…)
Bu kelimeler, gerçekte Batı Medeniyetini çok uzaktan seyreden İmam’ın, o uzak perspektiften, Batı Medeniyetini tek ve bölünmez bir bütün olarak gördüğünü gösterdi. Muhtemelen bu, Batılı bir göze, birbiriyle ilgisiz parçalar olarak gözüküyordu. Bu yüzden İmam’ın hal diliyle ifadelendirdiği şey, İmam’ın Batı askeri tekniğini benimsemekle, geleneksel İslam medeniyetini bütünüyle parçalayacak bir belayı insanların hayatına yerleştirdiği idi.”
(...)
San'a İmamı gibi hissettim kendimi, tüm bu alıntıladığım diyaloğu anımsayınca...
Babam da İngiliz Elçisi oluyor, hayatımı bütünüyle değiştirmek isteyen...
Long live Status Quo!
Oğul: Nereden çıktı bu? Hem param da yok benim.
Baba: Krediyle alırsın, 24 ay taksitle rahat rahat ödersin hem. Ben de yardım ederim gerekirse.
Oğul: Sıfır mı alacağım yani?
Baba: Tabii, dizelleri de çıkmış, çok rahat edersin, masrafsız olur ayrıca.
Oğul: İyi de param yok ki, hep birilerinde “borç” halinde param.
Baba: Daha iyi ya, bu bahaneyle paranı da toplarsın elalemden.
Oğul: İyi de ne yapacağım arabayı? Taksiye biniyorum zaten gerekince.
Baba: Açılırsın biraz, çok kapalı bir hayatın var, istemiyorum ben böyle olmalı, üzülüyorum valla. Çok rahat edeceksin.
Oğul: Açılır mıyım? Ne diye açılayım, hem nereye açılıyorum?
Baba: Araban olursa gezersin, durmazsın yerinde, gençsin, canın isterse her akşam bir yere de gidecek olursun, yeri gelir anneni götürürsün bir yerlere.
Oğul: Onu sen götürüyorsun zaten, hem ne diye açılayım, ben gayet mutluyum kapalı olmaktan, gezmek tozmak bana göre değil. Otuz üç yıldır oğlunum baba, hala tanıyamadın mı beni…
Ruhu’l Kuds: Çocuğun evi var, bir de arabası olursa bırakmaz artık kızlar peşini, boşver ya, ister alır ister almaz.
Baba: İyi de koca adam oldu, arabasızlık nereye kadar?
Oğul: Babacım ancak evlenecek olursam alırım bir araba kendime.
Baba: İyi işte, araban olursa evlenirsin, böyle bekâr da kalınmaz.
Oğul: Babaların babası evlenmek istemiyorum ki. Yanlış anladın sen beni, evlenmek isteyip de arabasız olduğum için yalnız kalmıyorum ben.
Baba: Araban olsun bak hemen evleneceksin.
Oğul: Nasıl saptırdın konuyu birden, evlenmeyeceğim, eğer bir gün başıma gelirse bu lanet, o zaman araba almayı da düşünürüm.
Baba: Ya tamam ama sana bir Nissan Micra alalım bence, tam zamanı, 2007 model, dizel, otomatik vites.
Ruhu’l Kuds: Ya gidin mutfakta konuşun ya da burada durup susun anlamıyorum filmden hiçbir şey.
Baba: Arabası olsa fena mı olur allahaşkına?
Oğul: Babacım ilgilenmiyorum, araba ihtiyaç değil benim için, düşünmüyorum şu sıralar araba almayı.
Ruhu’l Kuds: Ben mutfağa gidiyorum çekemem sizi valla, gelmeyin arkamdan.
Baba: Öyle olsun…
Bu trilog bana bütün gece bir şey anımsatıp durdu, zaten tuhaf ve bıkkınlık yaratan bir serbest çağrışım dünyam var… En sonunda anımsadım ve aşağıya da döküyorum bu garip “de ja vu halime sebep olan metni. Alıntı Arnold J. Toynbee’nin kaleme aldığı nefis “Medeniyet Yargılanıyor” (Civilization On Trial) isimli eserden, ve bu kitabın en önemli, etkili ve herkesin mutlak surette okuması gereken İslam, Batı ve Gelecek başlıklı kısa risalesinden:
(...)
Bu anlayış, 1920’lerde San’a imamı Seyyit Yahya ile bir İngiliz elçisi arasında geçen konuşmada daha iyi görülüyor. Elçinin görevi San’alıların Birinci Dünya Savaşında işgal ettikleri ve bir daha boşaltamadıkları İngilizlerin himayesinde bulunan toprakları savaşmadan geri vermesi için İmam’ı kandırmaktı. Görevini başaramayacağına iyice inandıktan sonra, İngiliz elçisi İmam’la yaptığı son konuşmaya ayrı bir hava vermek için İmam’ın yeni model ordusunun askeri görünüşünü övdü. İmam’ın iltifattan hoşlandığını görünce devam etti:
“Zannederim ki artık diğer Batı kurumlarını da kabul edebilirsiniz?"
