27 Ekim 2009 Salı

Var mısın Yok musun? (veya 'Aile Bağları Üzerine V)



Geçen gece, kendimi FIFA 2009’a kaptırmış çılgınca bu oyunu oynarken üst katta bir gürültü koptu; sevinç çığlıkları, alkışlar, zıplamalar filan. Taşındıkları günden bu yana öyle sessizler ki, gece yarısı birden böylesine kopmuş olmaları şaşırttı beni, anlamaya çalıştım ama nafile. O saatte önemli bir maç yoktu bildiğim, ya iddaa veya loto türü bir şans oyununda para kazandıklarını, ya da uzun zamandır bekledikleri (mesela teyze kızı dördüz doğurmuş veya zengin amcaları ölmüşcesine) güzel bir haber aldıklarını düşündüm, öylesine mutlu geliyordu sesleri. Neler olup bittiğini öğrenmem mümkün değildi zaten, tekrar oyunuma döndüm ve unuttum az evvel olanları.



Sabah işe gittiğimde, ofistekilerden birinin diğerine dün gece TV’de izlediği “Var mısın, Yok musun?” yarışmasında ilk defa 500,000TL tutarındaki ödülü nasıl kazandığını anlatır, diğeri de elektrik kesik olduğu için izleyemediğine hayıflanırken, kulak misafiri olduğum bu diyalog sayesinde üst kattakilerin neşesi bir anlam kazanmış oldu. Gülümseyecek oldum, ama iki hafta önceyi anımsadım, babamın geçirdiği kalp krizine sayılı günler kalmışken o gece annemlerde kalmıştım; babam erkenden uyumuştu, annem de heyecanla Var mısın, Yok musun’u izliyordu. Gidip arka odada NBA TV’yi açmak yerine, o aralar aramızın limoni olduğu annemin yanında oturdum iyi çocuk pozunda. Fakat bunca zamandır bir kere olsun izlemediğim ve üstelik hiç ilgimi çekmeyen bir şeyi pür dikkat seyrediyordu, hem ne menem bir yarışma olduğunu öğreneyim, hem de kadını konuşturayım da aramızdaki kara bulutlar biraz dağılsın diye sormaya başladım:



Ben- Annecim bu nasıl bir yarışma? Soru yok, yetenek yok, marifet desen hiç yok. Kutularda çeşitli miktarlarda para var, yarışmacı sadece tahmin ediyor değil mi?

Annem- Aynen öyle. Bunu bir yarışma gibi izleyemezsin, eğlendiren, düşündüren, üzen bir şey bu.

B- İyi ama inanılmaz popüler bir şey bu, herkes bunu izliyor ama ortada bir rekabet yok, kişinin bir becerisi yok. Sadece tahmin. Yani aslında yarışmanın formatı çok saçma annecim ya.

A- Dedim ya, bu bir yarışma değil. Aslına bakarsan hayatın ta kendisi.

B- Nasıl yani?

A- Şimdi şu sahneye bak: Hamdi Bey, 122.000TL teklif etti yarışmacıya, normal olarak kutuyu açmasını istemiyor, bu teklifle “İki seçeneğin var, 500.000TL veya 750TL arasında gidip geliyorsun, biz sana 122.000TL verelim ve çık git bu yarıştan” diyor adama. Adam 500.000 istiyor ve çok yakın, kutuda ya 500.000 var, veya 750TL. Yarışmacı adama bak, ne halde.”

B- Bu nasıl bir uçurum böyle, ama bunca zamandır yayınlanıyor bu program, hiç kimsenin 500.000 kazanamamış olmasını doğrusu aklım almıyor. Paçasından bal akan biri çıkamadı mı yani şuraya?

A- Ah oğlum… Buraya çıkan hiç kimse tek başına değil ki. Asla kimse yalnız bırakmıyor. Kendi haline bırakmıyor. Seyirciler arasında kimisinin karısı, kiminin anası, babası, oğlu, kardeşi var. Bırak konuşarak müdahalelerini, sussalar dahi varlıkları, bakışları, mimikleri bile yetiyor yarışmacıyı etkilemeye.

B- Gene de sinirleri sağlam biri soğukkanlılığını koruyarak yarışmayı sürdüremiyor mu? Hep sümsükleri mi çıkartıyor Acun buraya?

A- Anlatamam şimdi sana. Sandığın gibi değil.

B-Peki annecim, kızma.

A- Kızmadım.

B- Peki o zaman. Fakat benim anlamadığım şey, neden bu kadar popüler bu program? Her gün bir önceki gece çıkan yarışmanın kritiğini yapıyor insanlar, internette sayfalarca haber çıkıyor günü gününe. Şöyle bir bakınca Çarkıfelek bile bundan daha fazla yarışmaya benziyor. Millet nasıl bağlandı bu yarışmaya, başkasının kazandığı veya kazanamadığı paralardan kime ne?

A- Bu çok tuhaf bir şey, anlatması zor.

B- Yani, sunucu erkek, ortada çıtır hatunlar yok, şarkı-türkü var mı bilmiyorum ama gerilim filmi gibi herkes donup duruyor dakikalarca. Şu adamın yüzüne bak anne, sanki kırk katır mı, kırk satır mı diye sormuşlar da, ölümlerden ölüm beğenecek kendine… Herkes de bunu izliyor ya.

A- Bu bir ölüm anı gibi aslında.

B- Ölüm mü?

A-Bana öyle geliyor. Ben onu hissediyorum bu sahnelerde.

B- Hangi açıdan ölüme benziyor?

A- Bak şimdi, yarışmacı en düşük miktardaki paradan başlayarak kazana kazana daha yüksek meblağlara gelmeye çalışıyor, dediğin gibi şansının yardımıyla 500.000TL’ye kadar gelip orada da şansına göre tercihte bulunuyor.

B- Eee, ölüm nerede burada?

A- Nasıl anlatsam… Yarışmacının kazanacağı para arttıkça, kendisine bir güven geliyor sonraki safhada. Hedefine ulaşacağına dair kendisine güven geliyor, bunun bir şans işi olduğu gerçeğini unutuyor bir anda. Şu yarışanın durumu gibi (500.000TL mi, 750TL mi diye ekranda duran) pek çok kişi geldi buraya, hepsi de ödülleri arttıkça havaya girdiler, şişindiler ve ‘kazandım ben herşeyi’ havasına girdiler. Ama son adımda, avuçlarını yalayıp gittiler ve işte bu yüzden herkes üzüldü onların durumuna.

B- İnsanlar kendilerini o kişilerin yerine koyuyordur ki, bu normal zaten. Ama hala ölüm yok anne?

A- Bak şimdi, bir hayat yaşarsın, her şeyiyle güzel ve doğru gelen. Ama son nefesinde, canın çıkarken isyan edersin neden böyle oldu diye, neden ölüyorum diye, aklın karışır, şüpheye düşersin, imansız gidersin ve hepsi, tüm hayatın berbat olur. Kazandıklarını, yaşadığı ve yaşattığı güzellikleri bir anda yitirebilir insan, hepsi değerini kaybeder… O son nefes var ya, aslında insanın son kararıdır, imanlı mı, imansız mı gideceğine dair bir karar anıdır. Kazanırsın, ilerlersin, ama vardığın son noktada vereceğin karar seni 500.000TL’ye de ulaştırabilir ve hayalin gerçek olur, tepetaklak 750TL’ye de düşebilirsin, kös kös çıkarsın sahneden. Böyle işte, şu yarışmacı adamın sessizliği ve kutusunu açıp açmamaktaki tereddüdü işte buna benziyor.

B- Hmm, anne, ben sana ne kadar benziyorum ya… Ne kadar kabul etmesen de ben senin öz oğlunum belli.

A- Değilsin. Olamazsın, böyle kaba ve kırıcı bir çocuk istemedim ben, sana hala sinirliyim.

B- Yaağaağğğ… Peki, ama az evvel söylediklerine bir daha döneyim, dediklerin tutarlı kendi içinde, ama bakış açın bu yarışma için şimdi çok daha değişik şeyler düşündürdü bana. Var Mısın Yok Musun’u sen ölüm ile özdeşleştiriyorsun, fakat daha çok hayat kavramına daha yakın geliyor aslında şimdi bana, evet, bu oyun hayatın ta kendisi anne.

A- Sen ne düşünüyorsun peki?





B- İnsan hayat basamaklarında yavaş yavaş çıkar, ve hep bir şeyler kazanır bu süreçte. Bilgi kazanır, para kazanır, arkadaş kazanır, beceri kazanır, tecrübe kazanır, aşk kazanır. Kazandıkça kendine güveni artar, kendine güveni arttıkça da şımarır. Para insanı şımartır, çok parası olan kişi hiç fakirleşmeyeceğini düşünür, bu ihtimali siler kafasından ama bir deprem, bir yangın, bir kriz patlar, sıfırı tüketir birden. Çok dostu olduğunu düşünen kişi, dost sandıklarının kendisini ne için sevdiğini asla bilemez ve hep etrafında bir sevgi halesi ile dolaşacağını zanneder, ama öyle şeyler yaşanır ki umulmayan, en yakın bildikleri bile uzaklaşır kendisinden. Gücüne, zindeliğine güvenir, kendisini yıkılmaz bir burç gibi hayal ederken, bir mikrop veya virüs girer bedenine, bir milyon olur onlar zamanla ve savaşamaz o kişi bir milyon düşmanla. Güzelliğine güvenir, bir sivilce bile yeter onu mahvetmeye. Şu adama bak, nasıl gülümsüyor, az evvel ‘Buraya 500.000 için geldim, 122.000 alıp gitmem’ demişti, ardından da ‘500.000’i kazanarak yarın Ali Kırca’nın yanına haber programa çıkamyı hayal ediyorum’ diye bir şey zırvaladı. Evet, 500.000 dört misli fazladır 122.000’den, bununla beraber talihin hep yanında olacağını zannediyor ve düpedüz şöhret aşkına dönüşmüş artık onun para tutkusu. Büyük ödülü kazanırsa Bodrum’a gidip kendisini haber yapacak paparazzileri arar gözleri. Halbuki şu kutuda 750TL de olabilir, eğer 122.000’i almayacaksa onu da riske atacak. Az evvel söylediği Ali Kırca’nın yanına oturma hayali, aslında bu adamın iç yüzünü ortaya koyuyor bence. Şu anda gözü dönmüş halde, ‘buraya gelirken 500.000’im yoktu, buradan giderken de cebimde olmazsa kaybedeceğim bir şey olmaz’ diye düşünemiyor, korkak ve garantici biri olarak 122.000’e de eyvallah demiyor, onun derdi şöhret. İnşallah kazanamaz, ağlayarak gider buradan.

A- Öyle deme, sana ne adamdan.

B- İçimden derim o zaman. Ama gene söylüyorum, biraz dağıttım, bu yarışma aslında Hayatı anlatıyor anne. Sahip olduklarını hiçbir zaman kaybetmeyeceğini düşünür insan, ama aslında her şey bir pamuk ipliğine bağlı. Her şey, bir trafik kazasına, bir kalp krizine, bir anlık şehvete, bir dikkatsizliğe, bir kıvılcıma… Sahip olduğumuz hiçbir şeye sahip değiliz ve bizi yozlaştırıp kör ettikleri için onlar bize sahip oluyorlar. Şu an Acun’un önündeki mavi kutu, yarışmacıya sahip olmuş durumda.

A- Olabilir. Sen hayata benzetiyorsun, bana ise ölüm anını düşündürüyor bu yarışma. Bu fark belki aramızdaki yaş farkından ileri geliyor. Benim yaşıma [61, annem duymasın] geldiğinde sen de ölümü hayattan çok daha fazla düşüneceksin. Senin önünde hayat var, benim ise ölüm. Aaaaa, 750 çıktı kutudan, ay ay ay! Zavallı!





Aslında bu konuşmaya o yarışmadaki kişilerin asla kararları kendi başlarına verememelerini, sürekli seyirciler arasındaki yakınların ‘aç, açma, parayı al gidelim’ gibi müdahalelerini hayatımızdaki iş, evlilik, yaşam şekli ve tercihlerimize sürekli etki etmek isteyen ve bizleri asla yalnız ve özgür bırakmayan insanlara bağlayıp gevezeliğimi uzatmaya niyetliydim; ama adamın 500.000’i/Ali Kırca’yı kaybetmesinden birkaç saniye evvel annemin yarışmaya dair ağzından çıkan son sözleri bende 220 volt etkisi yaratınca susakaldım. Sadece adamın allak bullak yüzüne bakıp “oh olsun!” diyebildim. O’nun kadar dindar olmadığımdan mı bilmiyorum, hala bu yarışmayı ve yarışmanın finalini ‘ölüm anına’ benzeten ve kendince bir tefekküre dalan annemin sözleri ise zihnimde yer etti. Yüksek tansiyon ve kalp hastasıydı annem, son üç dört yıldır her gün 4 tablet ilaç almak zorunda, her biri farklı bir işleve sahip olan. Geçen sene, salak eczacı Delix plus yerine yanlışlıkla plus olmayan Delix vermişti de annem ikinci gün fenalaşmıştı, bu bile yeter bir insanın yaşamak için birkaç küçük tablete mahkûm olduğunu düşünüp kendisini kötü hissetmesi için. Orson Welles’in I know what is to be young, but you don’t know what is to be old şarkısı gibiydi sözleri.



O gecenin 72 saat sonrasında babam kalp krizi geçirdi. Hayatı boyunca iki elin parmaklarından az ilaç yutmuştur sanırım. En son iki sene evvel tansiyonu yükseldiğinde bir koluna ben, diğerine annem girmiş ve tüm itirazlarına rağmen zorla doktora götürmüştük, yapılan tahlillerde turp gibi çıkmış, sadece biraz dinlenme tavsiyesi ile ayrılmıştı oradan. Anneme çektiğimi ne kadar düşüyorsam, babamdan da o kadar uzağım karakter veya yaşayış şekli olarak: Yerinde durmaz, benim gibi tembelin şahı değil, bu yaşta [62] ateş parçası gibidir, çalışmayı hala bırakamaması da bu yüzden, emekliliğin ne olduğunu anlayamadı hala. Ben sevgilimi, arkadaşlarımı, hatta bebişimi bile üşengeçliğimden ötürü kimi zaman ekerken, babamın tembellik yaptığını hiç görmedim, öf bile dememiştir… Öyle ki yaz boyunca her Allahın günü Gümüşyaka’ya gitti geldi. (Topkapı-Gümüşyaka 80km) Fakat bir yandan, bunca hareketliliğin, koşturmacanın artık onu yorduğu da yüzünden belliydi, check-up, tahlil, kontrol gibi lafları ağzıma tıkaması ait olduğu jenerasyonun doktora verilen parayı sokağa atılmış olarak görmesi yüzündendi ayrıca.

Derken bir gün PAT! diye düşüverdi, derhal hastane, acil servis, anjiyo, yoğun bakım. Üç gün serviste bakım, ardından iki hafta ev istirahati. Bir ton ilaç.



Hayatı boyunca çalışmış, yokluktan, sıfır noktasından çıkıp tırnaklarıyla kendisine bir yaşam kuran babam, bu yaşıma kadar onun kadar çok seveni olan birini görmediğim babam, beş senede bir ancak başı ağrıyan ve bir apranaxla düzelen babam, kızartma ve kavurma canavarı, boğaz düşkünü babam, aptal bir kalp damarının %90 tıkanması yüzünden kriz geçirmiş, hastaneye kaldırılmıştı. Her şeye VARIM diyen birinin gün gelip de yatağa düşüp YOKluğun sınırından dönmesi, en çok o insanı dehşete düşürüyor. Yoğun bakım odasında yanına ilk girdiğimde gözleri sadece şaşkın ve ne olup bittiğini anlayamaz halde bakıyordu bana. ‘Neden böyle oldum?’ diye soruyordu sanki. (Yemin ediyorum aklıma İvan İlyiç’in Ölümü geldi.) Kendine acıdığını hissettim o an, benim içim acıdı. Renk vermeyip hafifçe gülümsedim yanına ilişip, “ah ah ah güzel adam, benim güzel babam, şu sıkıntıyı atlattıktan sonra beni IKEA’ya götürür müsün?” diye fısıldadım. İlk sözlerim bunlardı söylediğim. Öylesine baktı yüzüme. “Doktorlar anjiyonun çok iyi geçtiğini, her şeyin yolunda olduğunu söylediler. Biraz dinleneceksin, sonra eskisinden de iyi olacaksın inşallah. Daha IKEA’ya gideceğiz.” Gülümsedi, yavaşça tamam diyebildi. Akşam gene geleceğimi söyleyip yak ucunu öptüm ve sonra çıktım yoğun bakım odasından.



Bu konuşmayı dışarıda bekleyen anneme anlatmamın ardından kadın az kalsın çantasıyla kafama vuracaktı, koridorda “aaaa! manyak mısın, ne IKEA’sı ya!” diye bağırdı bana. Babam gibi hayatında hastaneye gitmemiş birinin o an yalnız yattığı yoğun bakım odasında aklından neler geçirdiğini tahmin edebiliyordum oysa ki. Yanlış bir şey yapmadığını düşünüyordu sanırım, sinir bozacak kadar iyi bir eşti, örnek alınamayacak kadar kusursuz bir babaydı, onun hakkında zaten yazmıştım daha evvel. Anneme keşke anlatmasaydım diye sonrasında hayıflandığım o konuşmada ise, ‘böylesine iyi olmaya çalıştım, ama işte her şey boş, hepsini kaybettim’ diye aklında olumsuz düşünceler geçmesin istediğimden, aslında her şeyin yolunda olduğunu, hiçbir şey kaybetmediğini ona hissettirmeye çalışmıştım kendimce. O an buna inanmaya ihtiyacı vardı, kendisi için üzülüp düştüğü yatakta acz duymasın diye.



Hayat bu kadar ölüm işte. Kalp krizi sürekli gidip geldiği, yakınlarda hastanenin olmadığı yazlık evde çıkabilirdi karşısına, evinde sabahın dördünde yakalayabilirdi onu, bir şehirlerarası yolda bulabilirdi de. O zaman IKEA vurgusu da anlamını yitirecekti. Bir gün sonra servise indirildiğinde ise artık emekli olması gerekliliğini bir kez daha hatırlattım ona, Süleyman Peygamber’i anlatarak. Haklısın dedi. Biliyorum ki bir hafta sonra unutup gidecek her şeyi. İlaçlarını düzenli alsın ve devam etsin kontrollerine, başka bir beklentim yok, O duramaz yerinde. Bununla birlikte, artık yaşamak için yemek formatından yaşamak için ilaç almak şeklindeki dönüşüm, babamın da hayatını ve artık olaylara yaklaşımını bir nebze olsun değiştirecektir sanırım.



Bize gelince, teknik olarak öleceğimizi kabul ediyoruz. Fakat kalbimizin derinliklerinde ölümsüz olduğumuzu hissediyoruz. Kendimizi sürekli yüceltiyoruz, yok olmayı birtürlü içimize sindiremiyoruz. Philippe Aries, hayatı ‘hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp, hiç yaşamamış gibi ölenlerin resmi geçidi’ olarak tanımlar. Kendi adıma sanki sadece intihar edersem, ölecekmişim gibi hissediyorum.

Aslına bakılırsa sahip olduğumuz hiçbir şey yok.

22 yorum:

  1. her şeye rağmen elindeki göçüp gitmeden değerini anlayamayacak kadar acizdir insanoğlu..

    YanıtlaSil
  2. virgilius, öncelikle tekrar geçmiş olsun. birkaç nesildir ailesindeki bütün erkekleri kalpten kaybeden ve kalp hastası bir babası olan bir hatun kişi sıfatıyla, yeni bir hayata hoşgeldin diyorum sana:) karşındaki kalp hastası olunca kavganın bile tadı çıkmıyor haberin olsun. hep "ulan, benim yüzümden bir şey olmasın adama" diyerek susuyorsun. ama insan her şeye alışıyor elbette.

    gelelim süperkadın annene. sanırım insan ne için mücadele ettiyse onu kaybetmekten korkar. annenin yarışmayı ölüme benzetmesi sadece yaşıyla ilgili olamaz gibi geliyor bana. tabii uzaktan konuşuyorum ama şöyle düşünelim: muhtemelen annen hayatını ölüm sonrasına göre yaşıyordur. hedefi sonsuz bir mutluluk kazanmaktır. bu yüzden de baktığı her şeyde, o hedefi kaybetmenin korkusunu görebilir. bizler ise, hadi kendi adıma konuşayım, ben ise her şeyimi bugüne göre ayarlıyorum. oğlum için çalışıyor, sevgilim için düşünüyor-üzülüyor, ailem için iyi çocuk olmaya çalışıyorum. benim kaybetme korkum bu hayat için geçerli. çünkü sonrası için zaten pek bir şey yaptığım yok. emek vermediğim şeye kavuşmak gibi bir züppe hayali barındıramayacağım gibi, emek verdiğim şeyi korumakla da mükellef hissediyorum kendimi. sonuç ne olacak peki? bence adam haklı, hiç yaşamamış gibi öleceğim.

    ayrıca annenle yaşıt olan ve hep genç olduğunu zannettiğim annemin de artık yaşlandığını bana hatırlattığın için sağol. onu daha az üzmem lazım artık galiba.

    not: bence de o yarışma hayatı anlatıyor. ve ölüm de hayat da insan ruhunun aynası. kibri, cahil cesareti, saplantıları, hırsı, korkaklığı, gülen yüzlerdeki gözlerden sinsice sızan "neden ben değilim de o" duygusu vs. ile insan işte.

    sevgiler, saygılar...

    YanıtlaSil
  3. Virgilius,
    çok geçmiş olsun, acil şifalar diliyorum babana. (Bak işte o tıkandığım anlardan biri, yine daha fazlasını diyemiyorum.)

    YanıtlaSil
  4. öncelikle çok çok geçmiş olsun. umarım şu anda baban çoktan sağlığına kavuşmuştur ve herşey yolundadır...

    annenle aranızdaki yarışmadan çıkıp da hayata varan dialogunuza bittim. ve evet bu yarışma sorarken bile "var mısın yok musun" derken bile iyisiyle kötüsüyle, tüm zut halleriyle yaşam ve ölümle hayatı sunmuyor mu önümüze...

    YanıtlaSil
  5. Sevgili Virgilius Bey,

    Geçmiş olsun dileğimi tekrarlayayım.

    Öyle yazıyorsunuz ki, en kılcal damarımdan giriyor, beynimi ve yüreğimi yakıp geçiyor çoğu zaman. Hayranım vesselam.

    Sevgiler, selamlar.

    YanıtlaSil
  6. birfincankahveiçinbirpenny,
    sevgili dostum, elimizdekine bile sahip olamadığımızı anlayamıyoruz ki...

    JoA,
    sürekli anne babasıyla kavga eden biri olarak artık daha temkinli davranmam gerektiğini düşünüyorum ben de.
    Annem süperkadın değil. Benim için bir anneden çok arkadaş, kadın değil, insan. (birine 'insan' demek en büyük iltifatımdır, bu konuda "Özsüt Üzerine" başlıklı postta epeyce atıf var.
    Yazının sonundaki Aries iktibası bence çok şeyi açıklıyor JoA. Bu konu çok çelişkili, hayat "an"lardan oluşur diye başlayan ekzistansiyalist felsefe ile hareket edip, tümüyle tutarsız ve farklı bir noktaya, Tolstoy'a varabiliyoruz. Buna da hayatın anlamını kavramak diyoruz bir de utanmadan.
    Saygılar benden.

    Müge,
    Teşekkür ederim. Bazen suskunluk en doğru konuşma şeklidir. Sözler eksik kalır, kelimeler sahte gelir.

    beenmaya,
    babam daha iyi, çok teşekkür ederim. O yarışmayı on sene izlesem aklıma böyle bir çıkarım gelmezdi benim, annemin filozofluğu tuttu işte:)
    Heraklit'in "hayat, hayat adıyla anılır ama gerçekte ölümdür o" sözü ile, sayfanın sağ üst köşesinde dinlemenizi bekleyen Judas'ın "beyond the realms of death"i kardeşçe oturuyorlar aynı kanepede.

    metin,
    Tekrar teşekkür ederim.
    bana bir daha "bey" derseniz o kılcal damarlarınızı koparırım, ağzınızı da cart diye yırtarım haberiniz olsun. Sizi daha evvel de uyardığımı hatırlıyorum.

    Sevgiler ve saygılar esas "bu" hayranınızdan. :)

    YanıtlaSil
  7. Virgilius,
    (Korkumdan "Bey" demediğime dikkat etmişsinizdir umarım!)

    Geçmiş olsun, bundan sonrası için sağlıklı olmayı sürdüreceği bir yaşam dilerim, baban için.
    Baban için yazdığın yazının içtenliği gözlerimi yaşarttı.
    Annen de baban da çok gençler; birlikte uzun, sağlıklı ve mutlu bir hayat süreceklerdir, eminim.
    :)

    YanıtlaSil
  8. gecmis olsun virgilius birader,
    varolmanin dayanilmaz agirligi degil mi bu, hic bir seye sahip olmadigini bile bile (ve fakat bunu unutarak)sahipmis gibi yasamini düzenliyorsun, kararlar aliyorsun, almak zorundayiz da belki, o her an her yerde yakamiza yapisacak, belkide en zayif animizda icimizi ele gecirecek acz duygusundan kurtulabilmek, yasamin agirligiyla basedebilecek duyguyu kaybetmemek icin su ya da bu ne fark eder kimin inanmaya ihtiyaci yoktur ki, oysa "hayat bu kadar ölüm işte"....
    gecmis olsun tekrar....

    YanıtlaSil
  9. birçok şeyi aynı anda hissettirdi bu yazınız ama öncelikle umarım babanız iyileşmiş ve hayatına kalıdığı yerden devam ediyordur çünkü kendimi sizin yerinize koydum okurken ister istemez aynı yaşlarda olan anne ve babamı düşündüm hatta bana annemden çok emeği geçmiş teyzemi..kaybetmeye bu kadar yakın hissetmek sinirlerimi bozdu..oysaki bu hayatın gerçeği hepimiz birgün sevdiklerimize bir şekilde veda edeceğiz değil mi..kabul etmesi ne kadar zor olsa da..gerçi ölümün bir sırası yokki belki biz onlardan önce gideriz bu dünyadan..herşey bir anlık değil mi yaşam da ölüm de..Benjamin Button da bir sahnede çok güzel özetlenmişti hepimizin hayatlarının birbirine etkisi..saniye farkıyla yaşam ve ölüm kucak kucağa..umarım olabildiğince geç öğreniriz o kaçınılmaz acıyı..yazınızı okurken bu kadar etkilenmiş olmak ile o yarışmayı seyredip etkilenmek aslında çok da farklı değil sanırım her ikisinde de insan kendisini karşısındakinin yerine koyup düşünüyor sadece..bir de şu var bu hayatta herşey bir sebepten ötürü yaşanıyor,varlık da bir sebepten yokluk da..her ikisine de ne çok sevineceksin ne de çok üzüleceksin der teyzem hep..dağınık anlatabildim ama aklımı allak bullak etti yazınız...çok çok geçmiş olsun virgilius..

    YanıtlaSil
  10. Ekmekçikız,
    aziz pederin durumu daha iyi, hayat normale dönüyor zamanla. Allah hepsine, hepimize mesud bir hayat verir inşallah.
    evet, benden korkun :P

    mutlaktoz,
    teşekkür ederim üstadım.
    Seneler evvel bir kitap okumuştum, yazıda bahsettiğim Philippe Aries'in Gece Yayınları'ndan çıkmış, Mehmet Ali Kılıçbay'ın çevirisini yaptığı bir kitaptı: "Batılın Ölüm Karşısındaki Tavırları" Çok etkilemişti beni, bulabilirseniz sizin de dikkatinizi çekecektir içeriği. İçindeki bölüm başlıkları şöyle: Evcilleştirilmiş Ölüm,İnsanın Kendi Ölümü, Senin Ölümün, Yasaklanmış Ölüm.
    Acizane tavsiyemdir efendim.

    Sakazen,
    Hep "arkadaşlarımın anneleri hasta, babaları hastanede, kimisi veda edip cennete gitmiş, peki benim başıma ne zaman gelecek?" diye düşünmüşümdür bu konuda. Rahatsız edici bir beklentidir bu bilirsin. Uzak dursun dersin, ama o şey dinlemez kimseyi.
    Gene de 'mümkün olduğunca' uzak dursun bizlerden ve sevdiklerimizden.
    Teşekkür ederim, öyle her yazıda da allak bullak olma ya :-)
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
  11. babalar pelerinsiz süper kahramanlardır.

    böylesine abartarak ifade edebiliyorum ancak. şimdi yazıyı okuyunca, daha bir dolu dolu yazasım geldi o cümleyi.

    geçmiş olsun.

    YanıtlaSil
  12. Merhaba Virgilius,
    Yazıyı şimdi gördüm, çok geçmiş olsun babana. Dilerim uzun bir süre daha sizinle olsun.
    Sanırım anne ve babalarımızıni ölümlü olduklarını ve hatta kendimizin bile yakında teklemeye başlayacağımızı nihayet anladık... Son iki haftayı hastanelerde tüketmiş biri olarak sana katılıyorum, "sadece intihar insanı ölümsüz kılabilir". Ki ölümsüzlük çok mu gereklidir? Bilemedim.
    Yetişkinler dünyasına hoşgeldik!

    YanıtlaSil
  13. Teşeküür ederim fortunata, amin diyeyim, cümle yakınlarımızı da katarak.

