10 Şubat 2010 Çarşamba

Salome Üzerine... [Lou Salome değil!]

Bir İstanbul çocuğu, annesi, babası, dedesi ve anneannesi İstanbul doğumlu biri olsam da, kendimi bildim bileli insan kalabalığından uzak, bir deniz kıyısındaki küçük ve sakin bir kasabada ya da bir dağın tepesinde en yakın evin kilometrelerce ötede olduğu bir kulübede yaşamayı hayal etmişimdir. Hayat tarzım pek çoğunun anladığı şekilde sosyal değil, en yakın aile fertlerinin dışında akrabalarıyla zorunluluk hali dışında görüşmeyen, çok az sayıda dostuyla da nadiren bir araya gelen yapayalnız bir adamım. Hatun kişiyle dahi iki üç günden fazla bir arada geçiremiyorum, kendimi zincirlenmiş, nefes alamayan biri gibi hissedip kaçarak ruhumu dinlendirmeye çekiyorum. [Çok şükür ‘hatun’ bunun farkında, beni böyle kabul etti. Zaten aksi takdirde ‘hatun’ da olamazdı.] İnsanlardan, yığınlardan bu kadar rahatsız biri olarak gene de illa bir kent içinde yaşayacaksam orasının İstanbul olmasını istemem de doğal, burası benim memleketim. Bir köyüm yok, akrabalarımın olduğu bir Anadolu ya da Trakya şehri de: Hayallerim uzaklarda olsa da, köklerim bu il sınırları içinde. Dört sene öğrencilik hayatımın geçtiği Ankara’da neler çektiğimi ben bilirim, bütünüyle berbat o kentte geçirdiğim her güne lanet etmişliğim vardır. Atatürk kime ne için kızdıysa artık, içinden ‘başkent burası olsun, hepinizin de götüne konsun’ diye düşünmüş ve biz de bu öfkeli kararının ceremesini çekiyoruz hala. Çirkin, yapay, biçimsiz, ruhsuz o kent. Benim açımdan Sadece iki özelliği değer katıyordu Ankara’ya orada kaldığım süre zarfında, hakkını teslim edeyim, kadınlar bakımlı ve güzeldi- ki hala güzeller, ikinci olarak kitapçıları her zaman beni büyülemiş ve şaşırtmıştı. İstanbul’a döndükten sonra iş gereği senede en az bir defa giderim Ankara’ya, ve ne hikmetse bu koca şehirde [Simurg’da bile] görmediğim kitaplarla dönerim çantamda. Gene aynı şey oldu, geçen hafta Konur Sokak’taki İmge Kitabevi’ni dolaşırken, geniş göğüs dekoltesiyle kasada oturan sarışından bakışlarımı ayırabildiğim ölçüde kitaplara göz gezdirdiğim sırada rafta onu gördüm. SALOME… Hayranı olduğum Oscar Wilde’ın büyülü bir eseri, tek perdelik kısacık bir oyun, tüm uzunluğu seksen sayfa ha var ha yok. Alıp otele döndüm çabucak ve o gece okudum, okudukça gerildim, ürperdim, heyecanlandım. Ertesi akşam gene okudum. Üzerinde biraz düşünüp kafa yorduktan sonra, domino taşı etkisiyle çok farklı titreşimler yarattı bende.



Tarihsel ve dinî bir karakter Salome. İsa ve Yahya Peygamberlerle aynı dönemde Filistin’de yaşamış, nitekim tarihçi Flavius Josephus onu ve hikâyesini anlatır, ayrıca İncilde de Salome ile ilgili pasajlar var. Matta ve Luka’da olduğundan daha detaylı bir anlatım, Markos İncilinde [6. Bölüm] yer almakta. Kısaca, bu gerçek ve yaşanmış bir olaydır.



14Kral Hirodes de olup bitenleri duydu. Çünkü İsa'nın ünü her tarafa yayılmıştı. Bazıları, «Bu adam, ölümden dirilmiş olanVaftizci Yahya'dır. Olağanüstü güçlerin O'nda etkin olmasının nedeni de budur» diyordu. 15Başkaları, «O İlyas'tır» diyor, yine başkaları, «Eski peygamberlerden biri gibi bir peygamberdir» diyordu.

16Hirodes bunları duyunca, «Başını kestirdiğim Yahya dirilmiştir!» dedi.

17-18Hirodes'in kendisi, kardeşi Filipus'un karısı Hirodiya'nın yüzünden adam gönderip Yahya'yı tutuklatmış, zindana attırıp zincire vurdurmuştu. Çünkü Hirodes bu kadınla evlenince Yahya ona, «Kardeşinin karısıyla evlenmen Kutsal Yasa'ya aykırıdır» demişti. 19Hirodiya bu yüzden Yahya'ya kin bağlamıştı; onu öldürtmek istiyor, ama başaramıyordu. 20Çünkü Yahya'nın doğru ve kutsal bir adam olduğunu bilen Hirodes ondan korkuyor ve onu koruyordu. Yahya'yı dinlediği zaman büyük bir şaşkınlık içinde kalıyor, yine de onu dinlemekten zevk alıyordu.

21Ne var ki, Hirodes'in kendi doğum gününde saray büyükleri, komutanlar ve Celile'nin ileri gelenleri için verdiği şölende beklenen fırsat doğdu. 22Hirodiya'nın kızı içeri girip dans etti. Bu, Hirodes'le konuklarının hoşuna gitti.

Kral genç kıza, «Dile benden, ne dilersen veririm» dedi. 23Ant içerek, «Benden ne dilersen, krallığımın yarısı da olsa, veririm» dedi.

24Kız dışarı çıkıp annesine, «Ne isteyeyim?» diye sordu.

«Vaftizci Yahya'nın başını iste» dedi annesi.

25Kız derhal koşup kralın yanına girdi, «Vaftizci Yahya'nın başını bir tepsi üzerinde hemen bana vermeni istiyorum» diyerek dileğini açıkladı.

26Kral buna çok üzüldüyse de, konuklarının önünde içtiği anttan ötürü kızı reddetmek istemedi. 27Derhal bir cellat gönderip Yahya'nın başını getirmesini buyurdu. Cellat zindana giderek Yahya'nın başını kesti. 28Kesik başı bir tepsi üzerinde getirip genç kıza verdi, kız da annesine götürdü. 29Yahya'nın öğrencileri bunu duyunca gelip cesedi aldılar ve mezara koydular.



Aslında mesele bu kadar basit, ama Oscar Wilde, öyle inanılmaz bir adaptasyonla bu olayı kaleme almış ki, okuyucunun kalp atışları hızlanıyor düpedüz. Kalp çalışınca kan deveranı da artar, ve bu dolaşım sonucu kan çoğu zaman başka yerlere gidip bizleri farklı açılardan memnun etse de, bazen beyin de beslenir, daha derin düşünebilmeyi başarır insan.







Oyunun çok kısa bir özetini şöyle yapabilirim: Filistin Valisi Herod Antipas, kardeşinin ölümünden sonra dul kalan eşi Herodias ile evlenmek için kendi eşini boşar ve Herodias ile evlenir. Prenses Salome, annesi Herodias’ın ilk evliliğinden olan kızıdır. Fakat bu evlilik Yahudi yasalarına göre büyük günahtır, şöyle ki; erkek, erkek kardeşinin eşi ile hiçbir koşulda evlenemez. Yahya Peygamber (İsa’yı vaftiz ettiği için Vaftizci Yahya veya John the Baptist olarak da bilinir) bu evliliği lanetlemekte ve sürekli olarak Herod Antipas’ı ve yeni karısı Herodias’ı açık açık ahlaksızlıkla eleştirmektedir. Herod Antipas mütemadiyen eleştirilmekten bıktığı için Yahya Peygamber’i hapse attırır, fakat Yahya’nın kutsal bir kişi olduğu bildiğinden idam ettirmeye cesaret edemez. ‘Görmeyeyim, duymayayım, yeter’ diye düşünür. Zevcesi Herodias’a göre ise derhal öldürülmelidir Yahya. Kendisini sürekli lanetlenmekle itham eden Yahya’ya tahammül etmesi mümkün değildir.



