17 Ağustos 2008 Pazar

Aile Bağları Üzerine, II... (veya "In The Name Of The Father")

Bazıları yazılarımda annemden ne kadar çok bahsettiğime (e.g. * ** ***) değinip garip şeyler soruyorlar; söz gelimi babamın öldüğünü düşünenler var, veya hiç sözünü etmediğimden onu yok saydığım sanısına kapılıp babamdan nefret ettiğimi zannedenler de. Aslında hiç biri değil, belki şuuraltımda çok hassas bir noktaya hitap ettiği için babamı bu blogta obje-suje gibi kullanmaktan çekindim bugüne kadar, doğrusu kendime bakıp biraz irdelediğimde “baba” olgusunun ne kadar kutsal ve dokunulmaz bir yerde olduğunu görüyorum, öyle ki sanki babamı burada zırvalanan yazılara malzeme etmekten utanıyorum sanırım.



Boş gönülle eza çekmiş boş gezenin boş kalfası olarak evlenmedim bu yaşıma kadar, zamansız vakitsiz bir kaza kurşunu da –çok şükür- ortaya çıkmadı, büyüyüp top mermisi haline gelerek bana “baba” deme fırsatı bulamadı, bu nasıl bir duygudur bilmiyorum. Arkadaşlarımı, kardeşimi gözlemlediğimde, neredeyse tamamına yakınının evlendikleri için pişman olduklarını, kendilerini özgür dünyanın lanetli mahkûmları olarak gördüklerini izliyorum uzaktan; eşlerine gardiyan gözüyle bakıyorlar, evleri de bir tür kodes gibi onlar için. Evli erkeklerin bekâr arkadaşlarına karşı hissettikleri aşırı kıskançlık ve bu yüzden onların da hemen evlenip aynı noktaya gelmelerini istemelerinin sebebi bu olsa gerek, Sefalet kardeşliği arzusu. Bu acınası modda kafa üstü düşüp mutsuzluk denizinde elleri kolları zincirli yüzmeye çalışan erkekler, çocuk sahibi olana dek ‘Allahım neydi günahım?” modunda ortalarda gezinirken, bir çocukları olduğunda gerçek bir metamorfoza uğruyorlar. Her şey tümüyle başkalaşıyor artık, en umulmadık erkeklerin kendisine çeki düzen verdiğini, siyah-beyaz film karesinin renklenmesi gibi hayatlarının tazelendiğini, çocukluktan çıkıp adamlık sürecine adım attıklarını görüyorum; yüklendikleri sorumluluk ve talip oldukları mücadele misliyle artıyor, ve bundan zerre miktarda şikayetçi olmuyorlar. Evlendiği için nikâhtan birkaç ay sonra başını duvarlara vurmaya başlayan yüzlerce erkek tanıdım, ama içlerinden bir tanesi bile çocuğu olduktan sonra olumsuz tek bir kelimecik sarfetmedi, en ufak bir ima veya mimik görmedim kimseden. Aksine, bir “hamdık, piştik çok şükür” havası sezinliyorum bu kişilerde, “oldum ben!” diyorlar sanki lisan-ı halleriyle.



Kavram ve o kavramı oluşturan örgüler açısından “Baba olma hali”, benim gibi birine çok tuhaf geliyor. Orgazmı hiç yaşamamış birinin anlatılanlardan hiçbir halt anlamaması gibi, gözlemlerimden hareketle kafa yormak benimkisi, bunun farkındayım. Yazdıklarım sığ kalmaya mahkûm. Bununla beraber baba-oğul ilişkisi hakkında bir şeyler geveleyebilirim sanırım. Sözgelimi Andrei Zvyagintsev’in filmini bizler için ölümsüz kılan sadece enfes görselliği değildir, çocuk yaştaki veletlerin etkileyici oyunculukları değildir, o filmi izlerken ağzımızı açık bırakan ve film bittiğinde salondan çıkmakta zorluk çekecek kadar bizi sarsan, aslında işlediği konudan başka bir şey değildi. Biri 10, diğeri 12 yaşında iki çocuğun hiç tanımadıkları, sadece sararmış bir fotoğrafta tek bir resmini gördükleri babaları bir gün pat diye eve dönüyordu. Gelişen olayları, yaşanan duygudurum karmaşasını anımsayın, babanın baba olduğunu ama baba gibi olmayı beceremediğini, çocukların çocuk olmak istediklerini ama çocuklaşamadıklarını gördüğümüzde filmi izleyen herkes (sanırım benim gibi) bu roller karmaşasının girdabında donup kalmıştı. Psikopat bir babanın çocuklarına yaptığı işkencelere dair haber okuduğumuzda “Allah belasını versin” der ve öfkeleniriz, baba katili bir çocuğa dair duyduklarımız bizde mide bulantısı yaratır. Ama bu filmde hiçbir şey yerine oturmuyordu işte, olmuyordu, olamıyordu… Metaforik anlamlar da yüklüydü o filme, İsa Mesih- İnsanlık ilişkisi üzerine. Konuyu dağıtmamak için o yöne sırtımı dönüp ben gene baba-oğul ilişkisi üzerine devam edeyim. Ama dayanamayıp şunu ekleyeyim ki Jung bir yerlerde “insanlık tarihinin en büyük üç eseri baba, babalık ve babanın ölümü olguları üzerine yazılmıştır” diyerek, Sophokles’in Oedipus’unu, Shakespeare’in Hamlet’ini ve Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’ini işaret eder. Böyle acaip bir şey işte baba-oğul ilişkisi. (Bunu Adler’den de okumuş olabilirim, ama kesinlikle Freud değil, ayrıca üçüne de lanet olsun.)



Psikolog değilim veya ruh bilim konusunda ucundan kenarından dahi her hangi bir eğitim almamış olsam da, (hep söylüyorum hiçbir konunun uzmanı değilim) Babalık kavramının insan ruhunda ne kadar özel bir alana hitap ettiğini, rahmetsiz dedem olarak söz ettiğim kişi hakkında ne kızı annemin ne de öteki kardeşlerinin o iğrenç adam için tek bir kötü söz sarf etmiş olmamalarından (hatta bana kızmalarından) çıkartabiliyorum. Belki bir babanın kötü ve karaktersiz olmasını kabullenemediğimden. Zaten buraya kadar yazdıklarım da, bu durumun kabullenilemeyeceğini anlatmaya çalışmaktan ibaret. Babaya hayranlık, ona duyulan sevgi, merhamet ve bağlılık; ruhumuza düşen gölgesinin karşılık bulmasını zorunlu gördüğümüz ve candan istediğimiz duygular.

Geçtiğimiz haftalarda bir akşam yanlarına gittim “özledik” ısrarlarına dayanamayıp, gece orada kalacaktım. İnsan kendisini düpedüz misafirlikte hissediyor, bir saatlik mesafede oturan ailesine ayda 1-2 defa gidince. Kazık kadar adamın çocuklaşması, naz yapması, “onu yemem, bunu yapma bana, o köşede ben oturayım, ya ben misafirliğe gelmişim sen kanepeyi kapmışsın” gibi mızmızlanması çok matrak doğrusu. Gene de bu geyiklere dalmadan, başka bir şeyi anlatacağım: Geç olduğunda saat, babam kalktı, uyumak için yatak odasına geçti, annem tv’de film izliyordu o sırada. Bir ara yanına gittim uyudu mu diye kontrol etmeye, henüz dalmamıştı hafif mahmur da olsa. Yanına uzandım, çok fazla konuşmayız babamla, hem babayla ne konuşulur ki işten, futboldan, sağlıktan, politikadan, anne dedikodusundan başka? Sadece yanına gidip sarılmak istemiştim bir iki saniye, iyi geceler demek için. Bir an sustuk… Garip bir andı, sanki birbirlerine bir şeyler söylemek isteyen iki insan, baba ve oğul, tek kelime etmeden birbirlerini okuyor gibiydi, göz gözeydik, susarken. Ağzımdan istemsizce şu kelimeler döküldü:

Ben- Baba, ben seni çok seviyorum ya…

O- Biliyorum oğlum. Ben de seni seviyorum.

