25 Temmuz 2024 Perşembe

Süleyman Çelebi, Yay, Ok, Bağcılar ve Laiklik Üzerine...

1,5 aydır yazmıyormuşum buraya. Aslında yazacak olsam konu çok, yeğenim bu sene gene Türkiye’ye, üstelik bu defa annesi Z. İle birlikte geldi, dokuz sene sonra Z.’yi de gördük tüm aile. Bizde, annemlerde ve kendi annesinde kaldılar, Z.’nin doktor kontrolleri yapıldı, tümörün kötüye gitmediği tespit edildi. Güzelce zaman geçirdiler, sıcaklardan bezdiler, alışverişlerini yaptılar ve gittiler. Bunu yazarken şunu da ekleyeyim ki hayretlerini sık sık dile getirerek ülkedeki hayat pahalılığından yakındılar. 18 yaşımdaki yeğenim bile “geçen seneden bu yana fiyatlar nasıl artmış öyle!” diye tekrar etmekten sıkıldı sanırım. Enflasyonu %4 olan bir ülkede yaşamaya fazla alışmışlar sanırım. Akıl almaz bir hayat pahalılığı var burada, halk uyuştuğu için mıymıy etmekten öteye gidemiyor tepkisi. Gazze’de etnik temizliğin en iğrenci, en korkuncu, en gözü dönmüş hali uygulanıyor ve dünya görmezden gelmekte. Türkiye’nin gündemi ise sokak köpeklerinin itlafı meselesi. Yani aslında değindiğim her bir konu uzun postları hak ediyor etmesine, ne var ki yazmaya enerjim ve isteğim yoktu, o yüzden bu kadar uzun süre uğramamışım buraya. Yan sokaktaki bir apartmanda çıkan yangın ya da Euro 2024 hakkında da yazabilirdim, tabi Avrupa’daki aşırı sağın yükselişinin artık görmezden gelinemeyecek bir huzursuz yaratmasını da. 

Yazmıyorum a.q.


Peki şimdi onca aradan sonra neden geldim buraya? Dün okuduğum bir haber yüzünden.


Dün, Bağcılar’da gerçeküstü bir olay yaşandı. Buna dair haberler karşıma çıkınca da gayri ihtiyari kafama bir sürü şey doluştu. Kayıt almak istedim, karmaşık ve dağınık olsa da. 


Birinci Bölüm: 


Aşağıdaki alıntı, Ali Fuat Bilkan’ın “Mevlid – Değerden Ritüele” isimli kitabından.


“Tezkireci Latîfî, Süleyman Çelebi’nin Mevlidini yazma serüvenini şöyle anlatır:


Mevlid’i söylemesine garip bir hadise sebep olmuştur: Rivayete göre, bir gün Bursa’da bir vaiz, vaaz kürsüsünde ‘Onun elçilerinden hiç birini diğerinden ayırmayız’ (Bakara, 285) ayetini tefsir ederken, bu ayet-i kerimeden çıkan anlama göre ben Muhammed Mustafa’yı, İsa Peygamber’den - Allah’ın salat ve selamı ikisine olsun- üstün tutmam demiş. Bunu duyan  Arap asıllı, seçkin, gayretli ve Allah’ın resulünün dininin gerçek ve sadık aşıklarından biri, gayrete gelip kesin kanıtlar ve açık deliller ile adı geçen vaizi ele alıp kesinlikle susturmuş. Meğer yüce Kur’an, lafız ve mana olarak o mükemmel kişinin hatırında, esas ve teferruatı gün gibi parlak hafızasındaymış. Elinde olmaksızın şöyle demiş: Behey nadan ve cahil, sen tefsir ilminde çok eksiği olan bilgisiz birisin. Yüce ayetlerin nasih ve mensuhundan, müşabih ve müteşabihinden haberin yok. ‘Peygamberler arasında fark yoktur’ demekten maksat, resullük ve nebilik hususundadır, yoksa fazilet mertebesinde değil. ‘İşte biz, o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık’ (Bakara 253) ayetinin anlamına ne diyeceksiniz diyerek sert bir tartışmaya girmiş. Ama bu konuda şehir halkı vaize hak verip Arap’a destek olmayınca o da fetva için Arap Ülkelerine,  Mısır ve Halep’e giderek ileri gelen Arap bilginlerinden kendi lehine fetvalar almıştır. Süleyman Çelebi, Mevlid’ini o esnada söylemiş ve Anadolu’da ondan önce kimse mevlid söylememiştir. 

Latîfî Tezkiresi’nde Arap’ın ulemadan aldığı yedinci fetvada, vaizin söylediklerinden dönmemesi halinde, Rum’a (Anadolu’ya) akın etmenin şart olduğu belirtilmiştir. Hatta Latîfî, Arap’ın sözü edilen vaizi halkın kalabalık olduğu bir Cuma günü Ulu Cami’nin önünde, kasabın koyunu kestiği gibi boğazlayarak şeriat emrini yerine getirdiğini rivayetlere dayanarak nakleder.”



Ne anlıyoruz buradan? Birbiriyle tearuz durumunda olan ayetler hakkında biri bir şey diyor, diğeri tam aksi yönde görüş bildiriyor, tartışma büyüyünce taraflardan biri aldığı fetvalar doğrultusunda şeriatın emrini getirmek maksadıyla ötekini cami önünde infaz ediyor.

