31 Aralık 2020 Perşembe

Tuhaf Bir Senenin Sona Erişi ama Sorunların Sonunun Gelmeyeceği Üzerine...

 

Senenin son günü geldi çattı. Fiili olarak işsiz olup evde oturduğum bir seneydi. Coronavirüs salgını etkisini mart ayından itibaren hissettirince, biraz da zorunluluk halini aldı bu eve kapanma konusu. Havva da o zamandan beri çoğunlukla evden çalışma düzenine geçtiğinden, ev kuşu olup çıktık. Yılın ilk aylarında Mustang ayrı eve çıktı, annesiyle baş başa kaldık evde. Derken taşınma düşüncesi olgunlaştı kafamızda, Bostancı’ya taşıdık evi sonbaharda. Aynı günlerde Havva’nın kariyer yolculuğu cazip bir teklifle yön değiştirdi, yeni bir iş. Yeniliklerle dolu bir yıl oldu bizim için.

 

Yeni olmayan şeylere gelince, benim hukuki sürecimle ilgili hiçbir hareketlilik yaşanmadı. Beklemeye devam. Kilo alma rutini devam, Havva da bana katıldı üstelik, şişmanladık beraberce.

 

Son, ama daha az önemli olmayan konu yukarıda ucundan değindiğim coronavirüs meselesi. Yakamıza yapışan sosyopolitik stres unsurları şiddetinden bir şey eksilmeden hayatımızı zehrederken, ortadan kalkması mümkün olmayan deprem tehdidi her akla geldiğinde içimizi karartırken bir de çok daha yakın bir tehlike ile yaşamaya başladık yaklaşık bir senedir. Bir sene evvel yüzünde maske olan biri toplum içinde son derece dikkat çekici bir görüntü arz ediyordu, şimdi ise maskesiz birine denk gelmek şaşkınlık, hatta endişe verici bir halde, hatta idari para cezası var maske takmama durumunda. Bugün itibarıyla dünyada vaka sayısı 83,489,065 (Türkiye’de 2,208,652) olarak biliniyor, ölü siyası ise dünyada 1,819,975 (Türkiye’de 20,881) şeklinde açıklanmış. Gerek dünya gerekse ülkemiz perspektifinde bu sayıların çok çok daha fazla olduğu muhakkak, unutulmasın ki tespit edilebilen durumlar ancak bu istatistiğe girebiliyor. Söz gelimi adam hastalanıyor, test pozitif, ilaç ya da hastane tedavisi başlıyor, sonra test negatif, hastalık bitti gözüyle değerlendiriliyor. Ama bu hastalık yüzünden kalp ya da böbrek hasarının ardından ölünce o kişinin doğal ölümle vefat ettiği kayda geçiyor. Bu ve bunun gibi birçok istisnai duruma bakılması sayıların çok daha korkutucu olduğunu göstermeye yeter. İşte bu minvalde hasta olmamak gerek, buna çabalamak, azami dikkat şart. Umurunda bile olmayan ebeveynim çok şükür hala sorun yaşamadı, çok yakınlarımıza da henüz ilişmedi ama yüksek derecede bulaşıcı olan bu hastalıkla yaşamaya devam etmek, stres oluşturan onca öğeyi şiddetlendiren bir depresyon kaynağı yaratıyor yaşamlarımızda.

 

Bu sene çok kitap okudum. Evde oturunca, yapacak bir şey, iş, meşguliyet olmayınca, e satranç da bir yere kadar, kitap okudum bol bol. Hala her şeye rağmen okuyabiliyorum.

 

Ne var ki, yoruldum blog. Kendimi yaşlı, tükenmiş, içi geçmiş hissediyorum.



Çok kitap okudum dediğim de bu... 


6 Aralık 2020 Pazar

İnsan Sürüleri Üzerine...

 

Adam coronavirüs önlemlerini hafife alıyor.

Adam tedbirli davrananları aşırı kaçmakla, hatta aptalca davranmakla itham ediyor.

Adam normal hayatına devam etmekte bir beis görmüyor.

Adam risk grubunda yer almasını göz ardı ediyor.

