12 Temmuz 2016 Salı

Seneye Yıldönümü Kutlanacak Bir Başka Gün Üzerine...




Kazasız, belasız halloldu. Eğreti bir defile mi dersiniz, kadınlar için kozmetik ürünleri gösterisi mi dersiniz, erkeklerin adamlıklarının, ailelerin yapmacık saygın hallerinin dışavurumu mu dersiniz, neyse artık, bu teatral performans kavga ya da hırlaşma olmadan sona erdi, bitti. Kaza, bela, kavga gibi kelimeler kullanıyorum çünkü Havva’nın babası daha önce bahsettiğim gibi bildiğiniz arıza bir adam, benim tarafta da ailenin manevi lideri amcam (O’ndan da söz etmiştim eski yazılarda) manyağın önde gideni. Kalabalık bir seyirci kitlesini görünce insanlar azıtmaya pek meyyal oluyor. Küçük birkaç kıvılcım fazla büyümeden söndü, kayda değer bir olay çıkmadan sahte gülücüklerle de olsa bu konu kapandı böylece. Artık nişanlı bir adamım. Yüzük parmağıma takılırken kendimi evleniyormuşum gibi hissettim bir an, ama merasim sonrası eve dönerken yüzüğü parmağımdan alelacele çıkartıp ceketimin cebine koyduğumda tekrar normale döndüm. ‘Havva için nelere katlanıyorum ya!’ düşüncesi bazen üzerime çullanır gibi oluyor, ne var ki hemen bu olan bitene Havva için tahammül etmediğim, aksine kendim için bunları yaşadığım gerçeği netleşiyor içimde. Son planda kimse kimseyle kimse için evlenmez, o yüzden İstanbul’a gitmeden çok önce, Erzurum’daki evimin duvarına doktorun sarf ettiği o cümleyi kocaman kocaman yazmıştım, sürekli gözüme çarpsın diye: ‘O adamı unutma!’ Evet, bu yaşıma kadar gerçekten inandığım, şüphe duymadığım pek çok zihinsel kodu paçavra eden O adamın hali, şimdi beni nişanlı birine dönüştürdü işte. Hala şaşkınım, vardığımız noktada bazen huzursuzluk duyduğumu itiraf etmekten çekinmiyorum, ama Havva öyle mutlu, ve mutluyken öyle güzel ki…


Şimdiki aşama, para. Çok para. Çok para lazım. Ev alacağız, ev kuracağız, bir dünya iş var. Parayla da mutluluk olsa fena olmaz hani.



7 Temmuz 2016 Perşembe

Yarın Beni Bekleyen Nişan Merasimi ve Babam Üzerine...




Uzunca zamandır burayı ihmal etmiş olmamın yegâne sebebi, araya giren ramazandı. Açıkçası ‘rahmet ayı’, ’11 ayın sultanı’ gibi safsatalara hiç prim vermemişimdir bu zamana kadar; oruç açlık ve kısıtlama demek, açlık madem insana/nefse zulüm, nereye gitti rahmet öğesi? Burada Slayer ağzıyla Brutal God söylemine girmeyeceğim ama bunca sıkıntı ve eziyete ancak Allah, kulun Allah’ı olduğu için katlanılır, yoksa bir rahmet beklentisi ya da hayali ile tahammül edilmez oruca filan. Tamam Rabbin rahmeti bittabi sınırsız ama millet ota boka rahmet gözüyle bakınca işin cılkı çıkıyor, utanmasalar depreme heyelana sele yanardağ patlamasına da rahmet deyip alkışlayacaklar. Benim bildiğim rahmet, bayram. Ramazan biter, oruç zorunluluğu sona erer, insanlar bayram yapar. Hatta kimilerince (citation needed) islami gelenekte ramazan bayramı diye bir şey de yok deniliyor, üzerinde uzlaşmaya varılan tek dini bayram kurban bayramı. Yemek yok, içmek yok, sigara yok, porno yok, bir de allak bullak olmuş bir uyku düzeni var: Bunlar rahmet öyle mi? Hadi canım sen de. Bunlar olmadan bitkisel bir hayata giriyor insan; düşünemiyor, konuşamıyor, bir konuya yoğunlaşmakta ciddi zorluk çekiyor. En azından benim için daima sıkıntılı geçmiş bir dönem oldu ramazan ayları.
Hamdolsun bitti!