Terminolojiye uygun konuşalım. Maktul cami vaizi, bir kafir değil. Müşrik değil. Mülhid değil. Zındık değil. Gayri müslim değil. Katil de maktul de ehl-i Kuran, ehl-i Salat, ehl-i Kıble. 


Akide esasları ile ilgili olmadığı düşünülen bir konuda bile biri diğerini öldürmeyi hak görmüş kendine. Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i kaleme alırken dolaylı olarak katilin tarafında durması/onu destekler mahiyette bir tavır alması, ‘katil haklıydı’ demiş gibi olması ayrı bir konu. 




İkinci Bölüm:


İlk Değini: 


Burası Bağcılar’da bulunan Necattin Camii. İsmi tuhaf, mimarisi tuhaf, gene de şirin görünümlü bir cami. Yeri gelmişken Allah hepimizi Bağcılar’dan korusun. 


Bu resim sayesinde Bağcılar'da trafik levhası olduğunu da görmüş olduk.


İkinci Değini: 


Twitter’da karşıma çıktığında inanmadım. Zaytung dedim. Asparagas bir haber, mümkün olamaz diye düşündüm. Bir yerde daha gözüme ilişti, bu defa merak edip haber sitelerine baktım. Hepsinde yer alınca karnıma ağrı girdi, yemin ederim.








Olay Yeri İnceleme görevlilerinin "bu ne a.q., ne yapacağız şimdi?" bakışına ölürüm Türkiyem.


Doktor Bey, daha önce çok ok çıkarmış gibi, eldivene bile lüzum görmüyor belli.



İçişleri Bakanı bile konuyla ilgili açıklama yapmış ya




Üçüncü Değini:


Şimdi, olayı düşünelim: Camii cemaati varsa, bu bir vakit namazıdır. O zaman camiye namaz kılmak üzere şortla gelen kişi, vakit namazını camide, cemaatle kılmak isteyen biridir ki bu o kimsenin ibadetinde halis bir kimse olduğunu düşündürüyor bana. (Yıllardan beri sosyopolitik ve kişisel nedenlerle camiye gitmeyen, hiç kimsenin arkasında durmayan, Cuma namazına dahi iştirak etmeyen ve namazlarını tek başına kılan ben, vakit namazında imam arkasında saf tutan insanların özenine ve takvasına saygı duymaktan bir şey yapamam, kendileri için güzel ve doğru olanı tercih etmeleri zaten beni ilgilendirmez. Ne gereksiz bir parantez oldu bu lan.) İster o bölgede iş yapan bir esnaf isterse mukim olsun, sonuçta ezandan önce abdestini alıp güzelce camiye giden biri bu. Muhite, o çevreye yabancı olduğunu düşünmüyorum çünkü Bağcılar’a dışarıdan kimse gitmez. Berbat bir yer. Allah hepimizi Bağcılar’dan muhafaza buyursun. Neyse, bu bilinç ve özenle, namazı nasıl bir giyimle kılabileceğini de biliyordur, hemen herkes bunu çocukken öğrenmiştir, hele ki bu şortlu kişinin bilmemesi hayatın akışına aykırı. Hanefilere göre erkekler minimum göbek çukuru ve diz kapağı arasındaki bölgeyi kapatan bir şey giymeli, bu şekilde bir şort giymek yeterli. Slip dondan hallice bir şort giyip camiye gidecek olsa zaten canına susamış olması gerekirdi o kişinin, o nedenle imamın ve diğer cemaatin tepkisinden anlıyoruz ki öyle bir durum söz konusu değil. 


Birinci Bölüm’deki Arap ne yapmıştı, hatırlayalım. Peygamberlerin birbirlerine üstünlüğü hakkında son derece gereksiz bir tartışmayı tuhaf bir noktaya sürükleyip önce kendi düşüncesine dair fetvalar (burası çokomelli) aldı birilerinden, sonra da muarızı olan vaizi Allah için cami önünde kesti. 

Bağcılar’da da Okçu Manyak, kendisini hiç ilgilendirmeyen bir konuda, kendisi gibi düşünmeyen imamı, cemaatten birini kendi istediği gibi uyarmadığı için yay ve okla öldürmeye teşebbüs etti. 




Üçüncü Bölüm: 


Birinci Değini: 


Şimdi, bu konuların uzmanı olmadığımı tereddütsüz itiraf ederek, bir gün bu blogu umuma açarsam yanlışım olan bir konuyu gelen uyarıları göze alarak çekinmeden düzelteceğimi de ikrar ederek düşüncelerimi açık açık yazayım: 


