3 Kasım 2010 Çarşamba

Bulutların Arkasında mı, Önünde mi?.


Yakın çevremdeki insanlara bakınıyorum.


İki hafta evvel oturduğum yan koltuğundaki şoförüne güm güm atan kalbime kulak tıkayıp ara yolları tarif ederek en hızlı şekilde Cerrahpaşa’ya ulaşmasını yardım ettiğim ambulansla apar topar acil serviste ameliyata alınan ve günlerce serviste yatan babam, iyileşme sürecinde mendeburun biri olup çıktı. Zaten bu süreci tümden reddediyor, kabullenemiyor bir türlü başına geleni, hazmedemiyor olanları. Duracell pil gibi bitmez tükenmez enerjisi, olayın ardından uçup gitti, sabah kalkıp işe, işçilerin başında durmaya gidiyor, öncelikle çalışanlarına ve çevresine yıkılmadığı, ayakta olduğu mesajını vermek için, ayrıca yaşananların geride kaldığına kendisini inandırmak için. Fakat kazın ayağı öyle değil ve çabuk yoruluyor, kısa zamanda halsiz düşüyor. Bu defa da hırçın, suratsız, sinirli bir adama dönüşüyor. Tahammülsüzlüğü ve tavsiyelere kapalı olma özelliği yeni peydahlandı, bu açıdan bana çektiğini düşünmeye başladım geçen gün. Normalde benim babama çekmem gerekirdi ve kim bilir ne güzel bir adam olurdum o zaman, ama gel görelim melek gibi adam huysuzun tekine dönüştü, Virgiliuslaşmaya başladı. Gücü, neşesi eski haline dönebilecek mi, doğrusu pek ümitli değilim.


Mızmızın önde gideni, kendisine aklı yetmeyen ama etrafındaki her insan için bir guru/magistra hüviyetinde olan annem, zaten sürekli hasta ve günde avuç avuç ilaç kullanmak zorunda. “Doktorun dediklerini yapma, verdikleri ilaçları kullan” neslinin örnek bir üyesi olarak ne diyet, ne beslenme alışkanlıkları, ne yaşam tarzını hiç değiştirmiyor, yazlığı da kışlığı da deniz kıyısında olmasına rağmen günde yarım saat yürüyüş yapması gibi gayet mantıklı isteklere bile sürekli “ben zaten ölmek istiyorum” diye karşılık veriyor, kestirip atıyor anlatılanları.

Kardeşim sırayla fena hastalanan iki harika çocuğuna, eşinin ailesindeki –doktor raporuyla tescilli- ruh hastası manyakların eşşoğlueşşekliklerine, (Gökhan Oral bir derste kimi psikiyatri hastalarının aynı zamanda eşşoğlueşşek olabileceğini söylemişti.) hayat mücadelesinde kendisine cephe olarak seçtiği akademisyenliğin onu günde en az iki yüz sayfa okumak zorunda bırakan gaddar temposuna rağmen hala dimdik durmaya çalışıyor. Ne zaman uyuyor, dinleniyor hiçbir fikrim yok. Evlenme demiştim zamanında, dinlemedi. Gene de içim acıyor onun koşturmacasını gördükçe.


Hatun çok çalışıyor. Sürekli çalışıyor. Her gün on saat iş yerinde, sonra eve gelip en az üç dört saat de evinde kafa patlatıyor, gözlerinin feri, ışığı, ışıltısı biten bir mum gibi sönene kadar çalışıyor. Bir gün, iki gün, üç gün değil, her gün böyle… İlk başlarda neden sevgilimle gezemiyoruz, sokakları turlayıp dolaşamıyoruz, ne adam gibi sinemaya ne de bir yerlere gidebiliyoruz diye düşünürdüm. Hep çalışmak zorunda ve çalışmak zorunda. Sonraları bu bencillikten sıyrılıp karşımdaki insan baktım, yaşanmaz bir hayatı sürdürmeye çalışan bir açık cezaevi mahkûmu gördüm karşımda. Bu kadar sevip üzerine titrediğim kadın gözlerimin önünde yıpranıyor, iki yıldır beraberiz ve canım yanıyor artık o yorgun yüzünü gördükçe. Üzülüyorum elimden hiçbir gelmemesine. Bir gün sağlığını tümüyle kaybedecek diye ödüm kopuyor, ödüm kopmasıyla kalıyor. Hiçbir şey yapamıyorum.