Bir gün, devasa bir incinin cazibesine sahip Salome, Yahya’yı merak eder ve görmek ister. Kendisine yalvararak bunu istememesini söyleyen askerlere direterek dilediğini yaptırır, Yahya hapisten (hapsedildiği yer bir sarnıçtır) çıkarttırarak karşısına getirtir. Görür görmez âşık olur Yahya’ya. O’na sahip olmak ister. Yahya ise dönüp yüzüne bile bakmaz, gözleri, aklı fikri hep başka yerdedir. Hayatı boyunca her istediği olmuş Salome, tüm güzelliği ve baştan çıkarıcılığını kullanıp Yahya’ya da sahip olmak için yanıp tutuşmaktadır ancak Yahya’nın zikinde değildir bu.



Salome: Yahya!



Yahya: Kim konuştu?



Salome: Senin bedenine aşığım Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz! Bedenin Judea’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz! Arap Kraliçesinin bahçesindeki güller bile senin bedenin kadar beyaz değildir. Ne Arap Kraliçesinin bahçesinin gülleri, ne de Arap Kraliçesinin baharat bahçesi, ne yaprakların üzerinde parlayan gün ışığının ayakları ne de denizin gönlünde yatan ayın yüreği; dünyada senin bedenin kadar beyaz başka hiçbir şey yoktur. Bedenine dokunmam izin ver.



Yahya: Geri! Babil’in Kızı! Kötülük dünyaya kadınlarla gelir. Konuşma benimle. Seni dinlemek istemiyorum. Ben sadece yüce Tanrı’nın sözlerini, buyruklarını dinlerim.



Salome: Bedenin iğrenç. Bir cüzamlının bedeni gibi. Zehirli yılanların süründüğü sıvalı bir duvar gibi, akreplerin yuvalarını yaptığı sıvalı bir duvar. Tiksindirici şeylerle dolu ağartılmış bir gömüt gibi. Korkunç, bedenin korkunç! Beni büyüleyen saçların, Yahya. Saçların üzüm salkımlarına benziyor; Edomlular’ın topraklarındaki, Edom’un asma ağaçlarında sallanan siya üzüm salkımlarına. Saçların Lübnan’ın sedir ağaçları gibi, aslanlara ve gün boyu saklanacak yer arayan haydutlara gölge verev Lübnan’ın büyük sedir ağaçları gibi. Uzun karanlık geceler, ay yüzünü sakladığında, yıldızlar korkudan titrediğinde, senin saçların kadar kara değildir. Ormanda yaşayan sessizlik öyle siyah değildir. Dünyada senin saçların kadar siyah başka hiçbir şey yoktur. İzin ver dokunayım saçlarına.



Yahya: Geri dur, Sodom’un kızı. Dokunma bana. Tanrı’nın mabedini kirletme.



Salome: Saçların berbat. Çamur ve toz kaplı. Sanki alnının üstüne yerleştirilmiş bir işkence tacı. Sanki boynunun çevresine dolanmış zehirli bir yılanın boğumları. Saçlarını beğenmiyorum. Arzuladığım, ağzın Yahya. Ağzın fildişi bir kulenin üstündeki al renkli bir kurdele gibi. Fildişi bir bıçakla ikiye bölünmüş nar gibi. Sur bahçelerinde açan ve güllerden daha kırmızı narçiçekleri bile öyle kırmızı değildir. Kralların gelişini haber veren ve düşmanları korkutan trompetlerin kımızı çığlıkları öyle kırmızı değildir. Senin ağzın cenderelerde üzüm ezen şarapçıların ayaklarından daha kırmızıdır. Ağzın tapınaklarda yaşayan ve rahiplerin beslediği güvercinlerin ayaklarından bile daha kırmızı. Bir aslan öldürüp altın sarısı kaplanlar gördüğü ormandan geri dönen kişinin ayaklarından kırmızıdır. Senin ağzın, denizin alacakaranlığında balıkçıların bulduğu ve krallar için sakladıkları bir mercan dalı! Ağzın Moab’ın madenlerinde Moablılar’ın bulduğu ve kralların onlardan aldığı zencefil gibi. Pers krallarının kullandığı zencefil ile boyanmış ve mercan ile eğilmiş yaylar gibi. Dünyada senin ağzın kadar kırmızı başka hiçbir şey yok. Ağzını öpmeme müsaade et.



Yahya: Asla! Babil’in kızı! Sodom’un kızı! Asla.



Salome: Ağzını öpeceğim Yahya. Ağzını öpeceğim.



Buna tanışma denir mi bilinmez, ama bu ilk karşılaşmanın sonunda Yahya, Salome’ye zina yapan annesinin kızı olarak lanetlendiğini, İsa’yı bulup O’ndan af dilemesini söylerken, Salome bozuk plak gibi ‘ağzından öpeceğim’ der durur. Sinirlenen Yahya ‘Sana bakmak istemiyorum. Sana bakmayacağım Salome!!!’ diyerek kendiliğinden sarnıçtan içeriye girer ve gözden kaybolur.



Bütün oyunu buraya yazacak halim yok, reddedilmenin öfkesiyle tüm keyfi kaçan Salome’nin yanında üvey babası/amcası Herod Antipas ve annesi Herodias gelirler. Herod Antipas, Salome’nin güzelliğini bir başka çekim hissiyle seyretmekte, uzun uzun üvey kızına bakmaktadır, kendisi için dans etmesini ister Salome’den. Salome reddeder, dans etmek istememekte, suratsızca dikilmektedir. Herod Antipas Salome’ye dans etmesi için düpedüz yalvarır, dans ettikten sonra ne isterse vereceğini, dilerse kırallığının yarısını kendisine bağışlayacağını söyler, ısrar eder. Salome her istediğinin yapılacağına emin olduktan sonra meşhur ‘yedi tül dansı’nı yapar. Dansın sonunda mest olan, kendinden geçen Herod Antipas’tan dileğini fısıldar: Yahya’nın kellesinin kesilerek gümüş bir tepsi içinde kendisine sunulmasını ister. Herod Antipas’ın beti benzi atar ama maiyetinin önünde söz vermiştir, geri dönemez, içi sızlayarak Salome’nin dileğinin yerine getirilmesini emreder. Az sonra gümüş bir kalkan içinde cellat Yahya Peygamber’in kesilmiş kafasını huzura getirir ve Salome’ye sunar. Salome, birkaç dakika evvel omuzlarının üzerinde duran Yahya’nın kellesini alır ellerine.











Şöyle der Salome: Ama neden bana bakmıyorsun Yahya? Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi neden kapalı. Neden kapalılar? Aç gözlerini! Kaldır gözkapaklarını Yahya. Neden bakmıyorsun bana? Benden korktuğun için mi bakmıyorsun bana Yahya?.. Ve dilin, zehir atan kırmızı bir yılan gibi olan dilin, artık hareket etmeyecek, zehrini bana akıtan bu al renkli yılan tek kelime edemeyecek Yahya. Garip, değil mi? Bu kırmızı yılan nasıl olur da artık kımıldamaz?... Beni istemedin, Yahya. Beni reddettin. Bana karşı utanç verici laflar ettin. Şehvet düşkünü bir kadın, bir fahişe gibi davrandın bana karşı, bana, Salome'ye, Herodias'ın kızına, Judea'nın prensesine! İşte Yahya, ben hâlâ yaşıyorum, ama sen ölüsün ve başın bana ait. Onunla ne istersem yapabilirim. Onu köpeklere ya da gökteki kuşlara atabilirim... Köpeklerin bıraktığını gökteki kuşlar yiyip bitirir... Ah! Yahya, sen sevdiğim tek erkektin. Tüm diğer erkekler beni iğrendiriyor. Ama sen güzeldin! Bedenin gümüş ayaklar üzerine inşa edilmiş fildişinden sütunlardı. Gümüşten zambaklarla ve güvercinlerle dolu bir bahçeydi. Fildişi siperlerle çevrilmiş gümüşten bir kuleydi. Dünyada senin vücudun kadar beyaz başka hiçbir şey yoktu. Dünyada senin saçların kadar siyah hiçbir şey yoktu. Sesin tuhaf kokular yayan bir buhurdanlıktı ve sana baktığımda garip bir müzik duyardım. Ah! Neden bana bakmadın Yahya? Ellerinin ve küfürlerinin örtüsüyle yüzünü sakladın. Gözlerinin üstüne tanrısını görmek isteyenin bağını koydun. İşte sen Tanrı'nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin. Ben seni gördüm ve seni sevdim. Oh, ne kadar sevdim seni!

