14 Kasım 2009 Cumartesi

Seni Seviyorum...

Slayer üzerine onca post (e.g. *, **, ***, ****, ***** vs.) geveledim, gene de Kali Yuga'nın bu benzersiz sembolü üzerine daha da sayfalar dolusu yazı karalayabilirim. Yeni albümleri olan "World Painted Blood" henüz piyasaya sürülmedi, eli kulağında, lakin internette tüm şarkılarını dinlemek mümkün. Şiddetin her türlüsünün, ölümün en ıstıraplısının ve ayrıca Satanizmin, Tanrı düşmanlığının kusursuz karikatürizasyonunu bizlere sunan Slayer hakkında yeni albümlerinin şerefine bir post yazacakken, albüm tanıtımı için çevrilen kısa bir bir filme rastladım youtube'da; ekleyecek hiç bir şey yok üzerine. Ben bile sükût ettim.

Yakında bir "Karşı-Slayer" yazısı karalamayı düşünüyor olsam da, şimdilik bu enfes tanıtım filmini koyup tadını çıkartayım anın.


Birinci Bölüm:






İkinci Bölüm:





9 Kasım 2009 Pazartesi

Suratsız...

Antalya’yı neden sevmediğimi bilmiyorum. Bu şehre bir türlü ısınamadım. İzmir bile daha sevimli geliyor, hatta Ankara’yı dahi tercih ederim Antalya’ya. Sanırım esas sorunum insanlarıyla: Umursamaz, sinir, üstelik kaba olmayı kendilerinde bir hakmış gibi görünen tipler. Başka bir kentten geldiğinizi anladıklarında şu yazıdaki gibi davranan çok var, gören de il sınırları içindeki herkesin dedesi Antalya’da doğmuş, her yabancı kenti ellerinden almaya çalışıyor, ayrıca tek parti dönemi Türkiye’sinde seyahat ve ikamet yasağı var sanacak. Rus veya Alman değilsek bu diğer TC uyruklu insanların kabahati değil. “Ama havası ve doğası güzel” diye düşünüp en azından bu yönünü olumlu ele alacakken geçen hafta dört gün boyunca kaldığım şehri sel götüreceği tuttu. İyice nefret ettim Antalya’dan. Allah düşürmesin yolumu bir daha o şehre. (Ayrıca insanı aptal yerine koyuyorlar, Antalya-Kemer minibüslerinde asılı fiyat tarifesinde gözüme çarpan şeyi paylaşayım bu vesileyle:

Antalya-Tekirova: 4Euro/ 6$

Antalya- Çamyuva: 4 Euro/ 5$

Yuh be. Bu kadar belli etmesinler bari.)



***



Bir sağlık hamlesi yapmam lazım: Kilo almamak için bırakmadığım sigara yüzünden birkaç kat merdiven çıkınca nefes nefese kalır oldum, sigarayı acilen bırakmam gerektiğini düşünüyorum, ilk hamle olarak zift/nikotin/karbon monoksit değerleri daha düşük sigaraları içmeye ve yılların lezzeti Winston’undan uzak durmaya karar verdim. Esas sorun ise, daha çetrefilli: Son bir senede 8kg şişmanladım. (Antalya’da 4 günde dışarı çıkmadığım otel odasındaki 2 kiloyu saymıyorum. Tam anlamıyla yedim içtim yattım.) Spor yapmaya başlasam, ciğerim kaldırmaz, merdiven bile çıkamıyorum zati. Sigarayı bırakınca ayrıca hücrelerin yağlanmasından ötürü ne kadar uğraşırsam uğraşayım mutlaka sonu davetsiz kilolara merhaba diyerek gelecek. Tam anlamıyla obez olup şimdiki fazla kilolu halimi arayacak olmak beni iyice endişelendiriyor. Hepsi yetmezmiş gibi hatun kişi (eskiden sevgilim yazardım ama 10 ay geçti, artık iyice yüzgöz olduk, Hatun işte.) ısrarla göbeğimi çok sevdiğini söyleyip zayıflama girişimlerime karşı koyuyor, soframızdan chokellayı eksik etmiyor. Nasıl köle etti, bağladı beni, bir gün bu kızdan ayrılacak olursam sap gibi kalırım ortada, bir Allahın kulu/Havva kızı bakmaz suratıma. Ne biçim bir kapana kısılmışlık hali bu… Hiç mesut değilim.



***





“Beşinci melek borazanını çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız gördüm. Dipsiz derinliklere inen kuyunun anahtarı ona verildi. Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı. Dumanın içinden yeryüzüne çekirgeler yağdı. Bunlara, yeryüzünün akreplerindeki güce benzer bir güç verilmişti. Çekirgelere, yeryüzündeki otlara, herhangi bir bitki ya da ağaca değil de, yalnız alınlarında Tanrı'nın mührü bulunmayan insanlara ıstırap vermeleri buyruldu. Bu insanları öldürmelerine değil, beş ay süreyle işkence etmelerine izin verildi. Yaptıkları işkence, bir akrebin insanı soktuğu zaman verdiği acıya benziyordu. O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar. Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan hep kaçacak.

Çekirgelerin görünüşü, savaşa hazırlanmış atlara benziyordu. Başlarında altın taçlara benzer başlıklar vardı. Yüzleri ise insan yüzleri gibiydi. Saçları kadın saçına, dişleri aslan dişine benziyordu. Demirden yapılmış zırhlara benzeyen göğüs zırhları vardı. Kanatlarının sesi, savaşa koşan çok sayıda atlı arabanın sesine benziyordu. Akreplerinkine benzer kuyrukları ve iğneleri vardı. Kuyruklarında, insanlara beş ay ıstırap verecek bir güce sahiptiler. Başlarında kral olarak dipsiz derinliklerin meleği vardı. Bu meleğin İbranice adı Abadon, Grekçe adı ise Apolyon'dur.”



Ridley Scott veya James Cameron’un İncil’in APOKALİPS bölümünü filme çekmesini tüm kalbimle istiyorum. En çok merak ettiğim de bu kısım olacak.



