27 Şubat 2022 Pazar

Ailevi, Toplumsal ve Tabi ki Kişisel Bir Quo Vadis? Üzerine...

Kardeşim haftada bir arıyor beni. Her konuşmamız yaklaşık iki saat sürüyor; aile işlerinden ABD’nin iç politikasına kadar geniş bir yelpazede her konuda laflıyoruz; ardından kendisini genel İslam tarihi ve islami düşüncenin zihniyet değişimini tarihsel olarak anlatıyorum kendisine. Bir keresinde kısa da olsa kulak misafiri olan Havva, podcast gibi bir şey yaptığımızı söyledi; hayatımda podcast dinlemedim ama o diyorsa doğrudur. Kardeşim gavur ellerde gırtlağına kadar hayat mücadelesinin içinde; kırk yaşından sonra fiziksel olarak çok yorulduğu, yıprandığı bir işle meşgul, yani yoğun bir koşturmaca içinde ailesini geçindirme ve geleceğini garanti altına alabilme derdinde. Bunun yanında, geçmişte dini değerlere inancı ve bağlılığıyla benden çok önde olan kardeşimin son dönemde Allah’la ilişkisinde problemler yaşadığını hissediyorum. Kendisinden duymaya alışık olmadığım kimi ifadeler açıkça olmasa dahi bu yönde sezgilerimi güçlendiriyor. Hoş, bizzat tanıdığım, gıyabında bildiğim ya da başkalarından işittiğim kimseler hakkında öyle çok ateist, deist ya da agnostik haberi alıyorum ki, üzdüğü ve ürperttiği kadar şaşırtıcı gelmiyor artık bu durum. Yetmişini çoktan aşmış annecim bile imanını sorguladığını söylüyordu geçenlerde. İnsanın imanını sorgulaması kötü bir şey değil, zaten iman denilen meret hiç kimse için garanti bir olgu değil. Elbette benim için de bu geçerli. Kimse kendinden emin olamaz, başkaları hakkında da kesin konuşamaz. Buna yetkisi de yok, hakkı da yok. Bununla birlikte kişilerin yoğun bir şekilde tecrübe ettiği türden umumi bir felakete uğramışlık hissi yadsınamaz; adaletsizlik, kötülük, zulüm, cehalet, zorbalık her yerde, her coğrafyada, her alanda, her disiplinde, mikro ve makro anlamda tüm gezegene hâkim olmuş halde. Dünyayı cehenneme çeviren insanların suçu Allah’a atması bu ama kimseyi neden ateist oldu, neden deist söylemlerde bulunuyor diye eleştirecek değilim. Ne var ki, kardeşimle yaptığımız uzun konuşmalarda kötülüğün, baskının, şiddetin tarihin her döneminde ve coğrafyasında olduğu gibi İslamın geldiği günden bu yana sürekli yaşadığını, kavgaların, çekememezliklerin, eziyetin ve yaşam hakkı tanımamanın eksik olmadığını anlatırken bu defa olay başka bir yöne sapıyor: 1- Bu yaşanılanlar aslında yeni bir durum değil. 2- Dünya her daim böyle korkunç bir yer olduysa, o zaman hep bir cehennemdi. Aslında bu sonuçlara varmak da yanlış. Ama işte bu gibi konular hakkında konuşarak telefonda geçiyor saatlerimiz. Fakat bu defa da anlattıklarım (kendi ifademle ona verdiğim eğitim) öylesine hayrete düşürüyor ki kardeşimi, bu kez de zaten çok bilmediği İslam zihniyetinin oluşumunu, düşünce tarihi ve aşamalarında yaşananları şok dalgaları gibi algılıyor. Emevi-Ehl-i Beyt- Harici bölünmesinin sonraki safhaları, Şii ideolojinin biçimlenmesi, Mürcie’den itibaren Sünni düşüncenin geçirdiği akılalmaz evrim, bu arada ehl-i rey, ehl-i hadis, mihne, Mutezile, diğer taraftan tasavvuf-tarikatler, mesiyanik beklentiler filan derken, başlangıçta safiyane gayem islamın en içten ve yoğun yaşandığı farz edilen yüzyıllarda bile bir golden age’den söz etmenin mümkün olmadığı, kelime-i tevhid ve bireysel ibadetler hariç islama dair ya da ilinti her şeyin ama her şeyin politik ve ekonomik temele dayandığı vurgusunu perçinlemekti; sebep-sonuç ilişkilerine ve tarihsel bakış açısıyla olabildiğince nesnel anlatmaya çalıştım kendisine, hala da çalışıyorum, gel görelim fark etmeye başladım ki benden dinledikleri onun ruhunu daha da kasvete boğuyor. 