Bayram izni için İstanbul’a kaçtım, izin alırken de ‘nişanım var, idare edin’ beni diye ajitasyon yaparak. Evet yarın nişan merasimi nasıl bir şeymiş, göreceğim. Bu yaşa kadar katıldığım iki nişandan biri, neredeyse yirmi sene önce kardeşimin aile içinde yapılan yüzük takma merasimiydi, bir de teyzemin büyük kızının üzerinden on seneden fazla geçen Hidiv Kasrındaki nişanıydı. Bizde çok şükür kasır, saray, konak filan söz konusu değil, Havva’ların evinde toplaşacağız. Aile büyükleri kendi stand-up gösterilerini sırayla yapmak için birbirlerinin ağzından laf kapmaya çalışacaklar. Bayramda aramaya tenezzül etmediğim o ‘büyükler’, sanki zerre miktarda kıymet-i harbiyeleri varmış gibi babamlar tarafından davet edildi, yüzlerini görmekten, seslerini duymaktan senelerdir kaçındığım böcek misali söz konusu ‘büyükler’ gelmesinler diye doğrusu uğraştım, ailemle kavgalar ettim, olmadı, kotaramadım. Bir kez daha anladım ki nişan, evlilik gibi olaylar kesinlikle ailelerin keyfi ve gösterişi için yapılıyor, bu yola çıkan iki kişi için değil. Bana ne nişan çiçeğinden? Havva’ya ne nişan çikolatasının içine konulacağı Paşabahçe markalı tepsiden? KİME NE AQ! Ama hayır, onu çağırmazsak çok ayıp olur, şunu almazsan ne kadar büyük bir görgüsüzlüktür, şöyle davranmalısın, böyle yapmalısın. Evlenme süreçlerinin şaşalı, boşanmaların sessiz sedasız olmasının nedeni bu: boşanma işleminde ailelerin gösteriş yapabilecekleri hiçbir şey yok; kimse mahkemeye gideceği için terzide kendisine tayyör diktirmez ya da mahkeme ilamı çikolatayla götürülmez. Birileri onayını dileneceğim diye herhangi bir şey yapmak zorunda olmak asla kabullenemediğim bir şey ve yarın yaşanacaklar benim için gerçekten müthiş bir sınav halini alıyor; anneme göre huysuz, babama göre aksi bir yapım var ama ben bunu ‘istemediğim hiçbir şeyi yapmaya mecbur olmadığım’ şeklinde tevil ediyorum. Ne var ki bu nişan merasiminde pek çok detay, babamın arzu ve beklentilerine göre şekillendi ve bunu bana birkaç kez hatırlatmak zorunda olduğunu hisseden annem tehdit kokulu ‘baban çok üzülür’ uyarısıyla beni dürtmekten alıkoyamadı kendisini. Babama sevgimin ve saygımın zaaf boyutunda olduğunu bildiğinden, hep zayıf noktama vurdu şerefsiz. Peki bugün ne oldu da babama karşı son bir haftadır olduğu gibi öfkeli, suratsız ve umursamazım? Şimdi oraya geliyorum.


Babamın sağlığı konusunda ne kadar hassas davrandığım bilinen bir konu. Tahmin ettiğiniz üzere jandarma gibi yaklaşıyorum hadiseye, kendisine bakmayan ve aslına bakarsanız bunu nasıl yapacağını bilmeyen bir adam olduğundan yıllardır her şeyi ona hatırlatmayı hem görev, hem de keyif addettim kendime. Doktor kontrollerinden ilaçlarını günlük almasına kadar bütün ayrıntıları bıkmadan hatırlatırım söz gelimi. Şöyle bir örnek vereyim: Erzurum’da imsak vakti 02,30 civarında olurdu, sahura kalkmak için uyuyup tekrar 02,00 gibi kalkmak gerekirdi ki bu çok saçma aslına bakarsanız; kaçta yatacaksınız da 02,00’de bir daha uyanacaksınız? Benim gibi makul ve mantıklı (!) bir adamın yapacağı, yapmadan önce içmek, yemek, sonra da deliksiz olmasını umacağı bir uyku çekmektir. Ne var ki, bu bloğun yazarı (oruç tutmadığı birkaç gün de dâhil olmak üzere) tüm ramazan ayı boyunca Erzurum’da imsak bekledi, neden? Çünkü İstanbul’daki ailem sahur için 02,40’da kalkmak zorundaydı. Elbette saatlerini kuruyorlardı ama benim içim ‘ya uyanamazlarsa?’ endişesi ile yanacağına, onları her Allahın günü telefonla arayıp canlı çalarsaatlik görevini layıkıyla yerine getirmeyi daha uygun buldum. Niye böyle bir şey yaptığım çok açık, uyanıp kalkmalarını garantilemek, bir şeyler yiyip içmelerinden, böylece ilaçlarını aldıklarına da emin olmak. That’s it. Ve ben bu kadar hassas davranırken, tesadüf üzeri öğrendim ki, babam ilaçlarını almıyormuş meğer. Tesadüf dedim, çünkü bayram öncesi orucun son günlerinde İstanbul’a geldiğimde beraber sahur yaptığımız bir vakit babamın ilaçlarını almadığını fark ettim, hemen sordum, umuyorum ki unuttuğunu filan söylesin, hayır, hiç oralı bile olmadı, suçüstü yakalanmış bir insanın huzursuzluğuyla beni tek kelime konuşturmayarak ilaç almak istemediğini söyledi. Konuşmaya çalıştım, tek kelime ettirmeden kalktı gitti.


