Bir İstanbul çocuğu, annesi, babası, dedesi ve anneannesi İstanbul doğumlu biri olsam da, kendimi bildim bileli insan kalabalığından uzak, bir deniz kıyısındaki küçük ve sakin bir kasabada ya da bir dağın tepesinde en yakın evin kilometrelerce ötede olduğu bir kulübede yaşamayı hayal etmişimdir. Hayat tarzım pek çoğunun anladığı şekilde sosyal değil, en yakın aile fertlerinin dışında akrabalarıyla zorunluluk hali dışında görüşmeyen, çok az sayıda dostuyla da nadiren bir araya gelen yapayalnız bir adamım. Hatun kişiyle dahi iki üç günden fazla bir arada geçiremiyorum, kendimi zincirlenmiş, nefes alamayan biri gibi hissedip kaçarak ruhumu dinlendirmeye çekiyorum. [Çok şükür ‘hatun’ bunun farkında, beni böyle kabul etti. Zaten aksi takdirde ‘hatun’ da olamazdı.] İnsanlardan, yığınlardan bu kadar rahatsız biri olarak gene de illa bir kent içinde yaşayacaksam orasının İstanbul olmasını istemem de doğal, burası benim memleketim. Bir köyüm yok, akrabalarımın olduğu bir Anadolu ya da Trakya şehri de: Hayallerim uzaklarda olsa da, köklerim bu il sınırları içinde. Dört sene öğrencilik hayatımın geçtiği Ankara’da neler çektiğimi ben bilirim, bütünüyle berbat o kentte geçirdiğim her güne lanet etmişliğim vardır. Atatürk kime ne için kızdıysa artık, içinden ‘başkent burası olsun, hepinizin de götüne konsun’ diye düşünmüş ve biz de bu öfkeli kararının ceremesini çekiyoruz hala. Çirkin, yapay, biçimsiz, ruhsuz o kent. Benim açımdan Sadece iki özelliği değer katıyordu Ankara’ya orada kaldığım süre zarfında, hakkını teslim edeyim, kadınlar bakımlı ve güzeldi- ki hala güzeller, ikinci olarak kitapçıları her zaman beni büyülemiş ve şaşırtmıştı. İstanbul’a döndükten sonra iş gereği senede en az bir defa giderim Ankara’ya, ve ne hikmetse bu koca şehirde [Simurg’da bile] görmediğim kitaplarla dönerim çantamda. Gene aynı şey oldu, geçen hafta Konur Sokak’taki İmge Kitabevi’ni dolaşırken, geniş göğüs dekoltesiyle kasada oturan sarışından bakışlarımı ayırabildiğim ölçüde kitaplara göz gezdirdiğim sırada rafta onu gördüm. SALOME… Hayranı olduğum Oscar Wilde’ın büyülü bir eseri, tek perdelik kısacık bir oyun, tüm uzunluğu seksen sayfa ha var ha yok. Alıp otele döndüm çabucak ve o gece okudum, okudukça gerildim, ürperdim, heyecanlandım. Ertesi akşam gene okudum. Üzerinde biraz düşünüp kafa yorduktan sonra, domino taşı etkisiyle çok farklı titreşimler yarattı bende.
Tarihsel ve dinî bir karakter Salome. İsa ve Yahya Peygamberlerle aynı dönemde Filistin’de yaşamış, nitekim tarihçi Flavius Josephus onu ve hikâyesini anlatır, ayrıca İncilde de Salome ile ilgili pasajlar var. Matta ve Luka’da olduğundan daha detaylı bir anlatım, Markos İncilinde [6. Bölüm] yer almakta. Kısaca, bu gerçek ve yaşanmış bir olaydır.
14Kral Hirodes de olup bitenleri duydu. Çünkü İsa'nın ünü her tarafa yayılmıştı. Bazıları, «Bu adam, ölümden dirilmiş olanVaftizci Yahya'dır. Olağanüstü güçlerin O'nda etkin olmasının nedeni de budur» diyordu. 15Başkaları, «O İlyas'tır» diyor, yine başkaları, «Eski peygamberlerden biri gibi bir peygamberdir» diyordu.
16Hirodes bunları duyunca, «Başını kestirdiğim Yahya dirilmiştir!» dedi.
17-18Hirodes'in kendisi, kardeşi Filipus'un karısı Hirodiya'nın yüzünden adam gönderip Yahya'yı tutuklatmış, zindana attırıp zincire vurdurmuştu. Çünkü Hirodes bu kadınla evlenince Yahya ona, «Kardeşinin karısıyla evlenmen Kutsal Yasa'ya aykırıdır» demişti. 19Hirodiya bu yüzden Yahya'ya kin bağlamıştı; onu öldürtmek istiyor, ama başaramıyordu. 20Çünkü Yahya'nın doğru ve kutsal bir adam olduğunu bilen Hirodes ondan korkuyor ve onu koruyordu. Yahya'yı dinlediği zaman büyük bir şaşkınlık içinde kalıyor, yine de onu dinlemekten zevk alıyordu.
21Ne var ki, Hirodes'in kendi doğum gününde saray büyükleri, komutanlar ve Celile'nin ileri gelenleri için verdiği şölende beklenen fırsat doğdu. 22Hirodiya'nın kızı içeri girip dans etti. Bu, Hirodes'le konuklarının hoşuna gitti.
Kral genç kıza, «Dile benden, ne dilersen veririm» dedi. 23Ant içerek, «Benden ne dilersen, krallığımın yarısı da olsa, veririm» dedi.
24Kız dışarı çıkıp annesine, «Ne isteyeyim?» diye sordu.
«Vaftizci Yahya'nın başını iste» dedi annesi.
25Kız derhal koşup kralın yanına girdi, «Vaftizci Yahya'nın başını bir tepsi üzerinde hemen bana vermeni istiyorum» diyerek dileğini açıkladı.
26Kral buna çok üzüldüyse de, konuklarının önünde içtiği anttan ötürü kızı reddetmek istemedi. 27Derhal bir cellat gönderip Yahya'nın başını getirmesini buyurdu. Cellat zindana giderek Yahya'nın başını kesti. 28Kesik başı bir tepsi üzerinde getirip genç kıza verdi, kız da annesine götürdü. 29Yahya'nın öğrencileri bunu duyunca gelip cesedi aldılar ve mezara koydular.