Kardeşimin ateist/deist olduğunu henüz işitmedim ondan, ama dediğim gibi emarelerini sezinliyorum. Tam aksi bir niyet taşısam da  eğer bu yönde onu olumsuz etkileyecek olursam çok ama çok üzülürüm. 


Gene de hemen her konuşmamızda lafı manyak ve arıza kayınpederimin özlü deyişine atıfta bulunuyor, hak verdiğini ifade ederek: “İslam’ın şartı üçtür: Haram yeme, yalan deme, namazını koma.” 


Haram yememek ve yalan dememek, yalnızca İslamın şartı değil, başlı başına iyi bir insan olmanın şartı. Bu önemli. Tabi bir de namazını kılmaya devam etse ne güzel olur. 


Bu çocuk benden çok daha dindardı, Çok daha kuvvetli bağları vardı manevi değerlerle. 


Rabbim yardım etsin. 


*


Emin Barın ne müthiş biriymiş ya. 



*


Yazı bitti ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Her senenin sonunda o yıl boyunca okuduğum kitapların fotoğrafını koyuyorum bloga, okuma konularımın ve ilgi alanlarımın değiştiğini daha evvel de belirtmiştim burada zaten. Konuşmanın ve anlatmanın şehveti benzersiz bir duygu; kendime mani olamıyorum çoğu zaman ve muhatabımda şüpheler yaratacak, sorgulamalara sebebiyet verecek şeyleri de keyifle paylaşıyorum. Bu neden olabilir? Ne kadar çok şey bildiğime dair bir kibir şovu mu, bilinmese daha iyi olacak şeyleri başkasına zerk ederek karşımdakini yorma fitnesi mi, konuştuğum kişiyi aydınlatma güdüsü mü veya başka bir açıklaması var mıdır bilmiyorum. Bilinç öyle ilginç bir olgu ki, idrak çoğu zaman tahrikle mümkün hale geliyor, dürterek harekete geçirmek manasına gelir tahrik. Dürtmek ne demek peki? Hafifçe itmek. Hafifçe itince harekete geçiriyorsunuz, sertçe ittiğinizde ne oluyor peki? Yıkar düşürürsünüz. Benim konuşma ve anlatma şehveti derken ifade etmeye çalıştığım şey bu işte, harekete geçirmek istiyorum, fakat ya hızımı alamaz ve düşürürsem? Samimi olduğumu biliyorum, ama nerede duracağımı biliyor muyum acaba?


İşte bu da benim kendime dair şüphem.  


Son sözüm ise hayatımın nakaratı: Bok gibi adamım vesselam. 


24 Şubat 2022 Perşembe

Jorge'nin Temsil Ettiği Eril Düşler Üzerine... (+18 bir yazı.)

Bundan tam yirmi sene önceydi, BM çatısı altında Kosova’da resmi görevli olduğum o günlerde herhangi bir ortamda kadınlardan söz açıldığında Almanı, İtalyanı, Pakistanlısı, Amerikalısı, Mısırlısı, Nijeryalısı, kimi hindu kimi yamyam kimi bilmem ne belası, tabi ki kimi Türk yiğitlerinin de keyifle dahil olduğu bu muhabbetlerde, hayallerindeki BM görevinin Rusya-Ukrayna arasında yaşanacak bir savaştan sonra bölgeye barışı/düzeni sağlamak amacıyla gidilmesi olduğu dile getirilirdi. Eril dil, kültürler üstü bir özellik taşır, dinî sorgulama, coğrafi sınır ya da vicdani muhasebe kısıtlaması tanımaz; Irvin Cemil Schick’in Oğuzname’den birebir aktardığı özlü sözün işaret ettiği gibi “Sik kalkınca Tanrı unudulur”, eh, sik kalkınca ne unutulmuyor ki zaten değil mi? Güya uluslararası Barış Gücü personelinin sikleri uğruna düşlerini süsleyen savaş buydu işte. Alımlı kadınlarının baş döndürücü güzelliği dillere destan Rus ve Ukrayna hakları savaşacak ve barış gücü gidip asayişi sağlayacak, sonra da o kadınları sikecek... Yarrak gibi bir kariyer hayali. 