Babama öfkemi anlatıyorum: o günden bu yana iletişimimiz minimize olmuş halde. Diplomatik ilişkilerimizi maslahatgüzarlık seviyesini indirmiş gibiyiz. Birkaç defa –sanırım emin olmak için- benimle konuşmaya çalıştı, o günden sonra hep yaptığım gibi yarım ağızlı cevaplarla savdım kendisini. Üzülmesin diye yıllardır çaba gösterdiğim, bir kalp hastası olduğunu asla aklımdan çıkarmadığım babam eğer kendisine dikkat etmediği gibi kendisi için çırpınanları böyle yok sayıyorsa, ben de hiç alışık olmadığı yüzümü göstermekten geri durmuyorum artık. Yanlış anlaşılmasın, terbiyesizlik, kabalık yapmıyorum, ama eskisi gibi pamuklara sarıp öpüp okşamamı da beklemesin bundan böyle.


Keyifsizliğim o kadar belli oluyor ki, Havva bir ara sorma ihtiyacı hissetti, ‘belki vaz geçmek istiyorsundur ya da biraz daha düşünmeyi tercih edersin’ diye. Kızcağız gerilimimi nişan/evlilik olarak ele almış doğal olarak. Meseleyi açıklayınca hem rahatladı hem de üzüldü haliyle.


Yarın nişanım var ve ben bu sabah da son bir haftadır olduğu gibi gözümü uykudan açar açmaz, babamın ilaçlarını kullanmadığı gerçeğiyle sarsıldım. Hâlbuki tüm bu salak adetlere, ‘görgü soytarılıkları’na, saçma sapan israf gösterilerine tahammül etmemin biricik sebebi babamın üzülmemesiydi.

 
Ulan babamın aleyhinde iki satır yazı yazayım dedim,gömleğim yanmış sigaradan!



Yarın bir skandala imza atmaktan beni ne alıkoyacak? Babamın ‘elalem ne der?’ diye pır pır eden yüreği mi?Onun o çok sevdiği 'büyükler'i paçavra etmekten nasıl geri duracağım? Geldiklerine bin pişman etmekten?


Kalp ilaçlarını düzgün kullansın da yüreği pırpır etmesin o zaman.

3 Haziran 2016 Cuma

Emerson*, Eco ve Annem Üzerine...





Umberto Eco, Somonbalığıyla Yolculuk isimli kitabında el arabalarında dondurma satılan yıllara dair  bir çocukluk anısını anlatır: İki sentlik külah dondurmalar  gözüne çok küçük gelmektedir, dört sentlik dondurma pastası şüphesiz daha süslü ve cazip görünmektedir, ne var ki veled Eco’nun hayalini süsleyen tümüyle başka bir şeydir: Bazı anne-babalar çocuklarına iki tane iki sentlik dondurma almaktadırlar ve kerata Eco, o özel çocukların sağ elinde bir külah, sol elinde bir külah olduğu halde bir onu bir ötekini yalamalarına içi giderek bakar; ‘bu tören gözüme öylesine imrenilecek bir şey gibi görünürdü ki bir çok kez ben de bu törene katılayım diye izin istemiştim.’ Ama hayır, Eco’nun bu isteği ebeveynlerince hiçbir zaman kabul edilmez. Ne matematik ne de ekonomik açıdan dört sentlik bir dondurma ile iki tane iki sentlik dondurma almak arasında bir fark yoktur, bununla birlikte kendisine sunulan açıklamalardan başka bir sebeple bu talebinin geri çevrildiğini hissedip durur çocuk Eco.

