7 Şubat 2022 Pazartesi

Nietzsche ve İkrime b. Ebu Cehil Üzerine...

“Bir hasta ölüme mahkumsa, kimse onun doktoru olmaya kalkışmamalıdır” diyen bir Nietzsche geçti bu dünyadan. Merhametten yoksun, gaddar bir yaklaşım olarak gelir bu bize. Ölüme mahkûm olması, bizi o kişiden uzak durmayı mı gerektirir yani? Vicdansızlık mı telkin ediyor yoksa? Ya da emeğimizin, çabamızın boşa gideceğini mi söylemeye çalışıyor bize bu pos bıyıklı deli? 


Önce gayet sarih biçimde şey yazayım: Yukarıda tırnak içine alınmış cümleyi literal anlamda ele alan biri kuş beyinlidir. 


Metaforik bir anlatımla cahille uğraşmayın, vasatı aydınlatmaya uğraşmayın, öküze yaklaşmayın, bayağı olanı parlatmaya gayret etmeyin, geri zekâlıya da sakın ha akıl vermeyin, değmez diyor bana sorarsanız. Bu sonucu çıkarmak zor değil. Yoksa burada özgeci olmayın, iyilik yapmayın filan demiyor. (Adam başka yerde diyorsa bilemem.) Bu cümledeki aslî vurgu virgülün öncesinde, “bir hasta ölüme mahkumsa” bölümünde. 


Birisinin (metaforik perspektiften bahsediyorum) ölüme mahkûm edilmiş olduğunu iddia etmek çok büyük bir iddia şüphesiz; çünkü aydınlanmanın nasıl gerçekleşeceği bilinemez, gaybı bilemediğimizden ötürü bu mümkün değil. Biz elimizdeki verilerle şimdiki anda şimdiki çevrede şimdiki insanlar hakkında yorum yapabiliriz ancak. Biri sivri, biri naiv olmak üzere iki farklı yaklaşım, Nietzsche’ye destek verir gözükür ilk bakışta... 


Sivri olan şu: “Kutsal olanı köpeklere vermeyin. İncilerinizi domuzların önüne atmayın. Yoksa bunları ayaklarıyla çiğnedikten sonra dönüp sizi parçalayabilirler.” Matta 7:6’da ifade edilir bu. Anlamaktan, değer vermekten, kıymetini takdir etmekten yoksun olduklarını bildiğiniz/tahmin ettiğiniz kişilerle muhatap olmayın, tartışmayın; cahil, faydacı, kaba ve samimiyetsiz moronları aydınlatmaya kalkmayın diyor İsa Peygamber. 


Daha naiv ve narin bir anlatım, Mesnevi’de geçiyor: “Bir derici, ıtriyat çarşısına girer ve buradaki harikulade kokudan etkilenip bayılır; adam ancak kardeşinin ona bir miktar köpek dışkısı koklatmasının ardından ayılabilmişti – zira güzel koku, ona münasip değildi, o kişi sadece derinin iğrenç kokusuna alışıktı.” Yaşamı bayağılıkla, adilikle dolu, her türlü kötülüğü ve iğrençliği kanıksamış, bunlarla yaşayan, faili olan ya da artık rahatsızlık duymayacak kadar içselleştirip benimsemiş birine güzeli, doğruyu, erdemi, hakkı, hakikati anlattığınızda bütün bunların kıymetini anlamaktan yoksun olduğu için aydınlanmak bir yana, rahatsız bile olur sizden. Daha önce bu bloga çok kereler yazmışımdır Kral Lear’daki o ifadeyi: Pravis omnia prava; pislik sadece pislikten zevk alır. Fazilet herkese uymaz. 


