20 Ocak 2023 Cuma

Tolstoy, Ashwattaman ve Ciarán Hinds Üzerine...

Doğrusu bu ya, kitabın Hasta Ruh alt başlığında Tolstoy’la karşılaşmayı beklemiyordum, özellikle Tolstoy’un hayatının ikinci dönemi olarak bilinen daha dindar, daha karamsar, daha yılgın alıntılarla doluydu bölüm ve sayfaları kovalarken şu satırlara denk geldim:


(…) Buna rağmen yaşamımdaki eylemlere hiçbir makul neden bulamıyordum. Bir de bunu daha en başından anlamamış olmama şaşıyordum. Sanki birileri tarafından bana kötü ve aptalca bir oyun oynanıyormuş gibi hissediyordum. Bir insan ancak yaşamla kendinden geçtiği, yaşamla sarhoş olduğu sürece yaşayabilir; ama ayılırsa bütün bunların aptalca bir aldatmaca olduğunu görmeden edemez. Yaşamla ilgili gerçek olan şu ki, ondaki hiçbir şey komik veya saçma değildir; yaşam zalim ve aptaldır, hepsi bu. 


Çölde vahşi bir hayvanla karşılaşan yolcuya dair doğu hikayesi oldukça eskidir.

Kendini azgın hayvandan korumaya çalışan yolcu, içinde su bulunmayan bir kuyuya atlar, ama kuyunun dibinde ağzını açmış kendisini yutmaya hazırlanan bir ejderha görür. Vahşi hayvana av olmamak için dışarı çıkmaktan korkan zavallı adam, ejderha tarafından yutulmamak için dibe inmeye de cesaret edemeyerek, kuyudaki çatlaklardan büyüyen yabani bir çalının dallarına tutunur. Elleri tutmaz hale gelince çok geçmeden kaçınılmaz yazgısına boyun eğmesi gerekeceğini düşünür, ama tutunmaya devam eder, derken iki fare görür; biri beyaz, öteki siyah. Fareler düzenli bir şekilde adamın tutunduğu çalının etrafında dolaşarak köklerini kemirmektedirler. 

Yolcu bunu görür ve sonunda kaçınılmaz olarak öleceğini anlar, ama bu şekilde tutunurken etrafına bakınır ve çalının yapraklarına damlamış birkaç damla bal görür. Dilini uzatarak hevesle damlaları yalar. 

Ben de yaşamın dallarına böyle tutunuyorum işte, kaçınılmaz ölüm ejderhasının beni parçalamak için hazır beklediğini bilerek, ancak niçin bu şekilde kurban edildiğimi anlayamıyorum. Daha önce beni avutan balı emmeye çalışıyorum, ama bal artık bana keyif vermiyor. Siyah ve beyaz fareler tutunduğum dalı gece gündüz kemiriyor. Sadece tek şey görebiliyorum; kaçınılmaz ejderha ve fare, gözlerimi onlardan alamıyorum.

Bu bir hikâye değil, herkesin anlayabileceği, tek bir kelimesine itiraz edemeyeceği bir hakikat. Bugüne kadar yaptıklarımın sonucu ne olacak? Yarın ne yapacağım? Yaşamımın sonucu ne olacak? Neden yaşamam gerekiyor? Neden bir şey yapmam gerekiyor? Beni bekleyen kaçınılmaz ölümün bozmayacağı ve yok etmeyeceği bir amaç var mı yaşamda?

Bunlar dünyanın en yalın soruları. Aptal çocuktan en bilge ihtiyara kadar her insanın ruhundalar. Tecrübe ettiğim üzere, bunlara bir cevap bulmadan yaşamın sürmesi mümkün değildir. (…)”



Bu pasajı okuyup altını çizdim, yanına da not düştüm, Mahabharata’daki Bhisma’nın anlattığı hikaye diye yazdım. Peter Brook’un teatral bir dille beş saatten uzun bir yapımla filme aldığı Mahabharata’ya bu blogta pek çok kez değinmiştim. Savaşın sonunda ölümsüz Bhisma, ölüm döşeğindedir, Arjuna, Yudhishthira ve pek çok kişi etrafında onun bilgeliğinden faydalanmayı beklerken yaşanan savaşın dehşetinin etkisiyle Dhritharashtra söz girer, “Bhisma, this World is savage. How can one understand the savagery of this World?” diye sorar. Bhisma, döşeğinden yavaşça doğrulup Tolstoy’un yazdığı hikayeyi, biraz daha süslü biçimde anlatır huzurundakilere, sonrasında da ruhunu teslim eder. 








Bunları kitabı okuduğum Starbucks’ta kafamdan geçirirken, bir an tereddüte kapıldım, Bhisma mıydı o bilgenin adı, yoksa Bhima mıydı diye? Malum, Bhima dediğimiz ayı gibi herif, Pandava kardeşlerin fiziksel gücüyle öne çıkanı. İsimler karışmamalı, eve geldiğimde IMDB’de filmin sayfasını cast’a baktım yanlışa düşmeyeyim diye. Gözlerim Bhisma ve Bhima’yı canlandıran aktörleri ararken bir de ne göreyim?!


 Ciarán Hinds !!!


1989 yapımı bu filmde rol aldığını bilmiyordum!


Üstelik Ashwattaman’ı oynamış! Yani, Drona’nın oğlunu canlandırmış!


Tabi ben Peter Brook’un Mahabharata’sını izlediğim vakit ne Game of Thrones’u (Mance Rayder) ne de Rome’u (Caesar) izlemiştim, bu adamdan haberim de yoktu aslına bakarsanız. 


Ciarán Hinds’in Ashwattaman rolüne dair bir resim koyayım dedim şuraya, o sırada gördüm ki, filmde, yani Mahabharata’da Dhritharashtra’nın karısı Gandhari’yi oynayan Hélène Patarot ile tanışmış, sevmişler birbirlerini, evlenmişler. Hala da evlilermiş meğer. 


Nereden nereye geldik lan. Bu yazıyı bu hale getirenin de Allah müstehakını versin. Aslına bakarsanız Ashwattaman’a kadar olaylar kontrolüm altındaydı. 


Ama zaten eserde de, kilitlenmiş bir kördüğüm haline gelen savaşı kazanmak için (tanrı) Krishna, Pandava kardeşlere Drona’yı durdurabilmenin yegane yolunun oğlu Ashwattaman’nın öldüğünü söylemeleri öğüdünü vermiş, başta Yudhishthira olmak üzere diğer kardeşler bu şerefsizliğe yanaşmayıp şiddetle itiraz etmişken, ayı Bhima bir çözüm bulacağını söylemiş, kamp çadırının arkasına geçmişti; derken acılı bir fil sesi duyulduktan sonra geri dönen Bhima, Ashwattaman isimli bir fili öldürdüğünü söylemişti Krishna’ya ve kardeşlerine. Artık Drona’ya “Ashwattaman is dead!” demelerinde bir beis yoktu. 


Not: Krishna Tanrı filan ama aslına bakarsanız tam bir orrrrrossppu çocuğu. 




Yalnız bu yazı derhal sonlanmalı. Kafam sikik, blogu da siktim aq. Ne biçim bir post oldu lan bu. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!