5 Ekim 2010 Salı

Zamanın bu kadar hızlı aktığı bir dönem hatırlamıyorum hayatımda. Hiçbir şey anlamadan geçip gidiyor günler. Sanki tad alma duygumu kaybetmişim gibi, heyecansız, donuk, ruhsuz bir dönem bu. 1,5 yıldır aradığım ve koca şehirdeki hiçbir sahafta bulamadığım kitabı İzmirlerden getirip önüme koyuyorlar, coşkuyla kaynamam gerekirken sessizce okuyup birkaç satırın altını çizmemin ardından kitaplığa koyuyorum. Perşembe günü en büyük hayallerimden birini gerçekleştirmeye, Ozzy’nin konserine gittim, valencia-atletic bilbao maçının son beş dakikasından bir gıdım fazla heyecanlanmadım. Cumartesi günü Scorpions konserine gittim, yanlışlıkla Hakkı Bulut konserine karışmışım gibi garipsedim duygularımı. Film izleyemiyorum, beğenmiyorum. Müzik dinleyemiyorum, sıradan buluyorum. Yediğim yemekten zevk alamıyorum. Hepsinin ötesinde düşünemiyorum. Eskiden düşünmek, bağdaştırmak, çıkarım yapmak, bir yerlere varmak bana keyif verirdi, şimdilerde zihinsel kısırdöngümü dehşetle izleyip kendimi aşağılıyorum. Bir zamanların over-sexualized yaratığı, artık yemek içmek gibi bir dürtüyle bu işi yapmaya başladı. Yaşamaya dair hevesim, heyecanım, coşkularım hiçbir vakit öyle aman aman olmamıştı, ama biliyordum ki bunlar çekmecede paketin içerisinde duruyordu ve ben gerektiğinde bir avuç alıp cebime koyuyor, yürürken çekirdek çitletir gibi azar azar kullanıyordum onu. Şimdi çekmeceyi de bulamıyorum. Pastel rengi güneş, gri gökyüzü, soğuk çay, pörsümüş beyaz peynir, bayat kepekli ekmek ve donuk bakışlar… Saatler dakika gibi, günler saat gibi akıyor ve içi saman dolu bir adam sadece uyumak istiyor. Uyuyor, uyanıyor, gene uyumak istiyor.

Bu ben değilim.

‘Ben’ nasıldım, iyi miydim, kötü müydüm, bilmiyorum. Ama bu halimden hiç memnun değilim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!