Buraya kadar yazdıklarım insanın içini acıtan, karamsarlığa sevk eden hususlar... İdraksizliğin, zulmün, hoyratlığın, acımasızlığın sona ermesi için kimsenin elinden bir şey gelmeyeceği sonucuna varıyoruz bu cümlelerin ışığında. Nietzsche, İsa Peygamber, Mevlâna sanki üç aşağı beş yukarı aynı şeyi söylüyorlarmış gibi, aynı şey demesek de, birbirleriyle paralel yaklaşımlarda bulunduklarını değerlendirmek yanlış olmaz. 



Peki ama, İkrime b. Ebu Cehil’i nereye koyacağız o zaman? 


İkrime’den bahsedeyim şimdi.


Adından da anlaşılacağı gibi İkrime b. Ebu Cehil, Ebu Cehil ismiyle anılan kişinin oğlu; Hz. Peygamber döneminde Peygambere ve ashabına hakaret, eziyet, zulmet çerçevesinde her türlü kötülüğü yapmaktan geri durmayan biri, Bedir ve Uhud savaşlarına Mekkeli müşriklerin safında iştirak etmiş, bu savaşlarda atlı birliklerin başındaymış ve özellikle Uhud’ta şu meşhur tepeyi bırakıp ganimet peşine koşan müslüman okçuların kılıçtan geçirilmesi gibi müşrikler adına başarılı ve önemli faaliyetleri olmuş. Cengaver bir tip. Gerçek bir Peygamber düşmanı aynı zamanda. Babası gibi şehrin en zenginlerinden, malını mülkünü gözünü kırpmadan Peygamber karşıtlığına harcamaktan da geri durmuyor. Tescilli, kesin düşman özetle. Öyle ki, Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber’in kim aman dilerse, kim tövbe eder ve islama girerse affedileceğine dair açıklamasının istisnası olarak kabul edilen ve gene Peygamber’in ağzından “Kabe’nin örtüsü altına girseler bile öldürüleceklerine dair” açıklanan listede İkrime b. Ebu Cehil’in de adı var. (Bu liste enteresan, hepsinin hususiyetleri de birbirinden farklı: Mesela kimisi Medine’ye hicret ettikten sonra zekatları toplama görevini üstlenecek kadar önemli biriyken masum birini öldürüp sonra paralarla beraber Mekke’ye, müşriklere kaçıyor, yani hem katil hem soyguncu/dolandırıcı. Kimisi yasaklanmış olmasına rağmen Medine’de kan davası güdüyor ve masum birini katledip o da Mekke’ye kaıp tekrar putperest oluyor. Neyse, hepsini saymaya gerek yok, konu dağılacak. Dönemin kaynakları kat'i ölüme mahkum edilenler hakkında farklı isimler ve sayılar veriyor, 15 diyen var, 12 diyen var, 10 diyen var, 9 diyen var, 8 diyen var, 6 diyen var. Ama birbirinden farklı rivayetlerin ve listelerin hepsinde İkrime b. Ebu Cehil illa ki yer alıyor. Hz. Peygamber’in kimi insanları ismen zikrederek “iman ettiklerini söyleseler de, af dileseler de onları öldürün” talimatı vermesini de çok garipsememek lazım; bu konuda yazılmış detaylı bilgiye internetten az evvel bulduğum şu yüksek lisans tezinden erişmek mümkün, sonuçta Hz. Peygamber ne sufilerin lanse etmeye çalıştığı gibi çiçek böcek dağıtan bir pamuk prensesti, ne de radikal tiplerin bizlere sunduğu şekilde elinde kılıçla sürekli birilerinin kafasını Allah adına kesen ceberut bir adamdı. İkisi de değildi, hayranlık duyulası bir tutarlılığa sahipti: Merhamet timsaliydi, örnek bir fazilet insanıydı ama aptal bir optimist veya gaddar bir kan dökücü olduğunu kimse iddia edemez. Ne uzun bir parantez oldu bu ya...) İkrime b. Ebu Cehil, hakındaki fermanı öğrenince, fethin hemen sonrasında affedilemeyecek cürümlerinin bilincinde, can korkusuyla Mekke’den Yemen’e kaçıyor. 