Sabah gelen haberlere göre günlerden beri çalan savaş tamtamları nihayet yerini tank homurdanmalarına, patlama sarsıntılarına yani işgal efektlerine bırakmış; Rus birlikleri Ukrayna’yı işgale başlamış. 


Sevgili Jorge, seninle aramızda on iki yaş vardı; demek oluyor ki şimdilerde 60’ını geride bırakmış olmalısın. Hayatta mısın onu da bilmiyorum ya neyse. Mutlu musun aq?! Al işte, hatırladığım kadarıyla bu savaş için kosmosa gerçekleşmesi için dilek pompalayanların başında geliyordun sen, bak duaların kabul oldu. 


Bu arada insanlar ölecek, yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalacaklar, zorbalık açlıkla, kaos dehşetle kolkola girip bu kış kıyamette ezecek insanları. 


Eğer yaşıyorsan şimdi Rusların kendilerini dostlar alışverişte görsün nevinden bile olsa eleştirecek diğer devletlere tepki olarak doğalgaz vanasını kapatmamaları için dua etmelisin, malum, romatizma yaşın gelmiştir. Sikini sonra dert edersin Jorge.


Bilemedim valla. 



9 Şubat 2022 Çarşamba

Değeri Düşen Ama Faturası Kabaran Hayat Üzerine...

Geçen sene kasım ayının başlarında şimdi oturduğumuz eve taşındığımızda, yeni bir ısınma sistemiyle tanıştık: Merkezi ısıtma ve payölçerli kalorifer petekleri. Daha önce ne ben ne de Havva, bu sistemi tecrübe etmemiştik. Kalorifer peteğinin vanasını 0-5 arası değerlerde konumlandırıyorsunuz, petekler dilediğiniz sıcaklıkta ısınıyor, ne kadar ısınıyorsa/kaç dereceye getirdiyseniz doğalgaz sarfiyatınız da ona göre belirleniyor. Fatura kesim tarihinde görevli her dairenin sayacına bakıp faturasını çıkartıyor. 


Apartmanda 30 tane daire var. Geçen sene taşındığımızda bu ölçümlemeler sonunda 200TL civarında doğalgaz faturası geliyordu bize; ödeme listesi ilan edildiğinden tüm meskunların sarfiyat ve ödeme detayları da görülebiliyordu. Geçen sene 200TL civarında geldiğini söz ettiğim faturamız, apartmanda en yüksek 3. veya 4. sıraya yerleştiriyordu bizi, yani en yüksek meblağı ödeyenler arasındaydık. Kombili bir evden taşınmış olmak (kombi en kısık derecede de olsa yanmaya devam etmeli düşüncesi)  ve merkezi ısıtma/payölçer konusundaki deneyimsizliğin de rolü var tabi bu sıralamada. 


Tüm enerji ürünlerine olduğu gibi doğalgaz da aşırı zamlandı geçtiğimiz sene boyunca. Tüketimimizi minimize etmeye gayret ediyoruz doğal olarak. Söz gelimi çok nadir kullandığımız evin en soğuk köşesinin yani salonun kapısını kapattık; ortamı, diğer odaları soğutmasın diye. Kedi bazen kızıyor bu duruma ama olsun. Geceleri yatmadan önce petekleri de kapatıyoruz. Malum, Havva evden çalışıyor, ben de işi gücü olmayan ev kuzusu bir tipim, zaten pandemi koşullarında mecbur kalmadıkça çıkmıyoruz da bir yere. Yani vaktimizin çoğu evde geçiyor. Kış geldi, hava soğuk. Ne yapacağız? Termal kıyafet ya da kazakla oturmak, çorapsız dolaşmamak gibi giyim kuşama dair ön almalarla evi daha az ısıtıyoruz bariz bir şekilde. 