Hak olan İslam, daha 8.yy sonlarından itibaren çok tehlikeli bir hale getirilmiş bir din. Politik, sosyolojik, ekonomik ve hatta etnik mücadelelerle şekillenen İslam düşüncesinde temel ya da ikincil konularda görüş birliktelikleri görmezden gelinerek, görüş farklılıkları keskin ayrımlar yaratmış halde ve öylesine bir ötekileştirme söz konusu ki, yüzlerce yıl önceki kavgalar tersine matruşka misali birbiri içine giriyor.  Bin yıl önceki anlaşmazlıklar bugün de yeni suretlerde aynıyla vaki. Herkes -o zaman da öyleydi, bugün de Allah’ın vahyini farklı anlıyor. Farklı yorumluyor. Farklı dayatıyor. O vakitler Selefi, Mürcie, Mutezile, Cebriyye, Ehl-i Hadis, Ehl-i Rey kampları vardı, bugün de farklı suretlerde gene var. O zaman da Halku’l Kuran kavgası, İman/İslam nedir kavgası, büyük günah işleyenlerin durumu – hatta büyük günahların neler olduğu kavgası, imanın artması-eksilmesi, imanın şubeleri sorunsalı vardı, bugün de var. Hadisleri ne yapacağımız kavgası o zaman da vardı, bugün de var. Bu ve şimdi aklıma gelmeyen bir sürü problem, insanların birbirine düşman olmasına, tekfir etmesine, yani küfre düşmüş hükmü uygulamasına yol açabildi, gene açıyor. Mesela ben, Virgilius, namaz kılıyorum, vakit kaçırmamaya çabalıyorum, ama şu adama göre fasığım. Çünkü dedim ya, yıllardan beri camide namaz kılmıyorum. Fasık büyük günah işleyen ya da küçük günahı işlemeye devam edip tövbe etmeyen, tövbe etmeden ölürse kafir hükmüyle ölecek demek. Cumaya gitmediğim için de şunlar bana münafık diyor. Yani kulun Allah'ına olan ibadetinde, başkaları gelip “bizim dediğimiz gibi yapacaksın” diye diretiyor, tehdit ediyor, yetmedi tekfir edip canı, malı helal diye bağıracak.


Şortlu arkadaş camiye gitmiş, cemaate katılmak istemiş, onu da Okçu Manyak beğenmemiş, daha fazla giyinsin diye. 


Meseleyi fundamentalizm perspektifiyle değerlendirmek büyük hata olur. Mihneyi de biliyoruz, Gulamu Halil’i de. Örnekler çok. 


Düşüncelerimi açık açık yazacağım demiştim. 8.yy’dan itibaren İslami düşüncenin özneleri; faşist tutumların, yani dayatmacı, tek tipleştirici, susturucu, baskılayıcı tavırların enstrümanı haline geldi. Hadis toplayan alim, o adamın ismini anmamak/reklamını yapmamak için Mürcie olduğunu bildiği bir muhaddisten hadis rivayet etmeyi reddetti, berikisi Mutezile’nin yorumlarını mutezili yöntemlerle çürütmeye çalışan adamı Mutezile’nin reklamını yapıyor diye dışladı. Kamplaşma o zaman da vardı. O zaman da herkes kendini en doğru müslüman, yegâne mümin, biricik ehl-i hak sanıyordu. 

Bin sene sonra aynı şey, aynı yer, aynı tartışma. 

Değişen hiçbir şey yok.

Yay ve ok bile var önümüzdeki resimde. 



İkinci Değini:


Okçu Manyak, birileri tarafından yüceltilecektir. Takdir edilecektir. Bize absürt gelen (ve bana onca zamanın ardından blog yazısı yazdıran) bu olay hiç şüphem yok ki azınlıkta olsalar da kimi dini kesimlerde hayırla anılacaktır. Bunu yaparken de hiç çekinmeden Enfal Suresinin 17. ayetine atıfta bulacaklarına zerre kadar şüphe etmiyorum:


“Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı; bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir.”




Dördüncü Bölüm: 


Laiklik; ateistin, deistin ya da kimi bilmem ne bela olanların hayat hakkını korumaz. Laiklik prensibi öncelikle müslümanın müslümanı kesmesine (ya da yay-okla öldürmesine) mani olur. 


Bağcılar’daki bir cami imamını cemaatteki bir Okçu Manyak’tan koruyabilecek biricik unsurun laiklik ilkesi olması, hayatın ironisi değil de ne Allah aşkına? 


Allah hepimizi hak yola erdirsin.




Bonus:


</

7 Haziran 2024 Cuma

Bu Kadarı da Olmaz Dedirten Tuhaflıklar Üzerine...

Öğlen Havva ile birlikte evden çıktık, el ele yürüdük Marmaray istasyonuna. Havva okula gidecekti, bölüm başkanı ile birinci sınıfta olduğu sosyoloji lisans programının henüz sınavına dahi girmediği yüksek lisansının sonunda yazacağı tezin konusunu müzakere etmeye, ben de Bakırköy’e, annemlere dondurma alıp ziyarete. Böyle ilginç hayatlarımız var sevgilimle. Küçükyalı’dan trene bindik, oturacak yer bulduk, o kitabını açtı, ben de telefonumu: Sabah Kürşat Demirci’nin bir seminerinde bahsettiği Sümer Mitolojisinde yer alan Apkallular’ı araştırmıştım, okumalarım sırasında gözüme çarpan bazı serbest yorumlarda Apkallular’ın Kitab-ı Mukaddes’te geçen Nefilimlerle ilintilenebileceğine dair ifadeler çarptı gözüme, sonra Nefilimlerin islam kaynaklarında geçip geçmediği merak etmiştim ama evden hazırlanıp çıkacaktık işte, annemlere dondurma alacaktım, hem ikisinin de ayaklarındaki ödemleri kontrol edecektim. Bu meseleyi okumaya trende devam ederim düşüncesindeydim. Ulan tabi ki biliyorum, yok devmişi yok düşmüş melekmiş, yok Nefilimmiş, bunların hiç birisinin İslam’da bahsi yoktu, ama mutlaka birileri bu konuda bir şeyler yazmış olmalıydı. Açtım telefonu, google aramalarım beni İslam Ansiklopedisi’nin Ûc bin Unuk maddesine yönlendirdi, bu da kimmiş diye tıklayıp okumaya başladım, birkaç dakika sonra diğer yanımda oturan bir kadın – varlığının farkında bile değildim, okumaya daldığım geyik ötesi israiliyyat masallarına dalmıştım- benimle durduk yere gayet kibar bir üslupta konuşmaya başladı:


“Çok özür dilerim, istemeyerek telefonunuza gözüm kaydı, okuduğunuz şeyleri gördüm, Mekke diye bir kutsal şehir yok, aslında Petra’da yaşamış Muhammed. Arkeolojik verilerle ispatlandı bu konu, Petra’nın duvarlarında Muhammed yazıyor, Mekke’nin ve Kabe’nin kutsal olduğu masalını bize iktidarlar tahakkümleri için yutturdular.”


Neden? Neden ben? NEDEN BEN?! BENİ NEREDEN BULUYOR BU İNSANLAR?!


Bir düz dünyacı olsa konuşan, daha ilgi çekici gelirdi söyledikleri. En azından durduğumuz yerden baktığımızda dünyayı düz görüyoruz, binlerce yıl, bazı ilginç istisnalar vaki olsa da insanların hemen hepsi dünyanın düz olduğuna inandı, nihayet Magellan’ın Seferiyle aydınlandılar, sonra bilimsel gelişmelerle daha çok insan dünyanın küre şeklinde olduğunu öğrendi ama 21.yy'da bile hala dünya düz diyen süzme salaklar var. It’s ok. İyi ama bu kadın bana müslümanların kutsal şehri Mekke değil, Muhammed Petra’da yaşamış diyor. Bir de cevap bekliyor. Söylediği deli saçması, ne cevap verilir ki buna? Bu tip şeylere denk gelmiştim zamanında, zerre kadar kafa yormaya değer bulmamıştım, iddialar o kadar tutarsızdı ki. Kadına şizofren olup olmadığını da soramam, bu kadar kibar bir deliye kötü davranmak yakışık almaz.


“MS 7. yy’dan bahsediyoruz, o dönemde Petra yerleşim yeri özelliği taşıyor muydu? Terk edilmemiş miydi? Yani bu iddianız tarihte hangi zamana denk geliyor?”


“Arkeolojik veriler var. Muhammed’in adı Petra’da çıktı. Yani nerede ders veriyorsunuz, hocasınız bilmiyorum, ama bunları da bilmenizi isterim. Aksine inanmak için delile ihtiyacım var.” 


Bunları söyledikten sonra avukat olduğunu, aslında Hristiyan bir aileden geldiğini, fakat kendisinin hiçbir dine inanmadığını, sadece iyi bir insan olmaya gayret ettiğini söyledi. 


Daha konuşacaktı besbelli, derken o sırada bir istasyonda durdu tren, diğer tarafımda oturan Havva’ya döndüm, kadının da duyabileceği ses tonuyla “hangi duraktayız aşkım?” diye sordum.


Bu hamle ile kadını şaşırtıp susturdum, sağ yanımdan sol tarafımdaki Havva’ya bakarken “Üsküdar’dayız” cevabı geldi canikomdan. Kesinlikle şeytani bir hamleydi benimkisi. Kadın bir süre sesini çıkaramadı, ben put gibi oturmaya devam ettim, Havva da kitabını okuyor gibi yapmaya.


Çok sürmedi, “sizinle konuştuğum için eşiniz rahatsız olmamıştır umarım.” diye mırıldandı.


İçimden kıs kıs gülerken “bilemiyorum, eşim adına konuşmak bana yakışmaz” dedim.


Bu defa Havva’ya yöneldi kadıncağız. (Artık kadıncağız oldu.) Nazikçe konuşmanın içeriğini özetleyip eğer huzursuz olmuşsa Havva’ya özür beyan etti. Havva da iç ferahlatıcı tavrıyla kadıncağızın endişesini giderdi, elindeki kitaba döndü. Yenikapı istasyonuna gelmiştik, önce Havva, hemen arkasından kadıncağız indi. 


Birkaç dakika sonra Havva’dan telefonuma gelen mesaj: “Çok eğlendim, kitabımı okutmadınız, mitinizi de alın gidin!”


Sonraki mesajı da şöyle: “Arıza Mıknatısı.”


Tekrar yazacağım buraya: Neden ben?! Nasıl buluyorlar beni?





1 Haziran 2024 Cumartesi

Eti Hoşbeş Gofret Üzerine...

Bugün Migros’ta abur cubur reyonunun önünde indirime girmiş ürünlere bakarken, yanı başımda yaşlı bir kadın belirdi, o da çikolatalara, şekerlemelere, bisküvilere bakıyordu, birden güleryüzle şirin şirin benimle konuşmaya başladı:


“Evin balkonlusu, erkeğin göbeklisi!” 


Yetmiş yaşlarında, boyu 150cm bile olmayan, plaj şapkası ve diz boyu şortuyla, bu sürreal cümleyi bana yönelik mi çıkardı ağzından diye durdum, donup kaldım daha doğrusu. “Efendim?” dedim. Bu defa elindeki Eti Hoşbeş gofret paketini göbeğime doğru yavaşça vurarak aynı şeyi tekrar etti:


“Evin balkonlusu, erkeğin göbeklisi!”


