(...)
“Akşam vaktiydi, ama tek bir günün değil de, dünyanın varoluşunun akşamı, Yaratılıştan beri akıp giden tüm zamanın akşamıydı sanki.
Güneş hüzünlü bir şekilde batıya yönelmişti. Batıdan gelen parlak ışıklar kır evinin cephesini süslüyor, geniş bir bağdaki asma yapraklarının arasından süzülerek yeni evlilerin üstünü örten bir sayvana dönüşüyordu. Dingin ve ılık hava, yılın son çiçekleri, hareketsiz duran kuşlar ve ağaç dalları, tüm tabiat, sanki insanoğlunun son akşamıymış gibi, şaşkın ve sessiz, ölmek üzere olan o günü, güneşin batışını izliyordu; binlerce yüzyıldır her sabah yüzünü gösteren, hayat ve gençlik dolu, onca cömert ve neşeli yıldız-kral bir daha parlamayacaktı sanki.
Zaman durmuş gibiydi; saatler, oyun oynamaktan yorgun düşüp de bir manastır bahçesinde toplanarak çocukluk serüvenlerini ve yeniyetmelik taşkınlıklarını anlatan yatılı gençler misali, biteviye dans etmekten bitkin düşüp yorgunluk atmak üzere çimenlerin üzerine oturmuş, birbirlerine acıklı aşk ve ölüm hikâyeleri anlatıyorlardı.
Dahası, sanki tam o anda dünya tarihinin bir kesiti sona eriyordu; yaratılmış olan her şey sonsuz bir vedalaşmaya dalmıştı; kuş yuvasına, batı rüzgârı çiçeklere, ağaçlar ırmaklara, güneş dağlara veda ediyordu; içkin bir birliktelik yaşamış olan her şey, birbiriyle rengini ya da rayihasını, müziğini ya da devinimi paylaşıyor, tek bir evrensel varoluşun kalp atışında birbirine karışıyordu; ebediyen donup kalmışlar gibiydi ve bu öğelerin her biri gelecekte yeni yasaların, yeni güçlerin etkisine boyun eğecekti.
Son olarak, o akşam gök cisimlerinin birliği ve ahengini oluşturan gizemli birlik de yok olmak üzereydi; o birlik ki, yaratılmış şeylerin en geçici olanının bile ölüp gitmesini olanaksız kılıyor, maddeyi durmaksızın dönüştürüp yeniden hayata katıyor, hiçbir şeyden vazgeçmiyor, her şey onunla özdeşleşiyor ve bu yolla yenilenip güzelleşiyordu.
Her şeyden ve herkesten çok, bu tuhaf kuruntu ve bu baskın sezgi, Gil ve Elena’yı etkisi altına almıştı, onlar da sessiz, hareketsiz, el ele duruyordu; bahtsızlıklarının son günü olan o günün ölümünün benzersiz trajedisini dikkatle izliyor, derin bir merak ve kör bir bağlılıkla, ne düşündüklerini bilmeden, tüm evreni unutarak, vecd içinde ve şaşkın, iki resim, iki heykel, iki ceset gibi birbirlerine bakıyorlardı.
Belki dünya üzerinde yapayalnız, tek edilmiş olduklarını sanıyorlardı.”
(...)
