Fotoroman gibi bir blog yazısı oldu bu, bu ay yaşanan korkunç depremlere dair unutmak istemediğim kimi görselleri aşağıya topladım. Hiçbir fotoğraf bana ait değil, telif sahipleri ileride bir gün blogu kamuya açacak olursam görür ve rahatsızlık duyarlarsa hemen bana ulaşsınlar, özür dileyip silmekte tereddüt etmem. Bu görseller o vakte kadar kazınsın mütevazı blog duvarıma…
Ölü sayısı 41000'i geçti...
İstanbul/Marmara depreminin fragmanını çok acı bir şekilde izliyoruz günlerdir.
Korkunç bir deprem faciası yaşanıyor ve ben bunları, depremi değil tabi, ama bu ölçekte bir sarsıntının/sarsıntı yumağının yaratacağı yıkımı, dehşeti, çaresizliği yazmıştım birkaç sene evvel, daha sonra nispeten minör bir depremde söylediklerim test edilmiş oldu ama böylesine büyük depremlerin tekrar tekrar aynı gün içinde yaşanması yazdıklarımın mutlak teyidi yerine geçti. Yağma mı ararsınız, kışın ortasındaki acımasız soğukta çok geniş bir coğrafyadaki yıkımın sebep olduğu ne yapacağını, nereye koşacağını bilmezliği mi anlatırsınız.
Mavi noktadaki depremin şiddetinin 7.8 olduğunu söylüyor ABD. Kahramanmaraş yazısının hemen üstündeki büyük daire de 7.5'miş. 6'lar, 5'ler sıradanlaşmış halde.
Doğrusu bu ya, kitabınHasta Ruh alt başlığında Tolstoy’la karşılaşmayı beklemiyordum, özellikle Tolstoy’un hayatının ikinci dönemi olarak bilinen daha dindar, daha karamsar, daha yılgın alıntılarla doluydu bölüm ve sayfaları kovalarken şu satırlara denk geldim:
(…) Buna rağmen yaşamımdaki eylemlere hiçbir makul neden bulamıyordum. Bir de bunu daha en başından anlamamış olmama şaşıyordum. Sanki birileri tarafından bana kötü ve aptalca bir oyun oynanıyormuş gibi hissediyordum. Bir insan ancak yaşamla kendinden geçtiği, yaşamla sarhoş olduğu sürece yaşayabilir; ama ayılırsa bütün bunların aptalca bir aldatmaca olduğunu görmeden edemez. Yaşamla ilgili gerçek olan şu ki, ondaki hiçbir şey komik veya saçma değildir; yaşam zalim ve aptaldır, hepsi bu.
Çölde vahşi bir hayvanla karşılaşan yolcuya dair doğu hikayesi oldukça eskidir.
Kendini azgın hayvandan korumaya çalışan yolcu, içinde su bulunmayan bir kuyuya atlar, ama kuyunun dibinde ağzını açmış kendisini yutmaya hazırlanan bir ejderha görür. Vahşi hayvana av olmamak için dışarı çıkmaktan korkan zavallı adam, ejderha tarafından yutulmamak için dibe inmeye de cesaret edemeyerek, kuyudaki çatlaklardan büyüyen yabani bir çalının dallarına tutunur. Elleri tutmaz hale gelince çok geçmeden kaçınılmaz yazgısına boyun eğmesi gerekeceğini düşünür, ama tutunmaya devam eder, derken iki fare görür; biri beyaz, öteki siyah. Fareler düzenli bir şekilde adamın tutunduğu çalının etrafında dolaşarak köklerini kemirmektedirler.
Yolcu bunu görür ve sonunda kaçınılmaz olarak öleceğini anlar, ama bu şekilde tutunurken etrafına bakınır ve çalının yapraklarına damlamış birkaç damla bal görür. Dilini uzatarak hevesle damlaları yalar.
Ben de yaşamın dallarına böyle tutunuyorum işte, kaçınılmaz ölüm ejderhasının beni parçalamak için hazır beklediğini bilerek, ancak niçin bu şekilde kurban edildiğimi anlayamıyorum. Daha önce beni avutan balı emmeye çalışıyorum, ama bal artık bana keyif vermiyor. Siyah ve beyaz fareler tutunduğum dalı gece gündüz kemiriyor. Sadece tek şey görebiliyorum; kaçınılmaz ejderha ve fare, gözlerimi onlardan alamıyorum.