Aslında mesele bu kadar basit, ama Oscar Wilde, öyle inanılmaz bir adaptasyonla bu olayı kaleme almış ki, okuyucunun kalp atışları hızlanıyor düpedüz. Kalp çalışınca kan deveranı da artar, ve bu dolaşım sonucu kan çoğu zaman başka yerlere gidip bizleri farklı açılardan memnun etse de, bazen beyin de beslenir, daha derin düşünebilmeyi başarır insan.

Oyunun çok kısa bir özetini şöyle yapabilirim: Filistin Valisi Herod Antipas, kardeşinin ölümünden sonra dul kalan eşi Herodias ile evlenmek için kendi eşini boşar ve Herodias ile evlenir. Prenses Salome, annesi Herodias’ın ilk evliliğinden olan kızıdır. Fakat bu evlilik Yahudi yasalarına göre büyük günahtır, şöyle ki; erkek, erkek kardeşinin eşi ile hiçbir koşulda evlenemez. Yahya Peygamber (İsa’yı vaftiz ettiği için Vaftizci Yahya veya John the Baptist olarak da bilinir) bu evliliği lanetlemekte ve sürekli olarak Herod Antipas’ı ve yeni karısı Herodias’ı açık açık ahlaksızlıkla eleştirmektedir. Herod Antipas mütemadiyen eleştirilmekten bıktığı için Yahya Peygamber’i hapse attırır, fakat Yahya’nın kutsal bir kişi olduğu bildiğinden idam ettirmeye cesaret edemez. ‘Görmeyeyim, duymayayım, yeter’ diye düşünür. Zevcesi Herodias’a göre ise derhal öldürülmelidir Yahya. Kendisini sürekli lanetlenmekle itham eden Yahya’ya tahammül etmesi mümkün değildir.
Bir gün, devasa bir incinin cazibesine sahip Salome, Yahya’yı merak eder ve görmek ister. Kendisine yalvararak bunu istememesini söyleyen askerlere direterek dilediğini yaptırır, Yahya hapisten (hapsedildiği yer bir sarnıçtır) çıkarttırarak karşısına getirtir. Görür görmez âşık olur Yahya’ya. O’na sahip olmak ister. Yahya ise dönüp yüzüne bile bakmaz, gözleri, aklı fikri hep başka yerdedir. Hayatı boyunca her istediği olmuş Salome, tüm güzelliği ve baştan çıkarıcılığını kullanıp Yahya’ya da sahip olmak için yanıp tutuşmaktadır ancak Yahya’nın zikinde değildir bu.
Salome: Yahya!
Yahya: Kim konuştu?
Salome: Senin bedenine aşığım Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz! Bedenin Judea’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz! Arap Kraliçesinin bahçesindeki güller bile senin bedenin kadar beyaz değildir. Ne Arap Kraliçesinin bahçesinin gülleri, ne de Arap Kraliçesinin baharat bahçesi, ne yaprakların üzerinde parlayan gün ışığının ayakları ne de denizin gönlünde yatan ayın yüreği; dünyada senin bedenin kadar beyaz başka hiçbir şey yoktur. Bedenine dokunmam izin ver.
Yahya: Geri! Babil’in Kızı! Kötülük dünyaya kadınlarla gelir. Konuşma benimle. Seni dinlemek istemiyorum. Ben sadece yüce Tanrı’nın sözlerini, buyruklarını dinlerim.
Salome: Bedenin iğrenç. Bir cüzamlının bedeni gibi. Zehirli yılanların süründüğü sıvalı bir duvar gibi, akreplerin yuvalarını yaptığı sıvalı bir duvar. Tiksindirici şeylerle dolu ağartılmış bir gömüt gibi. Korkunç, bedenin korkunç! Beni büyüleyen saçların, Yahya. Saçların üzüm salkımlarına benziyor; Edomlular’ın topraklarındaki, Edom’un asma ağaçlarında sallanan siya üzüm salkımlarına. Saçların Lübnan’ın sedir ağaçları gibi, aslanlara ve gün boyu saklanacak yer arayan haydutlara gölge verev Lübnan’ın büyük sedir ağaçları gibi. Uzun karanlık geceler, ay yüzünü sakladığında, yıldızlar korkudan titrediğinde, senin saçların kadar kara değildir. Ormanda yaşayan sessizlik öyle siyah değildir. Dünyada senin saçların kadar siyah başka hiçbir şey yoktur. İzin ver dokunayım saçlarına.
Yahya: Geri dur, Sodom’un kızı. Dokunma bana. Tanrı’nın mabedini kirletme.
Salome: Saçların berbat. Çamur ve toz kaplı. Sanki alnının üstüne yerleştirilmiş bir işkence tacı. Sanki boynunun çevresine dolanmış zehirli bir yılanın boğumları. Saçlarını beğenmiyorum. Arzuladığım, ağzın Yahya. Ağzın fildişi bir kulenin üstündeki al renkli bir kurdele gibi. Fildişi bir bıçakla ikiye bölünmüş nar gibi. Sur bahçelerinde açan ve güllerden daha kırmızı narçiçekleri bile öyle kırmızı değildir. Kralların gelişini haber veren ve düşmanları korkutan trompetlerin kımızı çığlıkları öyle kırmızı değildir. Senin ağzın cenderelerde üzüm ezen şarapçıların ayaklarından daha kırmızıdır. Ağzın tapınaklarda yaşayan ve rahiplerin beslediği güvercinlerin ayaklarından bile daha kırmızı. Bir aslan öldürüp altın sarısı kaplanlar gördüğü ormandan geri dönen kişinin ayaklarından kırmızıdır. Senin ağzın, denizin alacakaranlığında balıkçıların bulduğu ve krallar için sakladıkları bir mercan dalı! Ağzın Moab’ın madenlerinde Moablılar’ın bulduğu ve kralların onlardan aldığı zencefil gibi. Pers krallarının kullandığı zencefil ile boyanmış ve mercan ile eğilmiş yaylar gibi. Dünyada senin ağzın kadar kırmızı başka hiçbir şey yok. Ağzını öpmeme müsaade et.
Yahya: Asla! Babil’in kızı! Sodom’un kızı! Asla.
Salome: Ağzını öpeceğim Yahya. Ağzını öpeceğim.
