27 Mart 2021 Cumartesi

Saatleri Ayarlamak Üzerine...

Olan biteni bir gözden geçirelim.


İlk olarak: Havva, kurumsal olduğu iddia edilen ülkenin en büyük holdinglerinden birinde beş aydır yeni bir işe başlamıştı. Kendi ifadesiyle 18 yaşından beri çalışıyor ve bu onun için sıradışı değil ama nispeten dolgun maaşına rağmen abartmadan ifade ediyorum – yedi gün 24 saat süren mesaisi onu tüketmekte. Hasta olacağını, çok koşmaktan ötürü yarış ortasında çatlayan bir at gibi yorgunluktan yığılıp kalacağından endişe ediyorum kimi zaman. Mailler, mesajlar, telefonlar susmuyor. 

Bu durumu sürdüremeyeceğine karar verdi. Yaşı(mız) elliye yaklaşıyor ve artık vücudu kaldırmıyor bu tempoyu. İşten ayrılma kararında hem bu haklı gerekçe, hem de psikolojik başka faktörler var. Dedim ya, kurumsallıktan uzak bu holdingde şirket sahibi aile üyelerinin kaprisleri ya da aralarındaki çatışmalardan da kısa sürede gına geldi Havva’ya. Beş ayda bıktı. ‘İstediğim işi yapmak istiyorum’ dedi bana geçen hafta. Bu cümle buram buram şımarıklık kokuyor aslına bakarsanız, çünkü neredeyse hiç kimse istediği işi yapamaz bu hayatta. Gel görelim Havva şımarık bir insan değil. Hem de hiç değil. Dolayısıyla 18 yaşından beri iş hayatında olan birisinin bu cümleyi sarf etmesine saygı duymak gerek. 



İkinci olarak: Mahkemenin iade talebimi reddetmesi ile benim ne bok olacağım sorunsalı birdenbire devasa bir müşkül şeklinde belirdi. Para kazanamadığım, üstelik en iyi arkadaşım olan patron tarafından insanlara yalan söyleme ve oyalama göreviyle düpedüz suiistimal edildiğim için ruhumun kirlendiği eski işimden ayrılalı 15 ay olacak, 15 aydır evdeyim, çalışmıyorum. Küçük kira gelirim haricinde bütün maddi yük Havva’nın omuzlarında. Kısaca evi o geçindiriyor, yediğim ekmeği de, içtiğim kahveyi de, giydiğim donu da Havva alıyor. İhraç edildiğim mesleğime iade edileceğim beklentisi çok büyüktü bende, hakkımda adli bir sorun yoktu ve ihracıma sebep olan konular hep soyut belirlemeler, somut olsa zaten adli süreçle durum çetrefil bir çehreye bürünürdü. Öyle olmadı, ama aslında her ikisi de olmadı: Somut bir şey olmadığı için adli bir olumsuzluk yokken soyut bir takım kanaatler gerekçesiyle mahkeme iade talebimi de reddetti. Şimdi üst mahkeme, itiraz filan derken gene yıllara yayılacak bir dönem başlıyor, ne olacak göreceğiz.



Üçüncü olarak: Havva, işten ayrılmakta kararlı. Bu durum ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullarda korkunç bir riski beraberinde getiriyor. Düzenli ve nispeten dolgun bir maaş aldığını söylemiştim mevcut iş yerinde, ayrıldığı takdirde verdiği kararın sonuçlarının hayatımıza yansıması kaçınılmaz olacaktır. Yaşam standardımızın düşmesi demek özetle. İşten ayrılma kararını bana açıklarken bana mahkemenin talebimi geri çevirdiğini, yeni bir hayata başlamam zorunluluğunu, kendime bir iş bulmam, çalışmam ve para kazanmam gerekliliğini de açıkça ifade etti. Burası çokomelli. Kendi işi ile ilgili verdiği kararı, benim iş bulup çalışmamla ve kendisine destek olmamla bağlantılı hale getirmesi, benim ‘delirdin mi, %30 enflasyon, %25 işsizlik ve ne olacağı belli olmayan bir gelecek var ülkede, bu koşullarda yüksek maaşlı bir işin var, ne olursun sık dişini, maceraya atılmayalım’ diyebilme hakkımı (varsa öyle bir hakkım) elimden aldı. 

Çünkü çok yıprandığını zaten görüyorum ve bu konuda üzülmekten başka bir şey gelmiyor elimden. 

Çünkü artık istediğim işi yapmak istiyorum diyor.