(Alarcón, Ölümün Dostu’ndan alıntı)
Bir nefeste okudum. İçimde tanımlayamadığım, nereden estiğini bilmediğim soğuk bir rüzgârla üşüdüm okurken; dudaklarımdan istem dışı bir “vvoouufff” mırıltısı döküldü, ardından bu satırların altını sabırsızlıkla çizip baştan başladım, gene okudum. Oturduğum cafede kitabı okurken bu pasaja kadar çaprazımdaki masada oturan şen çıtırların bacaklarına arada bir gözüm kayıyordu itiraf etmek gerekirse, yukarıdaki satırlara geldiğimde ise hepsi silindi gitti. Bir yandan atıştırdığım meyve salatası az önce bitmişti, içi oyulmuş yarım kavuna bakarak altını çizdiğim bölümün bana hissettirdiklerini daha önce nerede, ne zaman duyumsadığımı düşünmeye başladım, ruhumdaki bu etkilenime aşinaydım sanki, ama çok yakın zamanda da yaşamamıştım bu durumu. Saatlerin donduğu, dünyanın sonunun geldiği duygusu… Tüm hafızamı, ruh kayıtlarımı gözden geçirdim ve ta 1992 senesinde, Eceabat’taki Conk Bayırı’nda bir yaz akşamı, alanı çevreleyen taş yazıtların ortasında sırt üstü uzanmış bir halde gökyüzüne bakarak hiç sebepsiz ağladığım saatleri anımsadım; o yaşta da kesinlikle milliyetçi/muhafazakâr bir tip değildim, zaten idealist kılıklarla ortalarda gezindiğim bir dönem olmadı hayatımda, dolayısıyla o ruh hali ecdad-şehit-vatan millet Sakarya hamasetinden tümüyle farklı, ama bir futbol sahası büyüklüğündeki alanda sabahtan akşama kadar 20,000 insanın (Türk/Anzak/Hintli vs.) öldüğü bilgisi ve o meydanın inanılmaz atmosferiyle ilgiliydi: Bunları anlatabilmek kolay değil, sanki içime çektiğim havada, üzerine bastığım toprakta sürekli bir şeyler kıpır kıpırdı, dünya dışı ruhanî bir esîr tarafından çepeçevre sarılmış hissiyle manevi bir aleme adım attığımı duyumsamıştım. Sırt üstü yattım toprağa, etrafımda beni rahatsız edecek kimse yoktu, ne bir insan sesi, ne bir korna ya da kahkaha. Dünyanın sonunun geldiğini hissettim orada, benim değil, her şeyin sonu. Bir gün içinde yirmi bin insanın salamura gibi üst üste istiflenseler bile gene bir ceset tepesi oluşturacakları bu küçük düzlükte maddi varlıkları çoktan çürüyüp gitmiş olsa da manevi yaşamları sürüyordu, ve sanki orada güneş her battığında dünya ölüyor, sabahleyin yeni baştan yaratılıyordu, o an son nefesine şahit olan biriydim ben. Daha çocuk yaştaydım, henüz milli bile olmamıştım, önümde kim bilir nelere gebe uzun yıllar vardı ama ölüm; kendi ölümüm, senin ölümün, dünyanın ölümü, konuşulması yasaklanmış ölüm, hepsi gözlerimin önünde, zihnimde, çevremde, içimde kol kola verip halay çekiyorlardı. Çok seneler sonra, Savaş ve Barış’ı okuduğumda –benim için en büyüleyici bölüm olan- Prens Andrey’in savaş meydanında ölümcül bir yara ile sırt üstü yatarken hayatın anlamı üzerine düşüncelere daldığı satırlara denk geldiğim vakit, kitaptaki bu sahne bana çok tanıdık gelmişti.