Suskunluk taşan şaşkınlığımı görünce tüm şeker teyze silahlarını kuşanıp devamını getirdi; erkeğe göbek çok yakışırmış, hem kendisi de gençken etli butlu bir kadın olmak için çok uğraşmış, hatta bir ara 69kg bile olmuşmuş, ama şimdilerde 39’a kadar düşmüş, oğlu kemiklerinin sayıldığını, biraz daha iştahlı olmasını söylüyormuş, kadın kilolu insanlara çok imreniyormuş. Erkekte daha da güzel duruyormuş.


Böyle bir saçma diyalogta yer almak nasıl bir ıstırap, bilir misin ey okuyucu?


Susmaya devam ettim. Bir karşılık vermediğimi görünce hafifçe geri çekildi, ben artık sebep olduğu tuhaflığı fark eder, arkasını dönüp gider diye düşünecekken hamlesini yaptı, onay bekleyen facebook teyzesi tonuyla sordu:


“Balkon evi güzelleştirmez mi ama, hem balkon ne güzeldir.”



“Taşındığımızda bizim evin de balkonu vardı ama biz onu kullanmayıp kapattırdık, eve dahil ettik” dedim. Düşünmesine fırsat vermeden devamında huruç hareketine devam ettim: “Sizin yüzünüzden şimdi abur cubur da alamayacağım. Eşime de bir hanımefendi göbeğime gofretle vurdu diyeceğim.” 







 Cevap vermesine fırsat vermeden koşar adım uzaklaştım, çıktım marketten. 


İnsanların nesi var bilmiyorum, ama herkes manyak. 


27 Mayıs 2024 Pazartesi

Demans Üzerine... (Acı Verici Bir Yazı.)

Daha önce birkaç defa değinmiştim, babamın fiziksel olduğu kadar mental açıdan da belirgin şekilde gerilemesi mevzuna. Nörolojik muayene ve çekilen beyin MR’ı ile demans teşhisi somutlaştı. Demans bir çatı tanım, eskiden buna kocama derlerdi. Havva başından beri Alzheimer endişesini dile getiriyordu, genetik olarak Alzheimer anneden çocuğa geçer diye bilinir; rahmetli/rahmetsiz, neyse artık, öz babaannemde Alzheimer varmış, amcalarımdan biri de hayatının son yıllarında aynı hastalıktan mustaripti. Bense iki sene kadar önce geçirdiği korkunç Tüberküloz Menenjite yoruyordum babamın durumunu, sonuçta o da fiziksel sağlığını müthiş yıprattığı kadar beyin zarında tüberküloz bakterisiyle oluşan bir iltihap. Yani tam anlamıyla kırk katır mı, kırk satır mı durumu. Annem ise, “siz yeni dikkat ediyorsunuz, kırk sene önce de aynıydı, o hep böyleydi.” diye endişelerimizi hafife almaktaydı. Babama olan nefretini ve öfkesini bu şekilde dışa vuran annem haksızmış. Babam demans. Şimdilik kendini idare edebiliyor bir şekilde, sokağa çıkıyor, camisine gidiyor, yolları pek karıştırmıyor, bir şekilde devam ediyor hayatına. Araba dahi kullanıyor. Doktor, uzunca bir fiziksel muayeneden geçirdi babamı, sonra sonuçlarının hepimizi olumlu yönde şaşırttığı Addenbrook Kognitif Muayene denilen testten geçti babam. Nihayetinde demans tanısını şimdilik sisteme girmemeye karar verdi, gündelik aktivitelerinde onu dikkatlice gözlemlemeye devam etmemizi, kesinlikle araba kullanmamasını tembihleyerek bir ilaç yazdı, durumunda bir bozulma olursa hemen kendisine getirmememizi salık vererek.  


Bu gözlemi kim, nasıl yapabilir? Ben, Havva, tabi ki en başta onunla yaşayan annem, ayrıca diğer akrabalar, arkadaşları, komşular, ayrıca sıklıkla bir araya geldiği diğerleri. Babamla ilgili başkalarıyla paylaşılacak bilgilerin çeşitli avantajları var: Öncelikle babamın fiziksel ya da zihinsel gerilemesine bir anlam verilir, bu bağlamda destek olunması, kimi hareketlerinin ya da sözlerinin hoş görülmesi, ayrıca o kişilerin muhbir (haber veren) hüviyetine bürünmesi mümkün. Ayrıca güvenlik meselesi var, insan karşısındakinin düşkün ve hasta olduğunu bilirse ona göre davranır: Yalnız başına bir yere gittiğine şahit olduğunda haline dikkat eder, mesela yatsı namazından sonra camiden evine dönerken yanında arkadaş olur vs. 


Bütün bunlar, bu bilgiyi, yani babamın demansa mustarip olduğunu başkalarıyla paylaşma durumunda yaşanır. 


Peki ama mesele bu kadar basit mi? Yani söz gelimi babama söyleyecek miyiz durumu? Bunun hastaları psikolojik yıkıma kadar götüren bir depresyona yol açtığını söyledi doktor. “Ben artık kocadım, bittim, iyileşemem, bunayıp öleceğim” düşüncesine kapılmak gerçekten çok korkunç. Babamın bu kanaate varması mümkün, aklı o kadar yerinde şu an. Üstelik bu depresif hal kendini iyice hayattan çekme, eve kapanma ile sonuçlanabilir, demans da bu nedenle daha hızlı ilerler. 