Ölüme mahkûm olmanın her iki anlamı da bu konuda gayet açık. Nietzsche’nin en tepedeki sözü metaforik bir anlatımı dile getirirken, o söylem İkrime b. Ebu Cehil örneğinde manasından hiçbir şey kaybetmediği gibi lafzî olarak da ölüme mahkûm edilmekten bahsediyor. Hem bu dünya hayatının sona erdirileceği, hem de ahiret hayatının mahv u perişan olacağına dair bir mahkûmiyet ilanı bu. 


İkrime b. Ebu Cehil can korkusuyla Mekke’den kaçsa da şehirde kalan eşi Ümmü Hakim, fetih günü Hz. Peygamber’in huzuruna çıkar, müslüman olur. Daha sonra da eşi İkrime için İslam Peygamberine ricada bulunur, eşinin affedilmesini talep eder. Tüm kırgınlıklara, yaşanmış acılara rağmen Peygamber İkrime’nin affedildiğini beyan eder. Ölüme mahkûm edilmişliğin literal formu, Peygamberane merhametle, belki de yeni müslüman olmuş eşine hürmetle ve şefkatle hükmünü yitirir. Ardından eşi Ümmü Hakim kadın başına Yemen’e doğru yola çıkar, kocasına ulaşır, durumu anlatır. (Yalnız ne kadınlar var ya, helal olsun. Benim Havva’mın 1500 yıl önce yaşamış versiyonu yeminle.) İkrime önce inanamaz, teyit için eşine sorular sorar, nihayetinde muzaffer düşmanından özür dilemek için, kendisi hakkında ölüm fermanı yayınlamış İslam Peygamberine doğru birlikte yola çıkarlar. (Bu da ilginç bir nokta: Hz. Peygamber’in azılı düşmanlarının nazarında dahi öyle olumlu bir profili var ki, her şeye ve onca fenalık dolu maziye rağmen İkrime b. Ebu Cehil bu güvencenin doğruluğundan şüphe etmiyor, tıpış tıpış Mekke’ye dönüyor.) Netice-i kelam, şehre yaklaştığı görüldüğünde Hz. Peygamber yanındaki Müslümanları uyararak, babası hakkında her hangi bir iğneleyici ya da üzüntü verici şey söylememelerini, İkrime’yi incitmemelerini salık veriyor. İkrime huzura çıktığında ise Hz. Peygamber’in davranışı çok acayip: Ayağa kalkıyor, kollarını açıp “Hoş geldin ey süvâri Muhâcir!” diyerek sarılıyor İkrime b. Ebu Cehil’e. 


İki dünyası da ölüme mahkum edilmiş birinin, iki dünyasının aynı anda kurtulduğu bu dokunaklı, sarsıcı sahnedeki durumuna bir bakalım.

Önce “süvari” nitelemesi var; müslümanlara Bedir ve Uhud savaşlarında büyük zorluklar yaşatmış, kim bilir kaç müminin kanını dökmüş biri İkrime b. Ebu Cehil, gene de tövbe edip af dilemeye geldiği bu anda o cengaverliği, korkusuzluğu ve cesur vasfı bir iltifat konusu oluyor Hz. Peygamberin dilinde. 

Diğeri, “muhacir” betimlemesi. Bu da en az önceki kadar inanılmaz: Muhacirlik statüsü, gönülsüzce ama kararlı bir şekilde Allah’ın emrettiği gibi yaşayabilmek için yurdundan ayrılmak zorunda kalanlar için kullanılır; genel literatüre bakacak olursak önceleri Habeşistan’a, daha sonra da Medineye hicret etmiş Müslümanlara muhacir denir. Kutlu bir sıfattır bu islamda. Hz. Peygamber (kanaatimce) affedildiğini duyar duymaz Yemen yollarından Mekke’ye geri dönen ve kendi huzuruna çıkan İkrime b. Ebu Cehil’e bu yolculuğa nispetle muhacir nitelemesini yapıyor. 