En iyi arkadaşım iki sene önceye kadar sıçsa götünden para çıkan biriydi, ceplerinde para taşar, o kadar parayı nereye harcayacağını bilemeden saçardı etrafa. İki haftada bir, dört beş günlüğüne Bodrum’un jet-set mekânlarına giden, garsoniyer ev açmaya üşendiği için beş yıldızlı bir otel odasını yıllarca kendi adına kapatan bu adam, krizin ardından sefil sürüngen hallere düştü, hala toparlayamadı kendini. Yirmilik bir çıtıra gönlünü kaptırıp evlendi onunla ama parayla mutluluk olmadığı ne kadar doğruysa, sevgiyle de mutluluk olmadığı o kadar doğru…


Yakın çevremdeki insanlara bakınıyorum. Aklıma Gregor’un seneler evvel bir yorumunda yazdığı gibi, mutluluğun bir illüzyondan ibaret olduğu sözü geliyor. (Kıçımdan uyduruyor da olabilirim ama Gregor eskiden hep böyle şeyler söylerdi.)

21 Ekim 2010 Perşembe

Aile Bağları Üzerine... (Altıncı Bölüm.)

Genel Aile Panoraması:

1- Aynı şehirde, 45 dakikalık mesafede oturan anne-babama haftada bir gün giderim. Her gün mutlaka ikisini ayrı ayrı arar, hatırlarını sorarım. Sağlık durumlarını, ihtiyaçlarını takip eder, en ufak bir olumsuzlukta derhal devreye girerim. Jandarma gibi davrandığımı söyler ama mutlu davranırlar.

2- Kardeşim de aynı şehirde, anne-babama 1 saat uzaklıkta oturur. Hafta en az bir, bazen iki üç kez çocuklarıyla beraber ziyarete gider, torun sevgisini yaşatırlar onlara. Benim gibi her Allahın günü aramaz birader onları, ama gelin neredeyse kendi annesinden çok kayınvalidesine (yani anneme) düşkündür ve günde üç saat telefonda dedikodu yaparlar.

Olay:

Babam pazartesi günü, iş yerinde bıçaklandı. Olayın detaylarındaki absürdlük ve akıl almaz nedenler bir yana, herkesin ‘evliya gibi adam’ dediği insan, zedelenen akciğerlerinde meydana gelen iç kanama nedeniyle düştüğü hayati tehlike durumundan uzun ve riskli bir ameliyatın ardından –çok şükür- yırttı. Şu an üçüncü gecesini geçiriyor hastane servisinde, ancak yaşayn bilir o nedenle kendisinin ne tür fiziksel acılar çektiğini bilemiyorum, ama nasıl kıvrandığımı anlatamayacak kadar doluyum. Üstelik olayın failinden de şikayetçi olmadı, senelerden beri tanıdığı ve aslında çok mülayim biri olarak bilinen faile acıyor, “bir cahillik, delilik yaptı, bari çoluğu çocuğu perişan olmasın” diye merhamet gösteriyor. (Tabi olay kamu davası şeklini alınca savcının tutuklama talebini mahkeme kabul etti, babamı yaralayan adam cezaevine gönderildi.)