***



Pek çok insan gibi ben de Ovidius’un insan davranışlarının düğümünü çözdüğü sözlerin sıradan bir örneklemesiyim:

“Video meliora proboque, deteriora sequor.”



İyiyi görüyorum ve onaylıyorum, izlediğim ise daha kötü yoldur anlamına geliyor. İnsanın onayladığını yapmıyor olması, uygun ve doğru görmediğinin peşinden gitmesi nedendir o zaman? Neden bu kadar zor?

27 Ekim 2009 Salı

Var mısın Yok musun? (veya 'Aile Bağları Üzerine V)



Geçen gece, kendimi FIFA 2009’a kaptırmış çılgınca bu oyunu oynarken üst katta bir gürültü koptu; sevinç çığlıkları, alkışlar, zıplamalar filan. Taşındıkları günden bu yana öyle sessizler ki, gece yarısı birden böylesine kopmuş olmaları şaşırttı beni, anlamaya çalıştım ama nafile. O saatte önemli bir maç yoktu bildiğim, ya iddaa veya loto türü bir şans oyununda para kazandıklarını, ya da uzun zamandır bekledikleri (mesela teyze kızı dördüz doğurmuş veya zengin amcaları ölmüşcesine) güzel bir haber aldıklarını düşündüm, öylesine mutlu geliyordu sesleri. Neler olup bittiğini öğrenmem mümkün değildi zaten, tekrar oyunuma döndüm ve unuttum az evvel olanları.



Sabah işe gittiğimde, ofistekilerden birinin diğerine dün gece TV’de izlediği “Var mısın, Yok musun?” yarışmasında ilk defa 500,000TL tutarındaki ödülü nasıl kazandığını anlatır, diğeri de elektrik kesik olduğu için izleyemediğine hayıflanırken, kulak misafiri olduğum bu diyalog sayesinde üst kattakilerin neşesi bir anlam kazanmış oldu. Gülümseyecek oldum, ama iki hafta önceyi anımsadım, babamın geçirdiği kalp krizine sayılı günler kalmışken o gece annemlerde kalmıştım; babam erkenden uyumuştu, annem de heyecanla Var mısın, Yok musun’u izliyordu. Gidip arka odada NBA TV’yi açmak yerine, o aralar aramızın limoni olduğu annemin yanında oturdum iyi çocuk pozunda. Fakat bunca zamandır bir kere olsun izlemediğim ve üstelik hiç ilgimi çekmeyen bir şeyi pür dikkat seyrediyordu, hem ne menem bir yarışma olduğunu öğreneyim, hem de kadını konuşturayım da aramızdaki kara bulutlar biraz dağılsın diye sormaya başladım:



Ben- Annecim bu nasıl bir yarışma? Soru yok, yetenek yok, marifet desen hiç yok. Kutularda çeşitli miktarlarda para var, yarışmacı sadece tahmin ediyor değil mi?

Annem- Aynen öyle. Bunu bir yarışma gibi izleyemezsin, eğlendiren, düşündüren, üzen bir şey bu.

B- İyi ama inanılmaz popüler bir şey bu, herkes bunu izliyor ama ortada bir rekabet yok, kişinin bir becerisi yok. Sadece tahmin. Yani aslında yarışmanın formatı çok saçma annecim ya.

A- Dedim ya, bu bir yarışma değil. Aslına bakarsan hayatın ta kendisi.

B- Nasıl yani?

A- Şimdi şu sahneye bak: Hamdi Bey, 122.000TL teklif etti yarışmacıya, normal olarak kutuyu açmasını istemiyor, bu teklifle “İki seçeneğin var, 500.000TL veya 750TL arasında gidip geliyorsun, biz sana 122.000TL verelim ve çık git bu yarıştan” diyor adama. Adam 500.000 istiyor ve çok yakın, kutuda ya 500.000 var, veya 750TL. Yarışmacı adama bak, ne halde.”

B- Bu nasıl bir uçurum böyle, ama bunca zamandır yayınlanıyor bu program, hiç kimsenin 500.000 kazanamamış olmasını doğrusu aklım almıyor. Paçasından bal akan biri çıkamadı mı yani şuraya?

A- Ah oğlum… Buraya çıkan hiç kimse tek başına değil ki. Asla kimse yalnız bırakmıyor. Kendi haline bırakmıyor. Seyirciler arasında kimisinin karısı, kiminin anası, babası, oğlu, kardeşi var. Bırak konuşarak müdahalelerini, sussalar dahi varlıkları, bakışları, mimikleri bile yetiyor yarışmacıyı etkilemeye.

B- Gene de sinirleri sağlam biri soğukkanlılığını koruyarak yarışmayı sürdüremiyor mu? Hep sümsükleri mi çıkartıyor Acun buraya?

A- Anlatamam şimdi sana. Sandığın gibi değil.

B-Peki annecim, kızma.

A- Kızmadım.

B- Peki o zaman. Fakat benim anlamadığım şey, neden bu kadar popüler bu program? Her gün bir önceki gece çıkan yarışmanın kritiğini yapıyor insanlar, internette sayfalarca haber çıkıyor günü gününe. Şöyle bir bakınca Çarkıfelek bile bundan daha fazla yarışmaya benziyor. Millet nasıl bağlandı bu yarışmaya, başkasının kazandığı veya kazanamadığı paralardan kime ne?

A- Bu çok tuhaf bir şey, anlatması zor.

B- Yani, sunucu erkek, ortada çıtır hatunlar yok, şarkı-türkü var mı bilmiyorum ama gerilim filmi gibi herkes donup duruyor dakikalarca. Şu adamın yüzüne bak anne, sanki kırk katır mı, kırk satır mı diye sormuşlar da, ölümlerden ölüm beğenecek kendine… Herkes de bunu izliyor ya.

A- Bu bir ölüm anı gibi aslında.

B- Ölüm mü?

A-Bana öyle geliyor. Ben onu hissediyorum bu sahnelerde.

B- Hangi açıdan ölüme benziyor?