Devam eder: (…) Bugün, bir tüketim toplumunun, aşırılık ve ziyan uygarlığının (oysa 30’lar böyle değildi) bir üyesi ve kurbanı olarak, o sevgili ve artık hayatta olmayan büyüklerimin haklı olduğunu anlıyorum. Dört sentlik bir külah yerine alınan iki tane iki sentlik külah, ekonomik açıdan israf anlamına gelmiyordu, ama sembolik olarak elbette buydu anlamı. Ben de işte tam bu nedenden dolayı istiyordum onları: İki tane dondurma aşırılık anlamına geliyordu. Ve tam da bu nedenden dolayı benden esirgeniyorlardı; çünkü yakışıksız kaçıyorlardı, yoksulluğa hakarettiler, hayali bir ayrıcalığın sergilenmesi, zenginlikle övünmeydiler. Yalnızca şımartılmış çocuklar bir seferde iki külah yerdiler, masallarda haklı olarak cezalandırılan çocuklardır onlar. (…)

O vakitler kaç yaşımda olduğumu net olarak hatırlamıyorum, sanırım 9, en fazla 10’dum. İki yaş küçüğüm olan kardeşimle garaj-oyun alanı olarak kullanılan evimizin önündeydik; annem bir yerlere, sanırım pazara gitmişti, biz de dışarıda top oynamak istiyorduk. Kardeşimin cebinde para vardı, mahalle bakkalına gitti top almak için. Eskiden toplar içi hava dolu plastik, ucuzundan dandik şeylerdi, kardeşim iki topla döndü bakkaldan, biri bana, diğeri kendisine. Garipsemiştim durumu ama hoşuma da gitmişti, ilk defa böyle bir şey yaşıyorduk, ikimiz de kendi topumuzla oynamaya başladık keyif içinde. Bir süre sonra annem elinde poşetlerle geldi ve bizi öyle, iki çocuk, iki topla oynar görünce merakla sordu topları nereden bulduğumuzu. Açıklarken endişeli ve çekingen olduğumuzu anımsıyorum hayal meyal. Elindeki poşetlerle yüzü kıpkırmızı kesilmişti kadının, aslî failin kardeşim olduğunu öğrenince ona yöneldi ve kardeşime oturaklı bir tokat attı, bu yaptığımızın büyük bir terbiyesizlik ve görmemişlik olduğunu sertçe haykırdı yüzümüze, top almamıza değil, iki top almamıza kızdığını üzerine basarak söyledi sonra. Aradan otuz yıldan fazla geçmiş, tüm detayları anımsayabilmem mümkün değil, gene de neyin bu kadar büyük bir sorun olduğunu o zaman, o an anlamadığımı itiraf edebilirim: annemi bu derece hayal kırıklığına uğratacak ne yapmış olabilirdik? Annem bize çok kızdığında isabet ettiremediği terlikler fırlatırdı ama neredeyse hiç vurmazdı. Hem altı üstü ucuz bir toptu mesele, Mikasa ya da Molten marka bir halt değil, plastik, kıytırık bir şey işte.


Hikayem yukarıda Eco’dan alıntıladığım pasajı andırmıyor mu sizce de? Adam bu anısını anlattığı metnin sonunu şöyle bağlıyor: ‘Eski günlerin ahlakı hepimizi güçlüklere dayanan kişiler yaptı, bugünün ahlakı ise hepimizin birer lüks ve zevk düşkünü olmamızı istiyor.’


