Senenin son günü geldi çattı. Fiili olarak işsiz olup evde
oturduğum bir seneydi. Coronavirüs salgını etkisini mart ayından itibaren
hissettirince, biraz da zorunluluk halini aldı bu eve kapanma konusu. Havva da
o zamandan beri çoğunlukla evden çalışma düzenine geçtiğinden, ev kuşu olup
çıktık. Yılın ilk aylarında Mustang
ayrı eve çıktı, annesiyle baş başa kaldık evde. Derken taşınma düşüncesi
olgunlaştı kafamızda, Bostancı’ya taşıdık evi sonbaharda. Aynı günlerde Havva’nın
kariyer yolculuğu cazip bir teklifle yön değiştirdi, yeni bir iş. Yeniliklerle
dolu bir yıl oldu bizim için.
Yeni olmayan şeylere gelince, benim hukuki sürecimle ilgili hiçbir
hareketlilik yaşanmadı. Beklemeye devam. Kilo alma rutini devam, Havva da bana
katıldı üstelik, şişmanladık beraberce.
Son, ama daha az önemli olmayan konu yukarıda ucundan
değindiğim coronavirüs meselesi. Yakamıza yapışan sosyopolitik stres unsurları
şiddetinden bir şey eksilmeden hayatımızı zehrederken, ortadan kalkması mümkün
olmayan deprem tehdidi her akla geldiğinde içimizi karartırken bir de çok daha
yakın bir tehlike ile yaşamaya başladık yaklaşık bir senedir. Bir sene evvel
yüzünde maske olan biri toplum içinde son derece dikkat çekici bir görüntü arz
ediyordu, şimdi ise maskesiz birine denk gelmek şaşkınlık, hatta endişe verici
bir halde, hatta idari para cezası var maske takmama durumunda. Bugün itibarıyla
dünyada vaka sayısı 83,489,065 (Türkiye’de 2,208,652) olarak biliniyor, ölü
siyası ise dünyada 1,819,975 (Türkiye’de 20,881) şeklinde açıklanmış. Gerek
dünya gerekse ülkemiz perspektifinde bu sayıların çok çok daha fazla olduğu
muhakkak, unutulmasın ki tespit edilebilen durumlar ancak bu istatistiğe
girebiliyor. Söz gelimi adam hastalanıyor, test pozitif, ilaç ya da hastane
tedavisi başlıyor, sonra test negatif, hastalık bitti gözüyle değerlendiriliyor.
Ama bu hastalık yüzünden kalp ya da böbrek hasarının ardından ölünce o kişinin
doğal ölümle vefat ettiği kayda geçiyor. Bu ve bunun gibi birçok istisnai
duruma bakılması sayıların çok daha korkutucu olduğunu göstermeye yeter. İşte
bu minvalde hasta olmamak gerek, buna çabalamak, azami dikkat şart. Umurunda
bile olmayan ebeveynim çok şükür hala sorun yaşamadı, çok yakınlarımıza da
henüz ilişmedi ama yüksek derecede bulaşıcı olan bu hastalıkla yaşamaya devam
etmek, stres oluşturan onca öğeyi şiddetlendiren bir depresyon kaynağı yaratıyor
yaşamlarımızda.
Bu sene çok kitap okudum. Evde oturunca, yapacak bir şey,
iş, meşguliyet olmayınca, e satranç da bir yere kadar, kitap okudum bol bol.
Hala her şeye rağmen okuyabiliyorum.
Ne var ki, yoruldum blog. Kendimi yaşlı, tükenmiş, içi
geçmiş hissediyorum.
Adam tedbirli davrananları aşırı kaçmakla, hatta aptalca
davranmakla itham ediyor.
Adam normal hayatına devam etmekte bir beis görmüyor.
Adam risk grubunda yer almasını göz ardı ediyor.
Aynı adam, coronavirüsünün bulaştığı insanların öldüğünü ya
da kronik bir takım hastalıklarla mustarip olarak hayatının geri kalanında yaşamaya
devam ettiği bilgisini, bunlar başına gelmese de virüsün kişiye ciddi bir
hastalık ardından zorlu bir nekahet süreci yaşattığına dair sözlere, uyarılara
karşı sinirli bir reaksiyon gösteriyor ve anlatılanları dinlemek bile
istemiyor.