Gene sustuk… Birkaç dakika geçti, ne ben kalkabildim yanından, ne de onun uyku akan gözleri kapandı. Öyle bakışıyorduk… Ne düşündüğü bilmiyorum o anda, ben de bir şey düşünmüyordum galiba… Sadece huzur vardı duyumsadığım, bir de – neredeyse hiçbir şey paylaşamayan iki insan arasındaki sevgi köprüsü. Yanağıma dokundu eli, sonra seyrek saçlarıma uzandı.

Ben- Sen nasıl bir babasın ya…

O- Baba olunca anlarsın sen de.

B- Hayır, bu başka bir şey. Senin gibi olunamaz ki.

O- Hiç merak etme, sen daha iyi bir baba olacaksın.

B- Bu mümkün değil… Sen acaip bir şeysin. Nereden öğrendin allahaşkına sen böyle baba olmayı…

Hafifçe gülümsedi. Ben devam ettim, daha doğrusu koptum o an:

B- Babalık denilen şey öğrenilecek bir şey değil. Bu çok zor, çok büyük bir sorumluluk. Bu yaşıma geldim, cesaret edemiyorum. Evlenme düşüncesi bile ne kadar uzak bana. Sen nasıl yapabildin, ve nasıl böyle harika bir baba olabildin… Eğitimle ilgisi yok bunun, büyüdüğün çevre ve ortamla da ilgili değil. Bu bambaşka, hiçbir şekilde anlaşılabilecek ve anlatılabilecek bir şey değil. Bak F.’ye, (kardeşim) insan kalitesi ve karakter olarak benden kat kat üstün biri, hem uyumlu, hem sabırlı bana kıyasla, herif tam anlamıyla iyi çocuk. Ama evlendikten sonra ne kadar zorlandığını hatırla, ilk çocuğunda nasıl bir travma geçirdiğini, iyi bir baba olmaya çalışırken ne kadar yıprandığını, Y.’yi yetiştirip terbiye ederken nasıl eline yüzüne bulaştırdığını, çocukcağızı nasıl zorladığını, sonrasında hep beraber aile psikologlarını kapı kapı dolaştıklarını. Bir yandan baktığımda görüyorum ki, her bakımdan harika biri benim kardeşim. Fakat sen de, annem de biliyorsunuz ki babalığı ancak ikinci çocuğunda, R.de öğrendi, ilk çocuğuyla yaşadığı ve ona yaşattığı şeylerin acısı Y. büyüdüğünde ne yazık ki daha net ortaya çıkacak, O da anladı bunu ve ne yaptığını fark ettikten sonra yaklaşımını değiştirdi, ikinci çocukta önceki hatalarının hiç birini tekrarlamıyor artık, anca büyüdü kardeşim. Şimdi çok iyi bir baba olduğunu görüyorum, sizler de görüyorsunuz bunu; ama tekrar edeyim, böyle iyi ve kaliteli bir insanın, düzgün bir üniversite bitirmiş, şehir dışında yıllarca yaşayıp olgunlaşmış, her tanıyanın bayıldığı kardeşimin, üstelik sizinki gibi mutluluk ve uyumları kıskanılası bir çiftin çocuğunun baba olmayı öğrenmesi için yıllar geçmesi gerekti, bunun için neredeyse ilk çocuğu da kendisi de ziyan olacaktı. Baba olmak öğreniliyor… Peki ama sen nerede öğrendim bunu allahaşkına söyle bana. Babacım, benim canım babam, sen ilkokul mezunu bir adamsın, eşi ve çocuklarıyla iletişimini sadece dayakla sağlayan bir adamın oğlusun, babaannem cahil cühela bir kadındı, yetiştiğin çevre ve ortam asla uygun değildi. İstanbul’un dışını ilk defa askere giderken görmüşsün, hayatın Feriköy’de, Çağlayan’da geçmiş, en fazla evinin birkaç kilometre çevresinde. Hiçbir şey görmedin, bilmedin, ve sonra bir gün daha önce tek bir defa gördüğün bir kadınla görücü usulüyle evlendin 24 yaşında. Ya bu nasıl bir şey, anlayamıyorum. Bir eş olarak bakıyorum, hala birbirinize bu kadar bağlı ve âşık olmanızı havsalam almıyor. Bir kez olsun anneme elini kaldırdığını görmedim ya, nasıl bir insansın sen. Nereden gördün böyle olmayı? Kendime bakıyorum, kardeşimin tırnağı değilim. Kerata her konuda benden kat kat üstün, Allah bozmasın herifi, uyumlu, kibar, efendi, çalışkan, sabırlı… Onun söylediğim süreçte ne kadar zor büyüdüğünü gördüm, bu arada çektiği ve çektirdiği sıkıntıları biliyorum. Sonra sana bakıyorum; öyle bir insan, öyle bir baba görüyorum ki, çıtanın nereye yükseldiğini görüp, “ancak böyle, babam gibi olabileceksem bir gün baba olmayı düşünebilirim” diyorum kendime. Aksi halde baba olmanın hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmıyor, senin gibi olmadıktan sonra neye yarar, nasıl bir zarar ziyan vermek olur baba olmak… Annem mızmızlanıyordu yemekte evin kredi borcu bitmeden arabayı değiştirdin diye, boşver, sen her şeyin en güzeline layıksın. Saç telimden ayak tırnağıma kadar her şeyimle senin eserinim ben, eğer azıcık adam olduysam, bir işim, iyi bir eğitimim ve birazcık iyi bir konumum varsa bugün, daha doğrusu bende iyi olan ne varsa, vallahi bunlar hep senden ve annemden bana gelen şeyler, kötü olan ne varsa da kendimden kaynaklanıyor, sizinle, seninle hiçbir ilgisi yok. Ben bir oğul olarak gurur duyacağın biri değilim belki, hiçbir zaman bunu iddia etmedim zaten, çünkü seni insan olarak geçebilmem, hatta yakalayabilmem mümkün değil, senin gibi biri olmamın imkânı yok, bu bendeki çirkinliklerden değil, senin olunabilecek en iyi baba olmandan ileri geliyor. Sana layık bir oğul olduğumu hiçbir zaman düşünmedim, sen bir çocuğun hayal edemeyeceği kadar mükemmel bir babasın ve ben Allaha sadece bunun için bile gece gündüz şükretsem gene yetmez. Asla senin gibi olamam, dedim ya, sende idealin ne olduğunu görüp sonra kendime bakıyorum, eziliyorum sadece senin iyiliğin karşısında. Az evvel eleştirdiğim kardeşim gibi de olamam. Canım babam, benden bir cacık olmaz, ama inan bana bu senin kusurun değil.”

Sustum.

