Yakın çevremdeki insanlara bakınıyorum.
İki hafta evvel oturduğum yan koltuğundaki şoförüne güm güm atan kalbime kulak tıkayıp ara yolları tarif ederek en hızlı şekilde Cerrahpaşa’ya ulaşmasını yardım ettiğim ambulansla apar topar acil serviste ameliyata alınan ve günlerce serviste yatan babam, iyileşme sürecinde mendeburun biri olup çıktı. Zaten bu süreci tümden reddediyor, kabullenemiyor bir türlü başına geleni, hazmedemiyor olanları. Duracell pil gibi bitmez tükenmez enerjisi, olayın ardından uçup gitti, sabah kalkıp işe, işçilerin başında durmaya gidiyor, öncelikle çalışanlarına ve çevresine yıkılmadığı, ayakta olduğu mesajını vermek için, ayrıca yaşananların geride kaldığına kendisini inandırmak için. Fakat kazın ayağı öyle değil ve çabuk yoruluyor, kısa zamanda halsiz düşüyor. Bu defa da hırçın, suratsız, sinirli bir adama dönüşüyor. Tahammülsüzlüğü ve tavsiyelere kapalı olma özelliği yeni peydahlandı, bu açıdan bana çektiğini düşünmeye başladım geçen gün. Normalde benim babama çekmem gerekirdi ve kim bilir ne güzel bir adam olurdum o zaman, ama gel görelim melek gibi adam huysuzun tekine dönüştü, Virgiliuslaşmaya başladı. Gücü, neşesi eski haline dönebilecek mi, doğrusu pek ümitli değilim.
Mızmızın önde gideni, kendisine aklı yetmeyen ama etrafındaki her insan için bir guru/magistra hüviyetinde olan annem, zaten sürekli hasta ve günde avuç avuç ilaç kullanmak zorunda. “Doktorun dediklerini yapma, verdikleri ilaçları kullan” neslinin örnek bir üyesi olarak ne diyet, ne beslenme alışkanlıkları, ne yaşam tarzını hiç değiştirmiyor, yazlığı da kışlığı da deniz kıyısında olmasına rağmen günde yarım saat yürüyüş yapması gibi gayet mantıklı isteklere bile sürekli “ben zaten ölmek istiyorum” diye karşılık veriyor, kestirip atıyor anlatılanları.

Kardeşim sırayla fena hastalanan iki harika çocuğuna, eşinin ailesindeki –doktor raporuyla tescilli- ruh hastası manyakların eşşoğlueşşekliklerine, (Gökhan Oral bir derste kimi psikiyatri hastalarının aynı zamanda eşşoğlueşşek olabileceğini söylemişti.) hayat mücadelesinde kendisine cephe olarak seçtiği akademisyenliğin onu günde en az iki yüz sayfa okumak zorunda bırakan gaddar temposuna rağmen hala dimdik durmaya çalışıyor. Ne zaman uyuyor, dinleniyor hiçbir fikrim yok. Evlenme demiştim zamanında, dinlemedi. Gene de içim acıyor onun koşturmacasını gördükçe.
Hatun çok çalışıyor. Sürekli çalışıyor. Her gün on saat iş yerinde, sonra eve gelip en az üç dört saat de evinde kafa patlatıyor, gözlerinin feri, ışığı, ışıltısı biten bir mum gibi sönene kadar çalışıyor. Bir gün, iki gün, üç gün değil, her gün böyle… İlk başlarda neden sevgilimle gezemiyoruz, sokakları turlayıp dolaşamıyoruz, ne adam gibi sinemaya ne de bir yerlere gidebiliyoruz diye düşünürdüm. Hep çalışmak zorunda ve çalışmak zorunda. Sonraları bu bencillikten sıyrılıp karşımdaki insan baktım, yaşanmaz bir hayatı sürdürmeye çalışan bir açık cezaevi mahkûmu gördüm karşımda. Bu kadar sevip üzerine titrediğim kadın gözlerimin önünde yıpranıyor, iki yıldır beraberiz ve canım yanıyor artık o yorgun yüzünü gördükçe. Üzülüyorum elimden hiçbir gelmemesine. Bir gün sağlığını tümüyle kaybedecek diye ödüm kopuyor, ödüm kopmasıyla kalıyor. Hiçbir şey yapamıyorum.
En iyi arkadaşım iki sene önceye kadar sıçsa götünden para çıkan biriydi, ceplerinde para taşar, o kadar parayı nereye harcayacağını bilemeden saçardı etrafa. İki haftada bir, dört beş günlüğüne Bodrum’un jet-set mekânlarına giden, garsoniyer ev açmaya üşendiği için beş yıldızlı bir otel odasını yıllarca kendi adına kapatan bu adam, krizin ardından sefil sürüngen hallere düştü, hala toparlayamadı kendini. Yirmilik bir çıtıra gönlünü kaptırıp evlendi onunla ama parayla mutluluk olmadığı ne kadar doğruysa, sevgiyle de mutluluk olmadığı o kadar doğru…
Yakın çevremdeki insanlara bakınıyorum. Aklıma Gregor’un seneler evvel bir yorumunda yazdığı gibi, mutluluğun bir illüzyondan ibaret olduğu sözü geliyor. (Kıçımdan uyduruyor da olabilirim ama Gregor eskiden hep böyle şeyler söylerdi.)