Hâlâ da seviyorum Yahya. Sadece seni seviyorum... Senin güzelliğine susadım; bedenine açlık duyuyorum; ne şarap ne de meyveler arzumu dindirebilir. Ne yapacağım şimdi Yahya? Ne seller ne de okyanuslar tutkumu söndürebilir.

Ben bir prensestim ve sen beni hakir gördün. Ben bir bakireydim ve sen bekâretimi benden aldın. İffetliydim ve damarlarımı ateşle doldurdun... Ah! Ah neden bana bir kez bakmadın? Baksaydın, severdin. Biliyorum ki beni severdin ve aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Sadece aşka bakmak gerekir.



Herod Antipas melun bir suç, günah işlediğinin bilincinde, anlatılmaz mutsuzluk içindedir. Sahnedeki diğerleri şahit olduklarından ötürü berbat bir altüst olma halini yaşamaktadırlar. Anne Herodias kızıyla gurur duymaktadır, düşmanından kurtulmuştur. Salome’nin oyundaki son sözleri ise finale nekrofilik mührünü vurur:



‘Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı? Hayır; ama belki aşkın tadıydı. Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler. Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm.’



İlk okuyuşum bittikten sonra nefesimin kesildiğini söyleyebilirim. Sanki okuduğum şeyin ardından başka bir şeyler daha anlamalıydım. Literal anlatımın sıra dışı güzelliği, çevirinin [Murat Erşen] takdir edilesi yetkinliği ve işlenen hikayenin etkileyiciliği bir yana, Oscar Wilde sanki bana başka bir şey hatırlatmak istiyor gibi hissettim o sırada. Ertesi akşam gene okudum Salome’yi. Daha çok sevdim oyunu, sahne ve karakterler çok daha net canlandı hayalimde. Fakat bir şey eksikti. Aklıma gelmiyordu sanki, dilimin, beyin nöronlarımın ucundaydı ama ı ıh…

Schopenhauer okumanın istemli bir fiil olduğunu ama insanın istediği zaman düşünemeyeceğini, tefekkürün bu nedenle insanın yapabileceği en zor eylem olduğundan bahsederken de bunu kastediyordu zaten. Kafamdakilerin olgunlaşması gerekiyordu her şeyden önce. Saçma, zırva şeyler de olsa, insanın düşünceleri kendi öz malıdır. Başkasının bahçesinde portakal ağaçları olsa da, onları uzaktan seyredip karnı doymaz, kendi bahçesinde yetişen azıcık kuru patates ise kişinin tabağını, sonra da midesini doyurmaya yeter, insanı mutlu eder. Benim patatesler bugün çıktı topraktan. İkindi vakti, ofiste işleri toparlarken birden durdum, beynimin içinde bir ses haykırdı, kafamın boş duvarlarında yankılandı sonra: HAMLET!



Hamlet’i hatırladım. Hamlet’in amcası, kralı, yani Hamlet’in babasını öldürdükten sonra tahta geçiyor, ayrıca Hamlet’in annesi kraliçeyle de evleniyordu. Cinayeti öğrenmeden evvel de, sonrasındaki süreçte de Hamlet, annesini bu evlilik için asla affetmiyor, daha oyunun başında ‘cenazeye katılanlara sıcak ikram edilenler, düğündeki davetlilere soğuk servis edildi’ şeklinde sitem ediyordu. Oyunun bütününde, babasının öldürülmesinde annesinin katkısı, yardımı veya yataklığı olmasa da;



“Başkasıyla evlenirsem lanetler olsun bana!

İlk kocasını öldürmeyen varmaz başka adama.”

(3-2, 191-192)



diyerek annesini final sahnesine kadar hiç affetmedi Hamlet, ahlaksızlık, şehvet düşkünlüğü, lanetlenmişlik ile nitelendirdi hep bu evliliği. Amcasına/üvey babasına/krala zaten babasının katili olduğu için ayrıca kıldı, intikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu.



Hamlet, durumu değiştirmek ve ‘hakkı tekrar yerine getirmek için’ elinde olmayan güce deli taklidi yaparak, dikkatli bir strateji uygulayarak, yeri geldiğinde akıllı ve cin gibi davranıp, yeri geldiğinde kafayı oynatmış bir meczup gibi davranarak ulaştı. Yahya ile aynı anlayışta, aynı düşüncedeydi, bu evlilik günahtan başka bir şey değildi, annesinin namusu lekelenmişti. (4:4)



Yahya da aynı tür evliliğin günah, lanetli bir fiil olduğunu haykırıyordu. Ama deli taklidi yapmadan, strateji uygulamadan, tarafların yüzlerine haykırıyordu bu gerçeği.



Hamlet’in Ophelia’sı vardı. Güzel Ophelia. Zarif, nezih, iffetli Ophelia. Stratejisini uygulamak üzere sevdiği Ophelia’yı yok saydı, aşağıladı, hakir gördü, başını başka yöne çevirdi, sonra da o melek ruhlu kadın Hamlet’in belki de en büyük günahı oldu, önce gerçekten delirip, sonra da intihar ederek.



Yahya’nın karşısına Salome çıktı. Güzeldi, çok güzel. Son tiradında söylediğine göre, Yahya’ya karşı arzu ateşiyle yansa da, iffetliydi de. Ama Yahya dönüp bir kere olsun bakmadı. Salome ‘İşte sen Tanrı'nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin.’ diyor tiradında.



Ne kadar planlı, programlı davransa da, Hamlet ölür oyunun sonunda. Dan dan konuşup bildiğini okuyan Yahya’dan farklı olmaz sonu.



Yahya, Hamlet’in Hamlet’iydi aslında, Hamlet de Salome’nin Yahya’sı. İkisi de lanetli bir evliliğe (biri beşeri mülahazalarla, diğeri İbrani yasaları nedeniyle) karşı çıkıyorlardı.



Bunları düşünüp hemen telefona sarıldım:

- Anne? Ne haber?

- Hiiç. Koltuk değneğime bakıp bakıp sinir oluyorum oturduğum yerde.

- Bırak şimdi onu, acil bir şey var, bir şey sormam lazım sana.

- Ne oldu?

- Bizim dinimizde erkek, ölen erkek kardeşinin karısıyla evlenebiliyor mu? Dinen yasak mı?

- Yasak değil, yani caiz.

- Hmmm.

- Neden sordun?

- Yahudilerde yasak da.

- Olabilir. Anadolu’da çok var böyle evlilikler, çocuklar ve dul kadın ortada kalmasın diye yapıyorlar.

- Biliyorum, kültürel bir şey olsa gerek.

- Evet, mesela Arnavutları kessen, doğrasan böyle bir şey yaptıramazsın.

- Ya, bizde yok yani.

- Böyle bir şeyi düşünmeyi bile suç sayar sizinkiler.

- Hmmm… Dizlerin nasıl oldu peki?

- Hep aynı. O kadar parayı doktora verince daha iyi olur sanmıştım.

- Sen artık yaşlı bir teyzesin anne.

- Sen kendine bak, amcalar gibi göbeğin var.

- Hadi öptüm.

- İyi ben de.



Ankara’nın kitapçılarını seviyorum… Hiçbir yerde karşıma çıkmayan sürprizler yaşattıkları için.



Oscar Wilde’ı seviyorum, bugüne dek bir satırında bile pişman etmediği için.



Salome’lerden ödüm kopuyor, şerlerinden Tanrı’ya sığınıyorum.



Hep merak ederdim, “Beheading John The Baptist” başlıklı bu kadar çok tablo ne arıyor sanat tarihinde diye… Caravvagio, Rubens, Rembrandt, Dürer vs. Şimdi daha iyi anlıyorum.





11 Nisan 2010 tarihli edit:

Bu yazının üstüne, canım sevgilim benim için cehennemleri aşıp, okyanusları katedip, ortadoğunun altını üstüne getirip izlemeyi çok istediğim Ken Russel adaptasyonunu, Salome's Last Dance'i bulmuş. Mest olmuş bir halde zevkten sekiz köşe izledim. Ey hatun, seni nasıl sevmem ben!

7 Şubat 2010 Pazar

Caniggia Üzerine...