Gülümsedi ama, gülümsemeye de benzemiyordu yüzündeki…

“Siz her şeyin en güzeline layıksınız. Görürsün, zamanı geldiğinde sen de baba olacak ve anlayacaksın” dedi hafifçe…



Eşek kadar olmuş bir adamın babasıyla böyle garip bir konuşma yapması için 35 sene geçmesi gerekiyordu belki de. Bu bana tanrıdan en büyük nimet, dünyanın en iyi babasına, dünyanın en iyi annesine sahibim. Kardeşimi de severim, her ne kadar bizi tanıyanlar sürekli Twins filmine ve Schwarzenegger ile Danny De Vito’ya atıfta bulunup (De Vito hangimiz tahmin edin artık) şeytan-melek esprisi ile beni sinir etseler de iyi çocuktur kerata.

Aileleri ile olan ilişkileri sorunlu arkadaşlarım var, türlü problemler yaşayan… Benim default bir şekilde sahip olduğum bu nimeti yaşamlarında bulamayan, tadamayan arkadaşlarım için öyle üzülüyorum ki.

Babalarını genç yaşta gelen bir ölümle yitirmiş dostlarım için de, bu büyük yoksunluğun üstesinden gelebilmelerini, zamanları dolduğunda aileleri ile cennette tekrar buluşmalarını tüm kalbimle diliyorum.

Kendi namıma söyleyeceğim tek şey ise, Halellujah…







Bono and Gavin Friday - In The Name Of The Father

Vezi mai multe video din Muzica »

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Özsüt Üzerine... (Veya 'Interview with the ex-Vampire: The Vampire Chronicles')

*** “Yazdıklarını epeydir takip ediyorum, eski postları da okudum, çok çeşitli konularda uzun ve nereden başlayıp nerede biteceği belli olmayan acaip laf salatalarından ibaret yazıların, ciddi ciddi yazarken birden zıpırlaşıyor, lay lay lom geyik yaparken ansızın psikopat gibi laf sokuyorsun bir şeylere. Yazdıklarından seni özetlemek de mümkün, yaşamaktan nefret ediyorsun ama hayata dört elle sarılmışsın, kadınlara sıçıp sıvıyorsun ama aslında onlara karşı değil, kendinle savaşıyorsun. Tuhaf olan, kadınlar hakkında hem kaba, hem sırnaşık, hem maço hem de umursamaz tarzda şeyler yazıyorsun ama seni okuyanların tamamına yakını kadın.”

“Harikasın! Yıllardır bu anı bekliyordum, beni özetlediğine göre artık kurbağa formundan kurtulup bir prense dönüşebilirim sanırım” diye kikirdedim.

***“Dalga geçme” dedi. Devam etti ardından: “Hatunlar neden okuyor seni? Onları insan yerine bile koymuyorsun çoğu zaman, ağızlarından alevler fışkıran şeytani ejderhalarmışız gibi davranıyorsun sürekli. Birileri sana kötü davrandı veya ağzına sıçtı diye hiç durmadan mızmızlanıyorsun. Sonra birden ben çok kötüyüm, çok kadını üzdüm ağlattım mutsuz ettim diye günah çıkartma moduna giriyorsun.”

“Kadınlar hakkında yazdıklarım erkekleri neden ilgilendirsin? Herkes kendisi için ne düşünüldüğünü merak eder ve öğrenmek ister. Ters açıdan nasıl göründüğümüzü bilmek önemlidir; milli takım Hırvatları eleyince, Hırvat gazetelerinin ne yazdığı benim için bizim basından daha dikkat çekici gelmişti.”

***“Ama neden seni okuyorlar? Sen nesneleştiriyorsun kadınları. Onları insanlarmış gibi değil, bir nesneymiş gibi ele alıyorsun.”

“Kadınları gerçekten bir insan gözüyle göremiyorum, bu doğru, ama açıklanmaya muhtaç bu konudaki sözlerim: Siz tuhaf varlıklarsınız, algınız farklı, muhakemeniz farklı, duygu durumunuz farklı, biyolojiniz farklı. İnsanlarla, yani erkeklerle eşit haklara sahipsiniz, pek çok konuda eşitsiniz de, üstün olduğunuz yanlar var; öte yandan tümüyle farklısınız.”

***“İyi ama bana şunu söyle, biz erkeklerden farklıysak, erkekler de bizden farklıdır demektir, eğer senin açılımını kullanacak olursam argümanını ben de şu şekilde çevirebilirim, dünyada insanlar ve erkekler vardır; kadınlar insani özelliklere sahipken erkekler tuhaf yaratıklardır. Mesele sadece öznelerin yer değiştirmesinden ibaret gördüğün gibi.”

“İşte bu noktada tümüyle yanılıyorsun. Demagoji yapmak bir koyunu öldürdükten sonra içini doldurup ona hala koyun muamelesi yapmaktan farksızdır. Bense kanlı canlı bir erkek-kadın profili çiziyorum, senin yaptığın izmarite bundan sonra istavrit diyelim buğulaması güzel oluyor demek gibi bir şey.”

***“Hiçbir şey anlamadım.”

“Peki açıklayayım o zaman; Rudyard Kipling’in sözünü kadın ve erkeğe uyarlayarak başlayayım, kadın kadındır, erkek de erkektir, bu ikisi asla aynı noktaya gelemez. Seni ikna etmek gibi bir çabam yok, zaten bu mümkün değil. Her ne kadar beni çözüp özetlediğini düşünüyor olsan da, ben de biraz laf geveleyeyim şimdi. 30’lu yaşlara yaklaşmış her kadın erkekleri üç aşağı beş yukarı tanır; erkekler aslında kolay yaratıklardır. Ne istedikleri bellidir, ne beklediklerini öngörmek zor değildir. İster eş olsun, ister sevgili, neredeyse erkeklerin tamamı kendi hayatlarıyla ilgili olarak şablon-vari beklentilere sahiptir: Kadın kendisine arkadaş olsun isterler, kendisi de kadının arkadaşı olacaktır. Kadın ilişkiye özen göstersin ister, kendisi de özen gösterecektir. Kadınla seks yapmak ister, onun da bunu arzulamasını bekler. Özgürlüğünün kısıtlanmamasını ister, ama kendi özgürlüğünden gönüllü olarak vazgeçmeye razıdır. Bununla beraber erkeklerin bu beklentilerini dile getirmeleri çok zordur, çünkü ilişki dediğimiz şey bir mukavele imzalatmaya benzemiyor. Zaten erkekler de kendilerini ifade etmekte sorun yaşayan bir tür. Biz her zaman ‘doğru olanı düşündüğümüzü’ düşündüğümüzden, karşımızdakinin bizi anlamadığını gördüğümüzde şaşkına döneriz. Erkekleri idare etmek zor değildir, hatta kadınların en kolay öğrendikleri şey de budur.

***“Melek gibi bir şeymiş bu erkekler. Hiç görmedim anlattığın gibisini. Saçmalıyorsun bence.”

“Görmedin, çünkü sen ve çoğu hemcinsin hadiseye kendi beklentileriniz açısından bakıyorsunuz. Mircea Eliade’nin tüm sosyal bilimlere uyarlanabilecek harika bir sözü vardır: Ölçekler fenomenleri yaratır. Yani bir şeyin görüntüsü, baktığımız açı veya o şeye bakarken hangi düşünce ve argümanları kullandığımıza göre değişir. Az evvel dediğim gibi seni ikna etmem mümkün değil. Anneme bile bazen kızıyorum, anne hayatın boyunca kadın gibi davrandın, artık biraz erkek gibi düşünmeyi denesen, bu yaşa geldin hala kadın gibisin diyorum.”