Buna tanışma denir mi bilinmez, ama bu ilk karşılaşmanın sonunda Yahya, Salome’ye zina yapan annesinin kızı olarak lanetlendiğini, İsa’yı bulup O’ndan af dilemesini söylerken, Salome bozuk plak gibi ‘ağzından öpeceğim’ der durur. Sinirlenen Yahya ‘Sana bakmak istemiyorum. Sana bakmayacağım Salome!!!’ diyerek kendiliğinden sarnıçtan içeriye girer ve gözden kaybolur.
Bütün oyunu buraya yazacak halim yok, reddedilmenin öfkesiyle tüm keyfi kaçan Salome’nin yanında üvey babası/amcası Herod Antipas ve annesi Herodias gelirler. Herod Antipas, Salome’nin güzelliğini bir başka çekim hissiyle seyretmekte, uzun uzun üvey kızına bakmaktadır, kendisi için dans etmesini ister Salome’den. Salome reddeder, dans etmek istememekte, suratsızca dikilmektedir. Herod Antipas Salome’ye dans etmesi için düpedüz yalvarır, dans ettikten sonra ne isterse vereceğini, dilerse kırallığının yarısını kendisine bağışlayacağını söyler, ısrar eder. Salome her istediğinin yapılacağına emin olduktan sonra meşhur ‘yedi tül dansı’nı yapar. Dansın sonunda mest olan, kendinden geçen Herod Antipas’tan dileğini fısıldar: Yahya’nın kellesinin kesilerek gümüş bir tepsi içinde kendisine sunulmasını ister. Herod Antipas’ın beti benzi atar ama maiyetinin önünde söz vermiştir, geri dönemez, içi sızlayarak Salome’nin dileğinin yerine getirilmesini emreder. Az sonra gümüş bir kalkan içinde cellat Yahya Peygamber’in kesilmiş kafasını huzura getirir ve Salome’ye sunar. Salome, birkaç dakika evvel omuzlarının üzerinde duran Yahya’nın kellesini alır ellerine.
Şöyle der Salome: Ama neden bana bakmıyorsun Yahya? Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi neden kapalı. Neden kapalılar? Aç gözlerini! Kaldır gözkapaklarını Yahya. Neden bakmıyorsun bana? Benden korktuğun için mi bakmıyorsun bana Yahya?.. Ve dilin, zehir atan kırmızı bir yılan gibi olan dilin, artık hareket etmeyecek, zehrini bana akıtan bu al renkli yılan tek kelime edemeyecek Yahya. Garip, değil mi? Bu kırmızı yılan nasıl olur da artık kımıldamaz?... Beni istemedin, Yahya. Beni reddettin. Bana karşı utanç verici laflar ettin. Şehvet düşkünü bir kadın, bir fahişe gibi davrandın bana karşı, bana, Salome'ye, Herodias'ın kızına, Judea'nın prensesine! İşte Yahya, ben hâlâ yaşıyorum, ama sen ölüsün ve başın bana ait. Onunla ne istersem yapabilirim. Onu köpeklere ya da gökteki kuşlara atabilirim... Köpeklerin bıraktığını gökteki kuşlar yiyip bitirir... Ah! Yahya, sen sevdiğim tek erkektin. Tüm diğer erkekler beni iğrendiriyor. Ama sen güzeldin! Bedenin gümüş ayaklar üzerine inşa edilmiş fildişinden sütunlardı. Gümüşten zambaklarla ve güvercinlerle dolu bir bahçeydi. Fildişi siperlerle çevrilmiş gümüşten bir kuleydi. Dünyada senin vücudun kadar beyaz başka hiçbir şey yoktu. Dünyada senin saçların kadar siyah hiçbir şey yoktu. Sesin tuhaf kokular yayan bir buhurdanlıktı ve sana baktığımda garip bir müzik duyardım. Ah! Neden bana bakmadın Yahya? Ellerinin ve küfürlerinin örtüsüyle yüzünü sakladın. Gözlerinin üstüne tanrısını görmek isteyenin bağını koydun. İşte sen Tanrı'nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin. Ben seni gördüm ve seni sevdim. Oh, ne kadar sevdim seni!
Hâlâ da seviyorum Yahya. Sadece seni seviyorum... Senin güzelliğine susadım; bedenine açlık duyuyorum; ne şarap ne de meyveler arzumu dindirebilir. Ne yapacağım şimdi Yahya? Ne seller ne de okyanuslar tutkumu söndürebilir.
Ben bir prensestim ve sen beni hakir gördün. Ben bir bakireydim ve sen bekâretimi benden aldın. İffetliydim ve damarlarımı ateşle doldurdun... Ah! Ah neden bana bir kez bakmadın? Baksaydın, severdin. Biliyorum ki beni severdin ve aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Sadece aşka bakmak gerekir.
Herod Antipas melun bir suç, günah işlediğinin bilincinde, anlatılmaz mutsuzluk içindedir. Sahnedeki diğerleri şahit olduklarından ötürü berbat bir altüst olma halini yaşamaktadırlar. Anne Herodias kızıyla gurur duymaktadır, düşmanından kurtulmuştur. Salome’nin oyundaki son sözleri ise finale nekrofilik mührünü vurur:
‘Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı? Hayır; ama belki aşkın tadıydı. Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler. Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm.’
İlk okuyuşum bittikten sonra nefesimin kesildiğini söyleyebilirim. Sanki okuduğum şeyin ardından başka bir şeyler daha anlamalıydım. Literal anlatımın sıra dışı güzelliği, çevirinin [Murat Erşen] takdir edilesi yetkinliği ve işlenen hikayenin etkileyiciliği bir yana, Oscar Wilde sanki bana başka bir şey hatırlatmak istiyor gibi hissettim o sırada. Ertesi akşam gene okudum Salome’yi. Daha çok sevdim oyunu, sahne ve karakterler çok daha net canlandı hayalimde. Fakat bir şey eksikti. Aklıma gelmiyordu sanki, dilimin, beyin nöronlarımın ucundaydı ama ı ıh…
Schopenhauer okumanın istemli bir fiil olduğunu ama insanın istediği zaman düşünemeyeceğini, tefekkürün bu nedenle insanın yapabileceği en zor eylem olduğundan bahsederken de bunu kastediyordu zaten. Kafamdakilerin olgunlaşması gerekiyordu her şeyden önce. Saçma, zırva şeyler de olsa, insanın düşünceleri kendi öz malıdır. Başkasının bahçesinde portakal ağaçları olsa da, onları uzaktan seyredip karnı doymaz, kendi bahçesinde yetişen azıcık kuru patates ise kişinin tabağını, sonra da midesini doyurmaya yeter, insanı mutlu eder. Benim patatesler bugün çıktı topraktan. İkindi vakti, ofiste işleri toparlarken birden durdum, beynimin içinde bir ses haykırdı, kafamın boş duvarlarında yankılandı sonra: HAMLET!
