1,5 aydır yazmıyormuşum buraya. Aslında yazacak olsam konu çok, yeğenim bu sene gene Türkiye’ye, üstelik bu defa annesi Z. İle birlikte geldi, dokuz sene sonra Z.’yi de gördük tüm aile. Bizde, annemlerde ve kendi annesinde kaldılar, Z.’nin doktor kontrolleri yapıldı, tümörün kötüye gitmediği tespit edildi. Güzelce zaman geçirdiler, sıcaklardan bezdiler, alışverişlerini yaptılar ve gittiler. Bunu yazarken şunu da ekleyeyim ki hayretlerini sık sık dile getirerek ülkedeki hayat pahalılığından yakındılar. 18 yaşımdaki yeğenim bile “geçen seneden bu yana fiyatlar nasıl artmış öyle!” diye tekrar etmekten sıkıldı sanırım. Enflasyonu %4 olan bir ülkede yaşamaya fazla alışmışlar sanırım. Akıl almaz bir hayat pahalılığı var burada, halk uyuştuğu için mıymıy etmekten öteye gidemiyor tepkisi. Gazze’de etnik temizliğin en iğrenci, en korkuncu, en gözü dönmüş hali uygulanıyor ve dünya görmezden gelmekte. Türkiye’nin gündemi ise sokak köpeklerinin itlafı meselesi. Yani aslında değindiğim her bir konu uzun postları hak ediyor etmesine, ne var ki yazmaya enerjim ve isteğim yoktu, o yüzden bu kadar uzun süre uğramamışım buraya. Yan sokaktaki bir apartmanda çıkan yangın ya da Euro 2024 hakkında da yazabilirdim, tabi Avrupa’daki aşırı sağın yükselişinin artık görmezden gelinemeyecek bir huzursuz yaratmasını da.
Yazmıyorum a.q.
Peki şimdi onca aradan sonra neden geldim buraya? Dün okuduğum bir haber yüzünden.
Dün, Bağcılar’da gerçeküstü bir olay yaşandı. Buna dair haberler karşıma çıkınca da gayri ihtiyari kafama bir sürü şey doluştu. Kayıt almak istedim, karmaşık ve dağınık olsa da.
Birinci Bölüm:
Aşağıdaki alıntı, Ali Fuat Bilkan’ın “Mevlid – Değerden Ritüele” isimli kitabından.
“Tezkireci Latîfî, Süleyman Çelebi’nin Mevlidini yazma serüvenini şöyle anlatır:
Mevlid’i söylemesine garip bir hadise sebep olmuştur: Rivayete göre, bir gün Bursa’da bir vaiz, vaaz kürsüsünde ‘Onun elçilerinden hiç birini diğerinden ayırmayız’ (Bakara, 285) ayetini tefsir ederken, bu ayet-i kerimeden çıkan anlama göre ben Muhammed Mustafa’yı, İsa Peygamber’den - Allah’ın salat ve selamı ikisine olsun- üstün tutmam demiş. Bunu duyan Arap asıllı, seçkin, gayretli ve Allah’ın resulünün dininin gerçek ve sadık aşıklarından biri, gayrete gelip kesin kanıtlar ve açık deliller ile adı geçen vaizi ele alıp kesinlikle susturmuş. Meğer yüce Kur’an, lafız ve mana olarak o mükemmel kişinin hatırında, esas ve teferruatı gün gibi parlak hafızasındaymış. Elinde olmaksızın şöyle demiş: Behey nadan ve cahil, sen tefsir ilminde çok eksiği olan bilgisiz birisin. Yüce ayetlerin nasih ve mensuhundan, müşabih ve müteşabihinden haberin yok. ‘Peygamberler arasında fark yoktur’ demekten maksat, resullük ve nebilik hususundadır, yoksa fazilet mertebesinde değil. ‘İşte biz, o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık’ (Bakara 253) ayetinin anlamına ne diyeceksiniz diyerek sert bir tartışmaya girmiş. Ama bu konuda şehir halkı vaize hak verip Arap’a destek olmayınca o da fetva için Arap Ülkelerine, Mısır ve Halep’e giderek ileri gelen Arap bilginlerinden kendi lehine fetvalar almıştır. Süleyman Çelebi, Mevlid’ini o esnada söylemiş ve Anadolu’da ondan önce kimse mevlid söylememiştir.
Latîfî Tezkiresi’nde Arap’ın ulemadan aldığı yedinci fetvada, vaizin söylediklerinden dönmemesi halinde, Rum’a (Anadolu’ya) akın etmenin şart olduğu belirtilmiştir. Hatta Latîfî, Arap’ın sözü edilen vaizi halkın kalabalık olduğu bir Cuma günü Ulu Cami’nin önünde, kasabın koyunu kestiği gibi boğazlayarak şeriat emrini yerine getirdiğini rivayetlere dayanarak nakleder.”