A- Bak şimdi, yarışmacı en düşük miktardaki paradan başlayarak kazana kazana daha yüksek meblağlara gelmeye çalışıyor, dediğin gibi şansının yardımıyla 500.000TL’ye kadar gelip orada da şansına göre tercihte bulunuyor.

B- Eee, ölüm nerede burada?

A- Nasıl anlatsam… Yarışmacının kazanacağı para arttıkça, kendisine bir güven geliyor sonraki safhada. Hedefine ulaşacağına dair kendisine güven geliyor, bunun bir şans işi olduğu gerçeğini unutuyor bir anda. Şu yarışanın durumu gibi (500.000TL mi, 750TL mi diye ekranda duran) pek çok kişi geldi buraya, hepsi de ödülleri arttıkça havaya girdiler, şişindiler ve ‘kazandım ben herşeyi’ havasına girdiler. Ama son adımda, avuçlarını yalayıp gittiler ve işte bu yüzden herkes üzüldü onların durumuna.

B- İnsanlar kendilerini o kişilerin yerine koyuyordur ki, bu normal zaten. Ama hala ölüm yok anne?

A- Bak şimdi, bir hayat yaşarsın, her şeyiyle güzel ve doğru gelen. Ama son nefesinde, canın çıkarken isyan edersin neden böyle oldu diye, neden ölüyorum diye, aklın karışır, şüpheye düşersin, imansız gidersin ve hepsi, tüm hayatın berbat olur. Kazandıklarını, yaşadığı ve yaşattığı güzellikleri bir anda yitirebilir insan, hepsi değerini kaybeder… O son nefes var ya, aslında insanın son kararıdır, imanlı mı, imansız mı gideceğine dair bir karar anıdır. Kazanırsın, ilerlersin, ama vardığın son noktada vereceğin karar seni 500.000TL’ye de ulaştırabilir ve hayalin gerçek olur, tepetaklak 750TL’ye de düşebilirsin, kös kös çıkarsın sahneden. Böyle işte, şu yarışmacı adamın sessizliği ve kutusunu açıp açmamaktaki tereddüdü işte buna benziyor.

B- Hmm, anne, ben sana ne kadar benziyorum ya… Ne kadar kabul etmesen de ben senin öz oğlunum belli.

A- Değilsin. Olamazsın, böyle kaba ve kırıcı bir çocuk istemedim ben, sana hala sinirliyim.

B- Yaağaağğğ… Peki, ama az evvel söylediklerine bir daha döneyim, dediklerin tutarlı kendi içinde, ama bakış açın bu yarışma için şimdi çok daha değişik şeyler düşündürdü bana. Var Mısın Yok Musun’u sen ölüm ile özdeşleştiriyorsun, fakat daha çok hayat kavramına daha yakın geliyor aslında şimdi bana, evet, bu oyun hayatın ta kendisi anne.

A- Sen ne düşünüyorsun peki?





B- İnsan hayat basamaklarında yavaş yavaş çıkar, ve hep bir şeyler kazanır bu süreçte. Bilgi kazanır, para kazanır, arkadaş kazanır, beceri kazanır, tecrübe kazanır, aşk kazanır. Kazandıkça kendine güveni artar, kendine güveni arttıkça da şımarır. Para insanı şımartır, çok parası olan kişi hiç fakirleşmeyeceğini düşünür, bu ihtimali siler kafasından ama bir deprem, bir yangın, bir kriz patlar, sıfırı tüketir birden. Çok dostu olduğunu düşünen kişi, dost sandıklarının kendisini ne için sevdiğini asla bilemez ve hep etrafında bir sevgi halesi ile dolaşacağını zanneder, ama öyle şeyler yaşanır ki umulmayan, en yakın bildikleri bile uzaklaşır kendisinden. Gücüne, zindeliğine güvenir, kendisini yıkılmaz bir burç gibi hayal ederken, bir mikrop veya virüs girer bedenine, bir milyon olur onlar zamanla ve savaşamaz o kişi bir milyon düşmanla. Güzelliğine güvenir, bir sivilce bile yeter onu mahvetmeye. Şu adama bak, nasıl gülümsüyor, az evvel ‘Buraya 500.000 için geldim, 122.000 alıp gitmem’ demişti, ardından da ‘500.000’i kazanarak yarın Ali Kırca’nın yanına haber programa çıkamyı hayal ediyorum’ diye bir şey zırvaladı. Evet, 500.000 dört misli fazladır 122.000’den, bununla beraber talihin hep yanında olacağını zannediyor ve düpedüz şöhret aşkına dönüşmüş artık onun para tutkusu. Büyük ödülü kazanırsa Bodrum’a gidip kendisini haber yapacak paparazzileri arar gözleri. Halbuki şu kutuda 750TL de olabilir, eğer 122.000’i almayacaksa onu da riske atacak. Az evvel söylediği Ali Kırca’nın yanına oturma hayali, aslında bu adamın iç yüzünü ortaya koyuyor bence. Şu anda gözü dönmüş halde, ‘buraya gelirken 500.000’im yoktu, buradan giderken de cebimde olmazsa kaybedeceğim bir şey olmaz’ diye düşünemiyor, korkak ve garantici biri olarak 122.000’e de eyvallah demiyor, onun derdi şöhret. İnşallah kazanamaz, ağlayarak gider buradan.

A- Öyle deme, sana ne adamdan.

B- İçimden derim o zaman. Ama gene söylüyorum, biraz dağıttım, bu yarışma aslında Hayatı anlatıyor anne. Sahip olduklarını hiçbir zaman kaybetmeyeceğini düşünür insan, ama aslında her şey bir pamuk ipliğine bağlı. Her şey, bir trafik kazasına, bir kalp krizine, bir anlık şehvete, bir dikkatsizliğe, bir kıvılcıma… Sahip olduğumuz hiçbir şeye sahip değiliz ve bizi yozlaştırıp kör ettikleri için onlar bize sahip oluyorlar. Şu an Acun’un önündeki mavi kutu, yarışmacıya sahip olmuş durumda.