Alarcón’dan alıntıladığım yukarıdaki pasaj, bunca zamanın ardından benzer duyguları içimde uyandırdığında, son derece serbest bir çağrışımla aklıma Ushuaia geldi. Polentegiller’in Latin Amerika gezilerine dair notlarını tuttukları blogta öğrenmiştim bu yeri, orası dünyanın sonu, dünyanın bir ucu, her yerden ve her şeyden uzak bir nihai noktaydı. Bayılmıştım oraya, internette araştırdım, hakkında yazılar okudum, resimleri karıştırdım; bir gün oraya gidebilmek gibi bir hayale sığınıp teselli verdim kendime. Polente’ye de söyledim, Latin Amerika gezi blogunu baştan sona takip eden biri olarak Ushuaia benim favorim olmuştu. Ve evet, Alarcón’un anlattığı, ya Conk Bayırı gibi dünyadışı bir Agartha-vari mekanda veya insanda doğaüstü bir etkilenim yaptığını duyumsadığım Ushuaia benzeri dünyanın sonunda yaşanabilecek fantastik bir ruh haliydi. Doğrusu bu düşüncelerle epey etkilenmiş şekilde kalktım cafeden, çaprazımdaki çıtırlar gözden kaybolmuşlardı, kim bilir ne zaman gittiler, hiçbir fikrim yoktu. Aslında eve gitmek için can atıyordum ama Tophane’ye, bir arkadaşımla söz verdiğim satranç partisi için gitmek zorundaydım, buluştuk, beş saati aşkın süre, gece yarısına kadar oynadıktan sonra eve döndüm ve hemen polente’nin gezi blogunu açtım, Ushuaia’yı görmek için. Uzun zamandır bakmadığımdan yeni bir post eklediğini fark ettim, meğer geçen ay Hürriyet’in seyahat sayfasında polente ile röportaj yapmışlar. Hoşuma gitti ve gülümsedim, söyleşiyi okumaya başladım. Hevesle başladığım okuma, sonuna geldiğimde büyük bir hayal kırıklığına dönüştü; Meksika’da Tulum diye bir yer varmış, bütün röportaj Tulum üzerine dönüyordu. Tulum’a yolunuz nasıl düştü, Tulum’da konaklama seçenekleri, Tulum’da gezip görülecek yerler… Saydım, bu kısa söyleşide tam 11 defa Tulum kelimesi geçiyordu. Mübarekleri gören de Tulum’a gidip döndüler sanacak! Zaten Tulum, tipik bir Türk tatil beldesi, deniz, kumsal ve güneşiyle “insanımıza” hitap ediyor ama polentegiller gibi sıra dışı bir ailenin çıktığı bu sıra dışı Güney Amerika turundan geriye sadece Tulum tortusunun kalması da sükût-u hayale uğrattı beni. Ne yapalım, kendi gezileri, kendileri bilir.
Bir gün, hayallerimin ucuna, hayatımın sonuna, yani Ushuaia’ya gitmeyi çok istiyorum. En tepedeki pasajda iki sevgili, Gil ve Elena, beraber idrak ederler çevrelerindeki olayları. Biliyorum ki her daim yalnız bir insan olarak bu duyguları kimseyle paylaşamam, Hatun bile ortak olamaz bana, yegâne dileğim tek başıma kalmak ve içime gömülmektir Ushuaia’da. Yalnızlıktan daha çok sevdiğim bir şey yok bu hayatta ve Hatun’u en çok beni anladığı ve bu duruma saygı gösterdiği için seviyorum galiba.

tam şunu dinliyorken açtım okudum bu postu...
YanıtlaSilhttp://www.we7.com/#/song/Le-Trio-Joubran/Roubbama
geçen sene konyada türbede benzer bir his yaşamıştım. bu kadar uçta değildi. dünyanın sonunda değil de ortasında gibiydi. ama tüm sesler kayboluyordu sanki kubbede...o ana çakılı kalmak istemiştim. ölmek ya da yaşamak değil, ne ölmek ne yaşamak...sadece o anda kalmak, o kadar...içinde hiç bir istek hiç bir duygu barındırmayan, acaip bir boşluktu...mıknatıs gibi çeken kendine...sonra o gezi boyunca ne zaman fırsat bulduysam gittim orada yere oturdum, hiç bir şey düşünmeden hissetmeden..."ne düşündüklerini bilmeden, tüm evreni unutarak, vecd içinde ve şaşkın" gibi...
tüylerim ürperdi. alıntıya...
