27 Şubat 2022 Pazar

Ailevi, Toplumsal ve Tabi ki Kişisel Bir Quo Vadis? Üzerine...

Kardeşim haftada bir arıyor beni. Her konuşmamız yaklaşık iki saat sürüyor; aile işlerinden ABD’nin iç politikasına kadar geniş bir yelpazede her konuda laflıyoruz; ardından kendisini genel İslam tarihi ve islami düşüncenin zihniyet değişimini tarihsel olarak anlatıyorum kendisine. Bir keresinde kısa da olsa kulak misafiri olan Havva, podcast gibi bir şey yaptığımızı söyledi; hayatımda podcast dinlemedim ama o diyorsa doğrudur. Kardeşim gavur ellerde gırtlağına kadar hayat mücadelesinin içinde; kırk yaşından sonra fiziksel olarak çok yorulduğu, yıprandığı bir işle meşgul, yani yoğun bir koşturmaca içinde ailesini geçindirme ve geleceğini garanti altına alabilme derdinde. Bunun yanında, geçmişte dini değerlere inancı ve bağlılığıyla benden çok önde olan kardeşimin son dönemde Allah’la ilişkisinde problemler yaşadığını hissediyorum. Kendisinden duymaya alışık olmadığım kimi ifadeler açıkça olmasa dahi bu yönde sezgilerimi güçlendiriyor. Hoş, bizzat tanıdığım, gıyabında bildiğim ya da başkalarından işittiğim kimseler hakkında öyle çok ateist, deist ya da agnostik haberi alıyorum ki, üzdüğü ve ürperttiği kadar şaşırtıcı gelmiyor artık bu durum. Yetmişini çoktan aşmış annecim bile imanını sorguladığını söylüyordu geçenlerde. İnsanın imanını sorgulaması kötü bir şey değil, zaten iman denilen meret hiç kimse için garanti bir olgu değil. Elbette benim için de bu geçerli. Kimse kendinden emin olamaz, başkaları hakkında da kesin konuşamaz. Buna yetkisi de yok, hakkı da yok. Bununla birlikte kişilerin yoğun bir şekilde tecrübe ettiği türden umumi bir felakete uğramışlık hissi yadsınamaz; adaletsizlik, kötülük, zulüm, cehalet, zorbalık her yerde, her coğrafyada, her alanda, her disiplinde, mikro ve makro anlamda tüm gezegene hâkim olmuş halde. Dünyayı cehenneme çeviren insanların suçu Allah’a atması bu ama kimseyi neden ateist oldu, neden deist söylemlerde bulunuyor diye eleştirecek değilim. Ne var ki, kardeşimle yaptığımız uzun konuşmalarda kötülüğün, baskının, şiddetin tarihin her döneminde ve coğrafyasında olduğu gibi İslamın geldiği günden bu yana sürekli yaşadığını, kavgaların, çekememezliklerin, eziyetin ve yaşam hakkı tanımamanın eksik olmadığını anlatırken bu defa olay başka bir yöne sapıyor: 1- Bu yaşanılanlar aslında yeni bir durum değil. 2- Dünya her daim böyle korkunç bir yer olduysa, o zaman hep bir cehennemdi. Aslında bu sonuçlara varmak da yanlış. Ama işte bu gibi konular hakkında konuşarak telefonda geçiyor saatlerimiz. Fakat bu defa da anlattıklarım (kendi ifademle ona verdiğim eğitim) öylesine hayrete düşürüyor ki kardeşimi, bu kez de zaten çok bilmediği İslam zihniyetinin oluşumunu, düşünce tarihi ve aşamalarında yaşananları şok dalgaları gibi algılıyor. Emevi-Ehl-i Beyt- Harici bölünmesinin sonraki safhaları, Şii ideolojinin biçimlenmesi, Mürcie’den itibaren Sünni düşüncenin geçirdiği akılalmaz evrim, bu arada ehl-i rey, ehl-i hadis, mihne, Mutezile, diğer taraftan tasavvuf-tarikatler, mesiyanik beklentiler filan derken, başlangıçta safiyane gayem islamın en içten ve yoğun yaşandığı farz edilen yüzyıllarda bile bir golden age’den söz etmenin mümkün olmadığı, kelime-i tevhid ve bireysel ibadetler hariç islama dair ya da ilinti her şeyin ama her şeyin politik ve ekonomik temele dayandığı vurgusunu perçinlemekti; sebep-sonuç ilişkilerine ve tarihsel bakış açısıyla olabildiğince nesnel anlatmaya çalıştım kendisine, hala da çalışıyorum, gel görelim fark etmeye başladım ki benden dinledikleri onun ruhunu daha da kasvete boğuyor. 


Kardeşimin ateist/deist olduğunu henüz işitmedim ondan, ama dediğim gibi emarelerini sezinliyorum. Tam aksi bir niyet taşısam da  eğer bu yönde onu olumsuz etkileyecek olursam çok ama çok üzülürüm. 


Gene de hemen her konuşmamızda lafı manyak ve arıza kayınpederimin özlü deyişine atıfta bulunuyor, hak verdiğini ifade ederek: “İslam’ın şartı üçtür: Haram yeme, yalan deme, namazını koma.” 


Haram yememek ve yalan dememek, yalnızca İslamın şartı değil, başlı başına iyi bir insan olmanın şartı. Bu önemli. Tabi bir de namazını kılmaya devam etse ne güzel olur. 


Bu çocuk benden çok daha dindardı, Çok daha kuvvetli bağları vardı manevi değerlerle. 


Rabbim yardım etsin. 


*


Emin Barın ne müthiş biriymiş ya. 



*


Yazı bitti ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Her senenin sonunda o yıl boyunca okuduğum kitapların fotoğrafını koyuyorum bloga, okuma konularımın ve ilgi alanlarımın değiştiğini daha evvel de belirtmiştim burada zaten. Konuşmanın ve anlatmanın şehveti benzersiz bir duygu; kendime mani olamıyorum çoğu zaman ve muhatabımda şüpheler yaratacak, sorgulamalara sebebiyet verecek şeyleri de keyifle paylaşıyorum. Bu neden olabilir? Ne kadar çok şey bildiğime dair bir kibir şovu mu, bilinmese daha iyi olacak şeyleri başkasına zerk ederek karşımdakini yorma fitnesi mi, konuştuğum kişiyi aydınlatma güdüsü mü veya başka bir açıklaması var mıdır bilmiyorum. Bilinç öyle ilginç bir olgu ki, idrak çoğu zaman tahrikle mümkün hale geliyor, dürterek harekete geçirmek manasına gelir tahrik. Dürtmek ne demek peki? Hafifçe itmek. Hafifçe itince harekete geçiriyorsunuz, sertçe ittiğinizde ne oluyor peki? Yıkar düşürürsünüz. Benim konuşma ve anlatma şehveti derken ifade etmeye çalıştığım şey bu işte, harekete geçirmek istiyorum, fakat ya hızımı alamaz ve düşürürsem? Samimi olduğumu biliyorum, ama nerede duracağımı biliyor muyum acaba?


İşte bu da benim kendime dair şüphem.  


Son sözüm ise hayatımın nakaratı: Bok gibi adamım vesselam. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!