Özetle, hiçbir önlem almıyor ve önlem almasını gerektiği
gerçeğini işitmekten bile rahatsız oluyor.
Çünkü ölmek istemiyor, çok sevdiği hayatı terk etme
düşüncesi onu ürpertiyor öte yandan kendisine çeki düzen vermeye de yanaşmıyor,
çünkü gene, çok sevdiği hayatını değiştirmek de istemiyor.
Tuhaf bir diyalektik durumdan bahsediyorum.
Şüphe yok ki, ölümden en çok korkanlar tedbiri abartanlar, bu konuda hassas olanlar
değil. Virüs ve etkileri hakkında bir şey öğrenmemek için can atanlar,
umursamamaya çalışanlar, onu ve öldürücü marifetini görmezden gelenler, bunun
bilgisine dahi tahammülü olmayan ve bu hastalığı yok sayanlar; kesinlikle en
kaygılı, en korkulu grup bu kişilerden müteşekkil.
O kadar korkuyorlar ki diyalektik düşünce onları sürreal bir
yaşam sürdürmeye mecbur kılıyor.
Nehir yatağında evi olup da olası bir sel tehdidini aklından
hiç geçirmeyecek şekilde kendisini koşullandıran kişi gibi.
Bunlara geri zekâlı denmez. Bunlar zavallı insanlar o kadar.
Bu aralar milletin dilinde satranç dehası küçük bir kızın hikâyesinin
anlatıldığı bir dizivar. Günümüzde insanların bir şeyleri merak etmeleri, üzerine eğilmeleri, kafa yormaları, vakit ayırmaları için popülerleştirilip önlerine sürülen bir takım
nesnelere gereksinim duyuyorlar; görgüleri, tecessüs duyguları, öğrenme istekleri kendiliklerinden bir şeyler edinmelerine
yetmeyecek kadar kıt çünkü. Turgut Uyar’ı ya da İbn Haldun’u ancak sosyal
medyada rastladığı birkaç aforizma niyetine cümle/mısra ile tanıyan, Kara Kitap’ı
okuduktan sonra Hurufilikhakkında kendini
allame sanan insanların dünyası bu.
Bir satranç tutkunu, ister GM ister benim gibi vasat bir oyuncu
olsun, kurgusal bir satranç hikâyesine metelik vermez. Satranç hastasının derdi
satrançtır. Kendisiyle kavga eder. Rakibiyle mücadele halindedir. Taşlara,
karelere kimi zaman aşkla, kimi zaman nefretle bakar. Saat kimi zaman sevgili
gibi görünür, kimi zamansa en büyük düşmandır.
Haziranın 25’inde yeni bir hesap açmıştım, o zamandan bugüne
dek lichess’te 288 saatim satranç oynayarak
geçmiş. Bu da kabaca günde iki saatimin bu meşgale ile geçtiğini gösteriyor.
İşsiz güçsüz bir adamım nihayetinde, sürekli kitap okuyacak halim de yok yani.
Popüler her şeyden nefret ediyorum. Şimdi de hayatında
satrancın hiçbir yeri olmayan insanlar bu konuda da konuşmaya, bir bok
biliyorlarmış gibi ortalara gezinmeye başladılar.
1 dakikalık 'bullet' oyunda 72 hamleye çıkabilmek benim hız rekorum. 60 saniye içinde 72 hamle yapıp oyunu kazanmanın verdiği tatmin duygusu, gavurların dediği gibi, EPIC !
Rahat bırakın lan beni. Küçücük bir dünyam var zaten.
Bu gün itibarı ile dünya genelinde covid-19 vaka sayısı 51,400,000’u
aşmış durumda, bunların 1,271,833’ü de hayatını kaybetmiş. İyileşenlerin de azımsanmayacak
bölümünün eski sağlıklı hallerine kavuşamadıklarını biliyoruz; böbrek
yetmezliği, beyin fonksiyonlarında aksama, kronik yorgunluk gibi türlü sorunlar
çok sayıda insanda virüsün ölümcül etkileri geçse dahi baki kalıyor. Üstelik,
tüm bu bilgiler neredeyse 8-9 aydır her mecrada, her ortamda tekrarlanmakta.