Aynı adam, coronavirüsünün bulaştığı insanların öldüğünü ya da kronik bir takım hastalıklarla mustarip olarak hayatının geri kalanında yaşamaya devam ettiği bilgisini, bunlar başına gelmese de virüsün kişiye ciddi bir hastalık ardından zorlu bir nekahet süreci yaşattığına dair sözlere, uyarılara karşı sinirli bir reaksiyon gösteriyor ve anlatılanları dinlemek bile istemiyor.

Özetle, hiçbir önlem almıyor ve önlem almasını gerektiği gerçeğini işitmekten bile rahatsız oluyor.

Çünkü ölmek istemiyor, çok sevdiği hayatı terk etme düşüncesi onu ürpertiyor öte yandan kendisine çeki düzen vermeye de yanaşmıyor, çünkü gene, çok sevdiği hayatını değiştirmek de istemiyor.

Tuhaf bir diyalektik durumdan bahsediyorum.

Şüphe yok ki, ölümden en çok korkanlar tedbiri abartanlar, bu konuda hassas olanlar değil. Virüs ve etkileri hakkında bir şey öğrenmemek için can atanlar, umursamamaya çalışanlar, onu ve öldürücü marifetini görmezden gelenler, bunun bilgisine dahi tahammülü olmayan ve bu hastalığı yok sayanlar; kesinlikle en kaygılı, en korkulu grup bu kişilerden müteşekkil.

O kadar korkuyorlar ki diyalektik düşünce onları sürreal bir yaşam sürdürmeye mecbur kılıyor.

Nehir yatağında evi olup da olası bir sel tehdidini aklından hiç geçirmeyecek şekilde kendisini koşullandıran kişi gibi.

Bunlara geri zekâlı denmez. Bunlar zavallı insanlar o kadar.

29 Kasım 2020 Pazar

İç Dünyamdaki Pötikare Duvarlar Üzerine...

 

Bu aralar milletin dilinde satranç dehası küçük bir kızın hikâyesinin anlatıldığı bir dizi var. Günümüzde insanların bir şeyleri merak etmeleri, üzerine eğilmeleri, kafa yormaları, vakit ayırmaları için popülerleştirilip önlerine sürülen bir takım nesnelere gereksinim duyuyorlar; görgüleri, tecessüs duyguları, öğrenme istekleri kendiliklerinden bir şeyler edinmelerine yetmeyecek kadar kıt çünkü. Turgut Uyar’ı ya da İbn Haldun’u ancak sosyal medyada rastladığı birkaç aforizma niyetine cümle/mısra ile tanıyan, Kara Kitap’ı okuduktan sonra Hurufilik hakkında kendini allame sanan insanların dünyası bu.

 

Bir satranç tutkunu, ister GM ister benim gibi vasat bir oyuncu olsun, kurgusal bir satranç hikâyesine metelik vermez. Satranç hastasının derdi satrançtır. Kendisiyle kavga eder. Rakibiyle mücadele halindedir. Taşlara, karelere kimi zaman aşkla, kimi zaman nefretle bakar. Saat kimi zaman sevgili gibi görünür, kimi zamansa en büyük düşmandır.

 

Haziranın 25’inde yeni bir hesap açmıştım, o zamandan bugüne dek lichess’te 288 saatim satranç oynayarak geçmiş. Bu da kabaca günde iki saatimin bu meşgale ile geçtiğini gösteriyor. İşsiz güçsüz bir adamım nihayetinde, sürekli kitap okuyacak halim de yok yani.

 

Popüler her şeyden nefret ediyorum. Şimdi de hayatında satrancın hiçbir yeri olmayan insanlar bu konuda da konuşmaya, bir bok biliyorlarmış gibi ortalara gezinmeye başladılar.

 


1 dakikalık 'bullet' oyunda 72 hamleye çıkabilmek benim hız rekorum. 60 saniye içinde 72 hamle yapıp oyunu kazanmanın verdiği tatmin duygusu, gavurların dediği gibi, EPIC !





Rahat bırakın lan beni. Küçücük bir dünyam var zaten.