Hamlet’i hatırladım. Hamlet’in amcası, kralı, yani Hamlet’in babasını öldürdükten sonra tahta geçiyor, ayrıca Hamlet’in annesi kraliçeyle de evleniyordu. Cinayeti öğrenmeden evvel de, sonrasındaki süreçte de Hamlet, annesini bu evlilik için asla affetmiyor, daha oyunun başında ‘cenazeye katılanlara sıcak ikram edilenler, düğündeki davetlilere soğuk servis edildi’ şeklinde sitem ediyordu. Oyunun bütününde, babasının öldürülmesinde annesinin katkısı, yardımı veya yataklığı olmasa da;
“Başkasıyla evlenirsem lanetler olsun bana!
İlk kocasını öldürmeyen varmaz başka adama.”
(3-2, 191-192)
diyerek annesini final sahnesine kadar hiç affetmedi Hamlet, ahlaksızlık, şehvet düşkünlüğü, lanetlenmişlik ile nitelendirdi hep bu evliliği. Amcasına/üvey babasına/krala zaten babasının katili olduğu için ayrıca kıldı, intikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu.
Hamlet, durumu değiştirmek ve ‘hakkı tekrar yerine getirmek için’ elinde olmayan güce deli taklidi yaparak, dikkatli bir strateji uygulayarak, yeri geldiğinde akıllı ve cin gibi davranıp, yeri geldiğinde kafayı oynatmış bir meczup gibi davranarak ulaştı. Yahya ile aynı anlayışta, aynı düşüncedeydi, bu evlilik günahtan başka bir şey değildi, annesinin namusu lekelenmişti. (4:4)
Yahya da aynı tür evliliğin günah, lanetli bir fiil olduğunu haykırıyordu. Ama deli taklidi yapmadan, strateji uygulamadan, tarafların yüzlerine haykırıyordu bu gerçeği.
Hamlet’in Ophelia’sı vardı. Güzel Ophelia. Zarif, nezih, iffetli Ophelia. Stratejisini uygulamak üzere sevdiği Ophelia’yı yok saydı, aşağıladı, hakir gördü, başını başka yöne çevirdi, sonra da o melek ruhlu kadın Hamlet’in belki de en büyük günahı oldu, önce gerçekten delirip, sonra da intihar ederek.
Yahya’nın karşısına Salome çıktı. Güzeldi, çok güzel. Son tiradında söylediğine göre, Yahya’ya karşı arzu ateşiyle yansa da, iffetliydi de. Ama Yahya dönüp bir kere olsun bakmadı. Salome ‘İşte sen Tanrı'nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin.’ diyor tiradında.
Ne kadar planlı, programlı davransa da, Hamlet ölür oyunun sonunda. Dan dan konuşup bildiğini okuyan Yahya’dan farklı olmaz sonu.
Yahya, Hamlet’in Hamlet’iydi aslında, Hamlet de Salome’nin Yahya’sı. İkisi de lanetli bir evliliğe (biri beşeri mülahazalarla, diğeri İbrani yasaları nedeniyle) karşı çıkıyorlardı.
Bunları düşünüp hemen telefona sarıldım:
- Anne? Ne haber?
- Hiiç. Koltuk değneğime bakıp bakıp sinir oluyorum oturduğum yerde.
- Bırak şimdi onu, acil bir şey var, bir şey sormam lazım sana.
- Ne oldu?
- Bizim dinimizde erkek, ölen erkek kardeşinin karısıyla evlenebiliyor mu? Dinen yasak mı?
- Yasak değil, yani caiz.
- Hmmm.
- Neden sordun?
- Yahudilerde yasak da.
- Olabilir. Anadolu’da çok var böyle evlilikler, çocuklar ve dul kadın ortada kalmasın diye yapıyorlar.
- Biliyorum, kültürel bir şey olsa gerek.
- Evet, mesela Arnavutları kessen, doğrasan böyle bir şey yaptıramazsın.
- Ya, bizde yok yani.
- Böyle bir şeyi düşünmeyi bile suç sayar sizinkiler.
- Hmmm… Dizlerin nasıl oldu peki?
- Hep aynı. O kadar parayı doktora verince daha iyi olur sanmıştım.
- Sen artık yaşlı bir teyzesin anne.
- Sen kendine bak, amcalar gibi göbeğin var.
- Hadi öptüm.
- İyi ben de.
Ankara’nın kitapçılarını seviyorum… Hiçbir yerde karşıma çıkmayan sürprizler yaşattıkları için.
Oscar Wilde’ı seviyorum, bugüne dek bir satırında bile pişman etmediği için.
Salome’lerden ödüm kopuyor, şerlerinden Tanrı’ya sığınıyorum.
Hep merak ederdim, “Beheading John The Baptist” başlıklı bu kadar çok tablo ne arıyor sanat tarihinde diye… Caravvagio, Rubens, Rembrandt, Dürer vs. Şimdi daha iyi anlıyorum.
11 Nisan 2010 tarihli edit:
Bu yazının üstüne, canım sevgilim benim için cehennemleri aşıp, okyanusları katedip, ortadoğunun altını üstüne getirip izlemeyi çok istediğim Ken Russel adaptasyonunu, Salome's Last Dance'i bulmuş. Mest olmuş bir halde zevkten sekiz köşe izledim. Ey hatun, seni nasıl sevmem ben!
merhaba virgilius,
YanıtlaSildemin yazıyı görünce şöyle bi' "kahve alıp geleyim de öyle okuyayım" diye yerimden kalkmak istedim. ama olmadı. kesinlikle, bence de nefes kesici. tamam oscar wilde sağolsun ama önce sizden okumak çok güzeldi. wuff! teşekkürler!