Aynı şekilde daha ilk günlerden itibaren sosyal mesafe, maske kullanımı gibi
önleyici tedbirlerin önemine dair neredeyse her gün insanlara telkinde
bulunulması cabası. İnsanlara çalışmayın, işe gitmeyin, evinizde oturun demek
gerçekçi değil; ne Türkiye’de ne Almanya’da ne Şili’de ne İran’da bu yapılamaz –
çalışmak zorunda herkes. Örnek olarak Türkiye’de hafta sonları sokağa çıkma
yasağı uygulanan ilkbahar aylarında, bu yasakların istisnaları da resmi
evraklarda belirtiliyordu; marketler, bakkallar, manavlar, kasaplar, fırınlar,
kuruyemişçiler, fırınlar, paket servis yapan lokantalar, kargo şirketleri
filan. Bu işyerlerinin çalışanları, buralara mal ve malzeme taşıyan
nakliyeciler filan da cabası. Çalışanlar işe gitmek zorunda olduğundan belediye
kısmi de olsa toplu taşımayı işletmek zorunda. Özetle, evdeydik biz, belki siz
de öyle, ama bir dünya insan için hayat devam ediyordu. Hayat duramaz. Kısmi
engellemeler ancak palyatif sonuçlar verir, göstermelik, biraz da uyarı/tehdit
amaçlı önlemlerdir, fazlası değil. O nedenle asıl gereken, hayatın akışını
devletin pandemi koşullarını dikkate alarak düzenlemesi, bireylerin de kişisel
önlemlerini alması. Söz gelimi devlet bulaşın önüne geçilebilmesi için
kalabalık ortamların oluşmasına karşı uygulamaları hayata geçirmeli, toplu
taşımaların niceliğinden saatlerinin düzenlenmesine, cafe-restaurantların
oturma düzenine, her çeşitten toplantılara, nümayişlere mani olmaya, mesai
saatlerine ve aklıma gelmeyen pek çok konuda kesin ve bağlayıcı uygulamalara
gitmeli. Ve elbette denetlemeli bunları. Geçen hafta cafe ve lokantaların saat
22.00’de kapanmasına yönelik bir karar açıklanmıştı valilik tarafından, iki gün
sonra Havva ile beraber annemlerden dönerken baktık, tam da o saatlerde
yolumuzun üzerindeki bir balık restaurantta keyif ve neşe gürültüleri gırlaydı,
az daha yürüdük, bir kebapçıda hayat çok renkliydi. Bostancı ışıklara vardığımızda
KFC’nin dışardaki masaları topladığını ama hemen ilerisindeki Popeyes’in hiçbir
şey yokmuş gibi müşterilerle tıka basa olduğunu gördük. Devlet sadece düzenleme
yapmaz, kural koyduktan sonra denetleyen, sorgulayan, gerektiğinde de ceza
koymaya gücü yeten kurumdur. Cezasızlık kültürüne geliyor burada söz ama konuyu
dağıtmayayım. Hal böyle olunca kendi güvenliğini almakla yükümlü birey
meselenin ciddiyetinden uzaklaşıyor. Yerlere çöp atmak yasak, kırmızı ışıkta
geçmek yasak, maskesiz dolaşmak yasak, çimlere basmak yasak, vesaire vesaire.
Maske takma gerekliliği bu ve benzeri kısıtlamalar halinde ele alınıp kamu
sağlığının kamu güvenliğine dair bir problem olduğu unutulunca, insanlar bu
konudaki düzenlemelere kulak asmayı gereksiz, hatta abartılı buluyorlar.
Olayın bir başka yönü, virüsün bulaştığı çoğu kişinin hiçbir
semptom göstermeden, gündelik hayatlarına her hangi bir olumsuz yansıması
olmadan hastalığı ayakta geçirmeleri, farkına bile varmadan atlatmaları.