yalnızlığın çoğalıp taşsın, hatunun veya sevdiğin kim/ne varsa onları da kendine katsın virgilius...(küfretmedim umarım kimseye)
sevgili virgilius,
YanıtlaSilgeçen hafta sarajevo'da, kurşun delikleri hala duran evlerin arasındaki bir pansiyonun arka bahçesine bakan penceresinden dışarıyı seyrediyordum. dışarısı: hafif meyilli uzun çimenlerle kaplı bu arazide küçük elma ağaçları vardı. rüzgar, virgilius, öyle güzel esiyordu ki, çimenleri yatırarak ve elma ağacının yapraklarını ürperterek, o anda kim olduğun, ne yaptığın, hayata hangi anlamlarla bağlı olduğun falan filan hiç ama hiç önemli gelmiyordu. göğsünden yükselen tuhaf bir heyecan boğazına hıçkırık olarak yerleşiyordu. sözcüklerle bütün işin bitiyordu, ama biri soracak olsa, neden gözlerinin dolduğunu filan, anlatmak icabetse yani, ölüm, hayat ne tuhaf, filan gibi bir şeyler kekelerdin.
o akşam enduring love adında pek de hazzetmediğim bir filmi ikinci kez izliyorduk. filmde, sözcükler ve hayata sözcüklerle anlam yükleme telaşı, her şeyi çiğ ve sığ ve ama gösterişli bir karmaşaya dönüştürüyordu, ki filmin sonunda o gepgeniş, yemyeşil ovada, adam tam konuşacakken, kız, boşver, konuşma dedi, kamera yavaş yavaş uzaklaşıp her şeyi, dünyayı geniş plan alırken kuş sesleri duyuluyordu. matah bir şey değil de denk düşmüştü işte, anlıyor musun?
ne demek istiyorum şimdi? ne anlatıyorum? bilmiyorum, virgilius. sadece sana, senin o anda hissettiğin şeyi anladığımı demek için allahın belası sözcükleri yığıp duruyorum şuraya.
ölümden korkar, intihar ederiz, yalnızlıktan korkar, çekip gideriz... şu insan ne tuhaf bir şey. boş yere karmaşa. basitçe susup, baksak, hiç öyle afili laflara girişmeden, dümdüz yani, sevdiğimiz insan yanımızdaysa ne güzel, elini tutsak. iyi bir şey bu. bu kadar.
ne bileyim virgilius. beni tanıyorsun, seninle öyle muhabbetimiz yok da, yazını okuyunca içlendim böyle.
boşver.
sevgiler.
heleşükür..bilmediğim bi dolu şeyden bahsetseniz de bazen, yazılarını beklediğim dört insandan biri sizsiniz.
YanıtlaSilU(YKSZ)
Madem ki bir yazı içerisinde onlarca kez adım geçiyor, derhal cevap veriyorum
YanıtlaSilÖncelikle Tulum olayı, o röportajımsı şeyde fark etmişsindir ki, ben aynı zamanda illüstratör olarak gözüküyorum, halbuki bizim evin çizeri kim? Yapılış amacı Tanzo beyin çiziktirdiklerini tanıtmakken amacı dışına taşıp, gazeteden tek bir şehir, tek bir bölge ve şu mevsim şartlarında gidilir bir yer yazmalısınız direktifleri doğrultusunda seçildi Tulum, yoksa Tulum manyağı olduğumuzdan değil, güzeldi o ayrı.
Gelelim Ushuaia'ya, bu gezinin çıkış nedeniydi dünyanın ucundaki fener. Bizim eve geldin mi sen, hatırlamıyorum, mutfakta dev bir harita vardır. Blogtaki yazıda da bahsettiğim üzere, o harita benimle uzun yıllar 5 ev, 3 şehir, 2 ülke gezdi. Bir eve yerleşince ilk iş kutusundan çıkar, özenle onarılır ve tarafımdan baş ucuma asılırdı. Sonra da ben karşısına oturup Ushuaia'ya bakardım. Acaba dünyanın ucuna gidebilecek miyim diye, 10 yıl belki biraz daha fazla sırtımda taşıdıktan sonra bu feneri, kalkıp gittim. Gerisi hissiyatını kırmak olacak ama fazlasıyla turistik ve dünyanın ucundan ne koparsak kardır bir coğrafya olmuş olması ve keşke sana ordan bir kart gönderseymişim pişmanlığı.
Daha var bu konuda uzun uzadıya anlatacakların ama onuda bir ara eski mekanımızda anlatırım.