Tamam, o zaman babamdan sakladık durumunu, bilmemesi daha evla dedik. En iyi, en doğru gözlemi yapabilecek kişi şüphesiz annem. İyi de annem babamdan nefret ediyor. Daha önce de yazmıştım bloga, sevmediği bir adamla, hiç sevmediği bir hayatı elli yıldır paylaşıyor ve o jenerasyondaki çoğu kadın gibi “artık kocam ölsün de ben hayatımı yaşayayım” ruh halinde. Bu konu hakkında biraz daha yazmam lazım: Ekonomik bağımsızlığı olmayan, aileden, sosyal çevreden, din ile zerre kadar alakası bulunmasa da o sosa bulandırıp karın tokluğuna ev kadınlığı, çocuk bakıcılığı, hizmetçi kölelik haline getirilmiş o neslin ev kadını perspektifi, çocuklarının büyümesini, kocasının ölmesini ve böylece özgürleşmiş hayata adım atmayı şiddetli bir sabırsızlıkla bekler. Annemin çevresindeki kadınlar ya bu bekleyiştedir ya da böyle berbat hayatlarının mükafatını bu bekleyişle elde etmişlerdir. Açık yazıyorum: Bir kadının kocasını kaybettiği için duyduğu hüzün, anneme hep aptalca gelmiştir, ya zerre kadar inandırıcı bulmaz ya da o kadının düpedüz aptal olduğunu düşünür. Burada büyüteci anneme değil, tekrar ediyorum, o jenerasyonun kadınlarına tutuyorum. Bu konuda daha çok şey yazarım ama gerek yok. Neyse artık, babam ölsün diye bekleyen ve son yıllarca tahammülü iyice dibe vuran annemin, kocasının demans olduğunu öğrenmesi durumunda tepkisi ne olacaktır peki? “Bunca sene bu adam katlandım, şimdi bir de bunayıp iyice başıma mı kalacak yani? Hiç çekemem, hiç uğraşamam. Bir sürü hastalığım var, ben kendimi zor idare ediyorum artık. Ne hali varsa görsün.” Böyle düşünmesine karışamam, ama babama her sinirlendiğinde “sen bunadın, sen artık bittin, sen kocadın” filan, en sert şekilde kırıcı konuşacağından da eminim. Çünkü (gene o jenerasyona geliyoruz,) kurt kocayınca kuzunun maskarası olur, kadınlar yaşları ilerleyince kocalarına yılların intikamını çok acı bir dille yaşatmaya başlıyorlar. Mutedil geçirilen uzun evlilik hayatının sonbaharında eşlerine yönelik ejderha tavrına bürünüyor kadınlar. Özetle, babamın demans olduğunu öğrenmek annemi daha olgun, sakin, merhametli, anlayışlı yapmayacak. Tam tersi. Zorbalığı frensiz, üstelik fena halde zararlı hale gelecek.


İkide sıfır oldu böylece. Babama demans olduğunu söyleyemiyoruz, bunalıma girmesin diye.

En yakınındaki anneme babamın demans olduğunu söyleyemiyoruz, babama söylemesin diye. 


Çevredeki insanlara da o zaman bu sırrı açamayız, o takdirde babama ve anneme söylemediğimiz bu gerçeği bizden değil, başkalarından duyma ihtimalleri var. Kendilerinden sakladığımız bir gizi başkalarından duyarlarsa, bu bilginin kaynağının biz olduğunu da anlayacaklardır. 


Toparlayacak olursak, babamda demans başladı, bu bilgi şimdilik bende ve Havva’da kilit altında. Kardeşime de anlattım durumu elbette, binlerce kilometre uzaktan o da benim gibi epeyce kafa yordu, defalarca konuşup fikir jimnastiği yaptık, onun düşüncesi de bu yönde. 






Hayat adını verdiğimiz geri dönüşü olmayan bu yolda çıkmaz bir sokağa girdi babam. Tek yapabileceğimiz onu izlemek, daha kötüye gittiğini fak edince de tekrar nöroloğa götürmek. Bir tedavisinin olmadığını bilsek de. 


18 Mayıs 2024 Cumartesi

Post-'u Geçtikten Sonra, Trans- Dolaylarında Bir Evlilik Betimlemesi Üzerine... (Veya: Babalarını Sevmeyen Kadınların Onulmaz Travmaları.)

Alttaki postu okuyanlar (ileride bu blogu Camus’a açarsam) saçma sapan bir bunalıma duçar olmuş saçma sapan bir genç kızla aramızda geçen saçma sapan bir diyalogu anlatırken kelimelerin arkasına saklanmış devasa bir duyguyu, Havva’ya olan aşkımı seziyor olabilirler. Yanlış değil. Ama Havva ile başladığımız hayat yolculuğu, bazen bozuk yollara da sapabiliyor, bu aralar olduğu gibi. 


Büyü bozulagörsün, kusurlar daha belirgin hale gelmeye başlıyor ve o zaman huzursuzluklar da ortaya çıkıyor. Büyünün bozulması çoğunlukla bir tetikleyici ile olur, bu tetikleyici illa kötü bir şey/olay olmak zorunda değil. Söz gelimi katarakt ameliyatı olan biri, kocasının/karısının yüzündeki kırışıkları görmeye başlar. Onun gibi aynı. Var olan kusurların fark edilir hale gelmesinden bahsediyorum burada. 