bir de şey, ben de sizi okuduğuma hiçbir zaman pişman olmadım:)
(evet. evet! tanrı salome'lerden korusun. ellerine düşenlere de bir an önce kurtulma gücü versin:)
marla kılıklı zeynep
büyük bir heycanla okudum heycanlanma sebebim yazının yanı sıra geçen hafta sonu bu kitabın filmini izlemiş olmam.Film denir mi bilmem dans gösterisi ve hazırlıkları tazında bişiydi. çok etkilenmiştim eğer izlemediysen tavsiye ederim tabi eminim okumaktan daha keyif almışsındır,bazı şeyler izlendiğinde etkisini kaybediyor ne de olsa .ben okumadan önce izlemiş oldum ve çok etkilendim açıkçası.umarım alatabilmişimdir heycanımı allahım en iyisi daha fazla saçmalamadan yorumu bitireyim ben sevgiler:)
YanıtlaSilaglea,
YanıtlaSilOyun benim kuru ve yüzeysel anlatımımla yetinilmeyecek kadar zengin, tüm repliklerde sürekli bir ölüm ve uğursuzluk havası var, çeviriye de çok iyi yapmışlar. Dilerim bu postu zırvalayarak "katil uşak!" dememişimdir.
Ben de beni okuduğunuza hiç pişman olmadım efendim.
Yalnız, "marla kılıklı" birden fazla zeynep var, bir tanesine fi tarihinde blogunun yorumlarından birinde şaka yollu 'biz bir ara sevişelim bari' diye yazmıştım da sonra o blog kendi kendini imha etmişti, zat-ı şahaneleri mezkur zeynep'siniz de bunca zaman sonra karar değiştirip sevişmeye mi geldiniz, yoksa aynı marla kılığını üstüne geçirmiş bütünüyle farklı bir zeynep misiniz?
:-)
an(ı)lık,
O kadar çok Salome konulu film çevrilmiş ki, acaba seninkisi bunlardan hangisi? Eğer Ken Russel'ın yönettiği 1988 senesine ait "Salome'nin Son Dansı"* ise, ben de çooook istiyorum izlemeyi. Filmin DVD'si için bir akşam yemeği süresinde ruhumu satıp seninle görüşmeyi bile teklif ederim :-)
* http://www.imdb.com/title/tt0096029/
http://video.google.com/videoplay?docid=-6972834276881475048# malesefki benim izlediğim buydu sanırım senin koyduğun video ile aynı ama ben youtube giremeyenlerdenim ( haklı sebeplerim var) aynı olduğunu farkedemişim.yemek artık başka sefere:)
YanıtlaSilAn(ı)lık,
YanıtlaSilVerdiğin linkteki, Saura'nın adaptasyonu. Salome'nin dansını flamenko şeklinde yorumlamışlar ve çok da meşhur oldu bu. Ken Russel ise [bence oyunun ruhuna uygun olarak] daha erotik bir atmosfer katmış kendi filmine, lakin nereden bulacağım bilmiyorum.
Yok sana yemek filan!
öyle olsun virgilius sonra görüşürüz:)
YanıtlaSilDaha evvelde söylemiştim uzun yazılarını okumayı seviyorum. her defasında keyifle okuduğum ve beni buna pişman etmediğin için emeğine sağlık.
YanıtlaSilHayalini kurduğun kulübe hangimizin hayali değil ki! Yinede İstanbul’da yaşadığın için kendini şanslı addetmelisin. En az hayalini kurduğum kulübe kadar özlemimdir İstanbul’da yaşamak...
Ankara’ya seminer için bir iki kez gitmiştim. İlk gittiğimde Ahlatlıbel’e doğru yol alırken yol kenarında gördüğüm gecekondularla Ankara’da olduğuma inanamamıştım. Ruhsuz diyebileceğim kadar uzun yaşamadım. Ankara deyince aklıma gelen tek şey gecekonduları.
Bana kahve ısmarlamayacağını söyleyince epey içerlemiştim. anılık’a da sana yemek yok deyince içim ferahladı. :))
Annen için söyleyeceğim tek kelime çok şeker bir kadın. Onun bir kahvesini içmek isterim :))
Sağlıcakla kal virgiliüs.
virgilius,
YanıtlaSilbirden fazla "marla kılıklı" olduğunu tahmin ediyorum ama, hem" marla kılıklı" hem de aynı anda "zeynep" olabilen başkaları olduğunu bilmiyordum gerçekten. daha da içimi burkan, benden başkasına da "marla kılıklı" demiş olma ihtimaliniz. daha ve asıl acısı "biz bir ara sevişelim mi?" teklifi de bana değildi sanırım. zira ben olsam, böyle bir tekliften sonra asla o blogu imha etmezdim. bana şu aşağıdaki linkte "marla kılıklı" demiştiniz:)
https://www.blogger.com/comment.g?blogID=33752405&postID=1479984964325647867&isPopup=true
sadede geleyim. sizi okumayı her zaman çok seviyorum.
sevgiler.
an(ı)lık,
YanıtlaSilSalome olsan bakmam yüzüne, o filmi [Ken Russel version] bulmadan çıkma karşıma :P
sarya,
kimisi de alenen küfür ediyor uzun yazılar yüzünden:) Beğendiğine sevindim, kafama göre takılıyorum işte.
Bu kahve bağımlılığını nasıl hafifleteceksin bilmiyorum, sürekli kahve içtiğin yetmiyormuş gibi, hep yanında birileri olmalı sanki içerken. Baktın ben uyuz çıktım, şimdi de annemle kahve... Ne oluyoruz ya:) Ayrıca anneme herkes hayran, bir tek ben beğenmiyorum onu. Çünkü çok fazla bana benziyor. (veya tam tersi, o kabul etmek istemese de.)
An(ı)lık'a gelince, haketti o muameleyi :)))
aglea,
Yok bir yanlışlık olmuş, ben sana sevişme teklif etmemiştim :)
Hem 'marla kılıklı' hem 'zeynep' olan biri daha var, eski bir arkadaş, dünya ahret bacım denilen türden, dediğim gibi şaka yollu demiştim o lafı da kendisine. Zaten ona marla kılıklı değil, direkt marla diye hitap ederdim. Ayrıca senin gibi sizli bizli konuşmazdı benimle, tahmin etmem gerekirdi.
Bu arada yeni blogun hayırlı olsun:)
Sevgiler benden.