***“Ne diyor allahaşkına? Bu arada, annenden de çok sık bahsediyorsun blog yazılarında.”

“Gülüyor ben öyle diyince. Doğası gereği kadın gibi davranıyormuş. Değiş artık gözlerin açılsın diyince de durup düşünüyor, neydi o böceğin ismi, ondan mı olayım yani diye soruyor.”

***“Komikmiş. Kadın gibi davranmak, kadın gibi olmak ne demek peki? Kadın nedir, madem bu kadar kesit hatlarla çizmişsin kafanda, biz ne çeşit bir canavarız anlatır mısın?

“Siz canavar değilsiniz, dalga geçmeyi bırak yoksa online olan 21’lik çıtırın block’unu kaldırır onunla laflarım. Kimseye canavar demiyorum ben, insan değilsiniz ama canavar da değilsiniz.”

***“Valla hiç meraklı değilim sana, git kiminle konuşuyorsan konuş. Kaçacaksan da sen bilirsin.”

“Kaçmak değil bu, ama ciddi bir şey soruyorsan ciddi bir şekilde dinlemen gerekir. Ben şu an sana harcıyorsam zamanımı, seni ve sorularını ciddiye alıyorum demektir.”

***“Ya tamam uzatma ya. Kadınları anlat bana. Neden insan değil kadınlar?”

“Bir hakaret olarak söylemiyorum bunu. Aşağılamak veya hafife almak için de değil, tümüyle farklı bir canlı üzerine konuşuyorum. Erkekten sabit, tutarlı, neyi ne zaman ne şekilde isteyeceği, tepkileri veya kızgınlıkları ön görülebilir bir yaratık olarak bahsettiysem, sizin bu tasvirin tam karşıtı niteliklere sahip olduğunuzu düşünüyorum demektir. Bir tohum örneği verecek olursam erkek uygun bir toprak bulduğunda kök salan ve zaman içinde yükselip gelişen ağaca benzer, eğer şartlar olumsuzsa, toprak verimsiz, iklim uygun değilse bu defa en iyi ihtimalle zayıf, büyümemiş bir halde kalır veya daha da kötüsü yok olur gider. Üç satırla özetledim farkındaysan, erkek bundan ibaret. Ne istediği, neye gerek duyduğu bellidir. Kadın ise bu kadar kolay değil. Kadınlar için bir doğru anlayışı yoktur, yanlış da yoktur, siz ne istediğine karar veremeyen bir türsünüz. Çelişki kadın doğasının en temel özelliklerinden; kendileriyle ve beklentileriyle sürekli çelişen kadınlar, erkekler üzerine onların beklenti ve arzularına yönelik tuhaf bir iktidara sahipler. Bu iktidar meselesine sonra değineceğim. Ne istediğini bilememek ciddi bir handikaptır, bu nedenle kadınların arayışı tatminsizlik laneti yüzünden süregider durur, erkek-tohum örneklemesine dönecek olursam kadın bir türlü emin olamaz o toprağa kök salsın mı salmasın mı, bilemez. Daha anlaşılır bir misal vereyim, erkek aradığı ayakkabıyı ikinci veya üçüncü dükkânda bulur, kadın bütün gün ayakkabı mağazalarını dolaşır. Erkek istediği modeli berberine tarif eder, pek çok kadın vardır ki kuaförden çıktıktan sonra aynada gördüğü saçını beğenmez ve evinden kalkıp tekrar kuaföre gider. Bu kararsızlık üzerine verilen çok sıradan bir örnek; tutarsızlık şudur ki, erkek bir ayakkabı ayağına vurduğu zaman onu bir köşeye atabilir, kadın ise daha mağazadaki ilk denemesinde ayağını sıktığını hissettiği ayakkabıyı orasına burasına yara bandı veya pamuk koymak suretiyle giyebileceğini düşünür.

***“Bunların ne kadar klişe örnekler olduğunun farkında mısın? İnanılmaz genellemelere varıyor, sözlerin bir kanun maddesi edasıyla konuşuyorsun, ama içleri boş. Kararsızlık konusuna katılıyorum, ama tutarsızlık başka bir şey. Çelişki erkeklerde de var.”

“Mesela ne gibi çelişkiler bunlar?”

***“Bazen çok vurdumduymaz oluyorsunuz, ilgisiz alakasız davranıp, sonra bir anda yüz seksen derece dönerek üzerimize düşüyorsunuz. Yüzümüze bakmadığınız, uzak durduğunuz zamanlar ile etrafımızda dönüp durduğunuz zamanları ele al mesela. ”

“Buna çelişki gözüyle bakmamalısın, burada bir paradoks yok, erkeğin beklentilerinden bahsetmiştim en başta. Nefes almaya olduğu kadar kendimizi özgür hissetmeye, kestaneli pasta kadar sekse ihtiyacı olan basit tipleriz biz, doyuma ulaşmamız kolaydır."



***“Yalnız farkında mısın kendini tekrarlayıp duruyorsun. Maymun iştahlılığın erkeklerin doğal özelliği olduğunu inkâr edemezsin, bunu inkâr edemezsen zaten şu ana kadar laf salatası yaptığını itiraf etmek zorunda kalacaksın. Sürekli fucker vaziyetinde dolaşan tipleri neden tatminsizlikle suçlamıyorsun?”

“Sözünü ettiğin erkek tiplemesi maymun iştahlılıkla ilgili değil. Şöyle söyleyeyim, böyle adamları iki grup altına toplayabiliriz, a) Arayanlar. Bu gruptakiler ağaç örneğine dönecek olursam uygun bir toprak ve iklim özelliği arıyorlar kendilerine, yani kafalarında bir hatun şahs-ı manevi silüeti çizmişler ve hayal ettikleri o kişinin peşindeler, Özsüt’e gidip bütün pastalardan birer kaşık tadıyorlar gibi bir şey, ama amaçları âşık oldukları, lakin henüz tanışmadıkları o lezzeti bulabilmek.

***“Blog sayfanın altındaki ankette yer alan Özsüt’ün kestaneli pastayı mı arıyor onlar yani? Bir şey diycem, sen insanı salak ediyorsun, böyle uzun uzun anlatmak zorunda mısın? Normal ve kısa yoldan ‘aşık olacakları bir kadın arıyorlar’ desene. Ne kadar uzatıyorsun, hem ayrıca bu sözünü ettiğin grup bu arada dünya kadar pastayı bir köşesi yenmiş şekilde bırakıyor, o pastalara da yazık!”

“Hiçbir pastayı zorla yiyemezsin, vitrinde yer alan ve müşteri bekleyen ürünlerden bahsediyorum burada. Birazdan olaya franbuazlı ve vişneli pastaların gözüyle de bakarız eğer istersen. Bu arada, Özsüt’e gidip de menüdeki her şeyi tadan adamın midesinin bozulması kaçınılmaz olur ama o bambaşka bir konu başlığı.”

***“Sen de bu adamlardansın di mi? Yazılarındaki genel hava o yönde...”

“Valla ben çok pasta yedim ama hayalimdeki kestaneli pastayı bir türlü bulamadım, o yüzden artık tuzluları tercih ediyorum, hahahahahha ay çok eğlendim! Ayrıca konuşmayı kişiselleştirmeyelim lütfen ben sana muzlu musun yoksa kremalı mısın diye soruyor muyum?”

***“İğrençsin. Gene yazılarındaki sinir bozucu adama dönüştün birden. Lafın ucu sana dokunduğu zaman saldırganlaşıyorsun. Ayrıca narsizmine dokunulunca çığlık atıyorsun sen.”