Ne anlıyoruz buradan? Birbiriyle tearuz durumunda olan ayetler hakkında biri bir şey diyor, diğeri tam aksi yönde görüş bildiriyor, tartışma büyüyünce taraflardan biri aldığı fetvalar doğrultusunda şeriatın emrini getirmek maksadıyla ötekini cami önünde infaz ediyor.
Terminolojiye uygun konuşalım. Maktul cami vaizi, bir kafir değil. Müşrik değil. Mülhid değil. Zındık değil. Gayri müslim değil. Katil de maktul de ehl-i Kuran, ehl-i Salat, ehl-i Kıble.
Akide esasları ile ilgili olmadığı düşünülen bir konuda bile biri diğerini öldürmeyi hak görmüş kendine. Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i kaleme alırken dolaylı olarak katilin tarafında durması/onu destekler mahiyette bir tavır alması, ‘katil haklıydı’ demiş gibi olması ayrı bir konu.
İkinci Bölüm:
İlk Değini:
Burası Bağcılar’da bulunan Necattin Camii. İsmi tuhaf, mimarisi tuhaf, gene de şirin görünümlü bir cami. Yeri gelmişken Allah hepimizi Bağcılar’dan korusun.
![]() |
| Bu resim sayesinde Bağcılar'da trafik levhası olduğunu da görmüş olduk. |
İkinci Değini:
Twitter’da karşıma çıktığında inanmadım. Zaytung dedim. Asparagas bir haber, mümkün olamaz diye düşündüm. Bir yerde daha gözüme ilişti, bu defa merak edip haber sitelerine baktım. Hepsinde yer alınca karnıma ağrı girdi, yemin ederim.
![]() |
| Olay Yeri İnceleme görevlilerinin "bu ne a.q., ne yapacağız şimdi?" bakışına ölürüm Türkiyem. |
![]() |
| Doktor Bey, daha önce çok ok çıkarmış gibi, eldivene bile lüzum görmüyor belli. |
İçişleri Bakanı bile konuyla ilgili açıklama yapmış ya.
Üçüncü Değini:
Şimdi, olayı düşünelim: Camii cemaati varsa, bu bir vakit namazıdır. O zaman camiye namaz kılmak üzere şortla gelen kişi, vakit namazını camide, cemaatle kılmak isteyen biridir ki bu o kimsenin ibadetinde halis bir kimse olduğunu düşündürüyor bana. (Yıllardan beri sosyopolitik ve kişisel nedenlerle camiye gitmeyen, hiç kimsenin arkasında durmayan, Cuma namazına dahi iştirak etmeyen ve namazlarını tek başına kılan ben, vakit namazında imam arkasında saf tutan insanların özenine ve takvasına saygı duymaktan bir şey yapamam, kendileri için güzel ve doğru olanı tercih etmeleri zaten beni ilgilendirmez. Ne gereksiz bir parantez oldu bu lan.) İster o bölgede iş yapan bir esnaf isterse mukim olsun, sonuçta ezandan önce abdestini alıp güzelce camiye giden biri bu. Muhite, o çevreye yabancı olduğunu düşünmüyorum çünkü Bağcılar’a dışarıdan kimse gitmez. Berbat bir yer. Allah hepimizi Bağcılar’dan muhafaza buyursun. Neyse, bu bilinç ve özenle, namazı nasıl bir giyimle kılabileceğini de biliyordur, hemen herkes bunu çocukken öğrenmiştir, hele ki bu şortlu kişinin bilmemesi hayatın akışına aykırı. Hanefilere göre erkekler minimum göbek çukuru ve diz kapağı arasındaki bölgeyi kapatan bir şey giymeli, bu şekilde bir şort giymek yeterli. Slip dondan hallice bir şort giyip camiye gidecek olsa zaten canına susamış olması gerekirdi o kişinin, o nedenle imamın ve diğer cemaatin tepkisinden anlıyoruz ki öyle bir durum söz konusu değil.
Birinci Bölüm’deki Arap ne yapmıştı, hatırlayalım. Peygamberlerin birbirlerine üstünlüğü hakkında son derece gereksiz bir tartışmayı tuhaf bir noktaya sürükleyip önce kendi düşüncesine dair fetvalar (burası çokomelli) aldı birilerinden, sonra da muarızı olan vaizi Allah için cami önünde kesti.
Bağcılar’da da Okçu Manyak, kendisini hiç ilgilendirmeyen bir konuda, kendisi gibi düşünmeyen imamı, cemaatten birini kendi istediği gibi uyarmadığı için yay ve okla öldürmeye teşebbüs etti.