Not: 'hatun kişi' bu blogun her köşesini satır satır okuyor, lütfen dikkatli olunuz, beni kanepede yatmaya mahkum etmeyiniz, acınızı içinizde saklayınız :-)))
teşekkür ederim virgilius:)
YanıtlaSil(pardon! hemen, acilen belirtmeliyim ki, dünya ahiret virgilius'umuzsunuz ve bu hep böyle kalacak:)))
Çok etkilendim.Başka sözüm yok.
YanıtlaSilFortunata,
YanıtlaSilseninle de bir ara kahve içelim :-)))))
Sevgili Virgilius,
YanıtlaSilSenden korkan senin gibi olsun diyorum sana:)))Sevgiler, hürmetler...
allah canımı alsın, yazıda hamlet kelimesi geçene kadar kafamda hamlet'i çeviriyordum. Kalp kalbe bu kadar mı karşı olur be kardeşim! :)
YanıtlaSilEserden etkilenmemek, hele ki kusur sayılabilecek kadar duygusal benim gibiler için imkânsız. En kısa sürede temin edilip okunacaklar listeme ekliyorum. En çok da okurken sen de yarattığı manivela etkisine benzer bir etki bende de tezahür edecek mi diye merak ediyorum :)))
YanıtlaSilArtan hayran kitlenin yorumlarının, bir gün kapının önüne konulmasına vesile olmasını dört gözle bekliyorum:)) Kusura bakma ama acımı içime gömebilecek kadar mazoşist, Salome’den daha az güzel, senden daha az zeki değilim! Yoksa Yahya Peygamber’in dediği doğru mu? Kötülükler dünyaya kadınlarla mı gelir? (Lütfen ciddiye alma tebessüm edesin diye zırvalıyorum. Kanepede yatıp porno izlemek zorunda kalmanı istemem)
Kimseyi aşağı görmeyen, kimsenin ondan üstün olmadığı adamlar* ve İSTANBUL; ikisi de tek başlarına sarhoş etmek için yeterli. *dinlediğin müzikler dışında senin gibiler :))
Sevgiler Emel
Öncelikle şu "Beatiful People" ne güzel şarkıdır ya. Marilyn in kontrollü marjinalliği biraz sinir bozucudur ama olsun. Çok da aklı başında insandır MM. Bowling For Columbine filminde en mantıklı iki çift laf eden Amerikalı' da kendisidir. Severiz.
YanıtlaSilNeysem, Salome a gelince, hep duydum ama hikayenin ayrıntılarını zahmet edip de öğrenmemiştim. Senin nefis yazında öğrenmek iyi oldu. Bir de kötü hatıram var kendisi ile ilgili. Yıllar önce Show TV deki kırmızı nokta kuşağını heyecanla takip eden bir ergenken, bir hafta "Salome" filmi çıkmıştı. Herhalde 7 tül dansından erotik bişiyler yapmaya kasmışlardı. Ama nasıl sıkıcı film, olaylar bir türlü gelişmiyor, sıkıldım diğer kanala geçtim, dönüp gene bakarım, yakalarım birşeyler diyerek.. Sonra bir döndüm aha kesik bir baş.. Bismillah benim bütün tadım kaçtı. Salome' dan o dakka soğudum.
Ama bahsettiğin kitabı okumak istiyorum. Koyduğun alıntılara baktım da "caanım Oscar wilde işte " dedim. Onun bir de masal kitabı vardır okudun mu? Tadına doyulmaz.
Neyse böyleyken böyle, Pazar günü işte oturmuş çalışırken böyle yorum çıkıyo, idare et.
Öperim.
Gökhan,
YanıtlaSileh kalplerimiz bu kadar karşı karşıyayken artık zencenle "gökhan bey sizi özlemiş, bir kahve veya bira organizasyonu bahanesiyle görüşmek istiyor" şeklinde haber gönderteceğine, aracıları bir kenara koyup kollarıma gel! İçelim şu kahveyi!
emel,
Beklenti yükselince, etki ters orantıyla azalır. Eseri bu kadar şişirmemin ardından eline alıp okuduğunda beğenin de muhtemelen cimri olacaktır. Kaldı ki sokakta aynı hava durumda yürüyen iki kişiden biri terlerken diğeri de üşüyebilir. Söz gelimi Lars Von Trier'in Dogville'i bittiğinde sinema salonunda ağlayan tek insan bendim, halbuki hiç de hüzünlü bir film değildi. İçimde dokunduğu şey, her neredeyse ve neresiyse, kalbimi titretmişti benim. O nedenle 'manivela etkisi' yaratır mı sende, bilemiyorum.
Artan hayran kitlem filan yok: Bir sevgiliye sahip olduktan sonra, okuyucularımda (zaten %95'i hatundu) nicelik olarak ciddi bir azalma söz konusu. ayrıca eskiden direkt mail gelirdi, 'doluyum' yazdığım zamanlarda 'sıramı beklerim' diye cevaplar alırdım, hatta tamamen uydurma bir facebook accountuyla mailimi arayıp beni ekleyip sonra msn'e geçen ve resmimi görüp "bir boka benzemiyormuşsun" diyenler bile vakidir :-)
Diğer konu: Porno bir zorunluluk hali değil, zevktir:)
Dinlediğim müziklere de laf ettirmem!
Sevgiler, Virgilius
Talisman'ım bir tanem,
MM'yi en çok BMW reklamı olan "Beat the Devil" filmciğindeki rolüyle sevdim ben :) Bir de Dita von Teese ile seks hayatları nasıldı diye merak etmişimdir :)
Haklısın, kesinlikle erotik hatta pornografik bir adaptasyonu olabilir Salome'nin, bence süper bir şey çıkar:)))
Masal kitabı nasıl ki? merak ettim:)
Ben de seni öperim:)
Virgilius,
YanıtlaSilMasal kitabını okumadın demek, ciddi ciddi harikadır. Gerçi küçük beynimi iflah olmaz şekilde zehirlemiş de olabilir çünkü normal çocuk masalına benzemez, hiç biri mutlu sonla bitmez. Hüzünlü, iç acıtıcı bir sürü olay olur ama çok çok güzel anlatılmıştır. Hatta bir tane mutlu sonla biter gibi duran masalını (Yıldız Çocuk) en son paragrafta "işte kral ve kraliçe oldular, memleketi de çok iyi yönettiler ama çok yıprandıklarından genç yaşta ölüp gittiler" diyerek, minik bünyeleri kanser edecek şekilde bitirir.