10 Kasım 2020 Salı

Evrimin Tersine İşlediği Gerçeği Üzerine... (İkinci Bölüm)

 

Bu gün itibarı ile dünya genelinde covid-19 vaka sayısı 51,400,000’u aşmış durumda, bunların 1,271,833’ü de hayatını kaybetmiş. İyileşenlerin de azımsanmayacak bölümünün eski sağlıklı hallerine kavuşamadıklarını biliyoruz; böbrek yetmezliği, beyin fonksiyonlarında aksama, kronik yorgunluk gibi türlü sorunlar çok sayıda insanda virüsün ölümcül etkileri geçse dahi baki kalıyor. Üstelik, tüm bu bilgiler neredeyse 8-9 aydır her mecrada, her ortamda tekrarlanmakta. Aynı şekilde daha ilk günlerden itibaren sosyal mesafe, maske kullanımı gibi önleyici tedbirlerin önemine dair neredeyse her gün insanlara telkinde bulunulması cabası. İnsanlara çalışmayın, işe gitmeyin, evinizde oturun demek gerçekçi değil; ne Türkiye’de ne Almanya’da ne Şili’de ne İran’da bu yapılamaz – çalışmak zorunda herkes. Örnek olarak Türkiye’de hafta sonları sokağa çıkma yasağı uygulanan ilkbahar aylarında, bu yasakların istisnaları da resmi evraklarda belirtiliyordu; marketler, bakkallar, manavlar, kasaplar, fırınlar, kuruyemişçiler, fırınlar, paket servis yapan lokantalar, kargo şirketleri filan. Bu işyerlerinin çalışanları, buralara mal ve malzeme taşıyan nakliyeciler filan da cabası. Çalışanlar işe gitmek zorunda olduğundan belediye kısmi de olsa toplu taşımayı işletmek zorunda. Özetle, evdeydik biz, belki siz de öyle, ama bir dünya insan için hayat devam ediyordu. Hayat duramaz. Kısmi engellemeler ancak palyatif sonuçlar verir, göstermelik, biraz da uyarı/tehdit amaçlı önlemlerdir, fazlası değil. O nedenle asıl gereken, hayatın akışını devletin pandemi koşullarını dikkate alarak düzenlemesi, bireylerin de kişisel önlemlerini alması. Söz gelimi devlet bulaşın önüne geçilebilmesi için kalabalık ortamların oluşmasına karşı uygulamaları hayata geçirmeli, toplu taşımaların niceliğinden saatlerinin düzenlenmesine, cafe-restaurantların oturma düzenine, her çeşitten toplantılara, nümayişlere mani olmaya, mesai saatlerine ve aklıma gelmeyen pek çok konuda kesin ve bağlayıcı uygulamalara gitmeli. Ve elbette denetlemeli bunları. Geçen hafta cafe ve lokantaların saat 22.00’de kapanmasına yönelik bir karar açıklanmıştı valilik tarafından, iki gün sonra Havva ile beraber annemlerden dönerken baktık, tam da o saatlerde yolumuzun üzerindeki bir balık restaurantta keyif ve neşe gürültüleri gırlaydı, az daha yürüdük, bir kebapçıda hayat çok renkliydi. Bostancı ışıklara vardığımızda KFC’nin dışardaki masaları topladığını ama hemen ilerisindeki Popeyes’in hiçbir şey yokmuş gibi müşterilerle tıka basa olduğunu gördük. Devlet sadece düzenleme yapmaz, kural koyduktan sonra denetleyen, sorgulayan, gerektiğinde de ceza koymaya gücü yeten kurumdur. Cezasızlık kültürüne geliyor burada söz ama konuyu dağıtmayayım. Hal böyle olunca kendi güvenliğini almakla yükümlü birey meselenin ciddiyetinden uzaklaşıyor. Yerlere çöp atmak yasak, kırmızı ışıkta geçmek yasak, maskesiz dolaşmak yasak, çimlere basmak yasak, vesaire vesaire. Maske takma gerekliliği bu ve benzeri kısıtlamalar halinde ele alınıp kamu sağlığının kamu güvenliğine dair bir problem olduğu unutulunca, insanlar bu konudaki düzenlemelere kulak asmayı gereksiz, hatta abartılı buluyorlar.