Son Durum:

Ameliyatın ardından hastanede geçirdiği ilk gece, annem ve ben başucunda sabahladık. İlk geceyi atlatıp hayati tehlikeyi atlatınca, ben ve kardeşim günün on altı saati yanındayız, annemse bir çekyata mahkûm şekilde aralıksız başucunda duruyor. Daha da günlerce böyle süreceği belli. Bu arada, göğsüne bağlı hortumdan tüpe halen akan kan (irin) ve diğer tüm ıstırap verici unsurlara rağmen babam odasına gelen (yaşlı ve çirkinler hariç) bütün hemşirelere asılmak ve şirinlik yapmak suretiyle acayip sempatik bir hasta şeklini aldı, öyle ki sabahları mesaiye gelen hemşireler beni görüp gülümseyerek “amca nasıl oldu?” diye soruyorlar.

Özdeyiş:

Dün gündüz vakti, geçirdiği ağır ameliyattan sadece 14 saat sonra, yanı başında annem, ben ve kardeşim varken bizi süzen babam hafif bir sesle ağır ağır şöyle konuştu:

“Allah böyle bir musibet lütfetti, bu sayede biz gene hep beraberiz, gene aile olduk.”

(Bu sözün üzerine kardeşim eliyle gözlerini kapatıp kikirdedi, annem “ne lütfu bu ya, böyle lütüf mu olur?” diye söylendi, ben de göğsünün bıçaklanması haricinde ayrıca kafasını da bir yere çarpıp çarpmadığını sordum babama. Güldü.)

Çağrışım:

(…)

“Şükürler olsun sana ufacık ruganlar için… ve bacalar için… ve köprüler için… ve Rolls-Royce için… ve duman için… ve bahar için. Varsın acı versin: Ve acı için…”

[Yevgeni Zamyatin’in ‘İnsan Avcısı’ hikayesinden.]

Sonuç:

Delirmek üzereyim.

15 Ekim 2010 Cuma

Civilization Üzerine...

Bugün öğlen tatilinde sipariş verdiğim menemeni yerken açtım Civilization’ı, gömleğime kravatıma damlatmamaya dikkat ederek oynamaya başladım. Fransa’yı işgal etmeye karar verip kıyılarına yaptığım kalabalık asker çıkarmasının ardından kanlı bir çatışma sonrası Lyon şehrini ele geçirdim ve o kente yaptım tüm yığınağımı, öyle ki deniz gücüyle de destekleyerek piyadeleri, topçu birlikleri ve sayısını şimdi hatırlamadığım kadar çok bombardıman uçağıyla doldurdum şehri. Strateji basit, işgal seri adımlarla ilerliyordu, önce bombardıman uçaklarıyla kentlerin altını üstüne getiriyor, her Valkyrie uçuşunu takiben bombaladığım şehrin üzerinde beliren bilgi kutucuğunu keyifle okuyordum. “You have killed a citizen of Reims” veya “The Temple of Tours is destroyed!” gibi. Sırada kıytırık Poitiers kenti vardı, şu “Puvatya” diye okunulan. Çatala batırdığım ekmeği menemende gezdirip ağzıma atarken ‘Arapları bu şehirde sikmiştiniz ama bana gücünüz yetmez, ben Slayer’la besleniyorum, War Ensemble a.q.’umun peruklu parfümcüleri’ diye kikirdedim, uçakları saldım üzerlerine, her hava akınının ardından şehrin nüfusu azaldı, kara birliklerim tayyarelerin bomba yağdırma işini bitirmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı kenti ele geçirmek için, malum hava kuvvetleri her zaman -adi üstünde havacı- daha havalıdır ama işi yapan, bitiren ordunun proleteri olan Karacılardır: 12 Mart’ta muhtıra mı verelim yoksa darbe mi yapalım diye oturup ciddi ciddi tartışan komutanlar da buna örnektir zaten, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur darbe için ısrarcıdır, Kara Kuvvetlerinin başındaki General Faruk Gürler ise hükümete muhtıra verilmesiyle yetinmek gerektiği düşüncesini ileri sürer, uzlaşmazlık sürer, en sonunda Muhsin Batur sinirlenip ‘yeter! Ben uçakları kaldırıyorum!’ diye sesini yükseltir, Faruk Gürler sakince ‘peki, ama unutma ki o uçaklar sonunda yere inecekler’ diye karşılık verir. Benim piyadeler de öyleydi işte, havacıların artistik harp gösterisinin bitmesini bekliyorlardı, şehri Fransızlardan teslim alacak olan, işin sahibi onlardı. Devam eden bombardımanın bitmesine yakın, şehir tam anlamıyla dümdüz olup kendini savunamayacak hale gelmek üzereyken şehrin üzerinde şu bilgi kutucuğu çıktı:


“The Library of Poitiers is destroyed!”

Kütüphaneyi yıkmışım.


Birden durdum. Dün, henüz ne tür bir halt olduğunu, ne işe yaradığını anlayamadığım tumblr sayfalarına göz atayım, neymiş bu sağda solda millete rezil olmayayım diye tanıdıkların tumblr sayfalarında gezinmeye başlamıştım, bakındıklarım arasında aglea’nın sayfasındaki fotoğraflar çok ama çok hoşuma gitmişti. Orada, özellikle şu aşağıdaki resmi uzun seyretmiştim, insanların ciddiyeti ve sakinliği idi esas beni etkileyen, yoksa bir kütüphanenin çatısı yıkılsın, yansın, ama kitaplara bir şey olmasın; doğrusu bana Goebbels tarzı bir propaganda/PH aygıtı gibi geldiğini itiraf edeyim. Ama öyle dahi olsa, enfes bir mizansendi.


Sanki Poitiers’nın kütüphanesini yıkan benmişim de, bu fotoğraf da yıktığım kütüphaneden arta kalanlarmış gibi hissettim.


Bombardımana son verip kara birliklerine şehri kuşatma, yolları kapatma emri verdim, o kenti işgal etmekten vazgeçip Strasbourg’a yöneldim. Tabağı önümden kaldırırken baktığım gömleğimde gözüme batan menemen lekesi beni hiç kızdırmadı, zaten üst üste üçüncü gündü onu giydiğim.


Oyunu hafızaya kaydedip çıktıktan sonra, uçağı olmayan sefil bir ülkenin kentlerini bombardıman ederek ele geçirmeye olanak tanıyan bu oyunun ismini Civilization (Medeniyet) koyanların hayatı nasıl da çözümlediklerini düşünüp arkadaşın yandaki odasına doğru sigara içmek üzere masadan kalktım.

5 Ekim 2010 Salı

Zamanın bu kadar hızlı aktığı bir dönem hatırlamıyorum hayatımda. Hiçbir şey anlamadan geçip gidiyor günler. Sanki tad alma duygumu kaybetmişim gibi, heyecansız, donuk, ruhsuz bir dönem bu. 1,5 yıldır aradığım ve koca şehirdeki hiçbir sahafta bulamadığım kitabı İzmirlerden getirip önüme koyuyorlar, coşkuyla kaynamam gerekirken sessizce okuyup birkaç satırın altını çizmemin ardından kitaplığa koyuyorum. Perşembe günü en büyük hayallerimden birini gerçekleştirmeye, Ozzy’nin konserine gittim, valencia-atletic bilbao maçının son beş dakikasından bir gıdım fazla heyecanlanmadım. Cumartesi günü Scorpions konserine gittim, yanlışlıkla Hakkı Bulut konserine karışmışım gibi garipsedim duygularımı. Film izleyemiyorum, beğenmiyorum. Müzik dinleyemiyorum, sıradan buluyorum. Yediğim yemekten zevk alamıyorum. Hepsinin ötesinde düşünemiyorum. Eskiden düşünmek, bağdaştırmak, çıkarım yapmak, bir yerlere varmak bana keyif verirdi, şimdilerde zihinsel kısırdöngümü dehşetle izleyip kendimi aşağılıyorum. Bir zamanların over-sexualized yaratığı, artık yemek içmek gibi bir dürtüyle bu işi yapmaya başladı. Yaşamaya dair hevesim, heyecanım, coşkularım hiçbir vakit öyle aman aman olmamıştı, ama biliyordum ki bunlar çekmecede paketin içerisinde duruyordu ve ben gerektiğinde bir avuç alıp cebime koyuyor, yürürken çekirdek çitletir gibi azar azar kullanıyordum onu. Şimdi çekmeceyi de bulamıyorum. Pastel rengi güneş, gri gökyüzü, soğuk çay, pörsümüş beyaz peynir, bayat kepekli ekmek ve donuk bakışlar… Saatler dakika gibi, günler saat gibi akıyor ve içi saman dolu bir adam sadece uyumak istiyor. Uyuyor, uyanıyor, gene uyumak istiyor.