Bununla beraber bu kimseler hub görevi görüyorlar, yani maske-mesafe gibi
önlemler almadıkları takdirde ilişkide oldukları başkalarına, aile fertlerine,
halı saha maç yaptıkları arkadaşlarına, oynaşıp seviştikleri sevgililerine,
aynı dükkânda çalıştıkları diğerlerine filan bulaştırıyorlar, böylece
kendilerini sağlıklı görseler de gizlice yuvalanmış virüs, çevrelerine
yayılıyor. Ayrıca, virüsün bir de iki haftaya kadar uzayabilen kuluçka süresi
var ve insan daha sonra coronadan ötürü ölecek daha olsa, bu kuluçka müddetince
başına geleceklerden, başkalarına verdiği zarardan habersiz. Fakat bu uzun
anlatım, okuyanın sıkılıp öfleyeceği açıklamalar her durumda maske-mesafe
tedbirlerinin ne kadar önemli ve koruyucu olduğunu bize göstermekte. Bu
tedbirlerin alınması bulaş olasılığını minimize ediyor çünkü. Kanser gibi,
kardiyo sorunları kendiliğinden olan bir şey değil bu covid, bulaşarak insanı
yakalıyor. Bulaşmaması için gerekli ne varsa yapmak gerek.
İnsanlar, coronavirüsünün kendilerine bulaşmaması için neden
gerekli dikkati göstermiyorlar? Bu soru aslında hayati bir noktaya temas
ediyor. Sorulduğu, uyarıldığı takdirde ‘dikkat ediyorum tabi’ diyen kişilerin
fiiliyatta hiç de öyle davranmadıklarını görüyoruz devamlı. Ölümden mi
korkmuyorlar? Yoo, bal gibi de ölüm düşüncesi herkesi ürpertir, genel olarak
başkalarına ölümü yakıştırır ama kendimize konduramasak da ölüm korkusu insanın
içinde daima var. Covid-19’u ağır geçirmek, hayatta kalınsa da kronik
rahatsızlıklarla ömrünü geçirmek zorunda kalmak düşüncesinden de cidden kaygılanıyor,
ama çok uzak görüyor bunu insanların kayda değer kısmı. Burada bir sorun yok.
Bence mesele çok daha başka: Son derece sübjektif bir yorum yapacağım ama blog
benim, okuyucuya kapalı olduğu için de kimse için yazdığım söylenemez,
dolayısıyla dilediğim gibi atıp tutabilirim. Kendisi, yakını ya da çok sevdiği
kişilerden hasta olanlar hariç, önlem almaya gerek görmeyen, maske-mesafe
konusunu kulak arkası eden ve neredeyse on aydır bu salgın hayatımızda yer alsa
da meselenin ciddiyetine vakıf olmamakta direnen çok fazla insan var ve bu
insanların derdini aslında çok kısa bir şekilde ifade edecek olursam iman
sorunu diyebilirim. İnanmıyorlar. İnanır gibi yapıyorlar, ama
inanamıyorlar. Sanki azıcık iman,
yeterli olabilir gibi davranmaktalar. İman dini bir kavram, dolayısıyla
meramımı anlatırken ileri süreceğim kimi örnekler dinsel kökene dayanacak. Ama
bahsetmeye çalıştığım şeyin farklı olduğunu göreceksiniz. Sakin sakin okuyun
blogu açtığım zaman.
İman, en yalın anlamda inanmak
demektir. Dini anlamda ele alacak olursak, Tanrı’nın varlığına ve birliğine
inanmaktır. Görmeden, tasdiğe, ispata, delile mecbur kalmadan inanmaktır. Tanrı’yı
ya da tanrıları görmeden ona/onlara iman eden milyarlarca insan iman yaşamıştır
bu gezegende, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Hindu vesaire. Hiç kimse Allah’ı, Zeus’u,
Yehova’yı, Vishnu’yu, Odin’i görmedi, ama inanan, ya da daha doğru ifadesiyle mümin, onun varlığına emindir, üstelik
bunun için bir kanıt aramaz, ihtiyaç hissetmez. Emin kelimesi de iman ile aynı kökten gelir bu arada. İman ispata
gerek duymaz dedim, çünkü o zaman iman değil, bilgi halini alırdı bu durum.