Ankara’da bulunduğum geçtiğimiz hafta boyunca memleket meseleleriyle o kadar meşguldüm ki ne gazete okuyabildim, ne de gündemi takip etmeye fırsatım oldu. Gün boyu toplantıda zikilen kafamı akşam otelde kitap okuyarak dinlendirirken Meclisteki kavgayı, tekel işçilerinin durumunu ve NBA sonuçlarını takip edebilmem mümkün olmadı, pornosuz, FIFA’sız ve nutellasız geçen bir hafta boyunca epeyce yenilenmiş hissettim evime döndüğümde. Gazeteleri gözden geçirdim geriye doğru, renksiz, tatsız tuzsuz haberler, yabancı haber ajanslarının güdümünde saçma ve gereksiz içerikler… Ama bunların arasında gördüğüm bir haber başlığı, Galatasaray Başkanı Adnan Polat’ın bir beyanatı, hafta içindeki toplantıların arasında verdiğimiz bir sigara molasında Diyarbakır’dan gelen katılımcıya söylediğim bir sözü ve konuşmamızı anımsattı bana. Adamı ilk gördüğüm andan itibaren gözüm ısırmaya başlamıştı tipini, sanki tanıyordum onu… Nereden, nereden, acaba kalu beladan mı diye düşünürken çıkarıverdim birden: Claudio Caniggia. Kendisine “Caniggia’ya ne kadar çok benziyorsunuz” dedikten sonra kim olduğunu anlatmam gerekliliği ortaya çıktı; daha önce bu ismi hiç duymamıştı. Kötü bir şey söylemediğime inandıktan sonra klasik türk tepkisiyle “babam Arjantin’e gitmiş olabilir” diye gülümsedi, sonra da konu kapandı gitti.(Halbuki Maradona'nın çok iyi arkadaşı olan Caniggia ile bir gol sonrası saha içinde dudak dudağa bir öpüşmeleri var ki, Caniggia'nın eşi Maria Nannis, Maradona'nın kocasına aşık olduğunu bile söylemişti, buna tabii hiç değinmedim bile.)



Adnan Polat “kasap futbolcular yıldız oyunculara vicdansızca tekme atıyor” isyanını, son lig maçında yaşanan olayların ardından haykırmış. İşte Caniggia’nın başına gelen ve benim için kendisinin bir futbol fenomeni olmasına sebep olan da buydu: Arjantin, 1990 Dünya Şampiyonasının açılış maçında Kamerun’la oynuyordu, tüm gözler de doğal olarak gezegenin en büyük yıldızı olan Maradona’nın üzerindeydi. O maçın ikinci yarısında oyuna giren Caniggia’yı daha önce hiç izlememiştim, hatta adını bile duymamıştım. Sonraları 100 metreyi 10.70 saniyede koştuğunu öğrendiğim bu adam, oyuna dâhil olduktan sonra inanılmaz süratiyle rakip Kamerun defansını darmadağın etmişti. Adam uçuyordu resmen, fakat Kamerun takımının Caniggia sorununa çözümü basitti: Tekme. Adama sahanın her yerinde insafsızca tekme atıyorlardı, bu ise yere tökezliyor, sarsılıyor, ama devam ediyordu uçmaya. O oyuna girdikten sonra maç Kamerunlu futbolcuların tekmeleriyle Caniggia’nın bu tekmelerden kaçarak rakip kaleye gitme mücadelesine dönmüştü. Bir Roma Arenasında aslanlardan (Kamerun’un lakabı da ‘Afrika Aslanları’ idi) kurtularak hayatını kurtarmaya çalışan adam gibi, tekmelerden korunup takımı adına bir şeyler yapmaya çalışan bu uzun sarı saçlı, ince yüzlü, duygusuz ifadeli futbolcunun savaşını büyülenmiş gibi izlenmiştim televizyondan. Ta ki maçın son dakikasına kadar…









Son dakikada, 1-0 geride olan Arjantin umutsuzca şanını ve prestijini koruyacak golü aramayı sürdürürken, Caniggia topu kendi ceza sahasının önünden aldı; başladı kanatlanmışçasına koşmaya. Bir rakip oyuncuyu geçti, ötekinin savurduğu tekmeyle sarsıldı, dengesini yitirir gibi oldu ama zorlanarak da olsa hızını kaybetmeden devam etti yoluna. Derken bir üçüncüsü çıktı karşısına, çok kararlı olan Benjamin Massing’ti o. (Benjamin Messing hakkında google’da araştırma yapınca, adam hakkında onlarca sayfa çıkıyor karşımıza. şu, bu, vs. Bütün uluslar arası şöhretini borçlu olduğu bu son dakikaya atıf var onlarda da.) Benjamin Massing gözüne kestirdiği Caniggia’yı öyle bir tekmeyle indirdi ki yere, Zavallı Arjantinli havaya 360 derece dönüp yere yığılıverdi, yaptığı faulün etkisiyle Massing’in ayakkabısı ayağından fırladı gitti. Seyircinin galeyanı, Arjantinli futbolcuların isyanı ve benim zevkten sekiz köşe bağırışımla hemen telefona sarılıp maçı izleyen bir başka arkadaşımı aramamı anımsıyorum, ikimiz de ağzımızdan tükürükler saçarak izlediklerimizin gerçek olup olmadığını heyecanla anlamaya çalışıyorduk: Böyle bir faul olamazdı. Böyle bir kasaplık görülmüş şey değildi. Zevk, öfori, vecd hali…



Massing oyundan atılırken hakeme “ne var ki bunda?” dercesine ellerini açıp bir hareket yaptı, hakem bile aptallaşmış halde önce kırmızı kartını, sonra da sarı kartını çıkarmıştı katile…

Caniggia yerde kaldı.



Massing’in de şanı unutulmadı.



Diyarbakır’lı Caniggia benzeri beyefendi ile aramızdaki diyalogun ardından böylesine çağrışımlar yaşamak da varmış hayatta.







Ama ne fauldu be !!!

31 Ocak 2010 Pazar

Nutella'ya Çok Kırgınım....

Önümüzdeki hafta boyunca Ankara’da bir seri iş toplantılarına katılacağım, oval bir masanın etrafına oturan 10-12 adam gene beş gün boyunca sabah 9 akşam 5 arası tartışacaklar, konuşacaklar, birbirlerine dil dökecekler, diğerlerini ikna etmeye çalışacaklar, aralarında kamplaşmalar yaşanacak, kıyasıya argümanlarını savunacaklar, diretecekler, direnecekler ve büyük olasılıkla, her defasında olduğu gibi sonuç metni ne etliye ne sütlüye dokunan türden, tatlı su balığı nevinden orta yollu olacak. Toplantı tutanağında geçecek tek bir kelime için iki gün kavga ettiğimizi bilirim. Kurumdan İstanbul’u temsilen senelerdir hep beni gönderdikleri için eski heyecanım da kalmadı, öncesinde adrenalin yükselir, koca koca adamlarla nasıl konuşacağımı düşünürdüm, kekeler miyim, yanlış bir şey söyler miyim diye günler öncesinden canım sıkılırdı. Ama sonra anladım ki, cümle aralarına “arz etmek isterim ki”, “az evvel buyurduğunuz hususa dair bir itirazım olacak”, “takdir edersiniz ki meseleye bir de şu açıdan bakılabilir”, “tecrübe ve bilgi olarak sizlerle aynı derecede olduğumu iddia etmek haddim değil, lakin neden katılmadığımı şöyle izah etmeme müsaade edin” gibi cümlecikler koyduktan sonra istersem bu kocaman adamlara orta parmağımı göstereyim, hiçbir şey olmuyor, en genç katılımcı ve en çömez kişi ne hikmetse hep ben olduğumdan –bir de malum, gevezenin önde gideniyim- hem dikkatli, hem de tavizsiz olmam gerek. Neyse ki bu işi, yolu yordamı öğrendim.



Eski heyecanım kalmadı ama bambaşka bir gerginlik peydahlandı bende bu yüzden. Takım elbiselerimin hiç birinin içine giremiyorum a. qoyayım! İş yerinde gömlek-kravat- kazak, gömlek-kravat-hırka gibi şeylerle uzun zamandır idare ediyordum ama takım elbise giymeye üşeniyordum, bu toplantılarda ise adam gibi görünmeye mecburum. Denedim, hepsi darlaşmış kıyafetlerimin. Ben de şişmiş olabilirim, kendimle polemiğe gerek yok, sonuçta olmuyor hiçbirisi.



Gittim apar topar takım aldım kendime. Nefret ederek eve getirdim onu, üç ay sonra onun da içine giremeyeceğimi tahmin ederek.









Bir kilo kaydım var benim.



1997 senesinde 80 kg idim.