A- Olabilir. Sen hayata benzetiyorsun, bana ise ölüm anını düşündürüyor bu yarışma. Bu fark belki aramızdaki yaş farkından ileri geliyor. Benim yaşıma [61, annem duymasın] geldiğinde sen de ölümü hayattan çok daha fazla düşüneceksin. Senin önünde hayat var, benim ise ölüm. Aaaaa, 750 çıktı kutudan, ay ay ay! Zavallı!





Aslında bu konuşmaya o yarışmadaki kişilerin asla kararları kendi başlarına verememelerini, sürekli seyirciler arasındaki yakınların ‘aç, açma, parayı al gidelim’ gibi müdahalelerini hayatımızdaki iş, evlilik, yaşam şekli ve tercihlerimize sürekli etki etmek isteyen ve bizleri asla yalnız ve özgür bırakmayan insanlara bağlayıp gevezeliğimi uzatmaya niyetliydim; ama adamın 500.000’i/Ali Kırca’yı kaybetmesinden birkaç saniye evvel annemin yarışmaya dair ağzından çıkan son sözleri bende 220 volt etkisi yaratınca susakaldım. Sadece adamın allak bullak yüzüne bakıp “oh olsun!” diyebildim. O’nun kadar dindar olmadığımdan mı bilmiyorum, hala bu yarışmayı ve yarışmanın finalini ‘ölüm anına’ benzeten ve kendince bir tefekküre dalan annemin sözleri ise zihnimde yer etti. Yüksek tansiyon ve kalp hastasıydı annem, son üç dört yıldır her gün 4 tablet ilaç almak zorunda, her biri farklı bir işleve sahip olan. Geçen sene, salak eczacı Delix plus yerine yanlışlıkla plus olmayan Delix vermişti de annem ikinci gün fenalaşmıştı, bu bile yeter bir insanın yaşamak için birkaç küçük tablete mahkûm olduğunu düşünüp kendisini kötü hissetmesi için. Orson Welles’in I know what is to be young, but you don’t know what is to be old şarkısı gibiydi sözleri.



O gecenin 72 saat sonrasında babam kalp krizi geçirdi. Hayatı boyunca iki elin parmaklarından az ilaç yutmuştur sanırım. En son iki sene evvel tansiyonu yükseldiğinde bir koluna ben, diğerine annem girmiş ve tüm itirazlarına rağmen zorla doktora götürmüştük, yapılan tahlillerde turp gibi çıkmış, sadece biraz dinlenme tavsiyesi ile ayrılmıştı oradan. Anneme çektiğimi ne kadar düşüyorsam, babamdan da o kadar uzağım karakter veya yaşayış şekli olarak: Yerinde durmaz, benim gibi tembelin şahı değil, bu yaşta [62] ateş parçası gibidir, çalışmayı hala bırakamaması da bu yüzden, emekliliğin ne olduğunu anlayamadı hala. Ben sevgilimi, arkadaşlarımı, hatta bebişimi bile üşengeçliğimden ötürü kimi zaman ekerken, babamın tembellik yaptığını hiç görmedim, öf bile dememiştir… Öyle ki yaz boyunca her Allahın günü Gümüşyaka’ya gitti geldi. (Topkapı-Gümüşyaka 80km) Fakat bir yandan, bunca hareketliliğin, koşturmacanın artık onu yorduğu da yüzünden belliydi, check-up, tahlil, kontrol gibi lafları ağzıma tıkaması ait olduğu jenerasyonun doktora verilen parayı sokağa atılmış olarak görmesi yüzündendi ayrıca.

Derken bir gün PAT! diye düşüverdi, derhal hastane, acil servis, anjiyo, yoğun bakım. Üç gün serviste bakım, ardından iki hafta ev istirahati. Bir ton ilaç.



Hayatı boyunca çalışmış, yokluktan, sıfır noktasından çıkıp tırnaklarıyla kendisine bir yaşam kuran babam, bu yaşıma kadar onun kadar çok seveni olan birini görmediğim babam, beş senede bir ancak başı ağrıyan ve bir apranaxla düzelen babam, kızartma ve kavurma canavarı, boğaz düşkünü babam, aptal bir kalp damarının %90 tıkanması yüzünden kriz geçirmiş, hastaneye kaldırılmıştı. Her şeye VARIM diyen birinin gün gelip de yatağa düşüp YOKluğun sınırından dönmesi, en çok o insanı dehşete düşürüyor. Yoğun bakım odasında yanına ilk girdiğimde gözleri sadece şaşkın ve ne olup bittiğini anlayamaz halde bakıyordu bana. ‘Neden böyle oldum?’ diye soruyordu sanki. (Yemin ediyorum aklıma İvan İlyiç’in Ölümü geldi.) Kendine acıdığını hissettim o an, benim içim acıdı. Renk vermeyip hafifçe gülümsedim yanına ilişip, “ah ah ah güzel adam, benim güzel babam, şu sıkıntıyı atlattıktan sonra beni IKEA’ya götürür müsün?” diye fısıldadım. İlk sözlerim bunlardı söylediğim. Öylesine baktı yüzüme. “Doktorlar anjiyonun çok iyi geçtiğini, her şeyin yolunda olduğunu söylediler. Biraz dinleneceksin, sonra eskisinden de iyi olacaksın inşallah. Daha IKEA’ya gideceğiz.” Gülümsedi, yavaşça tamam diyebildi. Akşam gene geleceğimi söyleyip yak ucunu öptüm ve sonra çıktım yoğun bakım odasından.



Bu konuşmayı dışarıda bekleyen anneme anlatmamın ardından kadın az kalsın çantasıyla kafama vuracaktı, koridorda “aaaa! manyak mısın, ne IKEA’sı ya!” diye bağırdı bana. Babam gibi hayatında hastaneye gitmemiş birinin o an yalnız yattığı yoğun bakım odasında aklından neler geçirdiğini tahmin edebiliyordum oysa ki. Yanlış bir şey yapmadığını düşünüyordu sanırım, sinir bozacak kadar iyi bir eşti, örnek alınamayacak kadar kusursuz bir babaydı, onun hakkında zaten yazmıştım daha evvel. Anneme keşke anlatmasaydım diye sonrasında hayıflandığım o konuşmada ise, ‘böylesine iyi olmaya çalıştım, ama işte her şey boş, hepsini kaybettim’ diye aklında olumsuz düşünceler geçmesin istediğimden, aslında her şeyin yolunda olduğunu, hiçbir şey kaybetmediğini ona hissettirmeye çalışmıştım kendimce. O an buna inanmaya ihtiyacı vardı, kendisi için üzülüp düştüğü yatakta acz duymasın diye.



