Görülen lüzum üzerine 24 Ekim 2003 tarihinde Priştina/Kosova'da çiziktirilmiş bu yazı ufak tefek birkaç rötuştan sonra aşağıdaki hale geldi ve buraya konuldu.
-----------------------------------------------------------------
Overkill’in 'Evil never dies' isimli enfes bir şarkısı var, kötülük ölmez… Ben de ekleyeyim, uyumaz da, ama uyuyormuş gibi görünür bazen.
John Lukacs'ın “Yirminci Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu” başlıklı kitabının epigramı 18.yy’da yaşamış Antoine Rivarol’a ait: "En uygar milletler bile barbarlığa, demirin pasa komşuluğu kadar yakındırlar.” Rivarol Amca bu ve benzer hikmetleri sıcak sıcak yumurtladığı vakitler Dünya Savaşlarına yüz yıldan fazla vardı, Waterloo bile yaşanmamıştı henüz, belki Napolyon’un neler yapabileceğinden de bîhaberdi Rivarol… Bizim tarih perspektifimize sahip olsaydı eğer, ne leziz, ne çift sarılı yumurtalar çıkaracaktı daha kim bilir, o da bize sır maalesef. Söz gelimi, Almanların yirminci yüzyılın ilk yarısında dünyaya saldığı şiddet, obsesyon ve kan üçgeniyle oluşturulmuş “etkinliği” konusunda bir falcı çıkıp kulağına bir şeyler fısıldasaydı şayet, ve aynı Almanların Bismarck’ın çizdiği siyasi yolu takip ederken Goethe, Schiller, Schopenhauer, Hegel, Beethoven, Mozart, Brahms okuyarak, dinleyerek gelişip serpildiklerini ve ne hikmetse bu “hale” geldiklerini bilmiş olsaydı, kendisiyle gurur duyardı sanırım, yumurtladığı hikmet konusunda… Belki Zweig gibi intihar eder, veya Spengler gibi Batının Çöküşünü yazardı…
Fazla geriye gitmeyelim, Rivarol’un kemikleri çoktan toprak oldu, Auschwitz ve Mengele hakkında Slayer “Angel Of Death” isimli harika şarkısını besteledi, Ruslar Afganistanda, Amerikalılar Vietnamda, Kızıl Kmerler Kombaçya’da, vs. “insanın asaleti” üzerine yüksek ve değerli dersler verdiler.
Tıpkı burada olduğu gibi…
Yugoslavya, hayranlık uyandıran bir siyasal birliktelik ve sosyal anlaşma örneğiydi bir zamanlar… 1990’da dağılma/parçalanma süreci başladığında ise bu topraklara hakim olan huzur, sükunet, etnik kökenlere ve dinsel farklılıklara duyulan (kıskanılası) saygı bir anda öylesine buharlaştı ki, bütün bir Yugoslav Halkının amnezi mağduru olması ihtimalinden başka hiçbir açıklama kafi gelmez durumu anlatmaya… Birkaç ay evvel bir birlerine kapı komşusu olan, kız alıp kız veren, işlerinde ortak olan insanlar birden bire ellerine silah alıp birbirlerini öldürmeye başladılar. Bu ordular arası değil, milletler arasında bir savaş olduğundan şiddetten en büyük payı/zararı kadınlar ve çocuklar almış oldu, Bosna’da tecavüze uğrayan kadınların sayısı hakkında yüz ile üç yüz bin rakamları telaffuz ediliyor. Taze bir hadise: Dün [ 23 Ekim 2003] bir arkadaşımla beraberdim, konu açıldı, Hafta başında Belgrad’ta bir askeri karakolun bahçesinde 40’tan fazla Arnavut’un cesedinin çıkartıldığı çalışmaya katıldığını söylüyordu, kavrulmuş haldeymişler hepsi… Otopsi raporlarından bahsetti, raporlarda bütün cesetler için 'Gunshot wounded to head' [Kafada ateşli silah yarası] notu düşülmüş, sonra da cesetlerin yakıldığı… Ekleme bulundu arkadaşım,
“Kosova’da Sırplar Bosna’daki hatalarını tekrarlamadılar, Bosna’da insanları topluyor, kadınların ırzına geçip, erkekleri öldürüyor sonra da oracıkta açtıkları toplu mezarlara atıyorlardı, daha sonra bu mezarlar ortaya çıkınca kendilerini savunacak hiçbir argümanları da kalmadı, Kosova’da ise tecrübelendiler, öldürdüklerini veya canlı olarak ele geçirdiklerini Sırbistan’a götürüp orada halletmeye başladılar.”
Anahtar kelime: Tecrübelenmek… Vahşette deneyim kazanmak… Peki ama, insan nasıl tecrübelenir böyle bir konuda?
İnsana odaklanalım biraz… Bütün kan dökücülerin, sadistlerin, sapkınların, işkencecilerin bir ailesi var, anneleri, babaları, eşleri, çocukları… Bu insanlar “sevgi” ve “şefkat” gibi kavramlar büsbütün yabancı değiller ya, ağaç kavuğunda büyümedi onlar… Peki ama bu sınırsız, kontrolsüz şiddet duygusu nereden kaynaklanıyor? Uyuyan kötülüğü uyandıran nedir? Açılmış bir toplu mezara az evvel öldürdüğü cesetleri salamura gibi istifleyen bir adam akşam yorgun argın evine gittiğinde nasıl sarılıyor çocuklarına müşfik hislerle?
Ve bu ne menem bir şey ki, aslında hepimizin içinde gizli, bir yerlerde, bir şekilde…
Savaş Ve Barış’ta Dolohov isimli bir karakter vardır, serseri ruhlu, ahlaksız mikrobun teki, tüm amacı kadın ve vodka olan, ikbal basamaklarını tırmanmak için her türlü alçaklığı yapabilen, okuyucu nefret etsin diye Tolstoy’un özel itina gösterip fitneus fücurus haline getirdiği biridir. Ondan öldüresiye nefret eden Rostov bir gün Dolohov'un annesi ve kambur bir kız kardeşi olduğunu, düşmanının onlarla beraber yaşadığını, annesi için dünyanın en hayırlı ve vefalı oğlu, kız kardeşi için de şefkat ve sevgi dolu bir ağabey olduğunu öğrendiğinde şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi olur … Kendi tanıdığı Dolohov’un yanı sıra, bir de tanımadığı bir Dolohov’un varlığını havsalası alamaz bir türlü.
İyi ve kötü arasındaki çizgi öylesine ince, kimin nereye ne zaman adım atacağı öyle bir muamma ki…
Mesele zayıf ve kötülüğe meyilliği insanın, eline güç ve imkan geçtiğinde çizginin neresinde durduğu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!