Bu ben değilim.

‘Ben’ nasıldım, iyi miydim, kötü müydüm, bilmiyorum. Ama bu halimden hiç memnun değilim.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Serbest Çağrışımlar...

(...)

“Akşam vaktiydi, ama tek bir günün değil de, dünyanın varoluşunun akşamı, Yaratılıştan beri akıp giden tüm zamanın akşamıydı sanki.

Güneş hüzünlü bir şekilde batıya yönelmişti. Batıdan gelen parlak ışıklar kır evinin cephesini süslüyor, geniş bir bağdaki asma yapraklarının arasından süzülerek yeni evlilerin üstünü örten bir sayvana dönüşüyordu. Dingin ve ılık hava, yılın son çiçekleri, hareketsiz duran kuşlar ve ağaç dalları, tüm tabiat, sanki insanoğlunun son akşamıymış gibi, şaşkın ve sessiz, ölmek üzere olan o günü, güneşin batışını izliyordu; binlerce yüzyıldır her sabah yüzünü gösteren, hayat ve gençlik dolu, onca cömert ve neşeli yıldız-kral bir daha parlamayacaktı sanki.

Zaman durmuş gibiydi; saatler, oyun oynamaktan yorgun düşüp de bir manastır bahçesinde toplanarak çocukluk serüvenlerini ve yeniyetmelik taşkınlıklarını anlatan yatılı gençler misali, biteviye dans etmekten bitkin düşüp yorgunluk atmak üzere çimenlerin üzerine oturmuş, birbirlerine acıklı aşk ve ölüm hikâyeleri anlatıyorlardı.

Dahası, sanki tam o anda dünya tarihinin bir kesiti sona eriyordu; yaratılmış olan her şey sonsuz bir vedalaşmaya dalmıştı; kuş yuvasına, batı rüzgârı çiçeklere, ağaçlar ırmaklara, güneş dağlara veda ediyordu; içkin bir birliktelik yaşamış olan her şey, birbiriyle rengini ya da rayihasını, müziğini ya da devinimi paylaşıyor, tek bir evrensel varoluşun kalp atışında birbirine karışıyordu; ebediyen donup kalmışlar gibiydi ve bu öğelerin her biri gelecekte yeni yasaların, yeni güçlerin etkisine boyun eğecekti.

Son olarak, o akşam gök cisimlerinin birliği ve ahengini oluşturan gizemli birlik de yok olmak üzereydi; o birlik ki, yaratılmış şeylerin en geçici olanının bile ölüp gitmesini olanaksız kılıyor, maddeyi durmaksızın dönüştürüp yeniden hayata katıyor, hiçbir şeyden vazgeçmiyor, her şey onunla özdeşleşiyor ve bu yolla yenilenip güzelleşiyordu.