İçlerinden ismini hatırladıklarım: "Mutlu prens", "Yıldız Çocuk", "Infanta'nın Doğum Günü" ..
Keşke bulsam da okusam gene.
Marily le Dita nın seks hayatına gelince belki tıs tıs misyoner pozisyonunda takılıp birbirlerinin kollarında mışıl mışıl uyuyorlardı,olamaz mı?
:)
Ayy Virgilius' um,
YanıtlaSilBuldum masalların bikaçını, çok heycanlı:
http://www.aymavisi.org/hikaye/bulbul.html
http://www.aymavisi.org/hikaye/GENC%20KRAL%20Oscar%20Wilde.html
http://www.aymavisi.org/hikaye/yildiz%20cocugu.html
http://www.turkpaylasim.com/board/index.php/topic,16325.0
Talisman,
YanıtlaSilhayatımın en dehşet verici ikinci rüyasından az evvel uyandım... (birincisi şuydu: http://postmortemofvirgilius.blogspot.com/2008/01/is-all-that-we-see-or-seem-but-dream.html) Ve sinirli sinirli evde dolaşırken bilgisayarı açında yorumlarını gördüm... İçimdeki cehennemi itfaiye gibi söndürdü bu masallar... Kız seni seviyorum ulan :-)
Talisman'ım sen şimdi rüyayı da merak edersin:
YanıtlaSilLoş ve nemli apartmanın merdiven korkulukları kedi motifli ayaklar üzerinde duruyordu, dik kuyruklarının üzerine gelecek şekilde, o süslü kediler de patileri üzerinde... Apartman dairesini en çok bu merdiven korkuluklarındaki şirin kedi süslemeleri için kiralamıştım zaten. Evdeki ikinci günümde, akşam işten dönüp yorgun argın merdivenleri çıkarken ben, ayağım hafifçe bu kedi süslemelerinden birine çarptı: Korkuluğun ayaklarından biri olan kedi hafifçe kımıldadı, zar zor miyav diyerek. Ürperdim, hayal gördüğümü sandım. Ayağımla ittirdim başını, dönüp ağlar gibi baktı bana ve gene miyavladı ağlar bir ses tonuyla. O ana kadar metal mi, mermer mi yoksa başka bir şey mi, hiç dikkat etmediğim bu kedi süslemelerinin canlı olduğunu farkedip korkuyla çığlık çığlığa bağırdım. Bşka bir tanesinin başının üzerine basmayı denedm, gerçekten canlıydı, ben üzerine bastıkça daha da canlanıyor gibi oluyordu. Başı yere sürtünecek kadar bastım üzerine, yüzü yere sürtünürken yüz derisi düştü hemen önüne: O kadar açtı ki hemen çiğnedi ve yuttu yüzünü. Yüzlerce başka kedi gibi dikelmiş kuyruğu üzerinde merdiven korkuluğunu taşıyan, sadece patileri ve kafası olan, ve artık yüzü de olmayan bu merdiven korkuluğu öğesi, ne mideye sahipti, ne de başka bir organa, nasıl yiyecekti?
Yüz derisi olmadan önce bana bakıp süzdü beni, ardından diğer merdiven korkuluğu kedi figürlerine kaydı gözleri. Şahit olduğum dehşet görüntülerinden lanetli bir apartmana taşıdığımı anlayıp derhal oradan kaçmak istediğimi düşünürken uyandım kan ter içinde.
Ben de Ivy Scott'u görmek istiyorum, nutella havuzunda yüzmek istiyorum...Şu rüyaya bak ya!
Avy Scott olacaktı, yanlış yazmışım :P
YanıtlaSilAy canım yaa, kıyamam. Masalların iyi gelmesine sevindim. Yanlız 3 e kadar çalışmış, sonra da uyumayıp bu saate kadar kitap okumus ve ertesi gun yunanlara sunum yapacak bi insan evladına tam gece yatarken kabus anlatılır mı yahu? Hehe anlatılır anlatılır. Yanlız çok güçlü gotik rüya görmüşün ha, güzelmiş te, çok içten içe hafifçe de keyiflenmedin mi bu guçlu imgelerle, hadi itiraf et :) höyt uyuycam, iyi geceler yavru kuş.
YanıtlaSilvirgilius, senin bu yazından etkilenip "kan deveranı artan" comandante hafta sonu elinde kitapla çıkageldi. ve ben sinir bozucu bir pazar gecesinin ardından bu sabah da devam eden uyuzlukların üstüne kitabı elime aldım. oscar wilde denen ve insan evladı olduğundan ne zamandır kuşkulandığım bu yaratık benim için başlı başına heyecan kaynağı zaten. ama hani şu benim minibüsler var ya, bu sabah minibüste adam kesseler ya da millet sevişmeye başlasa dönüp bakmazdım. ofise geldim, acil işim yoktu. az önce kitabı bitirdim. ve ilk başta senin buraya yazdıklarının spoiler olduğunu düşünürken, sonradan "bu da bir şey miymiş yahu" dedim. neresinden tutulur da anlatılır bu tutku, korku, hırs, dehşet, öfke? müthiş müthiş müthiş!
YanıtlaSiltek bir alıntı yazıp, okuduğundan emin olduğum borges "ayna ve maske"yi anımsatacağım. hatta akşam eve gidince onu da bir daha okuyacağım. "ne eşyalara ne de insanlara bakmalı. sadece aynalara bakmalı. çünkü aynalar bize sadece maskeleri gösterir..."
tekrar tekrar okuyacağımı biliyorum. çok teşekkür ederim sana, çok.
ha bir de niye basıyorsun kedinin kafasına ya? bol nutellalı ya da o bahsettiğin kişi her kimse onlu rüyalar dilerim:)
YanıtlaSilvirgi, yazını okudum.
YanıtlaSil4,5 tan 5 verdim, blogumda yayınladım.
yorumlara bugün göz attım ve avy scott diye birini rüyanda görmek istemen üzerine "kimdir acaba?" deyip google da resmini arattım.
gördüğüm şey kafamdan büyük iki memeye sahip bir hatundu.Salome' lerin şerlerinden dolayı Tanrıya sığınmayı dileyen birinin bu ğöğüs zevkiyle Montofon ineklerinin şerrinden dolayı da Ahuramazda' ya sığınması gerekir.
Talisman'ım,
YanıtlaSilgeciktim cevap yazmakta, olağandışı nedenler yüzünden.