İmam gülerek, “Zannetmem” dedi.
“Gerçekten mi? Bu beni ilgilendiriyor. Nedenlerini öğrenebilir miyim acaba?”
İmam, “Diğer Batı kurumlarından hoşlanmam gerektiğini sanmıyorum” dedi.
“Öyle mi? Ne gibi kurumlar mesela?”
İmam, “Parlamentolar” diye cevap verdi. “Ben kendim yönetmek istiyorum. Parlamentoyu sıkıcı bulabilirim.”
Elçi “Neden?” diyerek ileri atıldı. “Sorumlu, parlamentoya dayalı temsili bir hükümetin Batı Mdeniyetinin zaruri parçalarından biris olmadığına size söz verebilirim. İtalya’ya bakın, parlamenter sistemi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam bu sefer “güzel ama sizin içkiniz var” dedi. “Şu anda hemen hemen hiç bilinmeyen içkinin ülkeme sokulmasını istemiyorum. “
Elçi “Gayet tabii” dedi, “Fakat sorun o ise, size içkinin Batı Medeniyetinin zaruri bir parçası olmadığına söz verebilirim. Amerika’ya bakın, içkiyi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam konuşmanın bittiğini imâ eden bir gülümsemeyle, “ne olursa olsun, ben parlamentodan, içkiden ve bu gibi şeylerden hoşlanmıyorum” dedi.
(…)
Bu kelimeler, gerçekte Batı Medeniyetini çok uzaktan seyreden İmam’ın, o uzak perspektiften, Batı Medeniyetini tek ve bölünmez bir bütün olarak gördüğünü gösterdi. Muhtemelen bu, Batılı bir göze, birbiriyle ilgisiz parçalar olarak gözüküyordu. Bu yüzden İmam’ın hal diliyle ifadelendirdiği şey, İmam’ın Batı askeri tekniğini benimsemekle, geleneksel İslam medeniyetini bütünüyle parçalayacak bir belayı insanların hayatına yerleştirdiği idi.”
(...)
San'a İmamı gibi hissettim kendimi, tüm bu alıntıladığım diyaloğu anımsayınca...
Babam da İngiliz Elçisi oluyor, hayatımı bütünüyle değiştirmek isteyen...
Long live Status Quo!
8 Ekim 2006 Pazar

"In this world of shit I exist,
Perfect world conforms I resist,
Disconnect the nerves from the spine,
Desecrate the walls of the mind.
Through these eyes no love is alive,
Through these eyes unrest never dies,
Through these lies compassion is lost,
Through these lies await the Ungod"
Slayer, In The Name Of God isimli şarkılarından...
Ne güzel gidiyor bu akşam...
Into Deep...
(...)
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Bâkiyse ruh eğer, dilemezdim bekâsını.
Hulyâsı kalmayınca hayatın ne zevki var?
Bitsin, hayırlısıyle, bu beyhûde sonbahar!
Ölmek değildir ömrümüzün en fena işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.
Demiş Yahya Kemal... Ondan habersiz Bjork, A Dancer In The Dark'ın unutulmaz soundtrack'inde şöyle tegannî buyuruyordu:
I've seen it all
I've seen the dark
I've seen the brightness in one little spark
I've seen what I choose and I've seen what I need
And that is enough
To want more would be greed
I've seen what I was and I know what I'll be
I've seen it all there is no more to see
Arkadaşlarla aynı fikirdeyim...
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Bâkiyse ruh eğer, dilemezdim bekâsını.
Hulyâsı kalmayınca hayatın ne zevki var?
Bitsin, hayırlısıyle, bu beyhûde sonbahar!
Ölmek değildir ömrümüzün en fena işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.
Demiş Yahya Kemal... Ondan habersiz Bjork, A Dancer In The Dark'ın unutulmaz soundtrack'inde şöyle tegannî buyuruyordu:
I've seen it all
I've seen the dark
I've seen the brightness in one little spark
I've seen what I choose and I've seen what I need
And that is enough
To want more would be greed
I've seen what I was and I know what I'll be
I've seen it all there is no more to see
Arkadaşlarla aynı fikirdeyim...
7 Ekim 2006 Cumartesi
"Eski Yeni", "Real Fake" gibi bir şey olsa gerek.
Görülen lüzum üzerine 24 Ekim 2003 tarihinde Priştina/Kosova'da çiziktirilmiş bu yazı ufak tefek birkaç rötuştan sonra aşağıdaki hale geldi ve buraya konuldu.
-----------------------------------------------------------------
Overkill’in 'Evil never dies' isimli enfes bir şarkısı var, kötülük ölmez… Ben de ekleyeyim, uyumaz da, ama uyuyormuş gibi görünür bazen.