Dün gelen fatura ve yukarıda değindiğim tüm meskunların tüketim listesine dair liste belli olduğunda, doğalgaz faturamızın tutarına baktıktan hemen sonra genel sıralamadaki yerimize baktım. Aldığımız önlemler, dikkatli tutumuz işe yaramış görünüyor; geçtiğimiz sene podyumda yer almak, madalya sıralaması için mücadele eden bizler, bu ay 30 daire içinde 15. sırada yer bulmuşuz kendimize. Apartmanda yaşayan diğer daire sakinleriyle kıyaslandığında gayet makul bir pozisyondayız bir başka değişle. Bu karşılaştırmanın anlamlı olduğunu düşünüyorum. İşe yaramış özenli halimiz. 


Gel görelim, sözünü ettiğim fatura 337TL. Diğer bir değişle, bu kadar dikkat etmişiz, gereksiz sarfiyatın önüne geçmek için kendimizce önlemler almışız, üzerimize de kalın kıyafetler çekmişiz, başkalarıyla mukayese edildiğinde de bir anlam ifade eden türden sarfiyat kısıntılarıyla ayı geçirmişiz ki tüketim/tutar sıralamasında gözle görülür bir düzelme olmuş durumumuzda; ne var ki geçen seneye göre %50’den fazla gelmiş doğalgaz faturası. 


Hayat pahalılığı işte budur. Ekmek, sebze meyve, et, süt, yumurta, kağıt, elektronik gibi ürünlerde de, akaryakıt, elektrik, doğalgaz gibi kalemlerde de olağanüstü bir pahalılık vaki oldu son bir senede. Bütün bu unsurlar her daim zamlanırdı bu ülkede, elli yaşındayım ve bu zamana dek hükümetlerden, politikalardan bağımsız olarak ucuzluk/rahatlık nedir görmedim, bilmedim; ekonomik eşitsizlik ve sınıflar arasındaki uçurum hiç kapanmaz ama son bir senede bir şey oldu; külliyen çakıldık. 



 İster bir holdingin CEO’su olsun, ister bir fabrikadaki vasıfsız işçi, hiç kimsenin düzenli maaşına %50 zam aldığını düşünmüyorum son bir senede. Kaldı ki hayat pahalılığı diğer kalemlerle, eğitim, sağlık, ulaşım vs. masraflarla da bir arada ele alındığında %50’nin çok üzerine çıkıyor. 


Bu gidiş iyi değil. Sosyal açıdan tehlikeli. İnsanlar barut fıçısı gibi. Yokluğa doğru adım adım gidiyoruz. 


Şimdi sırada elektrik fatura var. Onun hakkında da hiç iyi şeyler duymuyorum son günlerde. Çok kötü bir şeymiş. Bakalım ne gelecek...





7 Şubat 2022 Pazartesi

Nietzsche ve İkrime b. Ebu Cehil Üzerine...

“Bir hasta ölüme mahkumsa, kimse onun doktoru olmaya kalkışmamalıdır” diyen bir Nietzsche geçti bu dünyadan. Merhametten yoksun, gaddar bir yaklaşım olarak gelir bu bize. Ölüme mahkûm olması, bizi o kişiden uzak durmayı mı gerektirir yani? Vicdansızlık mı telkin ediyor yoksa? Ya da emeğimizin, çabamızın boşa gideceğini mi söylemeye çalışıyor bize bu pos bıyıklı deli? 


Önce gayet sarih biçimde şey yazayım: Yukarıda tırnak içine alınmış cümleyi literal anlamda ele alan biri kuş beyinlidir. 