Her şeyden ve herkesten çok, bu tuhaf kuruntu ve bu baskın sezgi, Gil ve Elena’yı etkisi altına almıştı, onlar da sessiz, hareketsiz, el ele duruyordu; bahtsızlıklarının son günü olan o günün ölümünün benzersiz trajedisini dikkatle izliyor, derin bir merak ve kör bir bağlılıkla, ne düşündüklerini bilmeden, tüm evreni unutarak, vecd içinde ve şaşkın, iki resim, iki heykel, iki ceset gibi birbirlerine bakıyorlardı.

Belki dünya üzerinde yapayalnız, tek edilmiş olduklarını sanıyorlardı.”

(...)

(Alarcón, Ölümün Dostu’ndan alıntı)


Bir nefeste okudum. İçimde tanımlayamadığım, nereden estiğini bilmediğim soğuk bir rüzgârla üşüdüm okurken; dudaklarımdan istem dışı bir “vvoouufff” mırıltısı döküldü, ardından bu satırların altını sabırsızlıkla çizip baştan başladım, gene okudum. Oturduğum cafede kitabı okurken bu pasaja kadar çaprazımdaki masada oturan şen çıtırların bacaklarına arada bir gözüm kayıyordu itiraf etmek gerekirse, yukarıdaki satırlara geldiğimde ise hepsi silindi gitti. Bir yandan atıştırdığım meyve salatası az önce bitmişti, içi oyulmuş yarım kavuna bakarak altını çizdiğim bölümün bana hissettirdiklerini daha önce nerede, ne zaman duyumsadığımı düşünmeye başladım, ruhumdaki bu etkilenime aşinaydım sanki, ama çok yakın zamanda da yaşamamıştım bu durumu. Saatlerin donduğu, dünyanın sonunun geldiği duygusu… Tüm hafızamı, ruh kayıtlarımı gözden geçirdim ve ta 1992 senesinde, Eceabat’taki Conk Bayırı’nda bir yaz akşamı, alanı çevreleyen taş yazıtların ortasında sırt üstü uzanmış bir halde gökyüzüne bakarak hiç sebepsiz ağladığım saatleri anımsadım; o yaşta da kesinlikle milliyetçi/muhafazakâr bir tip değildim, zaten idealist kılıklarla ortalarda gezindiğim bir dönem olmadı hayatımda, dolayısıyla o ruh hali ecdad-şehit-vatan millet Sakarya hamasetinden tümüyle farklı, ama bir futbol sahası büyüklüğündeki alanda sabahtan akşama kadar 20,000 insanın (Türk/Anzak/Hintli vs.) öldüğü bilgisi ve o meydanın inanılmaz atmosferiyle ilgiliydi: Bunları anlatabilmek kolay değil, sanki içime çektiğim havada, üzerine bastığım toprakta sürekli bir şeyler kıpır kıpırdı, dünya dışı ruhanî bir esîr tarafından çepeçevre sarılmış hissiyle manevi bir aleme adım attığımı duyumsamıştım. Sırt üstü yattım toprağa, etrafımda beni rahatsız edecek kimse yoktu, ne bir insan sesi, ne bir korna ya da kahkaha. Dünyanın sonunun geldiğini hissettim orada, benim değil, her şeyin sonu. Bir gün içinde yirmi bin insanın salamura gibi üst üste istiflenseler bile gene bir ceset tepesi oluşturacakları bu küçük düzlükte maddi varlıkları çoktan çürüyüp gitmiş olsa da manevi yaşamları sürüyordu, ve sanki orada güneş her battığında dünya ölüyor, sabahleyin yeni baştan yaratılıyordu, o an son nefesine şahit olan biriydim ben. Daha çocuk yaştaydım, henüz milli bile olmamıştım, önümde kim bilir nelere gebe uzun yıllar vardı ama ölüm; kendi ölümüm, senin ölümün, dünyanın ölümü, konuşulması yasaklanmış ölüm, hepsi gözlerimin önünde, zihnimde, çevremde, içimde kol kola verip halay çekiyorlardı. Çok seneler sonra, Savaş ve Barış’ı okuduğumda –benim için en büyüleyici bölüm olan- Prens Andrey’in savaş meydanında ölümcül bir yara ile sırt üstü yatarken hayatın anlamı üzerine düşüncelere daldığı satırlara denk geldiğim vakit, kitaptaki bu sahne bana çok tanıdık gelmişti.