John Lukacs'ın “Yirminci Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu” başlıklı kitabının epigramı 18.yy’da yaşamış Antoine Rivarol’a ait: "En uygar milletler bile barbarlığa, demirin pasa komşuluğu kadar yakındırlar.” Rivarol Amca bu ve benzer hikmetleri sıcak sıcak yumurtladığı vakitler Dünya Savaşlarına yüz yıldan fazla vardı, Waterloo bile yaşanmamıştı henüz, belki Napolyon’un neler yapabileceğinden de bîhaberdi Rivarol… Bizim tarih perspektifimize sahip olsaydı eğer, ne leziz, ne çift sarılı yumurtalar çıkaracaktı daha kim bilir, o da bize sır maalesef. Söz gelimi, Almanların yirminci yüzyılın ilk yarısında dünyaya saldığı şiddet, obsesyon ve kan üçgeniyle oluşturulmuş “etkinliği” konusunda bir falcı çıkıp kulağına bir şeyler fısıldasaydı şayet, ve aynı Almanların Bismarck’ın çizdiği siyasi yolu takip ederken Goethe, Schiller, Schopenhauer, Hegel, Beethoven, Mozart, Brahms okuyarak, dinleyerek gelişip serpildiklerini ve ne hikmetse bu “hale” geldiklerini bilmiş olsaydı, kendisiyle gurur duyardı sanırım, yumurtladığı hikmet konusunda… Belki Zweig gibi intihar eder, veya Spengler gibi Batının Çöküşünü yazardı…
Fazla geriye gitmeyelim, Rivarol’un kemikleri çoktan toprak oldu, Auschwitz ve Mengele hakkında Slayer “Angel Of Death” isimli harika şarkısını besteledi, Ruslar Afganistanda, Amerikalılar Vietnamda, Kızıl Kmerler Kombaçya’da, vs. “insanın asaleti” üzerine yüksek ve değerli dersler verdiler.
Tıpkı burada olduğu gibi…
Yugoslavya, hayranlık uyandıran bir siyasal birliktelik ve sosyal anlaşma örneğiydi bir zamanlar… 1990’da dağılma/parçalanma süreci başladığında ise bu topraklara hakim olan huzur, sükunet, etnik kökenlere ve dinsel farklılıklara duyulan (kıskanılası) saygı bir anda öylesine buharlaştı ki, bütün bir Yugoslav Halkının amnezi mağduru olması ihtimalinden başka hiçbir açıklama kafi gelmez durumu anlatmaya… Birkaç ay evvel bir birlerine kapı komşusu olan, kız alıp kız veren, işlerinde ortak olan insanlar birden bire ellerine silah alıp birbirlerini öldürmeye başladılar. Bu ordular arası değil, milletler arasında bir savaş olduğundan şiddetten en büyük payı/zararı kadınlar ve çocuklar almış oldu, Bosna’da tecavüze uğrayan kadınların sayısı hakkında yüz ile üç yüz bin rakamları telaffuz ediliyor. Taze bir hadise: Dün [ 23 Ekim 2003] bir arkadaşımla beraberdim, konu açıldı, Hafta başında Belgrad’ta bir askeri karakolun bahçesinde 40’tan fazla Arnavut’un cesedinin çıkartıldığı çalışmaya katıldığını söylüyordu, kavrulmuş haldeymişler hepsi… Otopsi raporlarından bahsetti, raporlarda bütün cesetler için 'Gunshot wounded to head' [Kafada ateşli silah yarası] notu düşülmüş, sonra da cesetlerin yakıldığı… Ekleme bulundu arkadaşım,
“Kosova’da Sırplar Bosna’daki hatalarını tekrarlamadılar, Bosna’da insanları topluyor, kadınların ırzına geçip, erkekleri öldürüyor sonra da oracıkta açtıkları toplu mezarlara atıyorlardı, daha sonra bu mezarlar ortaya çıkınca kendilerini savunacak hiçbir argümanları da kalmadı, Kosova’da ise tecrübelendiler, öldürdüklerini veya canlı olarak ele geçirdiklerini Sırbistan’a götürüp orada halletmeye başladılar.”
Anahtar kelime: Tecrübelenmek… Vahşette deneyim kazanmak… Peki ama, insan nasıl tecrübelenir böyle bir konuda?
İnsana odaklanalım biraz… Bütün kan dökücülerin, sadistlerin, sapkınların, işkencecilerin bir ailesi var, anneleri, babaları, eşleri, çocukları… Bu insanlar “sevgi” ve “şefkat” gibi kavramlar büsbütün yabancı değiller ya, ağaç kavuğunda büyümedi onlar… Peki ama bu sınırsız, kontrolsüz şiddet duygusu nereden kaynaklanıyor? Uyuyan kötülüğü uyandıran nedir? Açılmış bir toplu mezara az evvel öldürdüğü cesetleri salamura gibi istifleyen bir adam akşam yorgun argın evine gittiğinde nasıl sarılıyor çocuklarına müşfik hislerle?