“Peki o zaman, efendi efendi cevap vereyim, bir zamanlar ben de o gruptakinden farksızdım. Ama tövbekar bir ex-pasta yiyiciyim uzun zamandır, Özsüt’e filan uğramayalı çok oldu, pastalardan da uzak duruyorum. Yalnız konu dağıldı farkındaysan, erkek kategorizasyonu üzerine yüce görüşlerimi dile getiriyordum ben, bana yönlendi gene mesele. Sıkıldın galiba.”

***“Yok sıkılmadım. Ayrıca daldan dala atlayan da sensin, parçalar nerede birleşecek çok merak ediyorum.”

“Peki o zaman, devam edeyim. İlk grupta Arayan erkekleri tarif etmeye çalıştım. Senin maymun iştahlı olduklarını dile getirdiğin erkeklerin diğer bölümü de b) Aramayanlar. Bunlar zaten kimseyi aramazlar, bir ilişki peşinde değillerdir, aşık olmayı istemezler de, önlerine çıkan bütün pastaları çatal bıçak kullanmadan yemektir akıllarındaki tek şey. Maymun iştahlılık açısından bakarsak, evet, bu gruptaki insanlar senin nitelemene uyum gösteriyorlar, ama bu azgın ve ipi kopmuş köpek modunda yaşarken zaten kendilerini sürekli ele verirler, kadınlar onları hemen tanır ve beklentilerini fark eder; bu noktadan sonra pasta servisinin yapılıp yapılmayacağı tamamen pastanın hür iradesine kalmış, diğer bir değişle verici olmazsa alıcı da olmaz, Özsüt kapalıysa müşterinin elinden bir şey gelmez, aç gözlerle vitrine bakmaktan başka.”




***“Dayanamayacağım, sormam lazım, sen Özsüt’e girdiğinde erekte oluyor musun allahaşkına?

“Öyle çok karıştı ki bu konuşma, mecazi anlamda mı soruyorsun yoksa sorunu doğrudan mı anlamalıyım bilmiyorum. Hahahahahah, çok eğlendim gene!”

***“Off ya tamam yok bir şey. Sormadım farzet. En azından erkeklerin bir kısmının maymun iştahlı olduğunu kabul edebildin. Bu da erkeklerin ne istediğini bilen, tutarlı, düzgün yaratıklar olduğuna dair tanımına uymuyor.”

“Hayır, bir konuda ikna olmuş filan değilim, sen de olmadın, zaten burada ikna ve telkin çalışması yapmıyoruz, sadece hadiseleri kavrayışımızı tartışıyoruz o kadar. İkinci gruptaki erkekler kendilerine be-loved değil, be-fucked arıyorlar, be-witched ve be-bitched olan hatunlar da onları besliyor. Yani bu çift taraflı bir durum.”

***“Tamam ama, ilk gruptaki Arayanlar, eğer bulamazlarsa, otomatik olarak ikinci gruba geçiyorlar, yani ilk grup her zaman ikinci grubu besliyor ve sayı olarak Aramayanlar her zaman daha kalabalık olmak zorunda.”

“Bir yere kadar evet, bir de aradığını bulabileceğine ümidi kalmayan, hacca gidip döndüğünde sakal bırakan ve namaza başlayan tiplere rastlanılabilir. Veya bir gün oturduğu ağacın gölgesinde sızıp uykuya dalan ve sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmış bir şekilde uyanıp Bodishvatta şeklinde hayatın anlamına ermeye yaklaşan erkekler de var.”

***“Ne diyorsun sen ya?”

“Boşver eğleniyorum kendi çapımda. Bu cümle tutanaklardan çıkarılsın, internet bağlantım koptu farzet :) ”

***“Anlamadığım şeyleri söylemekten ne zevk alıyorsun? Valla korkuyorum açıkla demeye, gene bir saat uzatacaksın lafı. Yine de üstü kapalı olarak kendinden bahsettiğini anlayabiliyorum.”

“Yoo, ne alakası var. Neyse, en azından erkeklerin öyle veya böyle bir şekilde gruplanabildiğini göstermiş oldum sana. Bir şeyin sınırlarını belirleyebiliyorsan onu anlarsın, kavraman kolaydır. Bu cümleyi şu ifadeyle destekleyebilirim, kavranılabilen kolaydır, erkekler kavranılabilir, o zaman erkekler kolaydır. Aristo mantığı her zaman saçma sonuçlara götürmez bizi.

***"Kafam ütülediğin için şu anda hiçbir şeyi kavrayabilecek durumda değilim açıkçası. Yoruldum resmen. Normalde de geveze misin sen?

“Krişna’nın Arjuna’ya gösterdiği 12,000 yüzünden biri gibi bu geveze yüzüm, şu an keyfim yerinde ve canım konuşmak istiyor hepsi bu. Daha neler var bende, ucu bucağı olmayan hazineyim ben de millet bunu bilmiyor. Hem dinleyen, tanım gereği anlatanın varlığını gerektirir. Sıkıldıysan söyle, 21’lik çıtır hala online, onunla ilgileneyim.

***“Senin bu narsizmine tahammül etmek bile başlı başına imtihan. Sıkılmadım ama ne yaparsan yap, çıtırı söyleyip beni tehdit etme, kadınları da başka zaman anlatırsın.

“Aslında hazır havamdayken biraz da onlar üzerine laflayalım mı?”

***“Sen anlatıyorsun ben dinliyorum, hep bildiğim şeylerden bahsediyorsun, söylediklerin içinde yeni bir şey yok blogunda da hep aynı şeyler var, gene de anlatırsan dinlerim.”

“Sen de hafiften manyaksın belli, gizli kalmış bir mazoşizm besliyorsun içinde. Neyse, benim sorunum değil bu, sevgilin düşünsün. Kadınlar hakkında söylenebilecek çok şey var. Aslında yukarıda üstünkörü değinmiştim bunlara. Biraz daha açayım o zaman. Kadınlar isterler, sürekli isterler, hep isterler. İncildeki ‘isteyin verilecek, arayın, bulacaksınız’ ayetinde geçtiği gibi, bulurlar da, ama asla karşılarına çıkan erkeklerin hiç birisi onlara tam anlamıyla ‘evet, işte buldum’ dedirtemez, onlar için her “buldukları” bir alternatiftir, kendisine uygun olduğunu düşündüğü erkeği ‘acaba daha iyisi var mı?’ diye bekleme odasına alır ve orada oyalamaya başlar kadınlar. Tekrar pasta örneklemesine dönecek olursam, bu defa kadını müşteri olarak düşünüp erkekleri de Özsüt’ün pasta menüsüne yerleştirelim; şunu göreceğiz: Kadınlar tattıkları pastayı çok beğenip veya beğendiğini söyleyip/öyle görünüp, sonra ‘ama şu da çok lezzetli görünüyor, bir porsiyon da ondan denesem mi?’ diye düşünürler, ardından bir önceki –tadını beğendikleri- pastayı bir kenara koyarlar, diğer bir değişle yedekleyip yenisini tadarlar. Beğendikleri pastalar arttıkça kafa karışıklıkları da içinden çıkılamaz bir hal alır. Aynı şekilde hiçbir pastayı da beğenmediklerini de düşünebilirler, bu da onlarda can yakıcı bir yalnızlık hissi yaratır öyle ki hayatlarının pastasını asla bulamayıp kepekli ekmekle idare edeceklerine dair derin bir ümitsizliğe de kapıldıkları olur.”