Hayat bu kadar ölüm işte. Kalp krizi sürekli gidip geldiği, yakınlarda hastanenin olmadığı yazlık evde çıkabilirdi karşısına, evinde sabahın dördünde yakalayabilirdi onu, bir şehirlerarası yolda bulabilirdi de. O zaman IKEA vurgusu da anlamını yitirecekti. Bir gün sonra servise indirildiğinde ise artık emekli olması gerekliliğini bir kez daha hatırlattım ona, Süleyman Peygamber’i anlatarak. Haklısın dedi. Biliyorum ki bir hafta sonra unutup gidecek her şeyi. İlaçlarını düzenli alsın ve devam etsin kontrollerine, başka bir beklentim yok, O duramaz yerinde. Bununla birlikte, artık yaşamak için yemek formatından yaşamak için ilaç almak şeklindeki dönüşüm, babamın da hayatını ve artık olaylara yaklaşımını bir nebze olsun değiştirecektir sanırım.



Bize gelince, teknik olarak öleceğimizi kabul ediyoruz. Fakat kalbimizin derinliklerinde ölümsüz olduğumuzu hissediyoruz. Kendimizi sürekli yüceltiyoruz, yok olmayı birtürlü içimize sindiremiyoruz. Philippe Aries, hayatı ‘hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp, hiç yaşamamış gibi ölenlerin resmi geçidi’ olarak tanımlar. Kendi adıma sanki sadece intihar edersem, ölecekmişim gibi hissediyorum.

Aslına bakılırsa sahip olduğumuz hiçbir şey yok.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Zamyatin'in Buz Pateni Gösterisi Üzerine...

Birkaç hafta önceye kadar Yevgeni Zamyatin’i bir Rus artistik patinaj/buz dansçısı-sporcusu [her ne boksa o] ismi sanıyordum. Hatta hayalimde ince yapılı, uzun boylu, soğuk suratında gülümseme sonradan yapıştırılmış gibi görülen, katıldığı her yarışmada altın madalyanın en büyük favorisi olan yirmilerinde bir adam canlanıyordu. Evet, bu aslında buz dansçısı ismi olmalıydı.



Öyle olmalıymış gibi düşündüm ama yanılmışım. Bu adam bir yazarmış meğerse. En azından Rus olduğu tahminim yanlış çıkmasa da, 20. yüzyılın başlarında yaşadığını, çok sıra dışı bir hayat sürdüğünü ve bunca zamandır kendisinden habersiz/bilgisiz kaldığımı, ancak BİZ adlı eserini okuduktan sonra öğrendim. Mor renkli kapağıyla kitapçıların raflarını ‘süsleyen’ Biz, doğrusu hemen dikkatimi çekmişti ilk gördüğümde, lakin listem kabarık olduğu için “köftehorlar, kitap satılsın diye uygulanmadık pazarlama tekniği bırakmadılar memlekette, renge bak, Galatasaray forması gibi, öğğğk ” diye geçirmiştim aklımdan. Fakat yazarını görüp ansızın “ulan bu artistik patinajcı ne zaman kitap yazmış ki?” sorusu belirdi zihnimde, arka kapağında Ursula Le Guin’in “şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim kurgu roman, klasik bir karşı ütopya” notunu okuyup bir siktir çektim, “1984’ten de mi etkileyici yani? Cesur Yeni Dünya’dan daha mı sarsıcı? Ah siz kadınlar, mor renkli olsam beni bile beğenirdiniz zati” diye mırıldandım. Fakat eve gidip vikipedia’da kitabın yazıldığı tarihin 1920 senesi olduğunu okuyunca ‘Turabi, orda dur abi’ moduna geçtim, durakladım. Saydığım iki klasikten de daha evvel kaleme alınmıştı BİZ. Üstelik, verilen bilgilerde Hem Orwell’in, hem de Huxley’in Zamyatin’in eserinden etkilendikleri belirtiliyordu. Buz dansçısı olmamasının yanı sıra, kitabın kapağı mor da olsa bu iki kocakafayı etkilediğine göre ibne de [metaforik anlamda ibne, yoksa bana ne cinsel tercihinden] değildi bu Zamyatin. Okumak şart olmuştu kitabı. Kasiyer kıza kitabı renkleri görülmeyecek şekilde ambalajlamasını söyleyip aldım, okumaya başladım.







Kitabı ve konusunu anlatacak değilim, ama değinmek istediğim meseleye gelinceye kadar biraz tanıtmam gerekiyor BİZ’i. 26.yüzyılda geçen bir kara ütopya/distopya kaleme almış Zamyatin. Kabaca birkaç kelam etmek gerekirse, insanlar ‘ben’liklerinden kopartılıp, ‘biz’e dönüştürülür, isimleri yoktur- kimlikleri kendilerine verilen numaralarla [I-330, O-90 gibi] belirlenir, herkes aynı üniformayı giyer, mahremiyet diye bir şey söz konusu değildir.– duvarlar camdan, herkesin her şeyi görebileceği/hiçbir şeyi kimseden saklayamayacağı bir düzene aittir. Özde ise dinin yerini bilim ve matematik almıştır, sanki bir ‘matematik şeriatı’ söz konusudur eserde. Özgürlük, kavram olarak suça teşvik, hatta azmettirme olarak ele alınır, çünkü özgür olmayan kişinin suç da işleyemeyeceği varsayılmaktadır. Eserin dikkat çekici noktalarından biri de tasarlanan bu geleceğin dünyasında hayatın bir makinenin dakikliği ile sürmesidir, devasa bir fabrika gibidir toplum; kimin ne zaman neyi ne şekilde yapacağı, nereye gidip nereden geleceği, kiminle ne zaman görüşüp nerede sevişeceği [cam duvarlara perdeler sadece ‘sevişme saatinde’ indirilebilir, süresi de 30 dakika. Sevişilecek kişi için önceden İdareye o kişi adına kaydolunur filan] gibi hayatın her anı zaman çizelgesiyle belirlenmiştir. Zaten ÇİZELGE kavramı Zamyatin’in distopyasında bir tür AMENTÜ yerine geçer. Aslında tüm ideal insanı bir Makine yapmaktır. Makine gibi çalışan, makine gibi tamir ve bakım gören, makine gibi sorgulamayan, makine gibi mükemmel insanlar. Hatta TEKDEVLET Gazetesinin şu haberi, aslında kitap hakkında zırvaladıklarımın özünü oluşturuyor:



SEVİNİN!