 

Olayın bir başka yönü, virüsün bulaştığı çoğu kişinin hiçbir semptom göstermeden, gündelik hayatlarına her hangi bir olumsuz yansıması olmadan hastalığı ayakta geçirmeleri, farkına bile varmadan atlatmaları. Bununla beraber bu kimseler hub görevi görüyorlar, yani maske-mesafe gibi önlemler almadıkları takdirde ilişkide oldukları başkalarına, aile fertlerine, halı saha maç yaptıkları arkadaşlarına, oynaşıp seviştikleri sevgililerine, aynı dükkânda çalıştıkları diğerlerine filan bulaştırıyorlar, böylece kendilerini sağlıklı görseler de gizlice yuvalanmış virüs, çevrelerine yayılıyor. Ayrıca, virüsün bir de iki haftaya kadar uzayabilen kuluçka süresi var ve insan daha sonra coronadan ötürü ölecek daha olsa, bu kuluçka müddetince başına geleceklerden, başkalarına verdiği zarardan habersiz. Fakat bu uzun anlatım, okuyanın sıkılıp öfleyeceği açıklamalar her durumda maske-mesafe tedbirlerinin ne kadar önemli ve koruyucu olduğunu bize göstermekte. Bu tedbirlerin alınması bulaş olasılığını minimize ediyor çünkü. Kanser gibi, kardiyo sorunları kendiliğinden olan bir şey değil bu covid, bulaşarak insanı yakalıyor. Bulaşmaması için gerekli ne varsa yapmak gerek.

 

İnsanlar, coronavirüsünün kendilerine bulaşmaması için neden gerekli dikkati göstermiyorlar? Bu soru aslında hayati bir noktaya temas ediyor. Sorulduğu, uyarıldığı takdirde ‘dikkat ediyorum tabi’ diyen kişilerin fiiliyatta hiç de öyle davranmadıklarını görüyoruz devamlı. Ölümden mi korkmuyorlar? Yoo, bal gibi de ölüm düşüncesi herkesi ürpertir, genel olarak başkalarına ölümü yakıştırır ama kendimize konduramasak da ölüm korkusu insanın içinde daima var. Covid-19’u ağır geçirmek, hayatta kalınsa da kronik rahatsızlıklarla ömrünü geçirmek zorunda kalmak düşüncesinden de cidden kaygılanıyor, ama çok uzak görüyor bunu insanların kayda değer kısmı. Burada bir sorun yok. Bence mesele çok daha başka: Son derece sübjektif bir yorum yapacağım ama blog benim, okuyucuya kapalı olduğu için de kimse için yazdığım söylenemez, dolayısıyla dilediğim gibi atıp tutabilirim. Kendisi, yakını ya da çok sevdiği kişilerden hasta olanlar hariç, önlem almaya gerek görmeyen, maske-mesafe konusunu kulak arkası eden ve neredeyse on aydır bu salgın hayatımızda yer alsa da meselenin ciddiyetine vakıf olmamakta direnen çok fazla insan var ve bu insanların derdini aslında çok kısa bir şekilde ifade edecek olursam iman sorunu diyebilirim. İnanmıyorlar. İnanır gibi yapıyorlar, ama inanamıyorlar. Sanki azıcık iman, yeterli olabilir gibi davranmaktalar. İman dini bir kavram, dolayısıyla meramımı anlatırken ileri süreceğim kimi örnekler dinsel kökene dayanacak. Ama bahsetmeye çalıştığım şeyin farklı olduğunu göreceksiniz. Sakin sakin okuyun blogu açtığım zaman.

 