***“Yeter ama, Yargıtay kararının gerekçeli açıklaması gibi konuşuyorsun, kafanda bazı önyargılar oluşturmuşsun ve acaip şekilde genelliyorsun bunları, bu dediklerin içinde doğruluk payı olan noktalar bulunsa bile bütün kadınlara uyarlayamazsın, zaten blogunda da sürekli ötekileştiriyorsun birilerini ve haklarında takıntılı bir şekilde suçlayıcı, hafife alıcı genellemelerde bulunuyorsun. Sana kim veya kimler kazık attı bilmiyorum ama o kazığın acısı seni hastalıklı bir filozof yapmış, sürekli kadınlara bir şablon uydurma peşindesin. Ağzın da laf yaptığı için millet seni okuyor, yoksa aslında söylediklerinin içi hep boş, böylesi bir genelleme yapamazsın.”

“Genellemeler elbette yüzde yüz doğru değildir, genellenen her grubun içinde türlü karşıt yönler ve farklılıklar bulunması doğaldır. Gergedan ve yarasa birbirinden tümüyle farklı iki hayvan söz gelimi, ama biz onları ‘memeli’ sınıfında aynı yere koyabiliyoruz. Zaten sözümü bitirmedim, oturmaktan popon acıdıysa, dinlemekten kulağın uyuştuysa, canın sıkıldıysa veya yaydığım ısı ve ışıktan bunaldıysan susarım.”

***“Sadece narsizminden gözlerim kamaştı ve kör oldu, artık ekranı bile göremiyorum. Bitir hadi, uykum geldi.”

“Halbuki 21’lik çıtır yerine, tövbe ettikten sonra ilgi alanımdan çıkmış hatun tipinden birine bu kadar uzun zaman ayırdığım için o kişinin bana minnettar olmasını beklerim. Nankörlük senin yaptığın.”

***“Valla benimle ilgilenmeni tavsiye etmem, senin gibi manyakla işim olmaz.”

“Anlaştık. Sen de manyaksın zaten, bu kadar saat beni dinlediğine göre.”

***“İltifat mı şimdi bu?”

“Galiba, hahahahhaha. Neyse, pastalara devam edeyim ben.”

“***Evet pasta manyağı, devam et hadi.”

“Kadınların erkeklere ve ilişkilere bakışında kararsızlık ve tutarsızlıklarını anlatıyordum. Kendilerince güzel ve lezzetli olan pastaları yedekledikleri, bir kenarda bekletmek istediklerini, bu arada yeni tatlar peşinde koştuklarını, böyle davranmalarının sebebi olarak ‘her çiçekten bir bal almak’ düşüncesinin değil, asla tatmin olmayıp daha güzel bal arayan bir arı gibi sürekli gözleri fıldır fıldır orayı burayı dolanan tabiatta olduklarına dem vurmuştum.”

***“Tamam ya, özetlemene gerek yok, daha şimdi konuştuk bunları. Bir de çiçeklere böceklere geçmeyelim ne olursun.”

“Peki, işte bu arayış aslında çok zahmetli ve yorucu bir eylemdir, öyle ki sürekli karşına gelen pastada beğenmediğin bir yer ararsın, kadınlar erkeklerdeki kusurlara bu nedenle odaklanırlar. Beğenmemeleri gereken bir yan olduğunu düşünürler. Bir erkeği kendisini kıskanmıyor diye hafife alır, ötekisine sürekli her hareketini gözaltında bulundurduğu için sinir olur. Yeterince parası olmadığını düşündüğü bir erkeği ne kadar uygun olsa da önemsemez, ama çok zengin bir erkeğin elindeki imkân ve güç olanaklarını hayal edip kendisini güvensiz hisseder. Zeki ve iyi eğitimli bir erkekle beraber olmak ister, ama o erkeği aptal yerine koyup parmağında oynatmayı da içten içe diler. Sekste iyi bir erkek ister, ama erkeğin çok iyi olmasından eskiden kırdığı cevizleri hayal edip sinir olur, erkek yatakta kötü ise bu defa kendisini doyurulmamış ve aç hisseder. Sürekli, sürekli bir endişe yumağına sarılmış haldedir kadın; kısaca şudur düşüncesi: ‘Daha iyisi olduğunu biliyorum ama şimdilik bununla yetinmek zorundayım. Yoo, değilim… Evet… Hayır…Bilmem.’ Bu kararsızlık sonucu az evvel sözünü ettiğim pastalardan birer kaşık alıp masanın kenarına koyar. Kadınların kafaları hep karışıktır çünkü pastaların sayısı arttıkça tatlarını da aklında tutmaya, birbirleriyle mukayese etmek durumunda kalırlar. Oscar Wilde’ın müthiş sözünü anımsa: ‘Geçmişi olan kadının geleceği yoktur.” Bu süreç gerçekten çok yorucudur. Ve şimdi başka bir açılıma geliyorum: Kimi kadınlarda bir kırılma noktası vardır, artık bıkar ve önceki pastalardan birine dönmek, arayışına son vermek, tattıkları arasında en güzeli ve lezzetlisi olduğunu düşündüğü pastaya dönmek ister.”

***“Kestaneli pasta?”

“Bilemem, belki kivili, çilekli seviyordur.”

***“Sonra ne olur?”

“Kadınlarda çok enteresan ve erkeklerin neredeyse hiç birinde görülmeyen bir yaklaşımdan bahsedeceğim: ‘Ben seni sevmesem de sen beni sevmeye devam et.’ Örneklememize adapte edecek olursam, “ey pasta, ben seni yemek istemesem de sen masada bekle, kimselere de yar olma, içinde bağdaş kurduğun tabağı önüme çekmemi hayal et, iste… Canım çekerse seni yerim ben.” Bu yaklaşım aşağı yukarı tüm kadınlarda vardır; eski erkek arkadaşlarının, eski sevgililerinin veya bilmem neyse, bir başka kadınla birlikte olduğunu, evlendiğini öğrendiğinde içini dehşetli bir sıkıntı basar. ‘Vay adi herif, başkasının pastası olmuş, hayvandı zaten o.’ Hayvan değildi o erkek, sadece başkası yedi onu, burada kadındaki iç sıkıntısı ve hazımsızlık duygusu aslında derinden derine o pastaya ‘hala’ uzaktan dahi olsa sahip olduğunu düşünmesinden ibaret. Çünkü, bir çünküsü var, o erkek her zaman için ‘ben seni hala seviyorum, beraber olalım mı tekrar?’ şeklinde yanaşabileceği bir alternatiftir kendi gözünde, sonraki pastaları beğenmemiş ve artık acilen bir pasta, en azından o ana kadar kaşıkladıkları arasından tadını en çok beğendiği pastayı istemektedir bu kadın. Aslında gene bir tatmin ve karar söz konusu değil burada, ama artık kadın da yorulmuştur. Dikkat et, yaşı otuzlara gelip evlenen veya ‘ciddi’ ilişkileri olan kadınların çoğu o evlilikten veya ‘uzun ilişkiden’ evvel çok hızlı bir dönem geçirmiştir, erkeklerle yatıp kalkmaktan zevk aldıklarından veya çoğu erkekçe kendilerine yapıştırılan orospu etiketinin doğruluğundan değil, doğru pastayı aradıklarından ileri gelir bu. Bu arada ‘Carpe Diem’ söylemi sadece bir kılıftan ibarettir, kadınlar açısından karşı cinsle ilişkilerinde bir carpe diem söz konusu bile değildir.Yaftalar yapıştırılmak içindir o kadar.”

***“Bir dakika, erkeklerin de geriye dönüp geçmişteki sevgilileriyle tekrar birlikte olmak istedikleri de çok oluyor, söz gelimi eski sevgililerimden arada bir telefon geliyor, ağzımı yokluyorlar resmen.”