Bilgi gözlemle, tümevarımla, bazen tümdengelimle, analizle, sentezle,
tez-antitez-hipotezle varılan bir sonuçtur nihayetinde. Epistemolojiye dalarsam
sıçarım, ben spekülatif yorumlarıma devam edeyim en iyisi: En kısa şekilde
ifade edecek olursam insan akıl ile önce muhakeme, ardından idrak eder, kalpte
ise iman olgusu oluşur ya da oluşmaz, kişiye göre değişir. İhsan Fazlıoğluimanı fıtrî akıl olarak niteler, onun
gibi âlim değilim, uzatmak istemiyorum o yüzden. Şu kadarını söyleyip geçeyim:
Gözlemle, kıyasla, tahkikle imana varılabilseydi, bütün akıllı, bilgili
insanlar, iman etmiş olurdu. Ama öyle değil. Mümin kimselerin arasında ise akıl
sahibi kişiler de, malın önde gidenleri de yer alıyor. Demek ki başka bir
şeyden bahsediyorum burada.
Dedim ya, örnekleri dini kaynaklardan vermek zorundayım,
dini bir terim kullandığım için. Sonrasında çok farklı bir yere gelmeyi
planlıyorum.
Caravaggio'nun büyüleyici eserlerindendir bu. Thomas nasıl sokmuş ama parmağını...
Hristiyan inancına göre, İsa peygamber çarmıha gerildikten
sonra mucizevi bir şekilde üç gün sonra dirilir.
Önce mezarını ziyaret eden Mecdelli Meryem bu durumu fark eder ve O’nunla
konuşur, ardından diğer havarilere bildirir bu olayı. Akşam diğer havariler ve
İsa bir araya gelir, İsa kutsal ruhu havarilerine üfler. O sırada aralarında
bulunmayan Thomas, olan biteni kendisine anlatan havari arkadaşlarına metelik
vermez, duyduklarına ‘O’nu elindeki çivi izlerini ve böğründeki yaraları görmeden
dirildiğine inanmam’ diye karşılık verir. Sekiz gün sonra bu defa Thomas’ın da
aralarında bulunduğu havari grubuna belirir İsa, Thomas’a döner ve ellerini
uzatarak çivi izlerine bakmasını, Thomas’ın elini de kendi böğründeki yara
izine koymasını söyler. Thomas irkilir, ardından İsa azarlarcasına konuşur
Thomas’la: “Beni gördüğün için mi iman
ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Çünkü gördükten sonra herkes iman
eder. Tanrı’yı görünce iman etmemek gibi bir şey olamaz ki, deniz kıyısında
denizin varlığını inkâr etmekten farksız bir şey olurdu bu.
Öte yandan iman ettik diyenlerin hepsi de iman etmiş
değildir. Bunun en veciz örneği, Hucurat suresinde
geçer. Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin son döneminde islam dini
Arap yarımadasında iyice yayılmış ve kök salmıştı. Çöldeki bedeviler grup grup
gelip İslam Peygamberinin huzurunda iman ettiklerini beyan ediyor, müslüman
geçtiklerini duyuruyorlardı; kalpleri Allah bilir, somut olarak kendilerini
buna mecbur kılan faktörlerin başında hiç şüphesiz peygamber ve sahabelerle
barış içinde yaşamak, yani kendi emniyetlerine dair kaygılar vardı. Ayrıca yeni
Müslüman olanlara da maddi anlamda epey bir destek veriliyordu. Burada Allah
peygamberine indirdiği vahiy ile durumu gayet net bir şekilde açıklıyor Müslümanlara:
“Bedevîler, "İman ettik"
dediler. Şunu söyle: "Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece
boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız
hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Müminler
ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda
malları ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte
bunlardır.” Açıkça, iman ettim demenin iman etmiş sayılamayacağını, bunun
sınanmadan, kalpte yer etmeden mümkün olmayacağını buyuruyor Allah.
Gelelim kendi konumuza.
Şimdi ortada bir hastalık var. Bulaşıcı bir hastalık.
Neredeyse bir yıldır tüm dünyanın ve tabi ülkemizin gündeminde en ön sıralarda.