İman, en yalın anlamda inanmak demektir. Dini anlamda ele alacak olursak, Tanrı’nın varlığına ve birliğine inanmaktır. Görmeden, tasdiğe, ispata, delile mecbur kalmadan inanmaktır. Tanrı’yı ya da tanrıları görmeden ona/onlara iman eden milyarlarca insan iman yaşamıştır bu gezegende, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Hindu vesaire. Hiç kimse Allah’ı, Zeus’u, Yehova’yı, Vishnu’yu, Odin’i görmedi, ama inanan, ya da daha doğru ifadesiyle mümin, onun varlığına emindir, üstelik bunun için bir kanıt aramaz, ihtiyaç hissetmez. Emin kelimesi de iman ile aynı kökten gelir bu arada. İman ispata gerek duymaz dedim, çünkü o zaman iman değil, bilgi halini alırdı bu durum. Bilgi gözlemle, tümevarımla, bazen tümdengelimle, analizle, sentezle, tez-antitez-hipotezle varılan bir sonuçtur nihayetinde. Epistemolojiye dalarsam sıçarım, ben spekülatif yorumlarıma devam edeyim en iyisi: En kısa şekilde ifade edecek olursam insan akıl ile önce muhakeme, ardından idrak eder, kalpte ise iman olgusu oluşur ya da oluşmaz, kişiye göre değişir. İhsan Fazlıoğlu imanı fıtrî akıl olarak niteler, onun gibi âlim değilim, uzatmak istemiyorum o yüzden. Şu kadarını söyleyip geçeyim: Gözlemle, kıyasla, tahkikle imana varılabilseydi, bütün akıllı, bilgili insanlar, iman etmiş olurdu. Ama öyle değil. Mümin kimselerin arasında ise akıl sahibi kişiler de, malın önde gidenleri de yer alıyor. Demek ki başka bir şeyden bahsediyorum burada.

 

Dedim ya, örnekleri dini kaynaklardan vermek zorundayım, dini bir terim kullandığım için. Sonrasında çok farklı bir yere gelmeyi planlıyorum.

 

Caravaggio'nun büyüleyici eserlerindendir bu. Thomas nasıl sokmuş ama parmağını...



Hristiyan inancına göre, İsa peygamber çarmıha gerildikten sonra mucizevi bir şekilde üç gün sonra dirilir. Önce mezarını ziyaret eden Mecdelli Meryem bu durumu fark eder ve O’nunla konuşur, ardından diğer havarilere bildirir bu olayı. Akşam diğer havariler ve İsa bir araya gelir, İsa kutsal ruhu havarilerine üfler. O sırada aralarında bulunmayan Thomas, olan biteni kendisine anlatan havari arkadaşlarına metelik vermez, duyduklarına ‘O’nu elindeki çivi izlerini ve böğründeki yaraları görmeden dirildiğine inanmam’ diye karşılık verir. Sekiz gün sonra bu defa Thomas’ın da aralarında bulunduğu havari grubuna belirir İsa, Thomas’a döner ve ellerini uzatarak çivi izlerine bakmasını, Thomas’ın elini de kendi böğründeki yara izine koymasını söyler. Thomas irkilir, ardından İsa azarlarcasına konuşur Thomas’la: “Beni gördüğün için mi iman ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Çünkü gördükten sonra herkes iman eder. Tanrı’yı görünce iman etmemek gibi bir şey olamaz ki, deniz kıyısında denizin varlığını inkâr etmekten farksız bir şey olurdu bu.

 

Öte yandan iman ettik diyenlerin hepsi de iman etmiş değildir. Bunun en veciz örneği, Hucurat suresinde geçer. Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin son döneminde islam dini Arap yarımadasında iyice yayılmış ve kök salmıştı. Çöldeki bedeviler grup grup gelip İslam Peygamberinin huzurunda iman ettiklerini beyan ediyor, müslüman geçtiklerini duyuruyorlardı; kalpleri Allah bilir, somut olarak kendilerini buna mecbur kılan faktörlerin başında hiç şüphesiz peygamber ve sahabelerle barış içinde yaşamak, yani kendi emniyetlerine dair kaygılar vardı. Ayrıca yeni Müslüman olanlara da maddi anlamda epey bir destek veriliyordu. Burada Allah peygamberine indirdiği vahiy ile durumu gayet net bir şekilde açıklıyor Müslümanlara: “Bedevîler, "İman ettik" dediler. Şunu söyle: "Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Müminler ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır.” Açıkça, iman ettim demenin iman etmiş sayılamayacağını, bunun sınanmadan, kalpte yer etmeden mümkün olmayacağını buyuruyor Allah.

 

 

Gelelim kendi konumuza.