“Erkek geçmişinde yer alan bir kadını yeniden birlikte olalım mı şeklinde arıyorsa, bil ki hayatının o döneminde yalnız kalmıştır ve canı şiddetle biriyle seks yapmak istiyordur. Ama ‘eskisi gibi el ele tutuşup Beyoğlunda kokoreç yemeye gitmek, beraber izlemek için vizyondaki filmleri takip etmek veya başka sevgi dolu aktiviteler’ peşinde değildir. Kadınlarda durum farklı, onlar eski pastalardan birini önlerine çekmek istediklerinde sadece bütün hatlarıyla bir ilişki kurmak, daha doğrusu bunu yinelemek isterler. Hatta o erkeğin beklentilerindeki öncelik sıralamasını bildiklerinden daha da tecrübeli davranabilirler, yani en tehlikeli kadın grubu bu işte.”

***“Kadınlar şeytan zaten sana göre. Sen nasıl ilişkiler yaşıyorsun bilmiyorum, bunları düşünen, yazan biri asla bir kadınla beraber olamaz, sevemez, güvenemez. Sen mahvolmuşsun be!”

“Blogu okuduğuna göre bunu zaten bu konuşmadan da evvel görebilmiş olman gerekirdi. Ayrıca şeytan olduklarını düşünmüyorum, ama melek hiç değiller, insan olmadıklarını da söylemiştim, siz bambaşka bir şeysiniz, olağandışı, tabiatüstü varlıklarsınız.”

***“Çok uykum geldi.”

“Uyu o zaman, beş saattir aralıksız konuşuyoruz benim de belim ağrıdı valla.”

***“Bu arada dikkatimi çekti, beş saattir hep aynı şarkıyı mı dinliyorsun sen? Hakikaten manyaksın ya.”

“Fonda çalan Slipknot, Bense sana kendi şarkımı söylüyorum burada.”

***“Neyse hadi, iyi geceler.”

“Sana da, afiyet olsun!”

***“Ha, pasta pasta… bu kadar pasta lafından sonra rüyamda pasta görürüm artık.”

“Tak pastayı koluna herkes kendi yoluna! Son olarak şunu söylemek istiyorum, bu konuşma bir blog yazısına dönüşecek. Hahahahaha, bana iyi malzeme verdin. İyi geceler.”

***“Sakın ha!”


I Want It All





-------------------------

Not: Ortalık aslan burcundan geçilmiyor, ben dahil bütün aslan burcu blogger'lara gitsin bu pasta resimleri.

3 Ağustos 2008 Pazar

Yanlış Üzerine...

"Bir zamanlar bir şehzade vardı. Bebeklik çağında kendi şehrinden sürülmüş, bir ormancı tarafından büyütülmüş ve bu şartlar altında olgunluk çağına erişmiş olduğu için, kendisini birlikte yetiştiği bu barbar ırka mensup birisi zannediyordu.
Bir gün babasının vezirlerinden biri onu buldu ve ona kim olduğunu anlattı, ve böylece kendi kimliği hakkında yanlış fikirlerinden kurtuldu ve anladı ki, kendisi aslında bir prenstir.
İnsan ruhu da böyledir diye devam ediyor Hindu filozof, içinde bulunduğu şartlar yüzünden kendi karakterini yanlış anlar, ta ki bir üstad kendisine gerçeği açıklayıncaya kadar; o zaman kendisini tanır ve anlar ki, aslında bir Brahma'dır."

Thoreau yazmış, Walden'da...

The Black Cat - Beethoven's 7th



"Gel Vitus, çocuk gibi davranmayalım, koca adamlarız biz. Dramatik olmayan sahte mimiklerle hüznünü dışa vuruyorsun. Bana ruhunun katledildiğini söylüyorsun, ve yıllardır da ölü olduğunu.Peki ya ben? Her ikimiz de 15 sene evvel Marmorus'ta öldürülmedik mi? Bir savaşta parça parça edilmiş bedenlenlerden daha mı az bizim mağduriyetimiz? Sen ve ben, yaşayan ölüler değil miyiz? Ve şimdi bana gelmiş, karşımda intikam meleğini oynuyorsun, çocuk gibi susamışsın kanımı dökmek için. Biz birbirimizi iyi anlıyoruz. Hayatın anlamını biliyoruz. Bir oyun oynamalıyız Vitus, hayat ve ölüm oyunu, eğer istersen." (çeviriyi beğenmeyen düzeltebilir.)



Bunu da Horatius söylemiş:

"Quid rides? Mutato nomine de te fabula narratur."
(Neden gülüyorsun? İsimleri değiştir, göreceksin ki bu senin hikayen.)



1 Ağustos 2008 Cuma

Josef Fritzl ve Arkadaşları Üzerine...

Her yazıda Gregor’a refer etmekten ben de sıkıldım, ama adamın Artemisia-Maussollos arasındaki cıvar ve hısım akrabalığı (yani hem karı-koca olmaktan mütevellit akrabalık, hem de kardeş olmalarından ötürü akrabalık) üzerine yazdığı post, tarihin hiçbir döneminde bitmemiş bir soruna işaret ediyordu; ensest. Neresinden bakarsanız bakın; mide bulandıran, en kibar ifadesiyle nefretle tel’in edilesi bir olgu; üstelik tarihin her döneminde, tüm kültürlerde, bütün dinlerde ve ahlak sistemlerinde şiddetle yasaklanmış olsa da, mutlaka her toplumda örneklerine rastlanan bir şey bu, Sadece tanrılar, tanrıçalar filan değil, söz gelimi Mısır’da Firavunlar kızkardeşleri ile evlenirlerdi. Caligula, Drusilla ile ilişki halindeydi kardeş olmalarına rağmen; Avusturya’da geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkarılan gibi uç örneklerin yanı sıra, ülkemiz yazılı basınında her hafta görülen ve artık vaka-i adiye olarak kabul edebileceğimiz sıklıkta haber konusu olan ensest ilişkiler ve eğilimler, aslında sanılanın/bilinenin aksine yaygın bir hadise.

Youporn veya türlü porno sitelere (merak amaçlı bakıldığında) incest başlıklı bir kategori çarpıyor(muş) göze, öyle söylediler, yoksa ben bilmem, bu yaşıma geldim porno seyretmedim. Üstelik denildiğine göre mother-son, father-daughter, brother-sister gibi alt başlıklar altında sıralandığı da oluyormuş bu filmlerin. Hayatım boyunca porno izlememiş biri olsam da, bahse konu site editörlerinin aynı filmleri neden başka isimler altında yayınlamadıklarını ciddi anlamda merak ediyorum. “Horny mature mom blows son” veya “drunk old man fucks big boobed daughter” ve benzeri şekilde isimlendirilen (terminolojiye yabancıyım, af buyurun) filmlerde nasıl bir psikolojik ön-kabul var, dikkat çekmek isterim. Aynı filmi çok başka şekilde de gösterebilir bu siteler, “yaşlı ev sahibesi kirayı alıyor” veya “genç fahişe ihtiyar adamı…” falan filan. Bu satırlardan pornoya karşı olduğum sonucu çıkartılmasın, arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla iyi bir şey, ayrıca meseleyi bu açıdan tartışmak isteyenlere fenasi ile irtibata geçmelerini öneririm, adam “kimse beni ciddiye almıyor ve yazdıklarımı okumuyor” diye kızıp gitti hem. Benim vurgulamak istediğim tamamen ensest olgusu burada; perine kılları ağarmış morukların züttüğü 20’lik çıtır kızlar o heriflerin ne kızı ne torunu, film kategorisinde yazıldığı gibi menapoza girmiş teyzeler de kendi öz çocuklarına oral yapmıyor zaten. O zaman neden böyle adlandırılıyor?