Metaforik bir anlatımla cahille uğraşmayın, vasatı aydınlatmaya uğraşmayın, öküze yaklaşmayın, bayağı olanı parlatmaya gayret etmeyin, geri zekâlıya da sakın ha akıl vermeyin, değmez diyor bana sorarsanız. Bu sonucu çıkarmak zor değil. Yoksa burada özgeci olmayın, iyilik yapmayın filan demiyor. (Adam başka yerde diyorsa bilemem.) Bu cümledeki aslî vurgu virgülün öncesinde, “bir hasta ölüme mahkumsa” bölümünde. 


Birisinin (metaforik perspektiften bahsediyorum) ölüme mahkûm edilmiş olduğunu iddia etmek çok büyük bir iddia şüphesiz; çünkü aydınlanmanın nasıl gerçekleşeceği bilinemez, gaybı bilemediğimizden ötürü bu mümkün değil. Biz elimizdeki verilerle şimdiki anda şimdiki çevrede şimdiki insanlar hakkında yorum yapabiliriz ancak. Biri sivri, biri naiv olmak üzere iki farklı yaklaşım, Nietzsche’ye destek verir gözükür ilk bakışta... 


Sivri olan şu: “Kutsal olanı köpeklere vermeyin. İncilerinizi domuzların önüne atmayın. Yoksa bunları ayaklarıyla çiğnedikten sonra dönüp sizi parçalayabilirler.” Matta 7:6’da ifade edilir bu. Anlamaktan, değer vermekten, kıymetini takdir etmekten yoksun olduklarını bildiğiniz/tahmin ettiğiniz kişilerle muhatap olmayın, tartışmayın; cahil, faydacı, kaba ve samimiyetsiz moronları aydınlatmaya kalkmayın diyor İsa Peygamber. 


Daha naiv ve narin bir anlatım, Mesnevi’de geçiyor: “Bir derici, ıtriyat çarşısına girer ve buradaki harikulade kokudan etkilenip bayılır; adam ancak kardeşinin ona bir miktar köpek dışkısı koklatmasının ardından ayılabilmişti – zira güzel koku, ona münasip değildi, o kişi sadece derinin iğrenç kokusuna alışıktı.” Yaşamı bayağılıkla, adilikle dolu, her türlü kötülüğü ve iğrençliği kanıksamış, bunlarla yaşayan, faili olan ya da artık rahatsızlık duymayacak kadar içselleştirip benimsemiş birine güzeli, doğruyu, erdemi, hakkı, hakikati anlattığınızda bütün bunların kıymetini anlamaktan yoksun olduğu için aydınlanmak bir yana, rahatsız bile olur sizden. Daha önce bu bloga çok kereler yazmışımdır Kral Lear’daki o ifadeyi: Pravis omnia prava; pislik sadece pislikten zevk alır. Fazilet herkese uymaz. 


Buraya kadar yazdıklarım insanın içini acıtan, karamsarlığa sevk eden hususlar... İdraksizliğin, zulmün, hoyratlığın, acımasızlığın sona ermesi için kimsenin elinden bir şey gelmeyeceği sonucuna varıyoruz bu cümlelerin ışığında. Nietzsche, İsa Peygamber, Mevlâna sanki üç aşağı beş yukarı aynı şeyi söylüyorlarmış gibi, aynı şey demesek de, birbirleriyle paralel yaklaşımlarda bulunduklarını değerlendirmek yanlış olmaz. 



Peki ama, İkrime b. Ebu Cehil’i nereye koyacağız o zaman? 


İkrime’den bahsedeyim şimdi.