 

Şimdi ortada bir hastalık var. Bulaşıcı bir hastalık. Neredeyse bir yıldır tüm dünyanın ve tabi ülkemizin gündeminde en ön sıralarda. Global bir sorun. Eğitim, seyahat, turizm, üretim, ticaret gibi uluslararası ve ulusal her aktiviteyi etkiliyor, yeni kuralları, önlemleri beraberinde zorunlu kılıyor. Bilim adamları, doktorlar, kamu sağlığı çalışanları götlerini yırtıyorlar meselenin ciddiyetini anlatmak için. Görsel, yazılı ve sosyal medyada bu salgına dair haber ve gelişmelerin yer almadığı gün yok. Kişisel açıdan alınması gereken önlemler basit ve belli. Ne ki insanlar bu konuda ilginç davranıyorlar. Bir kısmı, zaten böyle bir virüsün varlığına, salgına, ölümlere, hastalananlara inanmıyorlar bile. Bu yazıya hâkim dinsel terminolojiye paralel şekilde bu gibi kimselere kâfir benzetmesi yapmakta bir beis görmüyorum ben. Doğrudan inkâr eden, iman etmeyenler bunlar. Üstelik bu kafirler dini terim olarak sözü edilen kafirlerden de salak, bilimsel bir olgudan bahsediliyor çünkü covid-19’dan söz edilirken. Ama yukarıda dediğim gibi, kendileri, aile bireyleri, tanıdıkları henüz salgın zincirine yakalanmadığı için hastalık aslında yokmuş gibi söz etme cüretini gösterip herkesi, herkesi yalancılıkla suçluyorlar. Konumuz bu kimseler değil. Allahlarından bulsunlar. Konumuz, bu kadar gerizekalı olmayıp, yani bu virüsün varlığına, birliğine, etkisine, öldürücülüğüne yarım yamalak iman eden, virüsün tehlikesini duyun, risk unsurlarını öğrense de tam manasıyla önlem almaya gerek görmeyen, aslında hem inanan ve kaygılanan, bir yandan da boşvermeci bir tutumla rahatını bozmaya tenezzül etmeyen daha az gerizekalılar. İlk grup hakkında kafir benzetmesi yapmıştım, bunlarsa yeterince iman etmeyenler, görmeden inanmayanlar, imanlarında şüphe olanlar. Üstelik, metaforu bir yana bırakarak yazmaya devam edersem, aralarında X veya Y veya Z dinine candan inananı da, ateisti, nihilisti, agnostiği, zırcahili, allamesi, genci, yaşlısı, akıllısı, salağı, bir sürü alakasız gruptan insan var bunların. Önleyici tedbirlere karşı değiller, öyle olsa bile bunu açıkça dile getirmekten de çekiniyorlar. Yeni düzenlemelerin gerekli olduğuna dair bir yandan içlerinden haklılık payı verirken, bir yandan da hoşlarına gitmeyen her konuda aslında abartıya kaçıldığı kanaatindeler. Covid-19’dan kaynaklı ölümlerde mevtaların isimleri açıklanmadığından birilerinin bu virüsün bulaşması sonucu öldüğü düşüncesini idrak etmekten uzaklar, sadece hayatını kaybeden sağlık çalışanların adlarına rast geldiklerinde de gözlerini kaçırmayı tercih ediyorlar. Bu yeterince iman etmeyenlerin kim olduklarını tespit etmek çok kolay: Taktığı maskeyi çenesinin altına kadar indirerek dolaşan, dirseğinde maskesini aksesuar gibi dolaştırırken sigarasını üfür üfür tüttürerek sokaklarda gezen, nefes alamadığı yalanıyla burnunu açık bırakıp laf olsun diye maske takanlar, berber/kuaförden çıkamayan aptallar, AVM’leri turlamaya devam edenler, kalabalık bir cafede saatler geçirenler, altın günlerine, akraba ziyaretlerine, gece partilerine, gezmeye gidenler vesaire. Bu kişiler salgından duydukları endişe ile yollarının üzerinde gördükleri her dezenfektandan biraz sıkarlar ellerine, akşam evlerine döndüklerinde kendilerine portakal soyar, içtikleri su şişesine de limon suyu eklerler. Yemeklerinin yanı sıra sarımsağı, taze soğan ı bolca tüketir ve böylece coronavirüse karşı vücut dirençlerini arttırdıklarını düşünerek içlerini ferah tutarlar. Ama aynı masada –doğal olarak maskelerini çıkarıp- yemek yedikleri akraba ya da arkadaşlarının kendilerine ya da kendilerinin karşılarındaki kişiye virüsü bulaştırma ihtimaline hiç kafayı yormazlar, uyarıldıklarında da bunu muhal farz ederler. Velhasıl kelam, kafiri de, yeterince iman etmemiş olanı da bu hastalığı çevreye, sokaklara, evlere, herkese yaymaktan başka bir işlevi olmayan cehennemliklerden fazlası değil benim gözümde.