Adli tıp araştırmaları ensest vakalarının ancak 10%unun aydınlatılabildiğini gösteriyor. Ama bu %10, aslında %10 değil; şöyle ki, eğer mağdur çok küçük değilse, suç şikâyete tabi bir hal alıyor, diğer bir değişle şikâyet edilmediği takdirde ortada her hangi bir suç/suçlu yok ve adli işlem de yapılamıyor. Ensest ilişkilerde taraflardan birinin “her zaman ve her şart adlında, kesinlikle ve mutlak surette” mağdur olması gibi bir zorunluluk da yok, yani iki tarafın da el bebek gül bebek birbirini şey ettiği örneklere rastlamak pek mümkün. Az evvel “%10” dediğim mesele, “bu durumdan rahatsızlık duyanların ancak %10’u şikâyette bulunabiliyor” anlamındaydı. Sosyal bilimlerde istatistiksel verilerle uğraşıldığında karşımıza “kara sayılar” (İngilizcesi black numbers) diye bir kavram çıkar, yapılan saha taraması, anket, kayıtların incelenmesi vs. çalışmalar sırasında ulaşılamayan ve hakkında net bir yargıya gidilemeyen incelemeler üzerine kullanılan bir terimdir bu. Buradan hareketle %10 ifadesinin geçtiği bilimsel makalelerde cümlelerin hep “sanılmaktadır”, “ön görülmektedir” diye bitirilmesine bir anlam verebiliriz. Lâkin, nereden bakarsak bakalım, ister %15’i açığa çıksın, ister %5’i, sonuçta yakın bir aile ferdi tarafından cinsel istismara zorlanan [gönüllüleri yukarıda devreden çıkartmıştık] ve şikayetleriyle bunu bildiren kişilerden çok çok çok çok çok fazlası sessiz, sağır ve dilsiz hayatlarını sürdürüyorlar. Yaşadıkları tarifi mümkün olmayan travmalar da yanlarından ayrılmıyor hayatları boyunca. Konunun uzmanı değilim, (bakmayın aslında hiçbir konunun uzmanı değilim ama her şeye maydanoz olmak var karakterimde) bununla birlikte şikâyetçi olsalar da o travmalar kolay kolay ortadan kalkmayacak zaten. Şikayetçi olup babasını- abisini- annesini- ablasını ele vermek ve cümle âleme rezil etmek ile, içine atıp saklayarak perişan, kendine rezil olmak… Berbat bir çatışma hali.

Yukarıda Gregor’un yazdıklarına atıfta bulunmaktan sıkıldığımı yazmıştım. Kendi hakkımda da –her ne kadar ciddiyet problemi olan bir adamın ciddi bir şeyler yazmaya çalışması kendisiyle çelişkili de olsa- gına geldi bana ve bıktırdığımın farkındayım okuyanları kaliyuga’dan (e.g. *, ** ) bahsederken. Kötü, pis, şeytani, yanlış, öğğğk olan şeyler, eskiden de vardı, tarih boyunca süregeldi: Ensest hep yaşandı, bizim artık garipsemediğimiz ve doğal gördüğümüz –anne babalarımızın hala yüzlerini kızartan- eşcinsel ilişkiler hiç yok olmadı, hayvanlar ahırlarda zütüldü. Yaşadığımız dönemde daha öncekiler gibi her haltı gene yiyor insanlar, ama şu farkla: artık bu biliniyor, duyuluyor, okunuyor, görülüyor. Gizlenmesine ihtiyaç duyulmuyor, saklamak, üzerini örtmek düşünülmüyor. Sosyal anlamda vereceği zarar ve deformasyon göz ardı edilerek sadece pazarlanıyor. Bu deformasyon artık doğru olmayanı “doğal görmektir”, çünkü sıklıkla tekrarlanan örnekler sıradanlaşır. “İnsanları bozuyorlar” demiyorum, ama yozlaşmaya meyilli kişilerin önünde otokontrolünü sağlayan olgu ve engelleri ortadan kaldırıyorlar. Kötülüğün, çirkinliğin pazarlanması elbette yazılı ve görsel basın aracılığıyla yapılıyor. Avusturya’daki babanın öz kızlarına yaptıklarından bana ne? Sana ne? Kime ne? Ne Mısır’daki, ne Ukrayna’daki, ne Şili’deki, ne de Sivas’taki insanı ilgilendirmiyor bu. Kimi ilgilendirir? Güvenlik güçlerini, adli makamları, adli tıp uzmanlarını ve adli bilimler alanında araştırma yapanları. O kadar! Zürich’teki market çalışanının, Trabzon’daki balıkçının, Hindistan’daki çay toplayıcısının veya Coca Cola Ceo’sunun Avusturyalı babanın işlediği haltları bilmesinden sağlayacağı fayda ne olabilir?

“Vay anasını, neler oluyor şu hayatta!” demesi mi?

Bir porno sitesindeki filme “boy fucks good looking mom in doggystyle” isminin verilmesi ile, Avusturya’lı babayı yakın yerlere koymak cesaret işi, biliyorum, örneklemelerden yola çıkıp tümevarım metodunu kullanarak vardığım bu düşüncenin bir de kaliyuga totolojisiyle desteklendiğini görmek benim yaptığım.


Şimdi aşağıdaki haberlere göz atınız. İki gündür farklı gazetelerde çıkan aynı olayın devamı niteliğinde, Aziz Nesin’in tabiriyle ve mine’l garaip bir hadise:








Son planda;


1- Anne şikayetçi değil.

2- Baba serbest.

3- Kız evine döndü.


E ne anladık biz bundan?




“Bu ne biçim yazı, nereden nereye atlıyorsun be adam?” diyenlere fısıldayayım: Demokrasiyle bitecek. Demokrasi beraberinde özgürlük, insan hakkı ve tolerans kavramlarını getiriyor, yanında bilgilenme ve basın yayın hürriyeti, arkasında fikir ve düşünce hürriyeti de demokrasinin kuyruğuna takılmış, hep birlikte arkasından gidiyorlar. Dokuz (9) kişilik bir arkadaş listemin olduğu Facebook sayfamda politik görüşümün/yaklaşımımın karşısında libertarian (özgürlükçü) yazıp, ardından burada“demokrasi dejenerasyon ve sosyal çürümeye sebebiyet veriyor, kaliyuga sürecini hızlandırıyor” gibi laflar geveleyince, haliyle Janus gibi, oradan bakınca demokrat, buradan bakınca faşist, ne biçim bok bu herif” diye düşünülebilir. Gerçek şu ki, ne faşist ne de sansür taraftarı olmadığıma blogun yüzlerce yazılık şanlı mazisi şahitlik edebilir. Demokrasi ve arkadaşları lehinde ve aleyhinde onlarca amcanın binlerce bıdı bıdısını okumuş biri olarak, Alselm Kiefer’in “Bir Katedral Yaratmak” isimli tartışma konulu kitabında geçen şu ifadeleri, gözlerimin önünde kıvranan dünyayı betimliyor:

“Büyük bir havuz, büyük ve karanlık bir birikinti var; ve bunun içinde neyin yüzdüğü görülmüyor. Her şey caiz ve liberal, her şeyin yüzmesine izin var.”