Alarcón’dan alıntıladığım yukarıdaki pasaj, bunca zamanın ardından benzer duyguları içimde uyandırdığında, son derece serbest bir çağrışımla aklıma Ushuaia geldi. Polentegiller’in Latin Amerika gezilerine dair notlarını tuttukları blogta öğrenmiştim bu yeri, orası dünyanın sonu, dünyanın bir ucu, her yerden ve her şeyden uzak bir nihai noktaydı. Bayılmıştım oraya, internette araştırdım, hakkında yazılar okudum, resimleri karıştırdım; bir gün oraya gidebilmek gibi bir hayale sığınıp teselli verdim kendime. Polente’ye de söyledim, Latin Amerika gezi blogunu baştan sona takip eden biri olarak Ushuaia benim favorim olmuştu. Ve evet, Alarcón’un anlattığı, ya Conk Bayırı gibi dünyadışı bir Agartha-vari mekanda veya insanda doğaüstü bir etkilenim yaptığını duyumsadığım Ushuaia benzeri dünyanın sonunda yaşanabilecek fantastik bir ruh haliydi. Doğrusu bu düşüncelerle epey etkilenmiş şekilde kalktım cafeden, çaprazımdaki çıtırlar gözden kaybolmuşlardı, kim bilir ne zaman gittiler, hiçbir fikrim yoktu. Aslında eve gitmek için can atıyordum ama Tophane’ye, bir arkadaşımla söz verdiğim satranç partisi için gitmek zorundaydım, buluştuk, beş saati aşkın süre, gece yarısına kadar oynadıktan sonra eve döndüm ve hemen polente’nin gezi blogunu açtım, Ushuaia’yı görmek için. Uzun zamandır bakmadığımdan yeni bir post eklediğini fark ettim, meğer geçen ay Hürriyet’in seyahat sayfasında polente ile röportaj yapmışlar. Hoşuma gitti ve gülümsedim, söyleşiyi okumaya başladım. Hevesle başladığım okuma, sonuna geldiğimde büyük bir hayal kırıklığına dönüştü; Meksika’da Tulum diye bir yer varmış, bütün röportaj Tulum üzerine dönüyordu. Tulum’a yolunuz nasıl düştü, Tulum’da konaklama seçenekleri, Tulum’da gezip görülecek yerler… Saydım, bu kısa söyleşide tam 11 defa Tulum kelimesi geçiyordu. Mübarekleri gören de Tulum’a gidip döndüler sanacak! Zaten Tulum, tipik bir Türk tatil beldesi, deniz, kumsal ve güneşiyle “insanımıza” hitap ediyor ama polentegiller gibi sıra dışı bir ailenin çıktığı bu sıra dışı Güney Amerika turundan geriye sadece Tulum tortusunun kalması da sükût-u hayale uğrattı beni. Ne yapalım, kendi gezileri, kendileri bilir.


Bir gün, hayallerimin ucuna, hayatımın sonuna, yani Ushuaia’ya gitmeyi çok istiyorum. En tepedeki pasajda iki sevgili, Gil ve Elena, beraber idrak ederler çevrelerindeki olayları. Biliyorum ki her daim yalnız bir insan olarak bu duyguları kimseyle paylaşamam, Hatun bile ortak olamaz bana, yegâne dileğim tek başıma kalmak ve içime gömülmektir Ushuaia’da. Yalnızlıktan daha çok sevdiğim bir şey yok bu hayatta ve Hatun’u en çok beni anladığı ve bu duruma saygı gösterdiği için seviyorum galiba.