Global bir sorun. Eğitim, seyahat, turizm, üretim, ticaret gibi uluslararası ve
ulusal her aktiviteyi etkiliyor, yeni kuralları, önlemleri beraberinde zorunlu
kılıyor. Bilim adamları, doktorlar, kamu sağlığı çalışanları götlerini
yırtıyorlar meselenin ciddiyetini anlatmak için. Görsel, yazılı ve sosyal
medyada bu salgına dair haber ve gelişmelerin yer almadığı gün yok. Kişisel
açıdan alınması gereken önlemler basit ve belli. Ne ki insanlar bu konuda
ilginç davranıyorlar. Bir kısmı, zaten böyle bir virüsün varlığına, salgına,
ölümlere, hastalananlara inanmıyorlar bile. Bu
yazıya hâkim dinsel terminolojiye paralel şekilde bu gibi kimselere kâfir benzetmesi yapmakta bir beis
görmüyorum ben. Doğrudan inkâr eden, iman etmeyenler bunlar. Üstelik bu
kafirler dini terim olarak sözü edilen kafirlerden de salak, bilimsel bir
olgudan bahsediliyor çünkü covid-19’dan söz edilirken. Ama yukarıda dediğim
gibi, kendileri, aile bireyleri, tanıdıkları henüz salgın zincirine yakalanmadığı
için hastalık aslında yokmuş gibi söz etme cüretini gösterip herkesi, herkesi
yalancılıkla suçluyorlar. Konumuz bu kimseler değil. Allahlarından bulsunlar.
Konumuz, bu kadar gerizekalı olmayıp, yani bu virüsün varlığına, birliğine,
etkisine, öldürücülüğüne yarım yamalak iman eden, virüsün tehlikesini duyun, risk
unsurlarını öğrense de tam manasıyla önlem almaya gerek görmeyen, aslında hem inanan
ve kaygılanan, bir yandan da boşvermeci bir tutumla rahatını bozmaya tenezzül
etmeyen daha az gerizekalılar. İlk grup hakkında kafir benzetmesi yapmıştım, bunlarsa yeterince iman etmeyenler, görmeden inanmayanlar, imanlarında
şüphe olanlar. Üstelik, metaforu bir yana bırakarak yazmaya devam edersem,
aralarında X veya Y veya Z dinine candan inananı da, ateisti, nihilisti,
agnostiği, zırcahili, allamesi, genci, yaşlısı, akıllısı, salağı, bir sürü
alakasız gruptan insan var bunların. Önleyici tedbirlere karşı değiller, öyle
olsa bile bunu açıkça dile getirmekten de çekiniyorlar. Yeni düzenlemelerin
gerekli olduğuna dair bir yandan içlerinden haklılık payı verirken, bir yandan
da hoşlarına gitmeyen her konuda aslında abartıya kaçıldığı kanaatindeler.
Covid-19’dan kaynaklı ölümlerde mevtaların isimleri açıklanmadığından birilerinin
bu virüsün bulaşması sonucu öldüğü düşüncesini idrak etmekten uzaklar, sadece hayatını
kaybeden sağlık çalışanların adlarına rast geldiklerinde de gözlerini kaçırmayı
tercih ediyorlar. Bu yeterince iman
etmeyenlerin kim olduklarını tespit etmek çok kolay: Taktığı maskeyi
çenesinin altına kadar indirerek dolaşan, dirseğinde maskesini aksesuar gibi
dolaştırırken sigarasını üfür üfür tüttürerek sokaklarda gezen, nefes alamadığı
yalanıyla burnunu açık bırakıp laf olsun diye maske takanlar, berber/kuaförden
çıkamayan aptallar, AVM’leri turlamaya devam edenler, kalabalık bir cafede
saatler geçirenler, altın günlerine, akraba ziyaretlerine, gece partilerine, gezmeye gidenler vesaire. Bu kişiler
salgından duydukları endişe ile yollarının üzerinde gördükleri her
dezenfektandan biraz sıkarlar ellerine, akşam evlerine döndüklerinde
kendilerine portakal soyar, içtikleri su şişesine de limon suyu eklerler.
Yemeklerinin yanı sıra sarımsağı, taze soğan ı bolca tüketir ve böylece
coronavirüse karşı vücut dirençlerini arttırdıklarını düşünerek içlerini ferah
tutarlar. Ama aynı masada –doğal olarak maskelerini çıkarıp- yemek yedikleri
akraba ya da arkadaşlarının kendilerine ya da kendilerinin karşılarındaki
kişiye virüsü bulaştırma ihtimaline hiç kafayı yormazlar, uyarıldıklarında da
bunu muhal farz ederler. Velhasıl kelam, kafiri
de, yeterince iman etmemiş olanı da
bu hastalığı çevreye, sokaklara, evlere, herkese yaymaktan başka bir işlevi
olmayan cehennemliklerden fazlası değil benim gözümde.