1999’da 92,

2001’de 82

2003’de 90

2004’te 78,

Yani sürekli kilo alıp veren bir metabolizmam vardı, üstelik bu oynamalara ne spor ne de adam gibi diyetle ulaşıyordum.



6 Kasım 2008’de 87 kg olmuşum.

4 Temmuz 2009’da 89,8 kg,

3 Ekim 2009’da 90,3kg,

Az evvel tartıldığımda ise 91,6kg çıktım.



Boy ise değişmiyor... Hep 1,75cm.



Ben pis bir şişkoyum.



Nutella’ya cidden çok kırgınım… Döndüğümde ilişkimizi gözden geçirmemiz şart… Belki de blogun ismini Virgiliusdiyette olarak değiştiririm.

21 Ocak 2010 Perşembe

Erman Toroğlu Üzerine...



İki önermemiz var:

1- Radikal dincilerin (İBDA-C’nindi diye anımsıyorum) çok güzel bir sloganıydı, “Taraf olmayan bertaraf olur.

2- Hz. İsa’nın Matta İncilindeki meşhur sözü: “Benden yana olmayan, bana karşıdır.” [12:30]



Tarafsızlık bir safsatadan ibaret geliyor insanlara. Her şeyin başında tarafsız olmak, sözü edilen taraflardan maddi/manevi bir menfaati olmamasını gerektirir. İki veya ikiden fazla erk adayı, güç odağı, büyüklük iddialısı vs. olan bir ortamda, bunların hiç birine meyletmeyip tarafsız olmayı seçen kişi eğer ‘güçlü’ değilse, yani taraflardan bir beklentisi, tercihinin kendisine bir getirisi olmayacaksa ancak tarafsızlığını hayata geçirebilir ki, işte bu bağlamda tarafsızlık, ‘bağımsızlık’ olur. Bu uzun laf salatasını kısaltıp bir daha yazalım: Güçlü olmayan bağımsız olamaz. Bağımsız olmayan, tarafsız olamaz.



Peki, bağımlı olmak nedir? Para, mevki, pozisyon, reklam, alkış veya status quo’sunu korumak için, kişinin daha güçlü odaklara ihtiyaç duyması, hatta yaltaklanmasıdır. Gazeteci bir partiye alkış tutar ki iktidara geldiğinde kendisine iyi bir pozisyon verilsin diye, öteki gazetenin yazarı hükümeti allayıp pullar ki kendisine ayrıcalıklar aksın ister. Devlet memuru bekler filanca parti iktidar olsun, falanca kişi müsteşar koltuğuna otursun: Herkes birilerine bağımlıdır bu ülkede, (ve dünyada) erk sahipleri (ve adayları) da bundan memnundur tabi, sonuçta birileri onlara tabidir. Genel kural nedir zaten, iktidar araç değil, amaçtır.



İşte, bunlardan ötürü bağımsız olan sevilmez. Üstelik hiç kimse sevmez bağımsız olabilecek kadar güçlü tarafsızları: güç odakları onlardan nefret eder çünkü kendi üstünlük iddiaları bu kişilerce kabul görmemektedir. Diğer bağımlılar kendileri gibi boyun bükmedikleri için diş bilerler bağımsızlara. Bağımsız/tarafsız kişi, hiç kimseye yaranamaz, ‘ne İsa’ya, ne Musa’ya’ benzer onun hali. İçten içe bir imrenme, dışa vuran haset ve açık bir çekememezlik ile bir an evvel yok edilmesi gereken bir çıbandır bağımsız, tüm kesimlerin gözünde.







Türkiye’de yıllardır süren bir Erman Toroğlu fenomeni var. Üstelik konuklarıyla, şovlarıyla, dekorlarıyla, harcadığı parayla kavuşmadı bu şöhrete: Baklava dilim karın kasları da yok. Lig TV’de yayınlanan her maçın ardından sıcağı sıcağına Şansal Büyüka ile ekrana çıkıyor, canlı yayında iki saate yakın maçı ve gelişmeleri yorumluyor bu adam. İki koca saat, yani bir futbol maçından dahi uzun süren bir zaman aralığı, ama maçı izlerken esneyebiliyor insan, dikkati dağılabiliyor: Bu adam ise kelimenin tam anlamıyla one-man-show yapıyor ekranda, pür dikkat onu izliyor insanlar. Her TV kanalında dünya kadar benzer formatı yakalamaya çalışan kopyacı spor programı varken, Erman Toroğlu’nu fenomen haline getiren ve dokuz senedir her hafta sonu popülerliğinden bir şey kaybetmeden izleten nedir peki?



Neredeyse bütün spor yazarlarının ve yorumcularının tuttuğu bir takım varken ve (hemen hepsi o kulüplerinden para veya başka türlü imtiyazlar aldıklarından) tuttukları kulüplere toz kondurmaz, çoğu zaman o kulüp lehine savcılık veya avukatlık yapmaya soyunurken, Erman Toroğlu hiçbir güç odağına meyletmedi, tarafsızlığını korudu: Bağımsızlığı program yaptığı Lig TV’nin güvencesi altındaydı, o ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin korunaklı hissediyordu kendisini. Seneler böyle geçti. Erman Toroğlu cesurca en acımasız eleştirilerle hak ettiğini düşündüğünü (ve büyük oranda haklılık payı taşıyan eleştirilerle) herkese giydirdi.



Kulüplerin transfer politikalarıyla dalga geçti.

Teknik direktörlerin taktik anlayışlarını yerden yere vurdu.

Hakemlerin kâbusu oldu.

Futbol federasyonuna yıldırımlar yağdırdı.

Seyircileri karşısına aldı, tribünleri tenkit etti.







Kısaca herkesi kendisine düşman etti bu adam. Tüm kesimler de diş bilediler kendisine. Üstelik, dediğim gibi, neredeyse tüm tespitleri yerindeydi, hak verilmeyecek gibi değildi.

Yazının ortalarından itibaren cümleler geçmiş zaman kipinde yazılmaya başlandı. Bunun sebebi son ihalenin ardından, Digitürk’ün ‘her’ kesimden gelen baskılara dayanamayıp Erman Toroğlu’na kapıyı göstermesi. Bundan böyle Erman Toroğlu Digitürk’te olmayacak. En son, dev ihaleyi fırsat bilen Kulüpler Birliği, çok açık olarak bu talebi Digitürk’e iletti, onlar da kabul etmeye mecbur kaldılar. (321 milyon dolarlık bir ihale insanı androide bile çevirebilir.)

Şimdi yazının başına dönelim:

1- Radikal dincilerin (sanırım İBDA-C’nindi) çok güzel bir sloganıydı, “Taraf olmayan bertaraf olur.”

2- Hz. İsa’nın Matta İncilindeki meşhur sözü: “Benden yana olmayan, bana karşıdır.” [12:30]



Eleştirilmeye gelemeyenler, gözbağcılığından, illüzyonist uygulamalardan medet umanlar, eyyamcılar, krallık taslayanlar, boyunlarındaki tasmalardan rahatsızlık duymayanlar, kandırıkçılar, yalancılar, dolancılar, bu “kral çıplak” diyen adamı nihayet alt ettiler.

Her cumartesi akşam ben maç izlerken ev işleriyle, kitabıyla, ıvır zıvırla uğraşan sevgilim, maçın hemen ardından yanıma gelirdi benimle beraber Erman Toroğlu ve Şansal Büyüka’yı izlemek için. Cumartesi gecesi eğlencemizdi bu adam bizim. Stand-up gibi bir şey…





Erman olmayacağına göre, biz de Kızma Birader oynarız artık… Hoff!





16 Ocak 2010 Cumartesi

Slayer'in 'Not Of This God' Şarkısı Üzerine... (Veya 'Ayakkabıları Delik Bir Maktûl Üzerinden Feci Halde Subjektif Modern Türkiye Denemeleri')

Sevan Nişanyan’ın Taraf Gazetesinden ayrılması/ ayrılmak zorunda bırakılması son dönemin en popüler medya konularından biri. Genel yaklaşımı pek çok kişiye göre küstah ve kışkırtıcı olarak nitelenebilecek Nişanyan’ın, Taraf’taki köşesinde geçmiş tarihlerde yayınladığı iki yazısında (biri bu, öteki şu) dindar kesimin kutsallarına dil uzattığı ve inançlarına saygısızlık yaptığı düşünüldüğünden gazete yönetimince fırça yediği, ayrıca yazılarının açıkça makaslandığı yazıldı kendi blogunda geçtiğimiz günlerde. Sonuç olarak liberal, özgürlükçü, bağımsız ve bu sıfatların hepsinde inatçı ve kararlı olduğunu yayın politikasıyla göstermiş bir gazetenin dahi kendisiyle çelişecek tutarsız bir duruş gösterebileceğini anlamış olduk. Yazının konusu Taraf değil, o gazete zaten kendi kendisinin ağzına sıçtı bu olay nedeniyle.