öpenzi
Peri Peri,
YanıtlaSilGecenin ucunde yorgunluktan olurken ve uyku tutmamisken yorumunun su cumlesi vurdu beni alnimin ortasindan: `ölümden korkar, intihar ederiz, yalnızlıktan korkar, çekip gideriz... ` Tami tamina oyle yapiyorum cunku.
Off off.
Her yerde ona benzer duyguları yaşıyorum. Yürüdüğüm gezindiğim yerlerde benimle birlikte gezinen ölmüş gitmiş ama yaşamış insanlar canlanıyor siyah beyaz.
YanıtlaSilBursa Heykel'deki gölgesine sığındığım asırlık ağaçlara bir zamanlar insanların asıldığını duymak da etkileyiciydi.
virgilius, bu bloga ne zaman bir alıntı yazsam sen bana uyuz olursun ama kendimi tutamayacağım yine. madem başlık "çağrışım", bu da senin yazıyı okuyunca bendeki çağrışım (steinbeck'ten): "Zamanı geldiğinde, güneşle birlikte bizzat ben gideceğim dünyanın kenarına. Artık biliyorsun. Her insanın içinde saklıdır bu. Çıkmaya çalışır ama insanın korkuları onu çarpıtır. Onu geri iter. Ortaya çıkan şey ise başka bir şeydir artık." zamanı geldiğinde ushuaia'ya gitmeni ya da ushuaia'nı bulmanı yürekten dilerim.
YanıtlaSilAzot Narkozu,
YanıtlaSilYorumunun başında bir müzk parçası linkini yazmışsın; evet, bizi "bu" hale yaklaştıran çok önemli bir olgu müzik, kesinlikle ilahi, tanrısal bir şey. Serdar ortaç'tan veya Slayer'dan bahsetmiyorum tabi. Bir gün "Müzik Üzerine" başlıklı efsanevi bir post yazacağım ama kafamı toparlamak kaç sene sürer doğrusu bilmiyorum.
Nasıl uçak havada türbülansa kapıldığında uçuş düzenleri bozulursa, çoğumuzun ruhu, tanımlayamadığımız anafor odaklarına kapılabiliyor ve bizler "dönüştüğümüzü", farklılaştığımızı görüyoruz.
Kimseye küfür ettiğini düşünmüyorum, zaten bu postu okuyan Hatun, tek kelime etmeden bana uzun uzun sarılmıştı bilgisayar başından kalkıp. Bir olmak yok olmak değildir.
endişeliperi,
'Entellektüel züppe'ce bir şeyler yazayım bağışlarsan: Kelimeler, sıfatlar, betimlemeler hiç bir şekilde bu sözünü ettiğimiz hali karşılamaya yetmiyor. Sanki Platon'un meşhur mağara allegorisindeki gibi, ruh kendi (sıkıştırılmış) mağarasından bir an başını çıkartıp gerçeği görür gibi oluyor, sonra geri dönüp bunu aklına ve kalbine anlatmaya çalışıyor da, aklımız zaten baştan inkar ediyor duyduklarını, kalp de anlamıyor. Ve kelimeler her zaman, her şey için yetersizdir: Aşık olduğumuz kişiyle sevişirken seni seviyorum deriz, şefkatle sarılırken de seni seviyorum deriz, o kişiyle dostça, arkadaş gibi konuştuğumuzda da seni seviyorum deriz. Kavgaya tutuştuğumuzda "seni seviyorum allahın cezası!" diye bağırırız, özlediğimiz zaman telefonda konuşurken gene seni seviyorum deriz. Aslında seni seviyorumların her biri farklı bir "seni seviyorum" dur. Fakat hiç bir şey, aynen senin dediğin gibi, tek kelime etmeden sessizce konuşmak, aynı atmoaferi aynı duygudurum ile paylaşıp tek kelime etmemek: işte kelimlerin aracılığına, haberciliğine ihtiyaç duyulmayan, doğrudan iletişim öyle bir şey. Pek çok kez alıntıladığım bir bir şiir vardır:
"Çünkü her söz eksiktir ve insan söz söylemeye kadir değildir.