Bugüne kadar sizin yarattığınız makineler sizden daha kusursuzdu. Ama bundan böyle siz de kusursuz olacaksınız.”



Yayınlanan tek ve biricik gazetedeki bu haber, eserde anlatılan toplumu oluşturan insanların –her şeye rağmen- o ana kadar kusurlu olduklarının biri itirafı niteliği taşır; makine gibi çalışmaktadırlar, sevişme saatinden kitap okuma saatine, mesaiden uyku saatine kadar herkes tek bir düzen altındadır, hiç kimsenin zaten mahremiyeti yoktur vs., ama gene de mükemmel değildirler. Çünkü bazen “hasta olmaktadır”, burada sözü edilen “hastalık” ise HAYAL GÜCÜ’dür. İnsanın yarattığı makineler kadar mükemmel olmasının yolu da bu hastalığa, yani hayal kurmasına mani olacak bir ilaç kullanmasından geçer. Bu sayede makineler gibi değil, gerçek birer makine olacaktır insanlar.



Yevgeni Zamyatin’in biyografisini okuduğumda karşıma enteresan şeyler çıkıyor: Bolşevikler’e destek verdiği için eski düzen tarafından takibata uğradığı, hatta hapse atıldığı, Bolşevik Devrimi’nden sonra da düşünceleri muhalif görüldüğünden bu defa Bolşeviklerce hapse de değil, hücreye kapatıldığını öğrendim. Hatta BİZ, hücrede yazdığı, sonra gizlice yurtdışına çıkarılıp Rusça’dan evvel İngilizce basılmış bir kitabı Zamyatin’in. Yeni düzende, Sovyet komünizmini eleştirirken aslında insan doğasına dair “hayal gücünüzden, duygularınızdan koparılmak, yani makineleşmek insanın başına gelebilecek en kötü şeydir, ancak o vakit insandan geriye kendisine dair bir şey kalmaz” eleştirisini yapıyor bu ironik romanda. 1920 senesinde yazılmış kitabı okurken yazarın bana fısıldadığı bu mesaj, beni ansızın Nazım Hikmet’in 1923 senesinde yazmış olduğu o meşhur şiire götürdü:



MAKİNALAŞMAK

Trrrrum,

Trrrrum,

Trrrrum!

Trak tiki tak!

Makinalaşmak istiyorum!



Beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!

Her dinamoyu

Altıma almak için çıldırıyorum!

Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

Damarlarımda kovalıyor

Oto-direzinler lokomotifleri!



Trrrrum,

Trrrrum,

Trak tiki tak

Makinalaşmak istiyorum!



Mutlak buna bir çare bulacağım

Ve ben ancak bahtiyar olacağım

Karnıma bir türbin oturtup

Kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!



Trrrrum

Trrrrum

Trak tiki tak!

Makinalaşmak istiyorum!





Büyük şair olmak başka bir şeydir, zaten şairlik tamamen tanrısal bir yetenektir insana verilen. Toynbee’nin değişiyle “şiir, vahyin diline benzer. Anlamı semboliktir çoğu zaman ve aklın diline tercüme edilemez.” Bu nedenle şiirin (ama “şiir gibi şiir”den bahsediyorum, lay lay lomdan değil) üzerimizdeki etkisi de ruhumuz sanki depreme tutulmuşçasına şiddetli oluyor. Murathan Mungan’ın Yalnız Bir Opera’sını anımsayın, Sezai Karakoç’un Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine'sini, veya az sonra yerden yere vuracağım Nazım Hikmet’in Piyer Loti’sini… Bunlar öyle şiirler ki, insanın içinde saklı, açığa çıkmamış ama çok hassas bir yere dokunuyor sanki. Şair bir mikroskopla kalbimize bakıyor gibi, bilmediğimiz yanlarımızı dahi açığa çıkartıyor mısralarıyla. Aslında bizi insan yapıyor böylesi şiirler. Bu ve benzerlerini okuduğumuzda tökezliyoruz, titriyoruz. “İnsanım ben!” diye sessizce haykırıyoruz çevremize, “çok hücreli bir organizma olmanın ötesinde, insanım.” Camus, Sishyphos Söylencesi’nde Uyumsuz karakterini tasvir ederken “Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, yemek, çalışma, uyku ve aynı uyum içinde salı, çarşamba, perşembe ve cuma, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün ‘NEDEN?’ yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. Bıkkınlık makinemsi bir yaşayışın sonundadır, aynı zamanda bilincin hareketini de başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışı sonuç takip eder, yıkım ya da iyileşme.” diye yazar. Makineleşmiş hayat insanı “insan olmaktan” çıkarır çünkü, onu da makineleştirir.



BİZ romanında toplumda bir meslek olarak şairler de var, görevli TEKDEVLET’i yüceltmek, matematiği, Taylorizm’i övmek, bilimi ve makineleşmeyi poh pohlamaktır onların işi; sevgi, aşk, nefret gibi duygular ise tümüyle dışındadır ele aldıkları konuların. Şiir, materyalist bir sistemin yağcısı olarak kullanılmıştır düzen tarafından.

BİZ, 1920 senesinde yazıldı ancak yurt dışına kaçırılması İngiltere’de ilk baskısını yapması 1924 senesini buldu. Öncesinde bu romanı kimse bilmiyordu.