Ve bu ne menem bir şey ki, aslında hepimizin içinde gizli, bir yerlerde, bir şekilde…
Savaş Ve Barış’ta Dolohov isimli bir karakter vardır, serseri ruhlu, ahlaksız mikrobun teki, tüm amacı kadın ve vodka olan, ikbal basamaklarını tırmanmak için her türlü alçaklığı yapabilen, okuyucu nefret etsin diye Tolstoy’un özel itina gösterip fitneus fücurus haline getirdiği biridir. Ondan öldüresiye nefret eden Rostov bir gün Dolohov'un annesi ve kambur bir kız kardeşi olduğunu, düşmanının onlarla beraber yaşadığını, annesi için dünyanın en hayırlı ve vefalı oğlu, kız kardeşi için de şefkat ve sevgi dolu bir ağabey olduğunu öğrendiğinde şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi olur … Kendi tanıdığı Dolohov’un yanı sıra, bir de tanımadığı bir Dolohov’un varlığını havsalası alamaz bir türlü.
İyi ve kötü arasındaki çizgi öylesine ince, kimin nereye ne zaman adım atacağı öyle bir muamma ki…
Mesele zayıf ve kötülüğe meyilliği insanın, eline güç ve imkan geçtiğinde çizginin neresinde durduğu…
-----------------------------------------------------------------
Overkill’in 'Evil never dies' isimli enfes bir şarkısı var, kötülük ölmez… Ben de ekleyeyim, uyumaz da, ama uyuyormuş gibi görünür bazen.
John Lukacs'ın “Yirminci Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu” başlıklı kitabının epigramı 18.yy’da yaşamış Antoine Rivarol’a ait: "En uygar milletler bile barbarlığa, demirin pasa komşuluğu kadar yakındırlar.” Rivarol Amca bu ve benzer hikmetleri sıcak sıcak yumurtladığı vakitler Dünya Savaşlarına yüz yıldan fazla vardı, Waterloo bile yaşanmamıştı henüz, belki Napolyon’un neler yapabileceğinden de bîhaberdi Rivarol… Bizim tarih perspektifimize sahip olsaydı eğer, ne leziz, ne çift sarılı yumurtalar çıkaracaktı daha kim bilir, o da bize sır maalesef. Söz gelimi, Almanların yirminci yüzyılın ilk yarısında dünyaya saldığı şiddet, obsesyon ve kan üçgeniyle oluşturulmuş “etkinliği” konusunda bir falcı çıkıp kulağına bir şeyler fısıldasaydı şayet, ve aynı Almanların Bismarck’ın çizdiği siyasi yolu takip ederken Goethe, Schiller, Schopenhauer, Hegel, Beethoven, Mozart, Brahms okuyarak, dinleyerek gelişip serpildiklerini ve ne hikmetse bu “hale” geldiklerini bilmiş olsaydı, kendisiyle gurur duyardı sanırım, yumurtladığı hikmet konusunda… Belki Zweig gibi intihar eder, veya Spengler gibi Batının Çöküşünü yazardı…
Fazla geriye gitmeyelim, Rivarol’un kemikleri çoktan toprak oldu, Auschwitz ve Mengele hakkında Slayer “Angel Of Death” isimli harika şarkısını besteledi, Ruslar Afganistanda, Amerikalılar Vietnamda, Kızıl Kmerler Kombaçya’da, vs. “insanın asaleti” üzerine yüksek ve değerli dersler verdiler.
Tıpkı burada olduğu gibi…
Yugoslavya, hayranlık uyandıran bir siyasal birliktelik ve sosyal anlaşma örneğiydi bir zamanlar… 1990’da dağılma/parçalanma süreci başladığında ise bu topraklara hakim olan huzur, sükunet, etnik kökenlere ve dinsel farklılıklara duyulan (kıskanılası) saygı bir anda öylesine buharlaştı ki, bütün bir Yugoslav Halkının amnezi mağduru olması ihtimalinden başka hiçbir açıklama kafi gelmez durumu anlatmaya… Birkaç ay evvel bir birlerine kapı komşusu olan, kız alıp kız veren, işlerinde ortak olan insanlar birden bire ellerine silah alıp birbirlerini öldürmeye başladılar. Bu ordular arası değil, milletler arasında bir savaş olduğundan şiddetten en büyük payı/zararı kadınlar ve çocuklar almış oldu, Bosna’da tecavüze uğrayan kadınların sayısı hakkında yüz ile üç yüz bin rakamları telaffuz ediliyor. Taze bir hadise: Dün [ 23 Ekim 2003] bir arkadaşımla beraberdim, konu açıldı, Hafta başında Belgrad’ta bir askeri karakolun bahçesinde 40’tan fazla Arnavut’un cesedinin çıkartıldığı çalışmaya katıldığını söylüyordu, kavrulmuş haldeymişler hepsi… Otopsi raporlarından bahsetti, raporlarda bütün cesetler için 'Gunshot wounded to head' [Kafada ateşli silah yarası] notu düşülmüş, sonra da cesetlerin yakıldığı… Ekleme bulundu arkadaşım,
“Kosova’da Sırplar Bosna’daki hatalarını tekrarlamadılar, Bosna’da insanları topluyor, kadınların ırzına geçip, erkekleri öldürüyor sonra da oracıkta açtıkları toplu mezarlara atıyorlardı, daha sonra bu mezarlar ortaya çıkınca kendilerini savunacak hiçbir argümanları da kalmadı, Kosova’da ise tecrübelendiler, öldürdüklerini veya canlı olarak ele geçirdiklerini Sırbistan’a götürüp orada halletmeye başladılar.”