Adından da anlaşılacağı gibi İkrime b. Ebu Cehil, Ebu Cehil ismiyle anılan kişinin oğlu; Hz. Peygamber döneminde Peygambere ve ashabına hakaret, eziyet, zulmet çerçevesinde her türlü kötülüğü yapmaktan geri durmayan biri, Bedir ve Uhud savaşlarına Mekkeli müşriklerin safında iştirak etmiş, bu savaşlarda atlı birliklerin başındaymış ve özellikle Uhud’ta şu meşhur tepeyi bırakıp ganimet peşine koşan müslüman okçuların kılıçtan geçirilmesi gibi müşrikler adına başarılı ve önemli faaliyetleri olmuş. Cengaver bir tip. Gerçek bir Peygamber düşmanı aynı zamanda. Babası gibi şehrin en zenginlerinden, malını mülkünü gözünü kırpmadan Peygamber karşıtlığına harcamaktan da geri durmuyor. Tescilli, kesin düşman özetle. Öyle ki, Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber’in kim aman dilerse, kim tövbe eder ve islama girerse affedileceğine dair açıklamasının istisnası olarak kabul edilen ve gene Peygamber’in ağzından “Kabe’nin örtüsü altına girseler bile öldürüleceklerine dair” açıklanan listede İkrime b. Ebu Cehil’in de adı var. (Bu liste enteresan, hepsinin hususiyetleri de birbirinden farklı: Mesela kimisi Medine’ye hicret ettikten sonra zekatları toplama görevini üstlenecek kadar önemli biriyken masum birini öldürüp sonra paralarla beraber Mekke’ye, müşriklere kaçıyor, yani hem katil hem soyguncu/dolandırıcı. Kimisi yasaklanmış olmasına rağmen Medine’de kan davası güdüyor ve masum birini katledip o da Mekke’ye kaıp tekrar putperest oluyor. Neyse, hepsini saymaya gerek yok, konu dağılacak. Dönemin kaynakları kat'i ölüme mahkum edilenler hakkında farklı isimler ve sayılar veriyor, 15 diyen var, 12 diyen var, 10 diyen var, 9 diyen var, 8 diyen var, 6 diyen var. Ama birbirinden farklı rivayetlerin ve listelerin hepsinde İkrime b. Ebu Cehil illa ki yer alıyor. Hz. Peygamber’in kimi insanları ismen zikrederek “iman ettiklerini söyleseler de, af dileseler de onları öldürün” talimatı vermesini de çok garipsememek lazım; bu konuda yazılmış detaylı bilgiye internetten az evvel bulduğum şu yüksek lisans tezinden erişmek mümkün, sonuçta Hz. Peygamber ne sufilerin lanse etmeye çalıştığı gibi çiçek böcek dağıtan bir pamuk prensesti, ne de radikal tiplerin bizlere sunduğu şekilde elinde kılıçla sürekli birilerinin kafasını Allah adına kesen ceberut bir adamdı. İkisi de değildi, hayranlık duyulası bir tutarlılığa sahipti: Merhamet timsaliydi, örnek bir fazilet insanıydı ama aptal bir optimist veya gaddar bir kan dökücü olduğunu kimse iddia edemez. Ne uzun bir parantez oldu bu ya...) İkrime b. Ebu Cehil, hakındaki fermanı öğrenince, fethin hemen sonrasında affedilemeyecek cürümlerinin bilincinde, can korkusuyla Mekke’den Yemen’e kaçıyor. 


Ölüme mahkûm olmanın her iki anlamı da bu konuda gayet açık. Nietzsche’nin en tepedeki sözü metaforik bir anlatımı dile getirirken, o söylem İkrime b. Ebu Cehil örneğinde manasından hiçbir şey kaybetmediği gibi lafzî olarak da ölüme mahkûm edilmekten bahsediyor. Hem bu dünya hayatının sona erdirileceği, hem de ahiret hayatının mahv u perişan olacağına dair bir mahkûmiyet ilanı bu. 