Hayat değişiyor. Kardeşim evlenip evden ayrılalı 18 sene geçmiş, (geçenlerde mutad fırçalarımdan sonra el kızı Z. Bana sızlanıyordu, ’18 yıldır evliyiz, hala bana alışamadın, beni kabul edemedin Oğuz Abi, eltim yok diye seviniyordum başlangıçta ama meğer kaynım on eltiye bedelmiş ’ diyerek, oradan biliyorum), ben annemlerden kendi evime taşınalı on seneden fazla olmuş, artık anne-babam sadece evlerine gittiğimizde hayal ettikleri kalabalık ailenin tadına varabiliyor ve bundan altı ay kadar önce evlerine üçüncü bir TV daha aldılar, iki kişiye üç TV. Sebebini sorduğumda çocuklar gelince, bıdı bıdı. E Amerikadalar? ‘Olsun, geldiklerinde izlerler.’ Amerika demişken, yaklaşık on gündür NY’da, kardeşimin yanındalar çocukları özledikleri için. O ziyan uygarlığının başkentine giden herkeste şahit olnduğu üzere alışveriş çılgınlıklarını ve kendilerini nasıl kaybettiklerini her akşam yaptığımız telefon görüşmelerinde güle güle anlatmaktan rahatsız olmuyorlar, annem dün peder beyi neşeyle şikâyet ediyordu, ‘inanır mısın, ben ne alsam baban fiyatını soruyor, sonra da bana neden iki tane almadın diye söyleniyor.’



Ailemi eleştirmek için yazmıyorum bunları, onların tırnağı etmeyeceğimin içtenlikle bilincindeyim. Bununla beraber iştahın insanı kirlettiğini de biliyorum. İştah, kelime olarak aşırıya kaçmak demek, fuhuş (ya da fâhiş gibi kelimelerle) ile aynı kökten gelmesi sizce de ilginç bir detay değil mi? Aşırıya kaçmak, ihtiyaçtan fazlasını arzulama anlamına geliyor. Söz gelimi çok net bir kriteri ele alarak bu konuyu örnekleyebilirim: Her mümine farz olan ramazan orucunu kimileri tutmak isteyip de mustarip bulunduğu hastalık gibi bir takım gerekçelerle tutamaz, aksi takdirde sağlığı tehlikeye girebilir. Bu durumda kişi yoksullara fidye ödemek zorundadır, fidye denilen şey sıradan bir insanın günlük minimum ihtiyacı olan gıdanın karşılığı ücret. Diyanet bunu her sene ramazan öncesi açıklıyor, üç-dört gün sonra ramazan başlayacak ve 2016 senesi için bildirilen rakam günlük 15 TL. İnce hesaplamalarla varılıyor bu sonuca, dedim ya, alt sınır şeklinde 15 TL’nin bir insanın günlük gıda ihtiyacına denk geleceği sonucuna varılmış. (Karşılaştır: günde iki paket sigara içiyorum, paketi 10 TL) Elbette fidye verecek kişi bu rakamın üzerine çıkabilir, oruç tutamadığı her gün için 50 ya da 100 TL gibi bir fidye de verebilir, ama buradaki vurgu,  asgari gıda ihtiyacına denk düşen 15 TL üzerine. Muhtemelen peynir-ekmek-zeytinle filan belirlenmiştir. İştiha üzerinden konuştuğumu tekrar anımsatayım, elbette nutella yemek, Baylan’dan badem ezmesi almak ya da pastırmalı-kaşarlı omlete gönlünü kaptırmak birer aşırılık sayılmaz, ama bir adam her gün yarım kavanoz nutella yemeden duramıyorsa, işte bu, bildiğiniz iştah/fuhuş çerçevesinde ele alınabilir.


Erzurum’daki evime yavaş yavaş yerleştiğim ilk günlerdi, en ucuzundan güneşlik almış, tül perde siparişi vermiştim, birkaç gün sonra perdeciden gelen yirmilerinde bir genç kapımı çaldı, tülleri getirmiş. Kornişlere (böyle miydi bu kelime?) takarken evin şimdikinden de eksik olan eşyalarına kaydı gözü, sordu, evli olup olmadığımı. Cevabım üzerine neden evlenmedin abi diye tekrar sordu, ben de keyifli keyifli bir şeyler geveledim. Sonra sıra ona geldi, yüzü asılmış halde iki senedir nişanlı olduğunu, evlilik için para biriktirdiğinden bahsetti, ben de teselli edercesine mobilya ve beyaz eşya masraflarının astronomik ücretlere vardığını bu eve taşınırken öğrendiğimi söyleyip müstakbel eşiyle yaşayacağı bir ev kuracağını, sabırlı olması telkininde bulundum. Meğer mesele başkaymış. ‘Abi sen yenisin burada, bekârmışsın da, Allahaşkına Erzurum’lu bir kızla evlenme’ dedi adam; anlattıklarını daha sonra başka yerlerden de teyit ettim: Bu (mel’un) şehirde kız istemeye gidildiğinde hamam takımı götürmek adetmiş, bu hamam takımının fiyatı da 10.000TL’yi buluyormuş. Şaşaladım, neden bahsettiğini açıklamasını istedim, peştamal, havlu, takunya, ayna, saç fırçası ama bunun yanında gelin adayının tüm akrabalarına giyim kuşamdan iç çamaşıra, elektronik hediyelere kadar uzanan şişkin bir listeymiş mesele. Anadolu insanının yavşaklığı böyle bir şey, konuştuğum çocuk için mobilya-halı- beyaz eşya gibi unsurlar henüz gündeme bile gelmemişti o vakit, öncesinde ancak gerizekalı götlerin talep edebilecekleri türden bir zorunlu hediye seremonisi aşamasındaydı karşımdaki. Acımıştım.