Nazım Hikmet yukarıya koyduğum Makinalaşmak başlıklı şiiri de 1923 senesinde yazdı. Doğal olarak O’nun da BİZ’den haberi yoktu. Ama aslında savunduğu, hatta methettiği, örnek gösterdiği, kendisine hedef olarak belirlediği makineleşmek, maddi medeniyetin insanî olanher türlü unsuru toprağa gömmesinden farksız görünüyor bana. (Şimdi biri çıkıp bana Üstad’ın “Yalnayak” isimli şiirini söyleyip aslında ne demek istediğini anlatmasın. Yukarıda alıntıladığım şiir için yazıyorum bunları, o başka, ötekisi başka.) Öngörü yeteneği ve hayal gücü Nazım Hikmet’ten çok daha ileri olduğu anlaşılan Zamyatin ise, makineleşmenin, materyalizmin nelere mal olacağını anlatıyor eserinde. Enteresan olan bir başka nokta da şu: Bütünüyle farklı siyasi sistemlerin yaşam sürdüğü T.C. ve CCCP, bütünüyle farklı görüşlerdeki bu iki sanatçının kendi topraklarında okunmasını seneler boyu yasaklamış. (“En iyi devlet, hiç olmayan devlettir” diyen Thoreau’yu mezarında selamlayalım bu vesileyle, daha 16. yüzyılda “Devlet, uyruklarının hangi kitaplarını okuması gerektiğini denetlemelidir.” Şeklinde buyuran ve hiç ölmeyecek olan Hobbes’a da orta parmağımızı gösterelim.)



BİZ, en büyük sanatçımızın, diğer şairlerden çok daha üstün ve ‘insan’ gördüğüm Nazım Hikmet’e karşı derin bir hayal kırıklığına uğramama yol açtı. Doğamızı ve gerçekliğimizi çözemeyip, ülkesinin fakirliğini ve geri kalmışlığının reçetesini insanın makinalaşması olarak gören Nazım, aslında tipik Bolşevik düşüncesinin kuru bir ürününden farksızmış meğerse. Makinalaşmak şiirini yazdığı 1923 Moskova’sı, katı sosyal disipliniyle üretimde endüstriyel verimliliğin (Taylorizm) üzerinde güneşin doğup battığı her şeyden daha önemli olduğu, köylü bir toplumdan kırk sene içinde uzaya insan gönderebilecek bilimsel ve teknolojik yeterliliğe ulaşacak Sovyet yönetiminin kalbinin attığı yerdi. Nazım Hikmet’in ülkesi için candan ve içtenlikle hayal ettiği Makinalaşmak da böyle bir şeydi. O dönem emperyalist devletlerin üzerinde at koşturduğu Türk Toprakları -kendince- ancak böylesi bir değişimle kurtulabilirdi. Bu, Nazım'ın tüm iyiniyetine rağmen Toynbee'nin sözünü kıçından anlamaktan farksızdı: Bu defa da aklın dilini şiire dönüştürmeye çalışıyordu.



Artistik Patinajcı olmadığına BİZ’i okuduktan sonra karar verdiğim Yevgeni Zamyatin ise, kitabıyla Bolşeviklere “insanlara makine muamelesi yapar, sadece endüstriye ve bilime taparsanız, sonunda nanayı yersiniz” diyordu.



Zamyatin, Nazım Hikmet’i döver bence. Hatta mezarından orta parmağını bile gösteriyordur ötekine.







(Not: Ben aslında ne yazacaktım diye bakıyorum şu an yazıya... Yemin ederim bunlarla hiç alakası yoktu kafamdakilerin, Nazım Hikmet'in değil, modern/makineleşmiş çağımızın eleştirisi yapacaktım. Ben kim, Nazım'a bok atmak kim? Tövbe.)

7 Ekim 2009 Çarşamba

Bir Ay.


-->
Bir Ayın Kısa Özeti:
1- Adana Demir Spor- Livorno Tiyatrosu:
"Endüstriyel Futbola Karşı El Ele"
"İşçiler Kardeş'CHE' mücadele ettiler."
"Türk ve İtalyan Solu yeşil sahada buluşuyor."
İtalya Seria A takımlarından Livorno, Adana Demir Spor'un davetlisi olarak Adana'ya gelerek özel bir maç yaptı bu güzide kulübümüzle. Devlet Demiryolları bünyesindeki kişilerce kurulduğundan işçi takımı olarak bilinen, taraftar grubu Mavi Şimşekler'in (en az Beşiktaş'ın Çarşı'sı kadar) sol tandanslı tezahürat ve pankartlarla kendilerinden söz ettirdiği 2. Lig 4. gruptan bir takımdır Adana Demir Spor. ADS davet etmiş Livorno'yu,"siz de işçi takımısınız, biz de işçi takımıyız; siz komünistsiniz, biz gomünistiz, e o zaman kardeş olalım" önerisiyle maç yapacaklar, bunu da karnavala dönüştürecekler.
Ne güzel.
Livorno hakkında söylenecek çok şey yok. Bir işçi kenti. Halkı emperyalizme karşı en tepkili İtalyan Şehri diyebiliriz. İtalyan Komünist Partisi bile 1921 yılında bu kentte kurulmuş. İtalya'da yapılan genel seçimlerde Livorno'nun içinde bulunduğu Toscana (Tuscany) bölgesi her zaman Komünist partilerin ülke çapında en fazla oy aldığı yer olmuş.
Peki Ama, Adana'da komünist/sosyalist/özgürlükçü/devrimci partiler ne kadar oy alıyor ki, Adana Demir Spor Livorno ile kardeş takım olmuşlar diye merak ettim.
2008 senesindeki genel seçimlerde, Adana'daki tablo şöyle. Yani, Türkiye Komünist Partisi bütün oyların 1721'ini (oyların %0.19'unu) almış, Özgürlük ve Dayanışma Partisine de 1516 oy verilmiş, bu da %0.17 oy ediyor.
Maçın oynandığı Adana 5 Ocak Stadı 17,000 kişi kapasiteli ve maç sırasında da tıklım tıklım dolu, gerçekten şölen havası görüntülerinin yaşandığı bir ortam. Sanırsınız ki Adana'nın komünist insanları stadyumu doldurup hem sahadaki kardeş'CHE' mücadeleyi alkışlayacaklar, hem de futbola sokulan emperyal endüstriye tekilerini haykıracaklar. Adana bir işçi şehri ya, Adana Demir Spor da o işçi şehrinin işçi takımı.
Hassiktirin gidin ya. Adana'da TKP ve ÖDP'ye verine oy sayısı toplam 3237, şehirde kullanılan oyların %0.36'sına tekabül ediyor bu. Bunların hepsini 5 Ocak Stadına çağırsak tribünlerin 1/4'ünü bile dolduramayacaklardı.
Bitmedi. Bu iki partinin Türkiye Genelinde aldıkları oylar da, Adana'da aldıkları oylarla kıyaslandığında daha fazla, yani Adana hiç de işçi şehri, devrimci nitelikte aktivitelerin yaşandığı bir kent değil.
E bu stadı yıkan, ortalığı ayağa kaldıran taraftarlar iddia edildiği gibi sıkı solcu, emperyalizm karşıtı, devrimci tipler değilse, kim ulan bu çapulcular?
Bu samimiyetsizliğini biz yutmuyoruz ama sadece İtalya'nın değil, Avrupa'nın en solcu takımını kandırmakla elinize ne geçecek ey Adana Halkı? 