İkrime b. Ebu Cehil can korkusuyla Mekke’den kaçsa da şehirde kalan eşi Ümmü Hakim, fetih günü Hz. Peygamber’in huzuruna çıkar, müslüman olur. Daha sonra da eşi İkrime için İslam Peygamberine ricada bulunur, eşinin affedilmesini talep eder. Tüm kırgınlıklara, yaşanmış acılara rağmen Peygamber İkrime’nin affedildiğini beyan eder. Ölüme mahkûm edilmişliğin literal formu, Peygamberane merhametle, belki de yeni müslüman olmuş eşine hürmetle ve şefkatle hükmünü yitirir. Ardından eşi Ümmü Hakim kadın başına Yemen’e doğru yola çıkar, kocasına ulaşır, durumu anlatır. (Yalnız ne kadınlar var ya, helal olsun. Benim Havva’mın 1500 yıl önce yaşamış versiyonu yeminle.) İkrime önce inanamaz, teyit için eşine sorular sorar, nihayetinde muzaffer düşmanından özür dilemek için, kendisi hakkında ölüm fermanı yayınlamış İslam Peygamberine doğru birlikte yola çıkarlar. (Bu da ilginç bir nokta: Hz. Peygamber’in azılı düşmanlarının nazarında dahi öyle olumlu bir profili var ki, her şeye ve onca fenalık dolu maziye rağmen İkrime b. Ebu Cehil bu güvencenin doğruluğundan şüphe etmiyor, tıpış tıpış Mekke’ye dönüyor.) Netice-i kelam, şehre yaklaştığı görüldüğünde Hz. Peygamber yanındaki Müslümanları uyararak, babası hakkında her hangi bir iğneleyici ya da üzüntü verici şey söylememelerini, İkrime’yi incitmemelerini salık veriyor. İkrime huzura çıktığında ise Hz. Peygamber’in davranışı çok acayip: Ayağa kalkıyor, kollarını açıp “Hoş geldin ey süvâri Muhâcir!” diyerek sarılıyor İkrime b. Ebu Cehil’e. 


İki dünyası da ölüme mahkum edilmiş birinin, iki dünyasının aynı anda kurtulduğu bu dokunaklı, sarsıcı sahnedeki durumuna bir bakalım.

Önce “süvari” nitelemesi var; müslümanlara Bedir ve Uhud savaşlarında büyük zorluklar yaşatmış, kim bilir kaç müminin kanını dökmüş biri İkrime b. Ebu Cehil, gene de tövbe edip af dilemeye geldiği bu anda o cengaverliği, korkusuzluğu ve cesur vasfı bir iltifat konusu oluyor Hz. Peygamberin dilinde. 

Diğeri, “muhacir” betimlemesi. Bu da en az önceki kadar inanılmaz: Muhacirlik statüsü, gönülsüzce ama kararlı bir şekilde Allah’ın emrettiği gibi yaşayabilmek için yurdundan ayrılmak zorunda kalanlar için kullanılır; genel literatüre bakacak olursak önceleri Habeşistan’a, daha sonra da Medineye hicret etmiş Müslümanlara muhacir denir. Kutlu bir sıfattır bu islamda. Hz. Peygamber (kanaatimce) affedildiğini duyar duymaz Yemen yollarından Mekke’ye geri dönen ve kendi huzuruna çıkan İkrime b. Ebu Cehil’e bu yolculuğa nispetle muhacir nitelemesini yapıyor. 


Sevgili vatandaşlarım, Her iki ifadedeki teveccühe bakar mısınız?




Yazıyı toparlayalım.



Nietzsche haklı olabilir. Matta İncili ve Mesnevi alıntıları da belirgin biçimde payanda oluyor o pos bıyıklı adama. 


Ne var ki, ölüme mahkûm olmak ve ölmek arasında, mahvolacak olmak ve mahvolmak arasında Zenon’un okları gibi olmasa da epey bir fasıla vardır; gelecek zaman ile şimdiki zaman arasındaki fark bu işte. 


Ölmeden ölünmüyor. Zümer suresinin 53. Ayeti bundan bahsetmiyor mu zaten?


"De ki: 'Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir.'"


Bu kadar yazdıktan sonra, tam yazıyı bitirmeye niyetlenmiştim ki, “bir şeyler çağrıştırıyor bana şimdi bunlar, neydi lan neydi, aklıma gelmiyor ama kafamda dolanıp duruyor” diye düşüncelere daldım, duraksadım epey. Ve bingo! 


Prodigal Son!


Evet, gene İncile, bu defa Luka’ya (15: 11-24) dönüyoruz sayın seyirciler.