Sevgili vatandaşlarım, Her iki ifadedeki teveccühe bakar mısınız?




Yazıyı toparlayalım.



Nietzsche haklı olabilir. Matta İncili ve Mesnevi alıntıları da belirgin biçimde payanda oluyor o pos bıyıklı adama. 


Ne var ki, ölüme mahkûm olmak ve ölmek arasında, mahvolacak olmak ve mahvolmak arasında Zenon’un okları gibi olmasa da epey bir fasıla vardır; gelecek zaman ile şimdiki zaman arasındaki fark bu işte. 


Ölmeden ölünmüyor. Zümer suresinin 53. Ayeti bundan bahsetmiyor mu zaten?


"De ki: 'Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir.'"


Bu kadar yazdıktan sonra, tam yazıyı bitirmeye niyetlenmiştim ki, “bir şeyler çağrıştırıyor bana şimdi bunlar, neydi lan neydi, aklıma gelmiyor ama kafamda dolanıp duruyor” diye düşüncelere daldım, duraksadım epey. Ve bingo! 


Prodigal Son!


Evet, gene İncile, bu defa Luka’ya (15: 11-24) dönüyoruz sayın seyirciler.


“İsa konuşmasını sürdürdü: "Bir adamın iki oğlu vardı. Bunlardan küçüğü babasına, 'Baba, varlığından payıma düşeni bana ver' dedi. O da varlığını onların arasında böldü. "Aradan çok geçmeden, küçük oğul her şeyini toplayıp uzak bir ülkeye göç etti; orada aşağılık bir yaşama dalarak neyi varsa saçtı savurdu. Elindeki her şeyin altından girip üstünden çıktıktan sonra o ülkeye kırıcı bir kıtlık geldi. O da yoksunluk çekmeye başladı. Ve gitti, o ülkenin yurttaşlarından birine yanaşma oldu. Adam da onu çiftliklerindeki domuzları gütmeye saldı. Delikanlı domuzların yediği keçiboynuzlarıyla karnını doyurmak istediyse de kimse ona bir şey vermedi. "Aklı başına gelince kendi kendine, 'Babamın bir sürü emekçisinin iyice yiyip doyduktan sonra bile artakalan ekmeği var' dedi. 'Oysa ben burada kıtlıktan kırılıyorum. Kalkıp babama gideyim; göğün katında ve senin önünde günah işledim baba, diyeyim. Bundan böyle oğlun denmeye yaraşık değilim. Bana emekçilerinden birisi gibi davran.' Kalkıp babasının yanına vardı. O daha çok uzaktayken, babası onu görüp acıdı. Koşarak boynuna sarıldı, derin özlemle onu öptü. Oğul da ona, 'Göğün katında ve senin önünde günah işledim baba' dedi. 'Bundan böyle oğlun denmeye yaraşık değilim.' "Ama baba uşaklarına buyruk verdi: 'Çabuk olun. En seçkin giysiyi getirip ona giydirin. Parmağına yüzük takın. Ayaklarına pabuç geçirin. Besili danayı buraya getirip boğazlayın. Yiyelim eğlenelim. Çünkü bu oğlum ölüydü, şimdi yine yaşıyor; yitikti ama bulundu.' Ardından başladılar eğlenmeye.”



Ölüme mahkûmiyet mi dediniz? 

"Tanrı öldü" derken bunu kutlamıyordu bu adam, acı içinde kendini yerden yere vuruyordu aslında. Tanrı ölünce insanın doktoru kalmaz, ümidi kalmaz. Ancak masallarda görülebilen türden bir "übermensch" uydurur, idealize edersin en fazla. Delirmesinin sebebi Lou Salome'nin kukusuna duyduğu takıntı değildi bence. Çok daha derin dertlere düçar olmuştu adamcağız. Biz dua edelim, Allah ona da rahmetiyle haşretsin. (Lou Salome orospusuna değil, Nietzsche için dua ettim, yanlış anlaşılmasın.)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!