Havva, üzerine basa basa tekrarlamıştı, lütfen annenler takı işini abartmasınlar, hiçbir şey istemiyorum, evet çocukları evleniyor diye elbette heyecanlıdırlar ama benim bir beklentim yok, mahcup olmak da istemiyorum, ne olur söyle aşırıya kaçmasınlar diye. Bunu annemle paylaştığımda hoş karşıladı, beğendi Havva’nın tavrını. Ardından Kapalıçarşı’da tanıdıkları olan bir kuyumcuya gitti, bir tektaş yüzük, bir beştaş alyans, bir de pırlanta bileklik aldı geldi, bana gösterdi Havva’ya takdim edilecek ganimeti. Hiç anlamıyorum bu işlerden, biraz sitem edecek gibi oluverdim çok şey aldığına dair; kadın kıyameti kopardı, bunlar olmazsa olmazlar, ne kadar ayıp böyle konuşman, zaten hiçbir şey almadık sayılır, bıdı bıdı söylenip durdu epeyce. Çok cahilmişim, görgüsüzmüşüm. Sözümü dinlemiş, benden teşekkür beklerken böyle konuşmam çok fenaymış. Biraz yatıştığını görünce tatlı tatlı sormaya cesaret ettim, ne zamandır tektaş yüzük geleneği var diye. Hatırlamıyor, bizim zamanımızda pek yoktu, son yıllarda yaygınlaştı, o güzel kadının (Nil Karaibrahimgil) şarkısından sonra da zorunlu hale geldi dedi. Yabancı dizilerle, filmlerle alışmışız buna. Merak edip baktım, 15. Yüzyılda Avusturya Arşidükü ilk defa eşine almış, dünyada ilk yaygınlaşması da 19. Yüzyılda bir Amerikalı sayesinde olmuş. Daha sonra bir vesileyle tekrar konusu açılınca “bu yapılan, bu adetler düpedüz putperestlik. Taşlara tapmaktan ne farkı var anne? Hiçbir işe yaramayacak, sırf gösteriş uğruna alınan bu takıları Havva istemiyor, ben saçma buluyorum, ama siz ‘olmazsa ayıp olur’ diye alıyorsunuz, karşınızdaki sizin kadar hoşnut ya da ilgili olmazsa da sanki putuna hakaret edilmiş zındık gibi bunu saygısızlık şeklinde değerlendiriyorsunuz. Sence ben, benim gibi düşünen bir kızdan başkasıyla evlenebilir miydim?” diye konuştum, hayır, ben bu işlerden zerre kadar anlamıyormuşum.  Doğru, o kadar anlamıyorum ki, bütün bunlardan sonra Havva ile beraber ‘gündelik alyans’ almaya gittiğimizde kendime bin defa sormuşumdur, o zaman şimdi bunu niye alıyoruz diye. Beştaş’a ne gerek vardı o zaman? Havva 21’lik gösteriş budalası bir çıtır değil ki pırlantaları taksın? Bir kez daha yineleyeyim, Anlamıyorum ben.