Çünkü, en önemli çünkü bu, benim para kazanmak ve eve katkıda bulunmak için bir çaba göstermiyor oluşumundan ötürü ‘bana olan saygısının aşındığını’ dile getirdi. Bunu Havva’dan işitmek kahredici. Zaten mahkemenin kararını beklediğim süre zarfında ezilip büzülüyordum bu gerçekle devamlı yüzleştiğim için, ama ret kararı tebliğ edilmesinin üzerinden yirmi gün bile geçmeden bu tutum, beni çok acıttı. Haksız mı? Değil. Havva hiçbir zaman haksız değildir. Buradaki çaresizliğim, herşeyi bana birlikte söylemiş olması. Karşısına aldı beni, işten ayrılacağım, istediğim işi yapacağım, sen de bir iş bul yoksa sana saygım nanay… Bu paket önüme gelince, hiçbir şey yapamadım, itiraz edemedim, alternatif sunamadım, öylece kalakaldım. Bu kadının hayatı bana bakmakla mı geçecek yani? 



Dördüncü olarak: Ben… elli yaşına merdiven dayamış, hayatı, hayalleri, geçmişi, emeği elinden alınmış bir adamım. Tipi bozuk; aşırı kilolu, saçı dökük, sağlığı bozuk, beli ağrıyan, topukları ağrıyan, yeni bir iş başvurusunda istenen en basit niteliklerden mahrum, pastanın çileği nev’inden bir de muhreç bir KHK’lı, sadece medeni değil aynı zamanda ekonomik bir ölüyüm. Ancak %100 güvenilir insan kategorisinde bana göre bir iş bulabilirim, bunu da en iyi arkadaşım (AKA ex-patronum) bildiği için para işlerini bana emanet etmişti şirketinde, ona karşı hiç mahcup olmadım, pişman da etmedim ama bildiğiniz pişman etti beni. Özgüvenim yerlerde, hayatım kendime acıyarak geçiyor ve Havva bana artık çalışmam ve para kazanmam gerektiğini yoksa…’ söylüyor. Bu işsizlikte, bu ekonomik belirsizlikte, bu istikrarsız düzende ve bu savaşta benden umduğu, beklediği, istediği bu. Aslında ‘yatalak bir hastaymış gibi davranmayı bırak, sana bakmak zorunda değilim’ diyor.



Beşinci olarak: Aramızda bir soğukluk, mesafe peydahlandı bu konuşmaların akabinde. Konuşmuyoruz. Hayır, dargın değiliz, konuşmamaktan kastım, konuşmamız gereken konuları konuşmuyoruz. Mustang krizinde bile böyle değildi aramızdaki kopuş.  Bildiğiniz iletişimsizlik söz konusu. Mesela ben Havva ‘istediğim işi yapmak istiyorum’ dediğinde, bunu kitap tercümesi olarak anlıyorum (detayını soramadım bile) ve bu şekilde geçinmenin mümkün olmadığını söyleyemedim bile, çünkü hemen ardından bana sen de çalış diyor. Bu probable but not possible bir önerme diyemiyorum, konu bana duyduğu saygıya geliyor çünkü. İşi bırakma desem, bu defa da ‘rahat bir hayatım var, sık dişini ve çalış, bana bakmaya, evi çevirmeye devam et’ demekten farksız bir hale gelecek. 



Netice: Ekim ayının sonunda yeni evimize taşınırken Havva da sözünü ettiğim yeni işe girmişti. Daha güzel bir ev, daha iyi bir iş. Elbette klişe espri geldi insanlardan, ‘bu kadın seni de değiştirir, yeni ev, yeni iş, yeni eş.’ Gülüp geçmiştim o zaman. Şimdi, benimle evlendiğine de, mevcut durumda bu evlilikten de pişman olduğunu hissediyorum. Mutsuz. Bir kamburla evli. Yaklaşık beş sene önce ayaklarına kapanarak kendisine evlenme teklif eden adam güçlüydü, statüsü, geleceği vardı. Şimdi ise bir hiç. 

Kocaman bir hiçim ve bu evliliğin çatırdadığı görmek beni öldürüyor. 




21 Mart 2021 Pazar

Çaresizlik Sendromu, Eziklik Kompleksi ve Rezillik Psikolojisi Üzerine...

Geçen hafta idare mahkemesi iade talebiyle açtığım davayı reddettiğini açıkladı. Hakkımda adli bir olumsuzluk olmadığı, iade talebimin haklı gerekçelere dayandığına dair argümanımı ‘adli bir soruşturma olmaması bizi ilgilendirmez, zaten olsaydı iade için başvuramazdın’ netliğiyle geri çevirdiler. Bu durum mesleğe dönme, üzerime yapıştırılan yaftadan kurtulma, statüme, mali ve özlük haklarıma kavuşma hayallerimi yıktı, sikip attı. Üst mahkeme yolu gözüktü. Bu noktaya kadar geçen beş yıla yakın süre göz önüne alınırsa, bundan sonrası ne kadar sürecek, tahmin etmek zor değil. 


Havva bugün beni karşısına aldı. Kasım ayından beri çalıştığı yeni işinde ne kadar bunaldığını ve yorulduğunu içim ezilerek görüyorum zaten. Para alamadığım için geçen sene ayrıldığım eski işimden sonra evde oturduğumu yazmıştım. Ev işlerine harcadığı zamanı ve başkaca meşguliyetlerini azaltarak ona minicik bir yardımda bulunabiliyorum sadece. