9 Kasım 2010 Salı

Bir Vantrilogun Sessizliği ve Google'ın Gürültüsü Üzerine...

Son beş ayda hepi topu on post yazmışım. Zaten pek meyilli olduğum depresif ruh halleri ile bu dönemde iş, sağlık ve pek çok kişisel- ailevi sorunlar yüzünden sıkı fıkı bir arkadaşlık kurmuşum, hemen her akşam birbirimize oturmaya gidiyoruz, tarçın çubuklu yeşil çay içip karşılıklı somurtuyoruz. Eskiden depresif olduğumda yazardım, sonraları neşeliyken yazmayı denedim. Epey bir zamandır da susuyorum, üstelik bu suskunluk blogla sınırlı değil; genel olarak bir ağzı sıkılık sardı beni, dilim düğümlenip dudaklarım da dikilmiş sanki, bir şeyler söyleyecek olursam da karnımdan konuşuyormuşum gibi sesler çıkıyor, ne ben derdimi anlatabiliyorum o gurultularla, ne de karşımdaki anlıyor dediğimi. Sonra gene susuyor ve kadim arkadaşım depresyona koşuyorum, evinde bekliyor beni, bir evvelki günde olduğu gibi karşılıklı oturup somurtmaya başlıyoruz. Hatun görüyor bu halimi ve kendisinden uzaklaştığımı düşünüyor, ailem artık benimle iletişim kurulamadığından yakınıyor. Arkadaşlarım sorunun ne olduğuna anlam vermeye çabalıyorlar. “Sorun bende” diyecek olduğumda da herkes burun kıvırıp umursamaz davrandığımı, kaytardığımı ima ediyor. Hiç birine yaşamaktan ötürü bu kadar memnuniyetsizken, tek ihtiyacımın yeni bir hayat olduğunu söyleyemiyorum, çok basma kalıp, klişe olan bu ifade bir o kadar da anlamsız geliyor kulağa çünkü. Ayrıca yeni bir hayat, yeni bir başlangıç gibi laflar geveleyen herkese alaycı ve şüpheci yaklaşmak gerek diye düşünmüşümdür, şöyle ki ben yeni bir sayfa açmak istiyorum diyelim ama eski Virgilius olarak mı adım atacağım hayata? Diğer bir değişle şimdiki Virgilius hiç değişmeyecek ve aynı adam, aynı karakter, aynı zaaflar, aynı korkular vs. olduğu gibi kalacaksa, yeni bir hayat lafını gevelemek ne kadar manidar olabilir? Yok eğer yeni bir hayat, aslında yeni bir Virgilius anlamına ise hodri meydan, değiş o zaman güzelim! Sende bulunduğuna dair memnun olmadığın ne kadar menfi, olumsuz özelliğin varsa kazı üstünden, kopar, sök çıkar onları. Hayır işte, kazın ayağı öyle değil: Yeni bir hayata başlama ve şimdiki yaşamından memnuniyetsizliğini sürekli deklare eden tiplerin samimiyetsizliği burada yatar. “Ben işemedim ki, miki işedi” diyen çocuk gibi, sanki her boku yiyen ve bize de zorla yediren hayatmış da, bizler hep onun mağduru ve mazlumuymuşuz gibi davranmayı kendimize de yutturuyoruz.Brecht’in çok ironik bir sözü vardır bu benzerlikleri uyarlayabileceğimiz, “Bir toplum komünizmden mutlu olmaz ve şikâyet ederse, o toplumu değiştirip yerine bir başka toplum koymak gerekir.” der. Yetmezmiş gibi bir de durumumuzu ajite ediyoruz. Herkes hayata küfür ediyor, kimse kendisine toz kondurmuyor.



Yukarıda değindiğim gibi, sorunun bende olduğunu biliyorum, aksi gibi yeni bir hayata başlamakla da ilgili değil bu problemin çözümü. Daha da yukarıda yazdım, bu beni sessiz, suskun ve somurtkan yapıyor. Onların da tepesinde, ta en başta belirttim, bu suskunluk bloga da sirayet ediyor, eskisi gibi dökemiyorum içimi. Hala benliğimin Hyde Park’ı olarak kullanıyorum bu alanı lakin sürekli fırtına ve tipi varken o parka kimse gidip de söylev vermek istemiyor. Evlerinde oturup yeşil çay içerek somurtmak daha kolay geliyor içimdeki seslerin sahibi olan küçük yaratıklara.


Bir yandan da merak bu ya, statcounter’a bakıyorum eskisi gibi gelen okuyan var mı bu güncellenmeyen yazıları diye. Bu defa da gülme tutuyor beni, tabii ki geçmişe kıyasla çok azaldı takipçi sayısı, bir kısmı da hayatıma giren Hatun’un varlığını öğrendikten sonra çekip gitmişti zaten. Fakat başka bir şey oldu zaman içinde, çok defa dalgayla karışık ifade ettiğim ‘bu blog bir insanlık harikası’ ya da ‘aradığınız her şeyi bu blogta bulabilirsiniz’ benzeri zırvalara uygun olarak, öyle tuhaf ve ‘nasıl yani?’ diye ağzımı açık bırakan aramaları google ya da bing gibi siteler bana yönlendiriyor ki, sanırım artık yazmasam da olur, blog artık bir ansiklopedi niteliği kazanmış. Uzun zaman evvel böyle bir post yazmıştım zaten, bu da onun devamı olsun. Artık bloga yazmasam da olur, hayattan eğlenemiyorum, ironi yapma yeteneğim bile köreldi belki, ama sağolsun hala beni güldüren bir şeyler var.

------


enrique iglesias ve konserde öptüğü kız

üsküdar kadıköy civarında para karşılığı seks yapacak bayan

susadım orucum ne yapıyım

beni orgazma ulaştıracak erkek videosu arıyorum

doğalgaz sayacı çalınırmı,

insanlara değer verirsin onlarda gelir ağzına sıçar

bir bayan sana sarı renk yakışıyor dese ne anlama gelir

başına bıçak batıran adam videosu

sahne kenarındaki izleyiciye tekme atasım geliyor diyen şarkıcı

eriklinin su içimi için hatırlatma linki

ortaçağda avrupalılar eve mi sıçardı

ramazanda bilmeden orgazm oldum hüküm nedir

rüyada tırtılın kelebege donustugunu görmek

cici pipim

psikopat bir doktor ve 3 kurbanı tırtıl

kadının götüne kazık gırmış

meydanı boş bulup sallamışsın yine sevgili

oruç tuttum gözüme vurdu

çinliler ne yer ne içerler

step halı ile ilgili mahkeme kararı

senin bokun sicim dedi bana

alpayın arka bacağı

Bu video çalışmıyor ise lütfen başka bir pornoyu izlemeyi deneyiniz

Kadın gibi giyimli, parmakları ojeli oğlan

çok sinirliyim yorgunum uyuyamıyorum

mutfaklarda doğalgaz borusunun saklanması

PORNOSUZ KIZ AYAK ALTI RESMI

insanca konuşan kediler küfür söylüyor

hediye edilenkitapların ön kapağına yazılan sözler

hergün gece 03:00 da uyanmak

beşiktaşta vapurdan atlayan ayça

YUNUS BALIGINA TECAVUZ

pejo serseri arabaları kırmızı renk 34 plakalı

kadın kendi kirli kilotlarını yıkıyor

kedilerin patilerine basamaması

özsüt pasta gorüntüleri görmek istiyorum

şehri unutan adam neden şehre inme ihtiyacı duymuştur?

neden yazamıyoruz yazılı anlatım

bir şey yapmalıyım senden arınmalıyım

mutlu filler gibi saklanmak

goruntulu amına gotune ve her yerine dovme yaptıran pıslık kız

rüyada çukurdan adam çıkması

uzun ve sürekliporno izlenen tv kanalları

türkiyede iskambil kağıtlarından saray yapan yabancı adam

adam garının pipisini karıştırıyor

kuşum beni görünce kanat çırpıyor neden

sevgibocegi burcu

yüzyılın pornoları 2007

kötü insanları KENDİMİZDEN HANGİ DUAYLA UZAKLAŞTIRIRIZ

tlf bir defa yarım çaldırmak ne anlama gelir

hayvanlara neden işkence çektirmeliyiz

aile fotoğraflarına slayer ve duygusal hatıra sunum metni

insan üzüldüğü zaman neden yüz şekli çizer

hem uçan hem havlayan bir kelime

kirdigin kalbimin parcalari birer birer gotune girsin

köpekler için kafa patlatma aşısı

atatürkün karı kız dalgaları

sarışın yunan kızları nasıl sevişmeli

sultanahmet camiinden cenaze kalkacak

---




Hiç birinin virgülüne dokunmadım, imla hatalarını ya da kelime yanlışlarını düzeltmedim.

Artık bloga yazmadığım için doğal olarak okunmuyorum da, ama bakınılıyorum işte.

Hiç, yoktan iyidir, Hiç, boktan kötüdür. Vesselam...

3 Kasım 2010 Çarşamba

Bulutların Arkasında mı, Önünde mi?.


Yakın çevremdeki insanlara bakınıyorum.


İki hafta evvel oturduğum yan koltuğundaki şoförüne güm güm atan kalbime kulak tıkayıp ara yolları tarif ederek en hızlı şekilde Cerrahpaşa’ya ulaşmasını yardım ettiğim ambulansla apar topar acil serviste ameliyata alınan ve günlerce serviste yatan babam, iyileşme sürecinde mendeburun biri olup çıktı. Zaten bu süreci tümden reddediyor, kabullenemiyor bir türlü başına geleni, hazmedemiyor olanları. Duracell pil gibi bitmez tükenmez enerjisi, olayın ardından uçup gitti, sabah kalkıp işe, işçilerin başında durmaya gidiyor, öncelikle çalışanlarına ve çevresine yıkılmadığı, ayakta olduğu mesajını vermek için, ayrıca yaşananların geride kaldığına kendisini inandırmak için. Fakat kazın ayağı öyle değil ve çabuk yoruluyor, kısa zamanda halsiz düşüyor. Bu defa da hırçın, suratsız, sinirli bir adama dönüşüyor. Tahammülsüzlüğü ve tavsiyelere kapalı olma özelliği yeni peydahlandı, bu açıdan bana çektiğini düşünmeye başladım geçen gün. Normalde benim babama çekmem gerekirdi ve kim bilir ne güzel bir adam olurdum o zaman, ama gel görelim melek gibi adam huysuzun tekine dönüştü, Virgiliuslaşmaya başladı. Gücü, neşesi eski haline dönebilecek mi, doğrusu pek ümitli değilim.


Mızmızın önde gideni, kendisine aklı yetmeyen ama etrafındaki her insan için bir guru/magistra hüviyetinde olan annem, zaten sürekli hasta ve günde avuç avuç ilaç kullanmak zorunda. “Doktorun dediklerini yapma, verdikleri ilaçları kullan” neslinin örnek bir üyesi olarak ne diyet, ne beslenme alışkanlıkları, ne yaşam tarzını hiç değiştirmiyor, yazlığı da kışlığı da deniz kıyısında olmasına rağmen günde yarım saat yürüyüş yapması gibi gayet mantıklı isteklere bile sürekli “ben zaten ölmek istiyorum” diye karşılık veriyor, kestirip atıyor anlatılanları.

Kardeşim sırayla fena hastalanan iki harika çocuğuna, eşinin ailesindeki –doktor raporuyla tescilli- ruh hastası manyakların eşşoğlueşşekliklerine, (Gökhan Oral bir derste kimi psikiyatri hastalarının aynı zamanda eşşoğlueşşek olabileceğini söylemişti.) hayat mücadelesinde kendisine cephe olarak seçtiği akademisyenliğin onu günde en az iki yüz sayfa okumak zorunda bırakan gaddar temposuna rağmen hala dimdik durmaya çalışıyor. Ne zaman uyuyor, dinleniyor hiçbir fikrim yok. Evlenme demiştim zamanında, dinlemedi. Gene de içim acıyor onun koşturmacasını gördükçe.


Hatun çok çalışıyor. Sürekli çalışıyor. Her gün on saat iş yerinde, sonra eve gelip en az üç dört saat de evinde kafa patlatıyor, gözlerinin feri, ışığı, ışıltısı biten bir mum gibi sönene kadar çalışıyor. Bir gün, iki gün, üç gün değil, her gün böyle… İlk başlarda neden sevgilimle gezemiyoruz, sokakları turlayıp dolaşamıyoruz, ne adam gibi sinemaya ne de bir yerlere gidebiliyoruz diye düşünürdüm. Hep çalışmak zorunda ve çalışmak zorunda. Sonraları bu bencillikten sıyrılıp karşımdaki insan baktım, yaşanmaz bir hayatı sürdürmeye çalışan bir açık cezaevi mahkûmu gördüm karşımda. Bu kadar sevip üzerine titrediğim kadın gözlerimin önünde yıpranıyor, iki yıldır beraberiz ve canım yanıyor artık o yorgun yüzünü gördükçe. Üzülüyorum elimden hiçbir gelmemesine. Bir gün sağlığını tümüyle kaybedecek diye ödüm kopuyor, ödüm kopmasıyla kalıyor. Hiçbir şey yapamıyorum.


En iyi arkadaşım iki sene önceye kadar sıçsa götünden para çıkan biriydi, ceplerinde para taşar, o kadar parayı nereye harcayacağını bilemeden saçardı etrafa. İki haftada bir, dört beş günlüğüne Bodrum’un jet-set mekânlarına giden, garsoniyer ev açmaya üşendiği için beş yıldızlı bir otel odasını yıllarca kendi adına kapatan bu adam, krizin ardından sefil sürüngen hallere düştü, hala toparlayamadı kendini. Yirmilik bir çıtıra gönlünü kaptırıp evlendi onunla ama parayla mutluluk olmadığı ne kadar doğruysa, sevgiyle de mutluluk olmadığı o kadar doğru…


Yakın çevremdeki insanlara bakınıyorum. Aklıma Gregor’un seneler evvel bir yorumunda yazdığı gibi, mutluluğun bir illüzyondan ibaret olduğu sözü geliyor. (Kıçımdan uyduruyor da olabilirim ama Gregor eskiden hep böyle şeyler söylerdi.)

21 Ekim 2010 Perşembe

Aile Bağları Üzerine... (Altıncı Bölüm.)

Genel Aile Panoraması:

1- Aynı şehirde, 45 dakikalık mesafede oturan anne-babama haftada bir gün giderim. Her gün mutlaka ikisini ayrı ayrı arar, hatırlarını sorarım. Sağlık durumlarını, ihtiyaçlarını takip eder, en ufak bir olumsuzlukta derhal devreye girerim. Jandarma gibi davrandığımı söyler ama mutlu davranırlar.

2- Kardeşim de aynı şehirde, anne-babama 1 saat uzaklıkta oturur. Hafta en az bir, bazen iki üç kez çocuklarıyla beraber ziyarete gider, torun sevgisini yaşatırlar onlara. Benim gibi her Allahın günü aramaz birader onları, ama gelin neredeyse kendi annesinden çok kayınvalidesine (yani anneme) düşkündür ve günde üç saat telefonda dedikodu yaparlar.

Olay:

Babam pazartesi günü, iş yerinde bıçaklandı. Olayın detaylarındaki absürdlük ve akıl almaz nedenler bir yana, herkesin ‘evliya gibi adam’ dediği insan, zedelenen akciğerlerinde meydana gelen iç kanama nedeniyle düştüğü hayati tehlike durumundan uzun ve riskli bir ameliyatın ardından –çok şükür- yırttı. Şu an üçüncü gecesini geçiriyor hastane servisinde, ancak yaşayn bilir o nedenle kendisinin ne tür fiziksel acılar çektiğini bilemiyorum, ama nasıl kıvrandığımı anlatamayacak kadar doluyum. Üstelik olayın failinden de şikayetçi olmadı, senelerden beri tanıdığı ve aslında çok mülayim biri olarak bilinen faile acıyor, “bir cahillik, delilik yaptı, bari çoluğu çocuğu perişan olmasın” diye merhamet gösteriyor. (Tabi olay kamu davası şeklini alınca savcının tutuklama talebini mahkeme kabul etti, babamı yaralayan adam cezaevine gönderildi.)

Son Durum:

Ameliyatın ardından hastanede geçirdiği ilk gece, annem ve ben başucunda sabahladık. İlk geceyi atlatıp hayati tehlikeyi atlatınca, ben ve kardeşim günün on altı saati yanındayız, annemse bir çekyata mahkûm şekilde aralıksız başucunda duruyor. Daha da günlerce böyle süreceği belli. Bu arada, göğsüne bağlı hortumdan tüpe halen akan kan (irin) ve diğer tüm ıstırap verici unsurlara rağmen babam odasına gelen (yaşlı ve çirkinler hariç) bütün hemşirelere asılmak ve şirinlik yapmak suretiyle acayip sempatik bir hasta şeklini aldı, öyle ki sabahları mesaiye gelen hemşireler beni görüp gülümseyerek “amca nasıl oldu?” diye soruyorlar.

Özdeyiş:

Dün gündüz vakti, geçirdiği ağır ameliyattan sadece 14 saat sonra, yanı başında annem, ben ve kardeşim varken bizi süzen babam hafif bir sesle ağır ağır şöyle konuştu:

“Allah böyle bir musibet lütfetti, bu sayede biz gene hep beraberiz, gene aile olduk.”

(Bu sözün üzerine kardeşim eliyle gözlerini kapatıp kikirdedi, annem “ne lütfu bu ya, böyle lütüf mu olur?” diye söylendi, ben de göğsünün bıçaklanması haricinde ayrıca kafasını da bir yere çarpıp çarpmadığını sordum babama. Güldü.)

Çağrışım:

(…)

“Şükürler olsun sana ufacık ruganlar için… ve bacalar için… ve köprüler için… ve Rolls-Royce için… ve duman için… ve bahar için. Varsın acı versin: Ve acı için…”

[Yevgeni Zamyatin’in ‘İnsan Avcısı’ hikayesinden.]

Sonuç:

Delirmek üzereyim.

15 Ekim 2010 Cuma

Civilization Üzerine...

Bugün öğlen tatilinde sipariş verdiğim menemeni yerken açtım Civilization’ı, gömleğime kravatıma damlatmamaya dikkat ederek oynamaya başladım. Fransa’yı işgal etmeye karar verip kıyılarına yaptığım kalabalık asker çıkarmasının ardından kanlı bir çatışma sonrası Lyon şehrini ele geçirdim ve o kente yaptım tüm yığınağımı, öyle ki deniz gücüyle de destekleyerek piyadeleri, topçu birlikleri ve sayısını şimdi hatırlamadığım kadar çok bombardıman uçağıyla doldurdum şehri. Strateji basit, işgal seri adımlarla ilerliyordu, önce bombardıman uçaklarıyla kentlerin altını üstüne getiriyor, her Valkyrie uçuşunu takiben bombaladığım şehrin üzerinde beliren bilgi kutucuğunu keyifle okuyordum. “You have killed a citizen of Reims” veya “The Temple of Tours is destroyed!” gibi. Sırada kıytırık Poitiers kenti vardı, şu “Puvatya” diye okunulan. Çatala batırdığım ekmeği menemende gezdirip ağzıma atarken ‘Arapları bu şehirde sikmiştiniz ama bana gücünüz yetmez, ben Slayer’la besleniyorum, War Ensemble a.q.’umun peruklu parfümcüleri’ diye kikirdedim, uçakları saldım üzerlerine, her hava akınının ardından şehrin nüfusu azaldı, kara birliklerim tayyarelerin bomba yağdırma işini bitirmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı kenti ele geçirmek için, malum hava kuvvetleri her zaman -adi üstünde havacı- daha havalıdır ama işi yapan, bitiren ordunun proleteri olan Karacılardır: 12 Mart’ta muhtıra mı verelim yoksa darbe mi yapalım diye oturup ciddi ciddi tartışan komutanlar da buna örnektir zaten, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur darbe için ısrarcıdır, Kara Kuvvetlerinin başındaki General Faruk Gürler ise hükümete muhtıra verilmesiyle yetinmek gerektiği düşüncesini ileri sürer, uzlaşmazlık sürer, en sonunda Muhsin Batur sinirlenip ‘yeter! Ben uçakları kaldırıyorum!’ diye sesini yükseltir, Faruk Gürler sakince ‘peki, ama unutma ki o uçaklar sonunda yere inecekler’ diye karşılık verir. Benim piyadeler de öyleydi işte, havacıların artistik harp gösterisinin bitmesini bekliyorlardı, şehri Fransızlardan teslim alacak olan, işin sahibi onlardı. Devam eden bombardımanın bitmesine yakın, şehir tam anlamıyla dümdüz olup kendini savunamayacak hale gelmek üzereyken şehrin üzerinde şu bilgi kutucuğu çıktı:


“The Library of Poitiers is destroyed!”

Kütüphaneyi yıkmışım.


Birden durdum. Dün, henüz ne tür bir halt olduğunu, ne işe yaradığını anlayamadığım tumblr sayfalarına göz atayım, neymiş bu sağda solda millete rezil olmayayım diye tanıdıkların tumblr sayfalarında gezinmeye başlamıştım, bakındıklarım arasında aglea’nın sayfasındaki fotoğraflar çok ama çok hoşuma gitmişti. Orada, özellikle şu aşağıdaki resmi uzun seyretmiştim, insanların ciddiyeti ve sakinliği idi esas beni etkileyen, yoksa bir kütüphanenin çatısı yıkılsın, yansın, ama kitaplara bir şey olmasın; doğrusu bana Goebbels tarzı bir propaganda/PH aygıtı gibi geldiğini itiraf edeyim. Ama öyle dahi olsa, enfes bir mizansendi.


Sanki Poitiers’nın kütüphanesini yıkan benmişim de, bu fotoğraf da yıktığım kütüphaneden arta kalanlarmış gibi hissettim.


Bombardımana son verip kara birliklerine şehri kuşatma, yolları kapatma emri verdim, o kenti işgal etmekten vazgeçip Strasbourg’a yöneldim. Tabağı önümden kaldırırken baktığım gömleğimde gözüme batan menemen lekesi beni hiç kızdırmadı, zaten üst üste üçüncü gündü onu giydiğim.


Oyunu hafızaya kaydedip çıktıktan sonra, uçağı olmayan sefil bir ülkenin kentlerini bombardıman ederek ele geçirmeye olanak tanıyan bu oyunun ismini Civilization (Medeniyet) koyanların hayatı nasıl da çözümlediklerini düşünüp arkadaşın yandaki odasına doğru sigara içmek üzere masadan kalktım.

5 Ekim 2010 Salı

Zamanın bu kadar hızlı aktığı bir dönem hatırlamıyorum hayatımda. Hiçbir şey anlamadan geçip gidiyor günler. Sanki tad alma duygumu kaybetmişim gibi, heyecansız, donuk, ruhsuz bir dönem bu. 1,5 yıldır aradığım ve koca şehirdeki hiçbir sahafta bulamadığım kitabı İzmirlerden getirip önüme koyuyorlar, coşkuyla kaynamam gerekirken sessizce okuyup birkaç satırın altını çizmemin ardından kitaplığa koyuyorum. Perşembe günü en büyük hayallerimden birini gerçekleştirmeye, Ozzy’nin konserine gittim, valencia-atletic bilbao maçının son beş dakikasından bir gıdım fazla heyecanlanmadım. Cumartesi günü Scorpions konserine gittim, yanlışlıkla Hakkı Bulut konserine karışmışım gibi garipsedim duygularımı. Film izleyemiyorum, beğenmiyorum. Müzik dinleyemiyorum, sıradan buluyorum. Yediğim yemekten zevk alamıyorum. Hepsinin ötesinde düşünemiyorum. Eskiden düşünmek, bağdaştırmak, çıkarım yapmak, bir yerlere varmak bana keyif verirdi, şimdilerde zihinsel kısırdöngümü dehşetle izleyip kendimi aşağılıyorum. Bir zamanların over-sexualized yaratığı, artık yemek içmek gibi bir dürtüyle bu işi yapmaya başladı. Yaşamaya dair hevesim, heyecanım, coşkularım hiçbir vakit öyle aman aman olmamıştı, ama biliyordum ki bunlar çekmecede paketin içerisinde duruyordu ve ben gerektiğinde bir avuç alıp cebime koyuyor, yürürken çekirdek çitletir gibi azar azar kullanıyordum onu. Şimdi çekmeceyi de bulamıyorum. Pastel rengi güneş, gri gökyüzü, soğuk çay, pörsümüş beyaz peynir, bayat kepekli ekmek ve donuk bakışlar… Saatler dakika gibi, günler saat gibi akıyor ve içi saman dolu bir adam sadece uyumak istiyor. Uyuyor, uyanıyor, gene uyumak istiyor.

Bu ben değilim.

‘Ben’ nasıldım, iyi miydim, kötü müydüm, bilmiyorum. Ama bu halimden hiç memnun değilim.