2- 02.08.2013 tarihli edit: Bu maddede yazılanlar, görülen lüzum üzerine kaldırılmıştır.


3- Haziran ve Temmuz aylarında yazlığa yerleşen ve “İstanbul çok sıcak, burası en azından esiyor, orada öleceğimi hissediyorum, nefes bile alamıyorum” diyen annem, Ağustos’un ikinci yarısında, yani ramazanın son on gününde ani bir kararla umreye gitti tüm itirazlarımıza rağmen. Onca endişe ve korku yersiz değildi, hem kalp hem de yüksek tansiyon hastası 60’ını geride bırakmış bir teyzedir sonuçta. Üstelik içinde bulunduğu, birlikte gittiği grup akıllara ziyandı: Defalarca hastaneye kaldırılmış, ileride derecede şeker hastası olan 130kiloluk dünürü/kardeşimin kayınvalidesi, klinik olarak manik-depresif teşhisi konmuş, doktor raporlu M. amca/kardeşimin kayınpederi, kardeşimin eşi, kardeşimin biri 9 diğeri 4,5 yaşında olan iki çocuğu. Tek normal ve sağlıklı olan gelin olacak kız yani. Kopardığım onca kıyamete ve terbiyesizlik boyutuna varan isyanıma rağmen beni dinlemedi annem ve gitti bu tuhaf grupla. Hiçbir olumsuzluk da yaşanmadan, gittiğinden çok daha sağlam ve sağlıklı olarak geri döndü bayram ertesinde. Dönüşünün ardından burada bir haftayı cin gibi geride bıraktıktan sonra da gene ahh, vahh demeye, sızlanmaya başladı Bunun üzerine ilk tepkim “meğer bu şeytan kadın rol yapıyormuş, hasta olsa oralara gidemez, hadi gitse de daha fena ve sağlıksız dönerdi” şeklinde olsa da, tekrar kendime baktım: Ramazan ve dini motivasyon öylesine büyük bir güce sahip ki, benim gibi çılgın bir sigara müptelası bile 15 saat sigarasız durabildi söz gelimi. (Açıklama: Günde iki paket sigara içiyorum, kırk yaşımda benimki kalkmayacak sanırım.) Ayrıca, gene kendi adıma itiraf etmeliyim ki ramazanda –inanılması güç- normal zamandan çok daha sağlıklı besleniyordum ben, günde en az bir litre su içerdim mesela, mutlaka meyve yer, zayıf düşme korkusuyla da vitamin alırdım. Sigaranın azalması da cabası. Ramazandan sonra ise bunların hepsi uçtu gitti. Oruçluyken daha sağlam ve dinç olduğumu düşünmek bana bile tuhaf geliyor. Tek problemim uykuydu, geceleri uyuyamadığımdan gündüz ruhtan farksızdım o kadar. Gene de diğer açılardan böylesine iyiyken halim, annemin de kendini o sıcakta, o koşturmacada, üstelik oruçla daha iyi hissetmesi doğaldı. Motivasyon beraberinde titizliği de getirince en büyük zorluklar kolaylaşıyor.

4- Kasım ayının ilk haftası Antalya-Kemer’de beş yıldızlı bir otelde iş toplantılarına katılacağım. Neden kasım? Neden Temmuz değil? Nedir bu talihim? Bu sene tatile çıkamadım diye hayıflanırken Antalya üzerimde montla gidecek olmak bana kaderin orta parmağını göstermesi mi? Rus da kalmamıştır oralarda. Neyse, zaten beni ilgilendirmiyormuş Ruslar, sevgilim öyle söyledi.
5- Kasım ayının üçünde hasret sona eriyor! (Anneperi facebook’da sorup duruyordun, işte cevabı) Slayer, bir rivayete göre son stüdyo albümlerini çıkaracak ve üç yıllık sessizlik belki de bu son albümleriyle sonsuza dek sona erecek. Albümün ismi The World Painted Blood. Bazı şarkılar youtube’da yayına kondu bile, üstelik Reing in Blood kıvamında, çok hızlı ve sert bir soundû var.Kerry King ve Jeff Hanneman 45 yaındalar, Tom Araya 48, Dave Lombardo 44… Bu yaşlı adamların nasıl hala böyle şarkılar yapabildikleri/çalabildiklerini anlamak mümkün değil, saygıyı fazlasıyla hak ediyorlar. Sizi seviyorum ulan!!! (Gregor seni de seviyorum.)


(Madafaka, tamam seni de seviyorum… Yeni albümün isim parçasını da sana hediye ediyorum. Bir ara bakire kedi bulup yakalım, ne dersin?)