Üçüncü Bölüm:
Birinci Değini:
Şimdi, bu konuların uzmanı olmadığımı tereddütsüz itiraf ederek, bir gün bu blogu umuma açarsam yanlışım olan bir konuyu gelen uyarıları göze alarak çekinmeden düzelteceğimi de ikrar ederek düşüncelerimi açık açık yazayım:
Hak olan İslam, daha 8.yy sonlarından itibaren çok tehlikeli bir hale getirilmiş bir din. Politik, sosyolojik, ekonomik ve hatta etnik mücadelelerle şekillenen İslam düşüncesinde temel ya da ikincil konularda görüş birliktelikleri görmezden gelinerek, görüş farklılıkları keskin ayrımlar yaratmış halde ve öylesine bir ötekileştirme söz konusu ki, yüzlerce yıl önceki kavgalar tersine matruşka misali birbiri içine giriyor. Bin yıl önceki anlaşmazlıklar bugün de yeni suretlerde aynıyla vaki. Herkes -o zaman da öyleydi, bugün de Allah’ın vahyini farklı anlıyor. Farklı yorumluyor. Farklı dayatıyor. O vakitler Selefi, Mürcie, Mutezile, Cebriyye, Ehl-i Hadis, Ehl-i Rey kampları vardı, bugün de farklı suretlerde gene var. O zaman da Halku’l Kuran kavgası, İman/İslam nedir kavgası, büyük günah işleyenlerin durumu – hatta büyük günahların neler olduğu kavgası, imanın artması-eksilmesi, imanın şubeleri sorunsalı vardı, bugün de var. Hadisleri ne yapacağımız kavgası o zaman da vardı, bugün de var. Bu ve şimdi aklıma gelmeyen bir sürü problem, insanların birbirine düşman olmasına, tekfir etmesine, yani küfre düşmüş hükmü uygulamasına yol açabildi, gene açıyor. Mesela ben, Virgilius, namaz kılıyorum, vakit kaçırmamaya çabalıyorum, ama şu adama göre fasığım. Çünkü dedim ya, yıllardan beri camide namaz kılmıyorum. Fasık büyük günah işleyen ya da küçük günahı işlemeye devam edip tövbe etmeyen, tövbe etmeden ölürse kafir hükmüyle ölecek demek. Cumaya gitmediğim için de şunlar bana münafık diyor. Yani kulun Allah'ına olan ibadetinde, başkaları gelip “bizim dediğimiz gibi yapacaksın” diye diretiyor, tehdit ediyor, yetmedi tekfir edip canı, malı helal diye bağıracak.
Şortlu arkadaş camiye gitmiş, cemaate katılmak istemiş, onu da Okçu Manyak beğenmemiş, daha fazla giyinsin diye.
Meseleyi fundamentalizm perspektifiyle değerlendirmek büyük hata olur. Mihneyi de biliyoruz, Gulamu Halil’i de. Örnekler çok.
Düşüncelerimi açık açık yazacağım demiştim. 8.yy’dan itibaren İslami düşüncenin özneleri; faşist tutumların, yani dayatmacı, tek tipleştirici, susturucu, baskılayıcı tavırların enstrümanı haline geldi. Hadis toplayan alim, o adamın ismini anmamak/reklamını yapmamak için Mürcie olduğunu bildiği bir muhaddisten hadis rivayet etmeyi reddetti, berikisi Mutezile’nin yorumlarını mutezili yöntemlerle çürütmeye çalışan adamı Mutezile’nin reklamını yapıyor diye dışladı. Kamplaşma o zaman da vardı. O zaman da herkes kendini en doğru müslüman, yegâne mümin, biricik ehl-i hak sanıyordu.
Bin sene sonra aynı şey, aynı yer, aynı tartışma.
Değişen hiçbir şey yok.
Yay ve ok bile var önümüzdeki resimde.
İkinci Değini:
Okçu Manyak, birileri tarafından yüceltilecektir. Takdir edilecektir. Bize absürt gelen (ve bana onca zamanın ardından blog yazısı yazdıran) bu olay hiç şüphem yok ki azınlıkta olsalar da kimi dini kesimlerde hayırla anılacaktır. Bunu yaparken de hiç çekinmeden Enfal Suresinin 17. ayetine atıfta bulacaklarına zerre kadar şüphe etmiyorum:
“Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı; bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir.”
Dördüncü Bölüm:
Laiklik; ateistin, deistin ya da kimi bilmem ne bela olanların hayat hakkını korumaz. Laiklik prensibi öncelikle müslümanın müslümanı kesmesine (ya da yay-okla öldürmesine) mani olur.
Bağcılar’daki bir cami imamını cemaatteki bir Okçu Manyak’tan koruyabilecek biricik unsurun laiklik ilkesi olması, hayatın ironisi değil de ne Allah aşkına?
Allah hepimizi hak yola erdirsin.
Bonus:
</