Bu bir hikâye değil, herkesin anlayabileceği, tek bir kelimesine itiraz edemeyeceği bir hakikat. Bugüne kadar yaptıklarımın sonucu ne olacak? Yarın ne yapacağım? Yaşamımın sonucu ne olacak? Neden yaşamam gerekiyor? Neden bir şey yapmam gerekiyor? Beni bekleyen kaçınılmaz ölümün bozmayacağı ve yok etmeyeceği bir amaç var mı yaşamda?
Bunlar dünyanın en yalın soruları. Aptal çocuktan en bilge ihtiyara kadar her insanın ruhundalar. Tecrübe ettiğim üzere, bunlara bir cevap bulmadan yaşamın sürmesi mümkün değildir. (…)”
Bu pasajı okuyup altını çizdim, yanına da not düştüm, Mahabharata’daki Bhisma’nın anlattığı hikaye diye yazdım. Peter Brook’un teatral bir dille beş saatten uzun bir yapımla filme aldığı Mahabharata’ya bu blogta pek çok kez değinmiştim. Savaşın sonunda ölümsüz Bhisma, ölüm döşeğindedir, Arjuna, Yudhishthira ve pek çok kişi etrafında onun bilgeliğinden faydalanmayı beklerken yaşanan savaşın dehşetinin etkisiyle Dhritharashtra söz girer, “Bhisma, this World is savage. How can one understand the savagery of this World?” diye sorar. Bhisma, döşeğinden yavaşça doğrulup Tolstoy’un yazdığı hikayeyi, biraz daha süslü biçimde anlatır huzurundakilere, sonrasında da ruhunu teslim eder.
Bunları kitabı okuduğum Starbucks’ta kafamdan geçirirken, bir an tereddüte kapıldım, Bhisma mıydı o bilgenin adı, yoksa Bhima mıydı diye? Malum, Bhima dediğimiz ayı gibi herif, Pandava kardeşlerin fiziksel gücüyle öne çıkanı. İsimler karışmamalı, eve geldiğimde IMDB’de filmin sayfasını cast’a baktım yanlışa düşmeyeyim diye. Gözlerim Bhisma ve Bhima’yı canlandıran aktörleri ararken bir de ne göreyim?!
Tabi ben Peter Brook’un Mahabharata’sını izlediğim vakit ne Game of Thrones’u (Mance Rayder) ne de Rome’u (Caesar) izlemiştim, bu adamdan haberim de yoktu aslına bakarsanız.
Ciarán Hinds’in Ashwattaman rolüne dair bir resim koyayım dedim şuraya, o sırada gördüm ki, filmde, yani Mahabharata’da Dhritharashtra’nın karısı Gandhari’yi oynayan Hélène Patarot ile tanışmış, sevmişler birbirlerini, evlenmişler. Hala da evlilermiş meğer.
Nereden nereye geldik lan. Bu yazıyı bu hale getirenin de Allah müstehakını versin. Aslına bakarsanız Ashwattaman’a kadar olaylar kontrolüm altındaydı.
Ama zaten eserde de, kilitlenmiş bir kördüğüm haline gelen savaşı kazanmak için (tanrı) Krishna, Pandava kardeşlere Drona’yı durdurabilmenin yegane yolunun oğlu Ashwattaman’nın öldüğünü söylemeleri öğüdünü vermiş, başta Yudhishthira olmak üzere diğer kardeşler bu şerefsizliğe yanaşmayıp şiddetle itiraz etmişken, ayı Bhima bir çözüm bulacağını söylemiş, kamp çadırının arkasına geçmişti; derken acılı bir fil sesi duyulduktan sonra geri dönen Bhima, Ashwattaman isimli bir fili öldürdüğünü söylemişti Krishna’ya ve kardeşlerine. Artık Drona’ya “Ashwattaman is dead!” demelerinde bir beis yoktu.
Not: Krishna Tanrı filan ama aslına bakarsanız tam bir orrrrrossppu çocuğu.
Yalnız bu yazı derhal sonlanmalı. Kafam sikik, blogu da siktim aq. Ne biçim bir post oldu lan bu.
Evin en gereksiz eşyası da tamamlandı bugün. Sırf anneler-babalar -eğer gelirlerse, gelmek isterlerse, gelebilirlerse- sıkılmasınlar, diledikleri gibi oyalansınlar diye TV aldık. Neredeyse hiç kullanmadığımız salonda, neredeyse hiç kullanmayacağımız kocaman bir TV duruyor şimdi. O kadar lüzumsuz bir masraf oldu ki, görmek bile istemiyorum. Öpücükle satın alınmıyor neticede. İki kişi 4+2 evde yaşıyoruz ve vaktimizin hemen tamamı üst katta geçiyor; Havva’nın çalışma odası üst katta, üst kattaki diğer oda (salon) benim yaşam alanım. Alt katta uyuyoruz, mutfak ve banyo işleri var o kadar. TV’yi de alt kattaki salona koyduk tabi, olur da yaşlılar gelirse merdivenlerden dolayı yukarı çıkamazlar diye.