Ve her kelime bir puttur.
Lisan dahi bir Molokun mülküdür.
Fakat Nirvana
Sessizlik okyanusunda bütün sembol putlarını boğmaktır. "
Sevgiler benden.
Uykusuz//Uyurgezer,
Bu defa "teşekkür ederim, alkışlarla yaşıyorum" minvalinde laflar etmeyeceğim. Borges 'insan yazdığı şeye dönüşür' der, doğrusu benim gibi çekilmez, uzak durulası bir adamın zırvaladıkları birileri tarafından bekleniyorsa, kim bilir belki ben de zamanla -artık elli yaşımda filan- özlenen, beklenen bir adam olabilirim.
polente'ciğim,
YanıtlaSilAçıklamandan anladığım kadarıyla gazete kendi turistik belde pazarlama stratejisi bağlamında sizi ve harika gezinizi suistimal etmiş. Bu nedenle alaycı eleştirimi geri alıyorum.
Evinize hayırlı olsuna geldiğimi unuttuğuna göre mutfağa girmediğimi de hatırlamıyorsundur haliyle, tanzoo ile salonda şarap içip bir şeyler yemiştik, ayrıca kitaplığında benimkinden fazla kitap olduğunu görüp senden için için nefret ettiğimi söylemiştim, bunu da unutmuşsundur:)
Ushuaia'ya gelince, orası Arjantin'de değil... Kalbimin Ushuaia'sından bahsettiğimi anlamışsındır sen.
Bir ara görüşelim, anlat bana.
Passive Apathetic,
Her ne kadar yorumun benim gevelediklerim üzerine yazılmamış olsa da, iki gündür yorumlara cevap veremememin sebebi sensin. Aynı Peri'nin bana söylediği gibi, seninle öyle aman aman bir muhabbettimiz yok, ama izin ver yazayım: Ben seni çok seviyorum. Sanırım seni şu* yazıda tasvir ettiğim "yarı-insan" olarak gördüğüm için. Daha ziyade, kendime çok benzettiğim için.
* http://postmortemofvirgilius.blogspot.com/2007/07/of-mice-and-men.html
Buzcevheri,
Üstadım, Hamlet'in en güzel bölümlerinden biridir, bilirsin, mezarcının kazdığı çukurdan dışarı attığı küflü kafatasını eline alan hamlet "bu kurukafanın bir dili vardı bir zamanlar" diye başlar ve Horatio ile derin bir hasbihale girişir. Dünyanın dili olsa da duysak, daha doğrusu dünyanın dili var da, bizler keşke dediklerini anlayabilsek.
JoA,
Bu defa sana fırça atmayacağım, hem ağırbaşlı ve hüzünlü bir post oldu bu, hem de senin gönlün üzgün bu aralar. alıntı "Bilinmeyen Bir Tanrıya"dan sanırım... İnanılmaz bir kitaptı...
Teşekkür ederim, bil mukabele.
bu posta yorum yazmak istemiyorum
YanıtlaSilBende Samsa.
YanıtlaSilgregor,
YanıtlaSilyoksa beni sevmiyor musun?
sarya,
sen de mi brutus?
Hay Allah, Virgilius, pusmuş bir şekilde, senden "Vay efendim, benim yazımda benden başkasına yorum yazmak densizliğini nasıl gösterirsin!" şeklinde bir şarlama ve gürleme beklerken yorumunu okuyunca şaşırdım, doğru mu görüyorum acaba diye birkaç kez gidip gelip okudum. :) Daha önce söylemiştim sanırım, bazen bende kafana kafana vurma isteği uyandırsan da ben de seni seviyorum. Da ne olacak bu yarı-insanların hali, onu hiiç bilmiyorum.
YanıtlaSilSen yine iyisin, bir iyilik perisi çıkmış karşına. Sana acıyan Allah bana da acısın da, senin hatunun erkek versiyonu, şöyle sabırlı, erdemli, bilge, hayata güzel bakan ve yara sarmayı seven birilerini de bu tarafa doğru yollasın diye temenni ediyorum.