En anlamadığım şeye gelince: O tokadı kardeşim yedi ama bana vurlmuş gibi sarsmıştı beni. Pek çok konuda aşırılık/iştah/fuhuş bağlamında nefsine yenik bir adamım, kesinlikle doğru. Ama nesnelere değer vermeyi, nesnelere göre değerlendirme yapmamayı, gösterişten uzak durmayı, çünkü gösterişin kibirden, kibirden lağımdan kaynaklandığını öğrendim büyüklerinden. Kibirli olmadığımı söylemek cesaret işi ve uygunsuz, ama gösteriş meraklısı olmadığı pek ala biliyorum.  Üstelik bu durumu öylesine içselleştirmişim ki, çoğu davranışım ve düşüncem kokoşluğun, süslülüğün ve ya kitsch’liğin yanından bile geçmeyen aileme dahi garip geliyor. Sadece ailem değil, çoğu insan böyle: Hz. Ali’nin biri yazlık, diğeri kışlık olmak üzere iki elbisesi vardı cümlesini duyduklarında hislenen insanlar evlerinde 40 çift ayakkabı ile yaşamaya razı olabiliyorlarsa kendileri bilir elbette.



Havva için nasıl aklımı yitirdiğimi, O’nu geri kazanabilmek için verdiğim mücadeleyi, yaşadığım iç çatışmalarını garipseyen sizler, sanıyor musunuz ki mesele sadece güzel yüzü, güzel kalbinden ibaret? O benim gökkuşağım; bu düşüncelerime en yakın olan kişi, beni ayıplamayacak tek insan. Daha da böyle neler var, saymakla bitmez. Boşuna ruh eşim demiyorum Havva’ya.






...Gökkuşağım...




*

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kierkegaard'ın Umulmadık Faydaları Üzerine...





Tozun dumana katıldığı fırtına gibi geçen bir hafta sonunda arabayı İstanbul’a park edip Pazar günü Erzurum’a döndüm. Park ettim diyorum çünkü ben buradayken herhangi bir eylemde bulunamam, o nedenle orada az zamanda çok iş yapmak zorunda kalmak ve müteakiben çok zamanda eylemsizlik bu işin kaderi gibi. Bir hafta boyunca iki kez Havva’nın ailesini ziyaret ettim; ilki doğal olarak zordu, tanışma, konuşma faslı. Günleri sayıp tekrar İstanbul’a gitmeyi ve ailesiyle tanışmayı beklediğim dönemde Havva özellikle babası hakkında hemen her gün uyardı beni, bütün konuşmalarımızda babasının sert, tavizsiz, sağı solu belli olmayan karakterinden söz etti, muhatabını kırmaktan çekinmeyen tavırlarını, insanlara karşı haşin ve kibirli yaklaşımını anlattı. Yok şöyle davranırsam iyi olurmuş, yok öyle yaparsam kriz yaşanmazmış. Zaten gergindim, bir gulyabaninin huzuruna çıkacağım kaygısıyla iyice huzursuz oldum böylece. Tanışma faslından bir gece önce aramızda konuşurken laf gene aynı yere gelince birden benim şalter attı, ‘This is Sparta!’ diye sonlandırdığım hiddet dolu bir nutuk çektim Havva’ya, ne olacaksa olsun, ben olduğum gibi davranacağım, baban doktorsa ben de müdürüm gibi sinirli sinirli söylendim. Görüşme günü, tahmin ettiğim gibi bir sahne kurulmuştu, aile fertlerinin asla kaçırmak istemeyeceği türden bir tiyatro oyununun gala gösterisi misali: Tribünler tıklım tıklım, Havva, Kıvanç Tatlıtuğ’dan bozma yakışıklı ergen oğlu, Havva’nın annesi, babası, iki kız kardeşi, abisi, abisinin eşi. Komşuları filan çağırmadıklarına şükretmem lazım. Bir koltuğa buyur ettiler, net bir hareketle reddedip masanın ordan bir sandalye çektim, babasının yanına oturdum. Babasının kulağı zor duyuyor, gözleri zor görüyor ama kafa zehir. Muhabbete başladık, bildiğiniz tiyatro gibi ikimiz dışında herkes susup dinliyor, arada da gülmekten yerlere yatıyorlar çünkü ben ‘This is Sparta’ havasında inceldiği yerden kopsun modundayım, eğleniyorum, şaka yapıyorum, aralarda dalga geçiyorum; adam zaten sürekli karşısındakini hafife alan esprilerle sorular yöneltiyor, aldığı cevabı dinleyip ardından aynı soruya uzun uzadıya kendi cevaplarını veriyor. Bildiğiniz Socrates diyalektiği. Nerelisin diye soruyor, başlıyorum baba tarafım bıdı bıdı, anne tarafım bıdı bıdı, birden sözümü kesip ‘Neden Allah’a inanırız?’ diye soruyor, haydaa… Bir şeyler geveliyorum, sonra gene beni susturup (baba-anne tarafım) ‘Arnavut yoktur, Kürt de yoktur’  diye geniş bir konuya giriş yapıyor, Sümerlerin de Türk olduğuna laf gelip sözü bittiğinde katılmadığımı ifade edip kendi açıklamama başlıyorum, birkaç dakika dinleyip neden Allah’a inandığımızı izaha girişiyor. Mesleğimi, Havva ile nerede yaşayacağımızı sorup beni dinlerken birden durup ‘Ahlak nedir?’ sorusu. Döngü böyle devam edip durdu saatlerce. Ben hep ‘siz’ diye hitap ettim tabii, O ise kardeşim, damat, evladım vs. muhtelif hitaplarla seslendi bana. Sürekli üst perdeden konuşmasına, öğreten adam olmasına itiraz edecek değildim elbet, sonuçta kızını verecek bana. Bir ara evrendeki tekerrüre ve mükemmelliğe getirdi konuyu, tam orada araya girip bu düşüncelerinin Kierkegaard tarafından da ifade edildiğini, daha önce Kierkegaard okuyup okumadığını sordum. Beyefendi gerçekten çok okumuş, aklını felsefeyle bozmuş, doktor kimliğiyle de burnundan kıl aldırmıyor ama bu iltifat kokan çıkışım karşısında kilitlenip kaldı, çünkü bilmediği yerden bir soru çıkmış oldu karşısına. Biz sigara molası için balkona çıkıp geri döndüğümüzde duydum ki kitaplığın bulunduğu odaya çekilmiş, Kierkegaard’ı araştırıyormuş. Neredeyse bir saat kadar hiç ortalarda görünmedi, eğlenceleri sona eren kalabalık dağıldı, ben de bu sayede Havva’nın annesi ve kardeşleriyle ilgilenme fırsatı buldum. Evden çıkmadan evvel hafta içi tekrar kendilerini ziyaret etme isteğimi arz ettim, ikinci gelişim için yemeğe davet ettiler beni, paşa böreğinin lafı geçmişti Kosova/Arnavut muhabbeti geçtiğinde, ben de müstakbel kayınvalideme düpedüz sipariş verdim, paşa böreği yapsın da yiyeyim diye, yanında da brokoli salatası rica ettim. Evden çıkarken baba seslendi, ‘damat, benden kızı aldın. Ama evlenmekten vaz geçersen de gene gel sen, ne zaman istersen gel.’ Arkamdan çok kültürlü çocuk diye konuşmuş, Havva’nın dediğine bakılırsa babasının biri hakkında böyle bir iltifatta bulunması görülmüş şey değilmiş.