Sevan Nişanyan kutsal değerlere dil uzatmış deniliyor. Kutsal nedir? Birbirlerine çok benzeyen tanımlar var sözlüklerde, kısaca kutsal; ilahi nitelikte olan, insanüstü özellikler taşıyan, dinî veya inanca konu metafizik kavramlar, eylemler, mekânlar, kişiler, nesneler için kullanılan bir sıfattır. (Ne kadar berbat da olsa bu tanım bana ait.) Tanrı her din için kutsal bir kavramdır, eskiçağ Filistin’inde ilk doğan çocuğu ateşte yakarak Molok’a adamak kutsal bir eylemdir, Kudüs İbraniler için kutsal bir kenttir, Zerdüştilere göre ahirzamanda dünyayı kurtaracak mehdi/Mesih olan Saoşyant kutsal bir kişidir, Hristiyanlar için haç, kutsal bir nesnedir. Tamamı itikat ile ilgili örnekler bunlar, çünkü kutsallığın akıl ile, duyu ile, doğa ile alakası yoktur: Bir şeyin, bir yerin, bir kişinin, bir zaman aralığının, bir olayın kutsal olduğuna inanırsa, iman ederse insan, kutsal olur. Bu cümleyi şimdi aynen ele alalım, ama olumsuzlayarak: Bir şeyin, bir yerin, bir kişinin, bir zaman aralığının, bir olayın kutsal olduğuna inanmazsa, iman ederse insan, kutsal olmaz. İki önerme arasındaki yegâne fark cümlelerin ortak fiilidir, inanmak veya inanmamak, işte bütün mesele bu. Sevan Nişanyan ‘inanmamayı’ tercih ediyor. Dili de sivri adamın, üstelik normalde ağzından bal damlıyor da kutsal değerler söz konusu olduğunda zıvanadan çıkıyor da değil, adamın tarzı o, kendisini ifade ederken alaycı, dalgacı, umursamaz ve iğneli yazıyor. Gazetede benzer üslupla kaleme alınmış farklı konulardaki diğer sivri makaleler değil de, yukarıda linkini verdiğim iki yazısı yüzünden kendisine yönetim tepki duyup kapıyı gösteriyor.



Müge iki hafta kadar önce bir post yayınladı sayfasında: Osman Hamdi Bey’in 1905 senesinde resmettiği dumur edici bir resmini koymuş, dumur olmuş bir şekilde de yorumlamış. Resme bakıldığında bir cami mihrabına yerleştirilmiş rahlenin üzerine oturan hatun kişi, kendisine secde edilmesini bekler gibi bakıyor karşı tarafa, ayaklarının altında, sanki o rahlede daha önce duran ama kadın rahleye geçince yere fırlatıp atılan Kuran-ı Kerimler var. Sanki “senden önce Allaha tapar, onun kutsal kitabını okurdum, ama artık sana secde ediyorum, benim tanrım sensin, bu kitaplar da paçavradan farksız bundan böyle” diyor sanatçı. Bunu şeriatın hüküm sürdüğü bir dönemde, üstelik devrin ileri gelen, Saray tarafından da korunan, görevlendirilen bir sanatçı resmediyor. Müge gibi herkes gayet doğal olarak “Osman Hamdi’yi nasıl timsahlara yem etmemişler, hâlbuki bugün yaşasa Salman Rüşdi gibi katl-i vacip fetvası çıkardı her köşe bucaktan” şeklinde söylenmekte haklı. O beğenmediğimiz dedelerimizin yüz sene evvel bizden çok daha hoşgörülü oldukları muhakkak. Elbette o dönemde de tepki çekmiştir bu eser, ama hem yüz sene evvel google yoktu, bilgi paylaşımı ve iletişim bugünkü gibi değildi, hem de bir şekilde korunaklı kalmış eser de, sanatçı da.



Yukarıda değindiğim Osman Hamdi Bey ve Mihrap isimli tablosu, geçmiş ile ilgili ezber bozan bir etki yaratıyor üzerimizde, yani şeriat kurallarına göre yönetilen dinci ve bağnaz bir toplumda rastlanılması bizi şaşırtıyor, “ulan yoksa bunlar o kadar da radikal değiller miydi?” diye soruyoruz kendimize. Gene de, müteakip senelerde yaşanan istiklal savaşı ve ardından kurulan modern devlette temel alınan Atatürk ilkelerinin en önemlisi laiklikti; dini devlet ve sosyal ilişkilerden ayırıp, tamamen bireysel olarak ele alınacak bir inanç unsuru haline getirmeye yönelik bir adımdı bu ve aslına bakılırsa politik veya sosyal hayatta din adına yapılan her türlü yaptırım, baskı, ceza gibi uygulamalar son planda kutsal değerleri suiistimal etmekten farksız hale geliyordu. Bu bağlamda Atatürk büyük bir cesaret ve kararlılık örneği göstererek ülkeyi laikleştirdi. “Hakikaten laik bir ülke mi oldu Türkiye?” diye sorulabilir, valla bundan fazlası olmaz. Sonuçta kutsal olduğu kabul edilen değerlerin ‘kişilere göre değiştiği’ ve her inancın kendisine iman etmiş kimselerce inanıldığı müddetçe kutsallık içerebileceğinden hareketle, ilahi kavramlar ve beraberindeki itikat çantası ‘kişiselleştirildi’ ve laiklik ülkeye yerleşti. Yerleşti diyorum ama bunca lafı geveleyip sistematik olmasına özen gösterdiğim bu uzun açıklamanın ardından, Sevan Nişanyan’a yapılan muameleyi nasıl izah edebiliriz? Kutsal değerleri hafife aldığı için memleketin en özgürlükçü, dahası bağımsız basın kuruluşunca sansürlenmesi bizi iki sonuca götürüyor:

1- Ne kadar laiklik desek, inanma/inanmama hürriyetinden bahsetsek de dinî ve ilahî olgular insanın en dokunulmaz – dokundurmaz köşesini oluşturur.

2- Din o kadar güçlü bir kavramdır ki, istediğiniz kadar set çekin, sınırlamaya çalışın, yasal takibata tabi tutun, rejim baskısına maruz bırakın; hiçbir işe yaramaz, dışarıdan hiçbir müdahale dinin ve din kiti’nin insan zihnindeki yerini ve önceliğini değiştiremez.



Kutsal kavramların bu kadar dokunulmaz/dokundurulmaz/dokundurtulmaz olmasının en önemli sebebi, kutsalın insanüstü niteliğidir. Profan yaklaşımla idrak etmenin mümkün olmadığı bu durumu inançlı insan iman kelimesiyle açıklar. İlahi kavramlar akıl yürüterek, üzerinde düşünerek, kafa patlatarak oluşturulmaz; tamamen doğaüstü bir takım olayların veya doğaüstü yollarla görevlendirilmiş kişilerin anlatıları, bunlara inanan insanda kozmogoni ve eskatoloji hakkında bir takım inanışlar peydah eder, sonra da o kimse dünyayı bu çerçevede algılamaya başlar. Bu anlayış aşırıya kaçarsa buna fundamentalizm diyoruz, aşırıya kaçmadan da olsa karşı yaklaşımlara gösterilen tepkiye/korumacılığa/sorgulattırmamacılığa dini hassasiyet adını veriyoruz. Humeyni İranı’nın Salman Rüşdi hakkındaki ölüm fermanı fundamentalizme, Sevan Nişanyan’ın Taraf Gazetesinin kapısına konulmasını dini hassasiyet olarak örnek verebiliriz. Şimdi bu satırlar birden Sevan Nişanyan’a yapılan muameleyi mazur hatta hoş gösterir bir hal almaya başladı diye düşünülmesin, burada sadece fikir jimnastiği yapıyorum, seksen yılı aşkın bir süredir T.C. laiklik ilkesi ile yönetiliyor ama üç nesil eskitmiş de olsa insanların zihinlerinde inanca saygı – inanmamaya saygı – inandığını söyleme hürriyeti – inanmadığını söyleme hürriyeti hala muğlâk, belirsiz ve gücü yeten gücü yetmeyene dikta ettiriyor bunu. Orhan Veli bir şiirinde

Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;

diyerek meseleyi özetlese de, ilahi kavramlar söz konusu olunca insanlar acaipleşiyor. İşin içine aidiyet ve bağlılık giriyor, insanların kimyası değişiyor. Bunu Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu’nda çok güzel açıklar:



“Geleneksel Bir Kültüre mensup bir insan için yaşamanın anlamı nedir? Her şeyin üstünde, insan-ötesi modellerle uyum içinde, arketiplere uygun yaşamak demektir bu. Dolayısıyla ‘gerçeğin’ bağrında yaşamak demektir anlamına gelir bu, zira arketipler dışında tam anlamıyla gerçek olan bir şey yoktur. Arketiplere uygun yaşamak ‘yasa’ya uymak sonucunu doğurmuştur, zira yasa ilk kutsalın tezahüründen, varoluş normlarının in illo tempore [yani eski zamanlardan- ama o eski zamanlar ‘kutsal’dır,] vahyedilmesinden, bir tanrı yada mistik bir varlığın açıklamalarından başka bir şey değildir.”



Atatürk’ün modern bir ülke yaratmak için en büyük adımının laiklik prensibi olduğuna değindim az evvel. Esaslı bir rasyonalist ve pragmatik olan Atatürk, pozitif bilimler dışında hiçbir inanca inanmıyordu, diğer bir değişle ‘ilahî’ kelimesinin içeriği, O’nun nazarında hurafeden başka bir anlam taşımamaktaydı. Mircea Eliade’nin bahsettiği türden insan kimyasının değişmesine karşıydı o:



“Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”



Bu düşüncelere sahip olan Atatürk, elbette laiklik ilkesini benimseyecekti ve dini kullanan simsarlara da, dini değerleri suistimal edip insanları kandıran kişilere de ancak bu şekilde dur diyebilirdi. Her ne kadar akıl, fen, ilim ve mantık tarafından oluşturulmamış ve tümüyle farklı bir niteliğe sahip, insanüstü unsurlar taşısa da, ilahi değerleri felsefe ile karıştırıp



Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.



şeklinde çelişkili bir özdeyiş buyurup anlam karmaşası yaşamış/yaratmış da olsa, son planda şu sözü laikliğin neden önemli olduğunu ve benim de bu noktaya kadar böylesine baskın bir şekilde üzerinde durduğumu açıklıyor:



Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz.



Buraya kadar olanları özetleyelim:

1- Laiklik en önemli ve gerekli Atatürk ilkesidir.

2- Sevan Nişanyan’a reva görülen muamele laikliğe aykırıdır.

3- Atatürk’ün Harp Akademisi'nden mezun olduğu ve merkezi Şam'da bulunan Beşinci Ordu emrine verildiği 1905 senesinde Osman Hamdi Bey’in resmettiği Mihrap isimli tablo o zaman var olmayan laiklik ilkesine uygundur, tepki göstermeyip evini yakmayan, sanatçıyı kazığa geçirmeyen insanlar da gayet laik tiplerdir.



Akıl yürütmeye devam edelim.



Halk nazarında kutsal değerler bütünü olan dini, insanüstü ve akıl üstü boyuttan indirip, etkisini ve bağlayıcılığını birey bazında ele alan, inanma ve inanmama özgürlüğünü vatandaşlarına veren, inancı kişiselleştiren ve ‘birey’ olma yönünde en büyük aşama yaratan laiklik ilkesi, geleneksel bir toplumun hayatında devasa bir boşluk yarattı. Daha evvel insanlar kutsala laf söyletmezken artık kutsal ‘kişiye göre değişir’ şeklinde ele alınmaya başlandı ki, yüzlerce yıllık geleneği, anlayışı yıkınca, herkes bir aptallaştı. Ama Atatürk gibi bir deha bu duruma elbette hazırlıklıydı: 19. yüzyıldan itibaren Batı’yı avucuna alan Milliyetçilik, kendisinin din yerine ikame edeceği yeni olguydu. İşte, laiklik gibi en önemli ve gerekli ilkesinin yanında, en büyük hatasını da bu oluşturdu: Milliyetçilik. Bu bölümde açık bir historisizm yapacağım; tarihi yargılarken en büyük hatalardan biridir ve ben de bunu savundum bugüne dek, lakin ‘bugünün şartları, koşulları, birikimi ve anlayışı ile, geçmişi o dönemim şartlarını, koşullarını, birikimini ve anlayışını dikkate almadan yargılamak’ olarak tanımlayabileceğim (tanım bana ait.) historisizme bir tarihçi olmasam da ucundan dokunmak zorundayım. Evet, o dönemin modası milliyetçilikti, evet, bütün dünyada din savaşları yerini ulusal devlet savaşlarına bırakmıştı, evet, Atatürk’ün ideolojik fikir babası olan Ziya Gökalp katı bir nasyonalistti. Bunları anlıyorum, kabul ediyorum. Fakat kabul edemediğim, Atatürk’e yakıştıramadığım şey şu: Atatürk gibi gerçek bir dahi, bir ulusu yokluğun içinden çekip çıkarmış ve O’na yeni bir ruh üfleyip hayat vermiş biri, nasıl olur da, ilhamını gökten ve gaipten almayı bıraktığını söyledikten sonra yeni ilhamını milliyetçilikten, yani milli olanın üstünlüğü ve bu üstünlük iddiasının halkta birleştirici bir etki yaratacağı iddiası ve inancından alabilir? Bu noktada milliyetçilik üzerine bir şeyler gevelemek gerekiyor.



Milliyetçilik; kısaca dil, din, ortak tarih ve kültür öğeleri ile topluluğun birlikte yaşama ve varlığını sürdürme ülküsüne denir. (bu tanım da bana ait, ulan ansiklopedi gibi adamım be…) Binlerce yıllık insanlık birikimi ve mirası olarak niteleyebileceğimiz tarihe baktığımızda, milliyetçiliğin, yani insanların kendilerini mensubu gördükleri milletlere ayrılıp o şemsiye altında mutlu, mesut, umutlu ve güçlü hissetmeleri, topu topu iki yüz yıllık bir hadise. Tarihte daha önce milliyetçiliğin esamesinin okunmaması tuhaf gelmiyor mu allahaşkına? Milliyetçilik, ‘milli’ değerlerinin diğer uluslarınkine üstünlük iddiası taşır; ‘o’ millet diğerlerinden daha üstündür, daha ayrıcalıklıdır, çünkü daha akıllıdır, daha erdemlidir, daha başarılıdır, daha bilmem nedir. Her topluluğun böyle bir iddiası olmuştur elbette, ama bunu “x dilini konuşan, x topraklarda yaşayan ve x kültürü benimsemiş insanlar, diğer topluluklardan daha üstündür” önermesiyle yapmak, daha evvel kimsenin aklına gelmemişti. Neden gelmemişti peki? Her şeyin başında insanlar kendilerini geliştirmek için hiçbir gayret göstermeden, çalışmadan, uğraşmadan başkalarından ÜSTÜN olunabileceği safsatasına inanacak kadar aptal değillerdi. Beceri, hüner ve hikmet, eğitime, çalışmaya ve gelişmeye bağıdır. Eski insanlar ‘doğduklarında’ içinde bulundukları toplumun niteliklerine göre kendilerini diğer halklardan yüksekte görmezlerdi, çünkü en adaletsiz kişi dahi bilir ki Japon ya da İspanyol olarak doğması onun elinde olmadığından, Japon’un İspanyol’a, İspanyol’un da Japon’a üstünlüğü olamaz. Kim iyi top oynarsa maçı o kazanır, kim ileri teknoloji ile laptop yaparsa, diğerine satıp, parayı cebine koyar. Kimisi de vardır ki ne top oynayabilir, ne de laptop imal eder. Fakat bu üçüncüsü de bir konuda, hatta her konuda ÜSTÜN OLMAYI CANI GÖNÜLDEN ARZULAMAKTADIR. Ne var ki, elinde tutunacağı bir argüman kalmaz, bulamaz. İşte bu üçüncüler için Pascal, Düşüncelerim’de o enfes tespitini yapmıştır:



“İnsanoğlu büyük adam olmayı şiddetle arzular, fakat bir gün anlar ki sadece bir küçük adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur fakat bir gün anlar ki sadece mutsuzdur, mükemmel olmak için ihtirasla yanar fakat bir gün anlar ki sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kimse olmak için her zaman ümitle yaşar fakat bir gün anlar ki kusurlarından dolayı sadece insanların hoşgörüsüne layık görülmektedir...