Sevgiler.
zevkle okudum yazini yine :) ama sonunda da demeden duramiyorum "Hatun'a bol sabirlar"...
YanıtlaSilsayende polente ve blogunu da kesfetmis oldum guzel oldu bu da ;)
Passive Apathetic,
YanıtlaSilVirgilius merhametlidir, sıkıntıları anlar ve sahiplerine kaldıramayacakları yükü yüklemez, nabza göre şerbet vermesini bilir ve ne yaşatır ne öldürür; dilediğini rahmetiyle süründürür, dilediğini aşkıyla öldürür :)
A-H,
Önyargılı olma lütfen, Hatun benim gibi bir psikopata gönlünü kaptırdığı için yatıp kalkıp şükrediyor:) Ayrıca bilirsin, tencere yuvarlanır kapağını bulur.
Polente iyidir, sizin gibi yerinde duramayanlardan o da, kankamdır, kefilim kendisine:)
Virgilius,
YanıtlaSilTalismanım vakti zamanında, senin şu tanrılık kompleksinle sadrazamın sol nahiyesindeki bir organı arasında çok güzel bir kolerasyon kurmuştu. Ne zaman böyle cozutsan kendisini hayırla yad ediyorum. :))
(Talis, sana ulaşamıyorum, emailini kontrol et! Öpüyorum bu arada. Joa, seni de :) )
sevdiğim için yazmıyorum zaten.
YanıtlaSilyoksa burjuva bunalımlarına olan tepkimle bir yorum katsam şuraya, ushuaia yı arayan adamla eminönü-beşiktaş otobüsünde cam kenarında oturup dışarıya dalgın dalgın bakan adam arasında aslında bir fark olmadığını anlatsam daha mı iyi olur?
İlginç bloglar ve makaleler görüyorum =)
YanıtlaSilSevgili Virgilius,
YanıtlaSilMount Roraima...
tulum çıkarıcı bi yazı olmuş,akşam da fenere tulum çıkarırsak iyi olacak. ilk defa linklerin kafamı fazla dağıtmadığı bi yazı yazmışsın.niye linkleri dağıtmadı ,çünkü linklere tıklamadım
YanıtlaSilPassive Apathetic,
YanıtlaSilBırak sağını solunu, en azından Talisman'ı hatırlamanı sağlıyormuşum.
Gregor Samsa,
19 yaşımda hissettiğim bir şeyi yazdım şuraya, o vakitler burjuvalığın zerresinden haberdar değildim, hem hala değilim çünkü zaten bir aristokrat olduğumu biliyorsun :) Hem sen ne zaman indin Totoya Auris'inden de bizim gibi vasat insanlarının ushuaia hayallerine ortak oldun bakiym? Polente'ye dediğim gibi, o otobüsteki adam gibi ben de, hatta belki sen de kalbindeki ushuaia'sını arıyorsun.
Ekşimsi Erik,
Sen daha ne gördün ki...
Sindar,
Kesinlikle sana yakışır! ya Uluru-Kata?
eczahaneci,
YanıtlaSilAkşam fenere tulum çıkartırsak bu halet-i ruhiyeden bir süre sıyrılacağıma eminim hocam :)
Virgilius,
YanıtlaSilUluru-kata'nin yeri hayallerimde Dunya'daki heryerden apayri! In the middle of nowhere... En saglam kapismalarimi oraya sakliyorum :)
Virgilius,
YanıtlaSilbana bir yazın lazım. Bir yorumunda göndermiştin geçen yıl linkini, ama şimdi bulamıyorum (yüksek ihtimalle iç döktüğüm ve kaldırdığım bir postta kaldı)
sevilmeme korkusu / kendini sevme ile ilgili idi. Kaç gündür aklımda ama sormayı hep unutuyorum.
Yardımcı olursan çok çok sevinirim.
Güzel akşamlar...