Rüya o kadar güçlüydü ki, kalkıp hemen yazmak istedim bir yere gördüklerimi... Tartini'yi hatırla :)
JoA,
commandante'nin 'kan deveranı artışı' ilişkinize hayırlı olsun diyeyim önce :P
Yaptığın alıntı benim de kitapta altını çizdiğim satırlardan...
"Ayna ve Maske"ye gelince, Borges'in en sevdiğim hikayesidir o!!!
Seninle iyi anlaşacağız sanırım :)
JoA 2,
ben kedinin değil merdiven korkuluğunun süslerinin kafasına bastım:P
Gregor,
bloguna koyduğun linki görünce feci şekilde motive oldum, Alper serisine ait uzunca bir post için kolları sıvadım.
Avy Scott konusuna gelince, hacı izin ver de bari rüyamıza girsin bunlar!
Ayrıca ısrar ediyorum, büyük göğüs bir tutkudur.
ben bu bloga 60% yazılar için, 40% da yorumları için takılıyorum. itiraf edip kurtulayım.
YanıtlaSilEvli Adam,
YanıtlaSilGel, gel, neyi okursan oku yine gel,
İster entel, ister amsalak, ister siketapan ol yine gel,
Bizim blogumuz umitsizlik blogu değildir,
Yüz kere pişman olsan da gene gel:-)
Hehe Virgilius' um, likini verdiğin önceki rüyayı bir daha okudum da, orda da aynı yorumu yapmış, "hoşuna gitti di mi itiraf et" demişim, gördüğün gibi takıntılıyım. :)
YanıtlaSilCats' Thrill.
Oh baby..
:)))
YanıtlaSilSevgili Virgilius,
YanıtlaSilYaziyi okudum, hah soyle ya dedim, yorum yapmaya geldim, aklimda soyleyecek bissuru bissuru sey vardi, fekat Giregor'un yorumuna kahkahalarla gulmekten tum soyleyeceklerim uctu gitti, kalanlar da birbirine karisti. Senin karsina Giregor'u cikaran Allah'in adaletine inanmayayim da Zerdust'e mi bel baglayayim? :)))
Passive Apathetic,
YanıtlaSilYaptığın söz oyununun farkına varmadığımı düşünmüyorsun umarım... Gregor'u "Gir-egor" yazıp ^herifin yorumu gir-di sana^ demeye getiriyorsun, cümleye "...Giregor'u cikaran..." diye devam ederken de çıkmak fiiline dem vurarak "adamın yorumu sana girdi/çıktı" çağrışımı yaratıyorsun.
Salomeleri geçtim, hem zeki hem fesat kadınların şerrinden Manitu'ya bile sığınabilirim!
Ahahaha. İlahi Virgilius, zeki miyim bilmem ama o kadar da fesat değilim. Aklımın ucundan bile geçmemişti şu söylediklerin. Tabii, yine de bu senin yorumuma getirdiğin şerhe katılmadığım manasına gelmiyor asla. :) Espri anlayışına kurban olduğum rebbim bak senin ağzından sana söyletiyor gireni-çıkanı. :P
YanıtlaSilYazı yaz didim, döverim bak.
YanıtlaSilTalisman,
YanıtlaSilelleri belinde şirret kadın tiplemesini bırak güzelim, passive değilim ben, yemem bunları.
Yazacak bir şey yok... Bu blogu hatuna göstererek/haber vererek en büyük hatayı yaptım, ne kadınlar hakkında yazabiliyorum, ne eskisi gibi kendi otopsimi yapabiliyorum... Yarın bir gün hatunu boynuzlayacak olsam bile blogta bunu anlatamam, hiç bir şekilde içimi dökemem. Yani, kısacası blog ile aramda bir yabancılaşma söz konusu. Geriye ergenekondur, balyozdur, RTE'dir, anlamsız konular kalıyor. Veya okuduklarımdan, izlediklerimden bende yankılanan veya domino taşı etkisiyle yaşanan çağrışımlar ki, bu dediklerim de sık yaşanan bir şey değil, ot gibi yaşıyorum sonuçta. Velhasıl, benim güzel talisman'ım, bu hatun hayatımda var olduğu müddetçe ben yokum, çok direndim ama gel görelim hareket özgürlüğümün yanında düşünce ve ifade hürriyetimin de sınırlandığını acıklı bir şekilde izliyorum. Kadınlar hakkında bir tespitimi yazacak oluyorum, hemen kendisine adapte edip yüzü düşüyor... Seks hakkında yazacak oluyorum, ortak arkadaşlarımızın yüzüne nasıl bakacağım diye ürperiyor. Ruh sıkıntısından, bunalımdan vs. bahsedecek oluyorum, bu defa beni mutlu edemediği takıntısına kaptırıyor kendisini. Bana da ya Salome, ya da Caniggia gibi saçma sapan konular kalıyor, onları da bir Gregor, bir Emel bir de Evli Adam okuyor zaten...
Çok mutsuzum Talisman... Sen de utanmadan benden yazı istiyorsun...
Ruh nutellanızda neler var diye bakmaya geldim efem, dinleyip gidicem birazdan. :)
YanıtlaSilsarya,
YanıtlaSilsen yazılar için değil türküler için geliyorsun zaten :P
İlahi Virgilius sen çok yaşa iyi yaşa emi. Önce yazıların sonra türkülerin için geliyorum. Hem ne fark eder geliyorum ya.
YanıtlaSilPeki itiraf ediyorum :) epeydir yazmayınca merak ettim geldim. yazılarını merakla bekleyen okurların için uzun sayılabilecek bir ara verdiğine göre uzun, upuzun bir yazı geliyor olmalı.
Eh, şimdilik hoşçakal diyeyim o zaman sana, uzun yazılarında görüşmek üzere.
efendim hürmetlerimizi sunarak sayenizde Hamlet severliğimize birde Yahya ve Solome yi de ekleyeceğimizin düşüncesi şöyle bir geçti ve belleğimize yerleşti. Kitabı okumadan daha fazla bişiy demeyerek huzurlarınızdan ayrılıyoruz. :)))
YanıtlaSilEfsa,
YanıtlaSilsizin gibi hem içten, hem duygulu, hem de böylesine zarif ve güzel hatunlara kapımız her zaman açık, gene bekleriz efendim :)