Anahtar kelime: Tecrübelenmek… Vahşette deneyim kazanmak… Peki ama, insan nasıl tecrübelenir böyle bir konuda?
İnsana odaklanalım biraz… Bütün kan dökücülerin, sadistlerin, sapkınların, işkencecilerin bir ailesi var, anneleri, babaları, eşleri, çocukları… Bu insanlar “sevgi” ve “şefkat” gibi kavramlar büsbütün yabancı değiller ya, ağaç kavuğunda büyümedi onlar… Peki ama bu sınırsız, kontrolsüz şiddet duygusu nereden kaynaklanıyor? Uyuyan kötülüğü uyandıran nedir? Açılmış bir toplu mezara az evvel öldürdüğü cesetleri salamura gibi istifleyen bir adam akşam yorgun argın evine gittiğinde nasıl sarılıyor çocuklarına müşfik hislerle?
Ve bu ne menem bir şey ki, aslında hepimizin içinde gizli, bir yerlerde, bir şekilde…
Savaş Ve Barış’ta Dolohov isimli bir karakter vardır, serseri ruhlu, ahlaksız mikrobun teki, tüm amacı kadın ve vodka olan, ikbal basamaklarını tırmanmak için her türlü alçaklığı yapabilen, okuyucu nefret etsin diye Tolstoy’un özel itina gösterip fitneus fücurus haline getirdiği biridir. Ondan öldüresiye nefret eden Rostov bir gün Dolohov'un annesi ve kambur bir kız kardeşi olduğunu, düşmanının onlarla beraber yaşadığını, annesi için dünyanın en hayırlı ve vefalı oğlu, kız kardeşi için de şefkat ve sevgi dolu bir ağabey olduğunu öğrendiğinde şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi olur … Kendi tanıdığı Dolohov’un yanı sıra, bir de tanımadığı bir Dolohov’un varlığını havsalası alamaz bir türlü.
İyi ve kötü arasındaki çizgi öylesine ince, kimin nereye ne zaman adım atacağı öyle bir muamma ki…
Mesele zayıf ve kötülüğe meyilliği insanın, eline güç ve imkan geçtiğinde çizginin neresinde durduğu…
1 Ekim 2006 Pazar
Repeat After Me
Mephistopheles kikir kikir dalga geçer Faust’un çömezi Wagner ile… Wagner, bir başına oturup “pek derin” felsefi çıkarımlar yapmakta, sonra da çok beğenmektedir bu düşüncelerini ve gurur duymaktadır kendisiyle… “Ne kadar salak şu çocuk, kendisinden binlerce yıl önce düşünülmüş şeyleri sanki ilk defa o dile getirmiş veya aklından geçirmiş zannediyor, hâlbuki bilse ne kadar sıradan biri olduğunu” der abimiz, saklandığı perde arkasından.
Hayatın karanlığından, varoluşun anlamsızlığından, neşe ve mutluluğun anlık, acı ve ıstırabın ise sürekliliğinden, ümitsizlikten, yokluktan, etc. bütün bu ıvır zıvırdan ne kadar bahsedersek bahsedelim, bunlar bizden de, Camus’dan da, Dostoyevski’den de, Schopenhauer’den de, Boethius’tan da çok önce söylenmişti defalarca…
Ben cidden seviyorum Ahd-i Atik’i… Bu kadar mı keyifli olur bir din kitabını okumak Allahım!
Ecclesiastes (Derlemeler) Kitabı’nın ilk iki bölümü... Okuyalım eğlenelim, çok keyifli, Süleyman Peygamber konuşuyor:
Bölüm 1
1 Bunlar Yeruşalim'de krallık yapan Davut'un oğlu Derlemeci'nin sözleridir:
2 “Her şey boş, bomboş, bomboş!” diyor Derlemeci.
3 Ne kazancı var insanın
Güneşin altında harcadığı onca emekten?
4 Kuşaklar gelir, kuşaklar geçer,
Ama dünya sonsuza dek kalır.
5 Güneş doğar, güneş batar,
Hep doğduğu yere koşar.
6 Rüzgar güneye gider, kuzeye döner,
Döne döne eserek
Hep aynı yolu izler.