Havva bana yeni kusurlar atfetmiyor, ilk defa görüyor ya da bunların ayrımına gidiyor da değil, ama dedim ya, büyü bozuldu bir süredir ve artık bana -hiç olmadığı kadar- sert ve hatta kırıcı davranmaya başladı.


Milat, kanaatimce diz kapağı protezi ameliyatı olan annemle geçirdiği uzun süreydi. Hastanede üç gün, bizim eve bir ay boyunca, neredeyse 7/24 beraber oldular. Kızı olmayan, ayrıca sevgisiz bir ailenin üçüncü ve değersiz kız çocuğu olan annem, 75 yaşında, hayatı boyunca ilk defa ihtimam, özen gördüğünü söyleyip durdu Havva’nın kendisine gösterdiği yakınlık ve yardımlardan ötürü. Havva’nın hakkı bu bakımdan ödenmez: Öz kızıymış gibi haftalarca altını temizledi, aynı odada uyudular ve her gece en az üç-dört kez wc’ye kalkarken ona eşlik etti, saçlarını taradı, vücudunu yıkadı, temizledi. Kullanacağı ilaçların saatinden yiyeceği yemeğin miktarına kadar her detayla ilgilendi, uğraştı. Bazen hemşiresi, bazen öz kızı, bazen arkadaşı, bazen de annesiymiş gibi davrandı. Fiziksel ıstırabına rağmen annem bu bir ay içinde mest oldu, öyle ki evine dönmeyi istemedi hiç. Neden? Çünkü babamdan nefret ediyor. Babam anneme ne kadar düşkünse, annem de babamı o kadar tahammül edilemez bulmakta. Annemin de haklı olduğu konular var şüphesiz. Gene de 76-75 yaşlarına gelmişler, birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları hayatlarının sonbaharında annem nefret ettiği hayatının öfkesini çıkartıyor babamdan. Yaşam ne çocukluğunda, ne gençliğinde, ne evliliğinde yüzüne gülmemiş, istediği gibi olmamış ve istemediği bir (evlilik) hayatı istemediği (babam) bir insanla geçirmek zorunda kalmış. Bu kadar açık. Elli yıllık evlilik de kolay değildir, Romeo ve Juliet bilmez tabii bunu. 


Kendimi bildim bileli babamdan şikayetçidir. Bazı şeyler nesnel verilerle açıklanamaz: Ne kumar oynamıştır, ne gece hayatı olmuştur, ne aldatmıştır, ne de evine bakmadığı olmuştur. Belki disleksi, belki sadece parlak olmadığını söyleyebileceğimiz vasat bir zekâ, babamın hayatı boyunca yükü oldu: okumakta, anlamakta, muhakeme etmekte, hesaplamakta, yorum getirmekte, değerlendirmekte hep başarısızdı. Osmanlı İmparatorluğunun yüzyıllar boyu bir türlü yıkılmamasının nasıl kolay bir izahı yoksa, babamın da tüm bu zihinsel kapasite eksikliğine rağmen -bütün akrabaları kendisinden kat be kat zengin olsalar da- kimseye muhtaç olmadan ve ailesini kimseye muhtaç etmeden bunca sene esnaflık yaptı, ticaretle uğraştı, orta halli bir aile babası olarak çocuklarını okuttu, evini, yazlığını, arabasını edindi, vs. Bardağın dolu tarafına bakınca su görürsünüz. Babama bakarsınız, o suyun bardağa nasıl geldiğine hayret eder, şaşırırsınız ama evet, bardağın bir kısmı doludur. 


Annemin öfke, hayır, düpedüz hınç halini almış şikayetleri bardağın boş tarafları ile ilgili. Buna isteyen nankörlük diyebilir, hangi açıdan baktığına göre. Elli yıllık evlilikte eşiyle arkadaş olamamak, bir şey konuşamamak, bir şey paylaşamamak zor olsa gerek. 


Bizimle geçirdiği bir ay boyunca annem, sürekli babamı şikâyet edip durdu. Babam bizde kalmayı reddettiği için kendi evinden hemen her gün bize geldi, bazen bir saat, bazen yarım gün vakit geçirdi, annemin bütün bu ziyaretlerdeki nemrutluğunu anlatabilmem zor. Adam 76 yaşında, onca hastalık geçirmiş, zihinsel olarak son yıllarda çok daha geriye gitmiş halde, hayatında ilk defa bir ay evinde yalnız kaldı, yemeğini, temizliğini, her şeyini -ilk defa- kendi yaptı, gayet doğal olarak karısının iyileşmesini ve evine dönmesini istiyor, bekliyordu, ama bu istek/beklenti bile annemin öfke krizlerine yol açıyordu. Kesintisiz söylenmeleri, şikayetleri, ceberutluğu, kendi ‘kötü’ hayatına dair sızlanmalarıyla geçti bir ay. Mutsuz evliliğin röntgenini defalarca çekip önümüze koydu.


Özellikle Havva’nın önüne koydu. Bana değil, çünkü kendisine verdiğim tüm desteğe rağmen anneme sık sık bardağın dolu tarafını da hatırlatmak zorunda hissederim kendimi. O yüzden adım ‘babasına hiç kıyamaz’a çıkmıştır; insan babasına kıyabilir mi? 