 

Ülkemiz böyle, peki dünyanın geri kalanı farklı mı? Bir ara sönümlenmiş görünen salgın sonbaharla beraber gene yayılmaya başladı, yeni önlemler pek çok farklı ülkede tepki çekti, çekmeye devam ediyor. Bunlar arasında modern ve ileri ülkelerin vatandaşları da var; Almanyası, İtalyası, Amerikası, İspanyası, vesaire.

 

Bu bir hayatta kalma mücadelesi. Ölüm ve yaşam arasında. Sağlık ve maraz arasında.  Ve bizler, salakların, kâfirlerin ve yeterince iman etmemiş tiplerin arasında mücadele veriyoruz.

 










Bakalım bu illetin sonunda last mand standing kim olacak.

8 Kasım 2020 Pazar

Evrimin Tersine İşlediği Gerçeği Üzerine... (Birinci Bölüm)

 

Dün akşam uzun bir aradan sonra Havva ile beraber annemlere akşam yemeği için gittik. Bir önceki ziyaretimizde, yemek için ayrı masalarda oturmamız ısrarımı aptallık, abartı ve hastalık hastalığı olarak niteleyen, yanlarında maske takmamıza yüzünü buruşturan, ‘biz bizeyiz’ diyen babam, bu defa bu durumu daha kabullenmiş bir görüntü çiziyordu, en başta gene kavga etmeyelim diye düşündüğünü tahmin ettim. Sonrasında, salonun her bir köşesine dağılmış halde kahvelerimizi içerken covid-19’la ilgili meraklı sorular yöneltti bana ve Havva’ya. Neredeyse sekiz aydır tembihlediğim, ısrarla tekrar tekrar yinelediğim ve bir noktadan sonra kendilerine gına geldiğini belli ettikleri konuları, sanki ilk defa duymuş gibi geçen gün izlediği bir TV programında izlediği belli, hayretler eşliğinde bize anlattı. Gene de tam tatmin olmamış sanki, benden teyit de ister gibiydi. Meselenin vahametinden yeni haberdar olduğu belliydi yorumlarından. Annem dâhil hepimiz şaşkın şaşkın bakıyorduk ona. Ağzından düşürmediği Allah korusun temennisine bir yerden sonra tepki gösterdim, “Babacım, Allah öyle çalışmıyor. Biz her zaman, her şekilde duamızı edeceğiz ama Allah ben size akıl verdim, kendinizi korusaydınız ya derse ne cevap veririz? Biz kendimizi korumalıyız bu hastalıktan” dedim. Bozuldu tabi. Biraz daha konuşunca, ne zaman corona/covid hakkında birkaç dakikadan uzun süren diyalog yaşansa “içim sıkılıyor benim bu konulardan” diye yüzünü ekşiten babam eteklerindeki taşı döktü; meğerse işçilerinden birine iki gün önce Covid-19 teşhisi konmuş, evde yatıyormuş. Birden dehşete kapıldım(k). Endişe etmemize gerek yokmuş, iyiymiş, elhamdülillah kendisinde bir şey yokmuş. Hastalığın kuluçka süresi hakkında bildiklerimi anlattım, semptomların üzerinden tekrar geçtim, onun kronik kalp hastası, annemin şeker ve obeziteden mustarip olduğunu, ikisinin de yetmişi geçtikleri hatırlatıp risk grubunda olduklarını yineledim. Karşılık olarak yakın zamanda bir covid-19 testi yaptıracağını söyledi. Nasıl, bilmiyorum. Dehşet içinde ayrıldık oradan, yol boyunca Havva ile şaşkınlık nidalarıyla biten cümleler döküldü ağzımızdan.

 

Bu sabah da yazlığa gittiler, yakında bulunan 87 yaşındaki halama da kahvaltıya davetlilerdi.

 

Evet, başka bir şey yapamıyorum. Elimden gelen sıfır. Ve gene evet, Allah korusun.