Ülkemiz böyle, peki dünyanın geri kalanı farklı mı? Bir ara sönümlenmiş
görünen salgın sonbaharla beraber gene yayılmaya başladı, yeni önlemler pek çok
farklı ülkede tepki çekti, çekmeye devam ediyor. Bunlar arasında modern ve
ileri ülkelerin vatandaşları da var; Almanyası, İtalyası, Amerikası, İspanyası, vesaire.
Bu bir hayatta kalma mücadelesi. Ölüm ve yaşam arasında.
Sağlık ve maraz arasında. Ve bizler,
salakların, kâfirlerin ve yeterince iman etmemiş tiplerin arasında mücadele
veriyoruz.
Bakalım bu illetin sonunda last mand standing kim olacak.
Dün akşam uzun bir aradan sonra Havva ile beraber annemlere
akşam yemeği için gittik. Bir önceki ziyaretimizde, yemek için ayrı masalarda
oturmamız ısrarımı aptallık, abartı ve hastalık hastalığı olarak niteleyen,
yanlarında maske takmamıza yüzünü buruşturan, ‘biz bizeyiz’ diyen babam, bu
defa bu durumu daha kabullenmiş bir görüntü çiziyordu, en başta gene kavga
etmeyelim diye düşündüğünü tahmin ettim. Sonrasında, salonun her bir köşesine
dağılmış halde kahvelerimizi içerken covid-19’la ilgili meraklı sorular
yöneltti bana ve Havva’ya. Neredeyse sekiz aydır tembihlediğim, ısrarla tekrar
tekrar yinelediğim ve bir noktadan sonra kendilerine gına geldiğini belli
ettikleri konuları, sanki ilk defa duymuş gibi geçen gün izlediği bir TV
programında izlediği belli, hayretler eşliğinde bize anlattı. Gene de tam
tatmin olmamış sanki, benden teyit de ister gibiydi. Meselenin vahametinden yeni
haberdar olduğu belliydi yorumlarından. Annem dâhil hepimiz şaşkın şaşkın
bakıyorduk ona. Ağzından düşürmediği Allah korusun temennisine bir yerden sonra
tepki gösterdim, “Babacım, Allah öyle
çalışmıyor. Biz her zaman, her şekilde duamızı edeceğiz ama Allah ben size akıl
verdim, kendinizi korusaydınız ya derse ne cevap veririz? Biz kendimizi
korumalıyız bu hastalıktan” dedim. Bozuldu tabi. Biraz daha konuşunca, ne
zaman corona/covid hakkında birkaç dakikadan uzun süren diyalog yaşansa “içim
sıkılıyor benim bu konulardan” diye yüzünü ekşiten babam eteklerindeki taşı
döktü; meğerse işçilerinden birine iki gün önce Covid-19 teşhisi konmuş, evde
yatıyormuş. Birden dehşete kapıldım(k). Endişe etmemize gerek yokmuş, iyiymiş,
elhamdülillah kendisinde bir şey yokmuş. Hastalığın kuluçka süresi hakkında
bildiklerimi anlattım, semptomların üzerinden tekrar geçtim, onun kronik kalp
hastası, annemin şeker ve obeziteden mustarip olduğunu, ikisinin de yetmişi
geçtikleri hatırlatıp risk grubunda olduklarını yineledim. Karşılık olarak
yakın zamanda bir covid-19 testi yaptıracağını söyledi. Nasıl, bilmiyorum.
Dehşet içinde ayrıldık oradan, yol boyunca Havva ile şaşkınlık nidalarıyla
biten cümleler döküldü ağzımızdan.
Bu sabah da yazlığa gittiler, yakında bulunan 87 yaşındaki
halama da kahvaltıya davetlilerdi.
Evet, başka bir şey yapamıyorum. Elimden gelen sıfır. Ve
gene evet, Allah korusun.