Havva çocuk değil. Öyle etki altında kalacak, yönlendirilecek biri de değil. Bununla beraber annemin çizdiği ve kendisini acındırma ve hak verilme beklentisiyle süslediği yarısı boş bardak resmi, üstelik bu resmi sunarken takındığı haşin tavır, Havva’da farklı türden bir aydınlanma ya da karartma, neyse artık, yarattı. Bende- halimde, davranışlarımda, kimi tavırlarımda, seçimlerimde babamı aramaya başladı. Annemin şirret halini örnek aldı demek istemiyorum, çok ayıp ederim. Ama babamın her şeyi ertelemesinden, ötelemesinden şikâyet eden anneme nazire edercesine benim tembelliğimi ve sürekli işleri ileriye atıyor olmamı mükerrer vurgulamaya başladı. Haklı. Yalan değil. Önceden de farkında olduğuna şüphem yok, ama görmezden geliyordu sanırım, artık jest ve mimikleriyle sert tepkiler veriyor, rahatsızlığını söze de döküyor ayrıca. Dedim ya haklı. Annemin, babamın bütün akrabalarının dünyayı gezdiklerini, dolaştıklarını ama onların kendisinin çok istemesine  rağmen hayatları boyunca hiçbir yere gitmediklerini tekrar tekrar söylemesi mesela. Havva geçen gün iki ay arayla önce Bali’ye, sonra da Bosna-Hersek’e giden bir tanıdığı duyunca bizim de hiçbir yeri gezmediğimizi söyledi. Sustum, bilmemesi mümkün olmayan KHK, pasaport, ayrıca parasızlık detaylarını anımsatmaya gerek bile görmedim. Sustum. Demiştim ya, katarakt ameliyatından sonra görülmeyen kusurların farkına varır insan, geçenlerde bir şey anlatıyordu, neşemiz de yerindeydi, o an lafını yarım kesip tatlı tatlı kızdırmak için pislik bir şey söyledim, daha önce hiç yapmadığı şekilde oturaklı bir küfür savurdu, sonra yanımdan çekip gitti. Hiç beklemediğim bir tepkiydi, şaşkına döndüm. Alttan aldım, özür diledim ama nafile. Bir saat sonra yanıma geldi ve bir daha benimle hiçbir düşüncesini, duygusunu paylaşmayacağını, artık içinde tutacağını söyledi. O günden beri de aramızdaki konuşmalar “kedinin suyunu değiştirdin mi?” ya da “eve gelirken almamı istediğin bir şey var mı?” seviyesinde. Bugün de olmadık bir perde kısaltma olayını şiddet patlamasına dönüştürüp “iki bin lira vermemek için beni uğraştırdığın şeye bak!” minvalinde bağırdı. (Bu ekonomik durumda, bir karton sigara 630 lira. Üstelik ondan bir şey de istememiştim.)


Bu, duygusal kopuştur. 


Bir kez daha yineliyorum: Bende var olmayan kusurları yoktan  yaratmıyor. Başlı başına eksiklik ve sorun abidesiyim ben. KHK’lıyım, çalışamıyorum, para kazanamıyorum. Denedim, para kazanmayı bırakın, işverenim olan 35 yıllık arkadaşım tarafından dolandırıldım, borç verdiğim paramı çaldı, üzerine çöktü orospu çocuğu. Bir üretim faaliyetim yok, ne kitap yazıyorum, ne yemek yapıyorum. Asalak gibiyim. Tam olarak öyle. Havva’nın hayatını kolaylaştırmak ne kelime, sadece zorluk veriyorum ona. Bunun ilk günden beri bilincindeyim. Elimden geleni yapıyorum ama totale kıyasla çok az bir yekûn tutuyor. Saygıdeğer Müşteki Tetikleyici’nin bizde geçirdiği süre zarfında Havva katarakt ameliyatı geçirdi

 sanki, bana çok daha sert davranmaya başladı sonrasında, bunu net bir biçimde ifade edebilirim. Elbette bu tutumunda kendi (merhum) babasının annesine yaşattığı eziyet ve zahmet dolu yaşamın da tortusu var, ve ne hikmetse, her nasılsa hem Havva hem de ailesinin fertleri (merhum) kayınpederimle benim ne kadar benzeştiğimi söylerler hep; yani annesinin yaşadıkları da onu bir benzeri yaşamaktan ürpertiyor olabilir.


Her ne ise, eskiden “bana nasıl katlanıyorsun?” diye merakla sorduğum kadın, artık “katlanmıyorum, eğleniyorum” demiyor. Geldiğimiz noktada bana düpedüz katlanamıyor. Eğlence sona erdi. 




Anneme kızamıyorum. O dertleşecek, kendisine hak verecek birini arıyor. 


Havva’ya kızamıyorum. İsyan ettiği şeyler icat ettiği sorunlar değil. 


Kendime de kızamıyorum. Evlenmeden önce de, evlendikten sonra da bir karakter değişimim yok. Daha az sosyalim (sıfır desek daha doğru,) daha az param var (sikik emekli maaşım,) daha yaşlıyım, daha şişkoyum… Bu gibi şeyler. 


Ama bunlar bir gerçeği değiştirmiyor. 


Kopuyoruz. İlişkimiz toparlanacaktır, buna şüphem yok. Ne var ki bunlar, irili ufaklı yaralar. Sayıları arttıkça daha çok acıtacak. 


Canım yanıyor.