7 Bütün ırmaklar denize akar,
Yine de deniz dolmaz.
Irmaklar hep çıktıkları yere döner.
8 Her şey yorucu,
Sözcüklerle anlatılamayacak kadar.
Göz görmekle doymuyor,
Kulak işitmekle dolmuyor.
9 önce ne olduysa, yine olacak.
Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.
Güneşin altında yeni bir şey yok.
10 Var mı kimsenin, “Bak bu yeni!” diyebileceği bir şey?
Her şey çoktan, bizden yıllar önce de vardı.
11 Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor,
Gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak.
12 Ben Derlemeci, Yeruşalim'de İsrail kralıyken
13 kendimi göklerin altında yapılan her şeyi bilgece araştırıp incelemeye adadım. Tanrı'nın uğraşsınlar diye insanlara verdiği çetin bir zahmettir bu.
14 Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm; hepsi boştur, rüzgarı kovalamaya kalkışmaktır!
15 Eğri olan doğrultulamaz, eksik olan sayılamaz.
16 Kendi kendime, “İşte, bilgeliğimi benden önce Yeruşalim'de krallık yapan herkesten çok artırdım” dedim, “Alabildiğine bilgi ve bilgelik edindim.
17 Kendimi bilgi ve bilgeliği, deliliği ve akılsızlığı anlamaya adadım. Gördüm ki, bu da yalnızca rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
18 Çünkü çok bilgelik çok keder doğurur, bilgi arttıkça acı da artar.
Bölüm 2
1 Kendi kendime, “Gel, zevki tat. İyi mi, değil mi, gör” dedim. Ama gördüm ki, o da boş.
2 Gülmeye, “Delilik,” zevke, “Ne işe yarar?” dedim.
3 İnsanların göklerin altında geçirdiği birkaç günlük ömürleri boyunca, yapacakları iyi bir şey olup olmadığını görünceye dek, bilgeliğimin önderliğinde, bedenimi şarapla nasıl canlandırayım, akılsızlığı nasıl ele alayım diye düşündüm durdum.
4 Büyük işlere girdim. Kendime evler inşa ettim, bağlar diktim.
5 Bahçeler, parklar yaptım, oralara türlü türlü meyve ağaçları diktim.
6 Dal budak salan orman ağaçlarını sulamak için havuzlar yaptım.
7 Kadın, erkek köleler satın aldım; evimde doğan kölelerim de vardı. Ayrıca benden önce Yeruşalim'de yaşayan herkesten çok sığıra, davara sahip oldum.
8 Altın, gümüş biriktirdim; kralların, vilayetlerin hazinelerini topladım. Kadın, erkek şarkıcılar ve erkeklerin özlemi olan bir harem edindim.
9 Böylece büyük üne kavuştum, benden önce Yeruşalim'de yaşayanların hepsini aştım. Bilgeliğimden de bir şey yitirmedim.
10 Gözümün dilediği hiçbir şeyi kendimden esirgemedim.
Gönlümü hiçbir zevkten alıkoymadım.
Yaptığım her işten zevk aldı gönlüm.
Bütün emeğimin ödülü bu oldu.
11 Yaptığım bütün işlere,
Çektiğim bütün emeklere bakınca,
Gördüm ki, hepsi boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
Güneşin altında hiçbir kazanç yokmuş.
12 Sonra bilgelik, delilik, akılsızlık nedir diye baktım;
çünkü kralın yerine geçecek kişi
Zaten yapılanın ötesinde ne yapabilir ki?
13 Işığın karanlıktan üstün olduğu gibi
Bilgeliğin de akılsızlıktan üstün olduğunu gördüm.
14 Bilge nereye gittiğini görür,
Ama akılsız karanlıkta yürür.
İkisinin de aynı sonu paylaştığını gördüm.
15 “Akılsızın başına gelen, benim de başıma gelecek”
Dedim kendi kendime, “Öyleyse kazancım ne bilgelikten?”
“Bu da boş” dedim içimden.
16 Çünkü akılsız gibi, bilge de uzun süre anılmaz,
Gelecekte ikisi de unutulur.
Nitekim bilge de akılsız gibi ölür!
17 Böylece hayattan nefret ettim.
Çünkü güneşin altında yapılan iş çetindi bence.
Her şey boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
18 Güneşin altında harcadığım bütün emekten nefret ettim. Çünkü her şeyi benden sonra gelecek olana bırakmak zorundayım.
19 Kim bilir, bilge mi olacak, akılsız mı? Güneşin altında bilgeliğimi kullanarak harcadığım bütün emek üzerinde saltanat sürecek. Bu da boş.
20 Bu yüzden güneşin altında harcadığım onca emeğe üzülmeye başladım.
21 çünkü biri bilgelik, bilgi ve beceriyle çalışır, sonunda her şeyini hiç emek vermemiş başka birine bırakmak zorunda kalır. Bu da boş ve büyük bir hüsrandır.