(Müstakbel kayınpederime karşı kazandığım zafer böyle bir şeydi. Videonun dökümü de şurada)




Paşa böreği odaklı ikinci ziyaretimde daha çok anne ve kız kardeşler ile hemhal oldum, hakikaten bir damat havasında geçti o ziyaret.



Benimkilere gelince, Havva’ya ayıldılar, bayıldılar. Beni kıskançlık krizlerine sokacak kadar sevdiler kızı. Bu bahsi geçeyim ama son bir örnekle duruma neden bu kadar uyuz olduğuma açıklık getirerek: Dün, babamlar NY’a uçtular, ne zamandır özledikleri kardeşimi ve çocukları görmek için. Bu sabahın ilk saatlerinde varmışlar, annem bana değil Havva’ya mesaj yazmış ‘her şey yolunda, NY’a vardık, iyiyiz’ demiş. Bana değil. 42 yıllık oğluna değil, tanışalı bir ay bile geçmemiş gelin adayına haber veriyor şerefsiz şişko. Nasıl kıskanmam ya?!



Havva zaten benimkilere düpedüz âşık oldu, derhal annecim, babacım söylemine dâhil etti kendini. Meğer harika bir ailem varmış, sanki ben bilmiyorum!


Tektaş yüzük, beş taş alyans, pırlanta bileklik derken takılar da tamam. Gündelik alyansları da aldık, tabi benden bekleneceği şekilde kesin tavır koydum ‘bu alyansı sadece nişan merasimi ile nikâh töreni sırasında takacağım, ikisi toplamda bir saat filan sürer’ dedim. İtiraz etmedi.



Şimdi geriye ev problemi kalıyor. Çözülecek inşallah.