    Sana ne oldu? ne hastanesi?

    YanıtlaSil
  14. mihman,
    üstelik evde doğal müttefik ayneyle birlikte kendisine karşı mücadele edilen rekabet unsurlarıdır çoğu zaman babalar.

    YanıtlaSil
  15. Virgilius,
    Cok gecmis olsun... Boyle korkular umarim cook uzak dursun.

    YanıtlaSil
  16. öyledirler ama, mücadele esnasında bile, -ufacık bir empatiyle bile- haklı olduklarını bilmek ezici bir gerçektir. ama insana koymaz bu gerçek. ne de olsa o bir kahraman. :)

    bir de aklıma geldi, arap atasözüdür:

    "çocuk babasının sırrıdır."

    YanıtlaSil
  17. Merhaba Virgilius,

    Öyle sessizce okur okur giderdim hep. Ama bu kez başka oldum. Bir başka... Çok benziyorlar. "O duramaz yerinde" demişsiniz ya. Söz konusu babamsa ağzımdan en çok bu sözün çıktığını farkettim şimdi. Ve asıl, babamın ölümsüz olmadığını...

    Geçmiş olsun.

    YanıtlaSil
  18. Sindar,
    teşekkür ederim, hüzünler de uğramasın ne sana, ne sevdiklerine.

    mihman,
    arapları zerre kadar sevmem ama atasözleri her zaman çok düşündürücü gelmiştir bana.

    zeynep,
    mihman'a atıfta bulunarak söyleyeyim, kahramanlar ölümsüz değil ama kahramanlıkları ölümsüz.
    (not: marla kılıklı, ben seni hep okuyorum.)

    YanıtlaSil
  19. babana ve size geçmiş olsun virgilius. kelimi okşuyor ve iyi ki babam yok diyorum. sevmek derdiyle de güzel ama...

    YanıtlaSil
  20. benim annem de o yarışmaya müptela olanlardan, olaya bir de bahsettiğin açıdan bakayım belki anlarım annemi dedim ama annemin hayata bağlı bir kadın olduğu dışında bilgi almak çok zor(sanırım bu program biraz daha komplike etkiler göstermiş annemin bünyesinde :))

    ölümden ve hastalıktan bahsetmek bazen kabullenmek açısından daha rahatlatıcı ve sıkı espri anlayışı olan bir hastayla oldukça komik olabiliyor, iyi malzeme hastanelerde ama atmosferi ağır, kullanımı zor... umarım bu konularda inceliğine vakıf olacak kadar ölüm ayrılık hastalık ve hastane odası görmek zorunda kalmazsın.

    acil şifalar diliyorum.

    YanıtlaSil
  21. kelebeklerözgürdür,
    teşekkür eder ve susarım güzel dostum...

    pusarık,
    dileklerin için teşekkürler, bil mukabele.
    'insanlar en korktuklar şeyler hakkında espri yaparlar, bunların en önde gelen ikisi seks ve ölümdür' denir. bir tutam da ironi katınca işin içine, o zaman birra rahatlayabiliyor insan.

    YanıtlaSil
  22. birgün biteceğini bildiği neyle gurur duyar ki ademoğlu?

    -"sevgilimle harika anlaşıyoruz, kısmetse bir ay içinde de beni terk edecek"

    -"işimde çok başarılıyım, en yakın zamanda kovulmayı bekliyorum"

    -"arabamdan o kadar memnunum ki, satmam an meselesi"


    o sevgili bize yaren, o işin ufkunda terfi, o arabanın önünde de bizi taşıyacağı günler yoksa, devamındaki tümleç ne olursa olsun o kadar manasıza tekabül ki, eninde sonunda gelecek ölüm karşısında da ömür, anlam kazanımı ihtimali karşısında öylesine acizmiş gibi gelmekte bana. şimdiki zaman kipinde parlatılan iddialı laflar mı? pamuğu tıktılar, gittin, güle güle. mevzu mu? ahanda bu kadar.

    şevk mevk kalmadı yemin ederim yaşama karşı. kaç mm ile sıksak bari, kalibre önerisi olan var mı?


    not: çok büyük geçmiş olsun Sevgili Virgilius. umarım en yakın zamanda annen, maaile gideceğiniz IKEA'daki o kocaman poşetler ile nişan alır sana. sevgiler.

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!