22 Çünkü ne kazancı var adamın, güneşin altında harcadığı bunca emekten, bunca kafa yormaktan?
23 Günler boyunca çektiği zahmet acı ve dert doğurur. Gece bile içi rahat etmez. Bu da boş.
24 İnsan için yemekten, içmekten ve yaptığı işten zevk almaktan daha iyi bir şey yoktur. Gördüm ki, bu da Tanrı'dandır.
25 O'nsuz kim yiyebilir, kim zevk alabilir?
26 Çünkü Tanrı bilgiyi, bilgeliği, sevinci hoşnut kaldığı insana verir. Günahkâra ise, yığma, biriktirme zahmeti verir; biriktirdiklerini Tanrı'nın hoşnut kaldığı insanlara bıraksın diye. Bu da boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
...
-----
Tuhaf ve acınası olan şudur ki, kendi ıstırabımızı yaşarken dünya dursun isteriz, ama bir başkası (mesela yukarıdaki Süleyman Peygamber) benzer nitelikte ve "bizim için de aynen vâki olabilecek" bir sıkıntıya düştüğünde bize komik ve eğlendirici, hadi onları da geçtik, en azından rahatlatıcı gelir... Tıpkı İvan İlyiç'in Ölümü'nde geçtiği gibi: Haberi duyan herkes "Vay canına! Öldü adamcağız... Neyse, ben ölmedim ya..." diye içten ve derinden seviniyordu, Tolstoy'un satırlarında...
Heyt be, Süleyman Peygamber'e bak, neredeyse intihar edecek, hihohayt, salla güzelim, gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan biz, hazır kafamız iyi neşemiz bolken!
Güneş üzerimizden çekilince düşünürüz karanlığı...
Hayatın karanlığından, varoluşun anlamsızlığından, neşe ve mutluluğun anlık, acı ve ıstırabın ise sürekliliğinden, ümitsizlikten, yokluktan, etc. bütün bu ıvır zıvırdan ne kadar bahsedersek bahsedelim, bunlar bizden de, Camus’dan da, Dostoyevski’den de, Schopenhauer’den de, Boethius’tan da çok önce söylenmişti defalarca…
Ben cidden seviyorum Ahd-i Atik’i… Bu kadar mı keyifli olur bir din kitabını okumak Allahım!
Ecclesiastes (Derlemeler) Kitabı’nın ilk iki bölümü... Okuyalım eğlenelim, çok keyifli, Süleyman Peygamber konuşuyor:
Bölüm 1
1 Bunlar Yeruşalim'de krallık yapan Davut'un oğlu Derlemeci'nin sözleridir:
2 “Her şey boş, bomboş, bomboş!” diyor Derlemeci.
3 Ne kazancı var insanın
Güneşin altında harcadığı onca emekten?
4 Kuşaklar gelir, kuşaklar geçer,
Ama dünya sonsuza dek kalır.
5 Güneş doğar, güneş batar,
Hep doğduğu yere koşar.
6 Rüzgar güneye gider, kuzeye döner,
Döne döne eserek
Hep aynı yolu izler.
7 Bütün ırmaklar denize akar,
Yine de deniz dolmaz.
Irmaklar hep çıktıkları yere döner.
8 Her şey yorucu,
Sözcüklerle anlatılamayacak kadar.
Göz görmekle doymuyor,
Kulak işitmekle dolmuyor.
9 önce ne olduysa, yine olacak.
Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.
Güneşin altında yeni bir şey yok.
10 Var mı kimsenin, “Bak bu yeni!” diyebileceği bir şey?
Her şey çoktan, bizden yıllar önce de vardı.
11 Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor,
Gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak.
12 Ben Derlemeci, Yeruşalim'de İsrail kralıyken
13 kendimi göklerin altında yapılan her şeyi bilgece araştırıp incelemeye adadım. Tanrı'nın uğraşsınlar diye insanlara verdiği çetin bir zahmettir bu.
14 Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm; hepsi boştur, rüzgarı kovalamaya kalkışmaktır!
15 Eğri olan doğrultulamaz, eksik olan sayılamaz.
16 Kendi kendime, “İşte, bilgeliğimi benden önce Yeruşalim'de krallık yapan herkesten çok artırdım” dedim, “Alabildiğine bilgi ve bilgelik edindim.
17 Kendimi bilgi ve bilgeliği, deliliği ve akılsızlığı anlamaya adadım. Gördüm ki, bu da yalnızca rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
18 Çünkü çok bilgelik çok keder doğurur, bilgi arttıkça acı da artar.
Bölüm 2
1 Kendi kendime, “Gel, zevki tat. İyi mi, değil mi, gör” dedim. Ama gördüm ki, o da boş.
2 Gülmeye, “Delilik,” zevke, “Ne işe yarar?” dedim.
3 İnsanların göklerin altında geçirdiği birkaç günlük ömürleri boyunca, yapacakları iyi bir şey olup olmadığını görünceye dek, bilgeliğimin önderliğinde, bedenimi şarapla nasıl canlandırayım, akılsızlığı nasıl ele alayım diye düşündüm durdum.