İşte, dışına çıkmaya imkân bulamadığı bu utanç duygusu o insanda kuvvetli bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o kendisini kusurlarından dolayı mahkûm eden ve bunun kabahatini kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.”



Fert bazında yaşanan umutsuzluk ve çaresizlik, bir tür sefalet kardeşliği nevinden o topluluğun ihtiyacı olan ülküyü ve ideali ‘milli’ değerler üzerinden edinmeyi zorunlu bırakır kişilerde. Milliyetçiliğin ön plana çıktığı tüm durumlar, ezik veya mağlup toplulukların sarılacak başka bir şeylerinin bulunmadığı süreçlerde yaşanmıştır. Bismarck dönemi Almanyasından Hitler’in III. Reich’ına, Araplar Osmanlıya isyanından, ihtilalin ardından bütün dünyayı kendisine düşman olarak gören milliyetçilik fitnesinin tetikleyicisi Fransızlara kadar, tüm uluslar aynı ülkü etrafında odaklanmışlardı. “Gerçekte en önde gelen millet biziz.” Eric Hoffer’in bu konudaki ifadeleri ise bu düşünceyi destekler mahiyette:



“Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıf ise, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası o kadar kuvvetlidir.”



Burada bir ayrıma parmak basmak gerek: Milliyetçilik yurtseverlikten farklıdır. Yurtseverlik kısaca vatanını sevmek demektir, yaşadığı, geçimini sağladığı, nefes aldığı yaşam alanı. Bunu sevmekten doğal bir şey olamaz. Biri Kayseri’lidir, diğeri İstanbul’lu, bir başkası Kıbrıs’lı. Elbette sevecek, hayatı, mutluluğu, hüznü orada geçmiş, orada ekmek yemiş, para kazanmış, ağlamış: hayatının parçası olmuş o vatan. Bundan daha doğal bir şey yok. Fakat bir kavram kargaşası sonucunda insanların düşünce yapıları evrime uğrayınca, olay çığrından çıkıyor ve yukarıda “Atatürk nasıl bunu öngöremedi?” diye sitem ettiğim noktaya dönebiliriz:



Laiklik ilkesi ile toplumun üst otoritesini belirleyen ve hem sosyal hem de siyasal hayatta belirleyici rol oynayan dini/ilahi unsurları ortadan kaldıran ve kutsalı gökteki şemsiyeden alıp kişilerin vicdanlarına indiren Atatürk, çözümlediği din çerçevesinin yerine bu defa milliyetçiliği koydu; John Lukacs'ın 'Yirminci Yüzyılın Ve Modern Çağın Sonu'nda söylediklerini bu bağlamda ele almak zor olmasa gerek:



“Yurtseverlik dini inanç yerine geçemez, ama milliyetçilik çoğunlukla onun yerini alır; pek çok insanın duygusal -en azından yüzeysel- ruhsal ihtiyaçlarını tatmin eder.”



İşte şimdi dananın zırt dediği yere geliyoruz: Atatürk laiklik ile ilgili olarak gayet haklı bir şekilde “din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiç bir kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayabilir. Din ve mezhep, hiç bir zaman, siyaset aracı olarak kullanılamaz.” derken, milliyetçiliği vicdanlara bırakmayıp milliyetçiliği dinin yerine koydu. Ne mutlu Türküm Diyene sözüyle Türk olmaktan ziyade Türk hissetmeyi yüceltti. Atatürk Milliyetçiliği olarak bilinen akımın etnik ve ırksal ayrımcılığa karşı olduğu yazılsa da bir yandan “Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi” kuruldu ve Türk ırk yapısı (kafatası ölçmek gibi) belirlenmeye çalışıldı, hatta daha sonra bu çalışmalar “Türk Antropoloji Mecmuası”nda neşredildi. Amaç, milliyetçiliği somut ve bilimsel bir temele yerleştirmekti ama tek başarı türk insanının brakisefal [yuvarlak] kafatası yapısına sahip olduğuna ulaşmak oldu. Bu çalışmalar yavaş yavaş, milliyetçiliğin sonraki aşamalarına doğru genişledi: Önce şovenizme, sonra etnosentrizme vardı. Öyle ki bu ülkede artık Türk olmamak ayıptı, Türklüğü yüceltmemek kabahatti, dünyadaki tüm yabancı devletler düşman, milletler de bize uyuzdu.







İçe kapalı ve [tıpkı bir kutsal gibi] sorgulanamaz bir nitelik kazanan milliyetçilik, bu ülkenin dini olup çıktı. Artık dine veya ilahi nitelikteki değerlere değil, milli unsurlara hakaret, çok daha büyük bir tepki yaratıyordu. Zaman içinde oluşan konjonktür de bu beşeri kutsalın zihinlere iyice kazınmasına yardım etti: Kıbrıs meselesinde Batının durduğu/tuttuğu taraf, Ermeni meselesinde sesimizi duyuramamak ve son olarak da PKK- Güneydoğu sorunu. Evet evet, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu. Anayasa’da dine dair tek bir atıf bulunmasa da değiştirilemeyecek hükümlerden olan 2. maddede Atatürk Milliyetçiliğine vurgu vardı.



Şimdi, toparlayalım bu uzun yazıyı. Çok dağıttık.



Temelini ilahî (insan dışı /insan üstü) köklerden alan kutsal değerleri yok sayıp/feshedip, onların yerine tamamen beşerî (insan ürünü) kutsal değerleri koyunca, insanların sadece inandıkları, öncelik verdikleri, uğrunda mücadele edecekleri, savaşacakları, kan dökecekleri objeler değişir. Yoksa insan değişmez. O her zaman idealden uzak, [gelişim gibi] ütopik yaklaşımlardan beridir.





Bu yazı, bir ocak ayında yazılıyor. Ocak ayı epeyce kanlı bir aydır bu ülkede. Uğur Mumcu gibi olağanüstü bir adamı ortadan kaldırdılar. Gaffar Okkan gibi devlet-halk arasındaki tampona kıydılar.



Şu adam ise, 'Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur” diye yazdı, sonrasındaki süreçte hedef gösterildi, ardından ultra milliyetçi bir kumpasla öldürüldü. Kutsallarına hakaret edildiğini düşünen kimi insanlar, Hrant Dink’in katlini vacip görmüşlerdi. Hrant Dink’i öldüren çocuğu, o katili güya yakalayan ama aslında kahraman gibi karşılayan jandarma ve polisleri, sonrasında şarkıcısı-türkücüsü, yazarı ve bilmem kimi, bu cinayete sahip çıkıp kutsayan insanları anımsayın.











Atatürk’ün modern Türkiyesi’nde dini kutsallar için pek çok cinayet işlendi bugüne dek. Daha da işlenir. Fakat bu caniler, suç işlendiklerinin bilincindeydiler hep. Yaptıklarına kimsenin arka çıkmayacağını biliyorlardı. Zaten marjinaller dışında kimse de onları savunmadı, desteklemedi.



Milliyetçiler ise, “her şey vatan için” sloganıyla yola çıkıp “mevzubahis vatan ise, gerisi teferruattır” açıklamasını yapıp, kendilerince vatanı düşmanlardan kurtarıp milli değerlerine sahip çıkarak diledikleri gibi davranmayı hak gördüklerinden, hem bununla övündüler, hem de kendilerine devlet ve rejim ve hatta halk, aleni arka olarak arka çıktı. Çünkü bu ülkenin kutsalı milliyetçilik ve Türklük oldu.



Elhamdülillah Türküz diyecek milyonlar yarattık… Aferim bize.



Şimdi Slayer söylüyor bizler için;



False god, sorcerer, free thought torturer,

embedded in the mind of the masses.



Outcast, conjurer, spineless provocateur,

engulfed in narcissistic madness.



Sevan Nişanyan’ı da birisi öldürecek olursa, dine karşıt söylemleri yüzünden değil, “bu ermeni köpeği ne hakla dinime laf atıyor?” diye düşünen bir milliyetçi olacaktır katili.