“İsa konuşmasını sürdürdü: "Bir adamın iki oğlu vardı. Bunlardan küçüğü babasına, 'Baba, varlığından payıma düşeni bana ver' dedi. O da varlığını onların arasında böldü. "Aradan çok geçmeden, küçük oğul her şeyini toplayıp uzak bir ülkeye göç etti; orada aşağılık bir yaşama dalarak neyi varsa saçtı savurdu. Elindeki her şeyin altından girip üstünden çıktıktan sonra o ülkeye kırıcı bir kıtlık geldi. O da yoksunluk çekmeye başladı. Ve gitti, o ülkenin yurttaşlarından birine yanaşma oldu. Adam da onu çiftliklerindeki domuzları gütmeye saldı. Delikanlı domuzların yediği keçiboynuzlarıyla karnını doyurmak istediyse de kimse ona bir şey vermedi. "Aklı başına gelince kendi kendine, 'Babamın bir sürü emekçisinin iyice yiyip doyduktan sonra bile artakalan ekmeği var' dedi. 'Oysa ben burada kıtlıktan kırılıyorum. Kalkıp babama gideyim; göğün katında ve senin önünde günah işledim baba, diyeyim. Bundan böyle oğlun denmeye yaraşık değilim. Bana emekçilerinden birisi gibi davran.' Kalkıp babasının yanına vardı. O daha çok uzaktayken, babası onu görüp acıdı. Koşarak boynuna sarıldı, derin özlemle onu öptü. Oğul da ona, 'Göğün katında ve senin önünde günah işledim baba' dedi. 'Bundan böyle oğlun denmeye yaraşık değilim.' "Ama baba uşaklarına buyruk verdi: 'Çabuk olun. En seçkin giysiyi getirip ona giydirin. Parmağına yüzük takın. Ayaklarına pabuç geçirin. Besili danayı buraya getirip boğazlayın. Yiyelim eğlenelim. Çünkü bu oğlum ölüydü, şimdi yine yaşıyor; yitikti ama bulundu.' Ardından başladılar eğlenmeye.”



Ölüme mahkûmiyet mi dediniz? 

"Tanrı öldü" derken bunu kutlamıyordu bu adam, acı içinde kendini yerden yere vuruyordu aslında. Tanrı ölünce insanın doktoru kalmaz, ümidi kalmaz. Ancak masallarda görülebilen türden bir "übermensch" uydurur, idealize edersin en fazla. Delirmesinin sebebi Lou Salome'nin kukusuna duyduğu takıntı değildi bence. Çok daha derin dertlere düçar olmuştu adamcağız. Biz dua edelim, Allah ona da rahmetiyle haşretsin. (Lou Salome orospusuna değil, Nietzsche için dua ettim, yanlış anlaşılmasın.)



30 Ocak 2022 Pazar

Brian Üzerine...

Emeklilik hakkını kazanmak, bu arada ilk maaşımı da almış olmak hayal ettiğimin aksine üzerimde bir öfori yaratmadı, mutluluktan havaya uçarım zannederken ufak bir heyecan bile yaşamadım aslına bakarsanız. Buruk bir sevinç? Burukluk malum, başıma gelenlerden sonra bunca senenin ardından hala azıcık bile iyileşemeyen bir yara gibiyim; sevinç konusuna gelirsek eğer, sevinecek ne var Allahaşkına? 


İçimde artan bir huzursuzluk var söz konusu aralar. Adını koyamıyorum. Bilmiyorum, ancak kaya sertliğinde, bıçak keskinliğinde hissediyorum şeklinde ifade edebilirim. Sanki damperinde tonlarca yük bulunan ve yokuş aşağı giderken frenleri boşalmış bir kamyonda sıkışıp kalmışım da bu korku dolu seyir sırasında aracın lastikleri de bir bir patlamaya başlamış gibi... Savrulmaların sonunda olacaklar beni ürkütüyor. 


Tekinsiz bir bekleme bu. Bir şeyler olacak sanki. Tüylerim diken diken, gözleri bağlanmamış bir kurbanlık koyuna benzetiyorum kendimi. 


Her zaman gamlı baykuş oldum, doğrudur. Ne var ki bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir derler, umarım tedirginliğim vehimden ibarettir sadece.