4 Büyük işlere girdim. Kendime evler inşa ettim, bağlar diktim.
5 Bahçeler, parklar yaptım, oralara türlü türlü meyve ağaçları diktim.
6 Dal budak salan orman ağaçlarını sulamak için havuzlar yaptım.
7 Kadın, erkek köleler satın aldım; evimde doğan kölelerim de vardı. Ayrıca benden önce Yeruşalim'de yaşayan herkesten çok sığıra, davara sahip oldum.
8 Altın, gümüş biriktirdim; kralların, vilayetlerin hazinelerini topladım. Kadın, erkek şarkıcılar ve erkeklerin özlemi olan bir harem edindim.
9 Böylece büyük üne kavuştum, benden önce Yeruşalim'de yaşayanların hepsini aştım. Bilgeliğimden de bir şey yitirmedim.
10 Gözümün dilediği hiçbir şeyi kendimden esirgemedim.
Gönlümü hiçbir zevkten alıkoymadım.
Yaptığım her işten zevk aldı gönlüm.
Bütün emeğimin ödülü bu oldu.
11 Yaptığım bütün işlere,
Çektiğim bütün emeklere bakınca,
Gördüm ki, hepsi boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
Güneşin altında hiçbir kazanç yokmuş.
12 Sonra bilgelik, delilik, akılsızlık nedir diye baktım;
çünkü kralın yerine geçecek kişi
Zaten yapılanın ötesinde ne yapabilir ki?
13 Işığın karanlıktan üstün olduğu gibi
Bilgeliğin de akılsızlıktan üstün olduğunu gördüm.
14 Bilge nereye gittiğini görür,
Ama akılsız karanlıkta yürür.
İkisinin de aynı sonu paylaştığını gördüm.
15 “Akılsızın başına gelen, benim de başıma gelecek”
Dedim kendi kendime, “Öyleyse kazancım ne bilgelikten?”
“Bu da boş” dedim içimden.
16 Çünkü akılsız gibi, bilge de uzun süre anılmaz,
Gelecekte ikisi de unutulur.
Nitekim bilge de akılsız gibi ölür!
17 Böylece hayattan nefret ettim.
Çünkü güneşin altında yapılan iş çetindi bence.
Her şey boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
18 Güneşin altında harcadığım bütün emekten nefret ettim. Çünkü her şeyi benden sonra gelecek olana bırakmak zorundayım.
19 Kim bilir, bilge mi olacak, akılsız mı? Güneşin altında bilgeliğimi kullanarak harcadığım bütün emek üzerinde saltanat sürecek. Bu da boş.
20 Bu yüzden güneşin altında harcadığım onca emeğe üzülmeye başladım.
21 çünkü biri bilgelik, bilgi ve beceriyle çalışır, sonunda her şeyini hiç emek vermemiş başka birine bırakmak zorunda kalır. Bu da boş ve büyük bir hüsrandır.
22 Çünkü ne kazancı var adamın, güneşin altında harcadığı bunca emekten, bunca kafa yormaktan?
23 Günler boyunca çektiği zahmet acı ve dert doğurur. Gece bile içi rahat etmez. Bu da boş.
24 İnsan için yemekten, içmekten ve yaptığı işten zevk almaktan daha iyi bir şey yoktur. Gördüm ki, bu da Tanrı'dandır.
25 O'nsuz kim yiyebilir, kim zevk alabilir?
26 Çünkü Tanrı bilgiyi, bilgeliği, sevinci hoşnut kaldığı insana verir. Günahkâra ise, yığma, biriktirme zahmeti verir; biriktirdiklerini Tanrı'nın hoşnut kaldığı insanlara bıraksın diye. Bu da boş ve rüzgarı kovalamaya kalkışmakmış.
...
-----
Tuhaf ve acınası olan şudur ki, kendi ıstırabımızı yaşarken dünya dursun isteriz, ama bir başkası (mesela yukarıdaki Süleyman Peygamber) benzer nitelikte ve "bizim için de aynen vâki olabilecek" bir sıkıntıya düştüğünde bize komik ve eğlendirici, hadi onları da geçtik, en azından rahatlatıcı gelir... Tıpkı İvan İlyiç'in Ölümü'nde geçtiği gibi: Haberi duyan herkes "Vay canına! Öldü adamcağız... Neyse, ben ölmedim ya..." diye içten ve derinden seviniyordu, Tolstoy'un satırlarında...
Heyt be, Süleyman Peygamber'e bak, neredeyse intihar edecek, hihohayt, salla güzelim, gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan biz, hazır kafamız iyi neşemiz bolken!
Güneş üzerimizden çekilince düşünürüz karanlığı...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)