Saçmalığın dik alası.
Bu kadar büyük bir eve gereksinimimiz var mıydı? İleride yaşlıları yanımıza almamız söz konusu olabilir diye düşünüp evimizde yatırım amaçlı değerlendirdiğimiz işlevsiz odalarımız mevcuttur.
Komünizm gelecek, fazla odalarımızı elimizden alacaklar. Çok korkuyorum(!)
Babamın değişen ilaçlarını, tedavinin seyrini ona ve anneme ince ince anlattıktan ve yeni ilaç paketlerini hazırlayıp üstüne annemin bir kasede sevgisini katarak ikram ettiği muz-bal-cevizi mideme indirdikten sonra çıktım onlardan, evime gelmek üzere Bakırköy Marmaray istasyonuna geçtim, en arka vagonun duracağı yere denk gelen bankta oturdum, telefonumu kurcalamaya başladım. Kısa bir zaman geçmişti, bankın hemen yanımdaki boş tarafına irice bir sırt çantası konuldu, kendi sırt çantamı oradan çektim, çantanın sahibi dilerse oturabilsin diye. Gülen bir ses “sadece çantamı koyacağım, rahatsız olmayın” dedi, yüzümü kaldırıp baktım ve bir saniye içinde ben bu adamı tanıyorum, ama nereden tanıyor olabilirim, a evet, değişmemiş ki hiç cümleleri geçti, ikinci saniyede pek de yüksek olmayan bir ses tonuyla merhabalar sayın müdürüm, nasılsınız diye mukabele ettim. Maskem çenemin altındaydı, o ayakta, bense oturur vaziyetteydim, kafamda da kep vardı, o nedenle yüzümü görmemiş olması pek muhtemeldi. Dikkatlice baksa tanır mıydı? Belki. Sanırım tanırdı, hele o gürültülü mekanda kendisine müdürüm diye hitap ettiğimi duymuş olsa, mutlaka dikkatlice bakardı. Onun da başında bir bere vardı, omuzlarına dek uzattığı saçları taşıyordu yanlardan. Galiba sadece merhaba dediğimi duydu, o da gülümseyerek merhaba dedi, kocaman sırt çantası yanımda dururken yavaşça adımlamaya başladı yakın çevrede.
Üsteleyip müdürüm, ben Virgilius demek geçti bir an aklımdan. Medeni, kültürlü, görgüden nasibini almış biriydi, görüşmediğimiz on küsür yıldan bu yana öküzün tekine dönüştüğünü düşünmem için bir sebep yok. Tanımadı işte beni. Kendimi tanıtsam ne olacaktı ki? Neler yapıyorsuna gelecekti konu hemen, KHK ile ihraç edildiğimi bildiğini sanmam, onun üst düzey yönetici olduğu dönemde orta seviye bir pozisyondaydım, minör olmasam bile aramızda hiyerarşik bağlamda uçurum vardı. Bana karşı kötü/olumsuz olmadığı gibi, uzmanlık branşımdaki bilgimi de takdir ettiğini biliyorum; bir keresinde bir başka şehrin valisi ile bile onun aracılığıyla telefonda görüşmüş, konusunun uzmanı olarak muhatabımın meraklı sorularını cevaplamıştım, ardından kendisi beni geri aramış, aldığı feedback doğrultusunda onu mahcup etmeyeceğimi zaten bildiğini söyleyerek onurlandırmıştı beni. Ama işte, serde KHK var. Neden, ne zaman, ne için ihraç edildiğimi bildiğini bile sanmıyorum ama kendimi tanıtma/hatırlatma çabasına girsem hangi sebeple ihraç edildiğimi, neden ihraç edilmemem gerektiğini, nasıl mağdur olduğumu vs. bir sürü saçma sapan konu…
Irvin Cemil Schick’in Oğuzname çevirilerinden birinde “Söylemez ağız sıçar götden yeğdür. (v. 35a)” diye bir deyiş geçer. Ben de söylemez ağız oldum. Maskemi yüzüme doğru çektim, tren geldiğinde karşı çaprazına geçip oturdum, yıllarca karşısında hazırol duruşunda beklediğim bu insanın önünde bacak bacak üzerine atıp Quora’yı açtım telefonumdan, okumaya başladım.
Erenköy’de indi.
Hayatımın nasıl mahvedildiğini düşünerek Küçükyalı durağında da ben attım kendimi trenden.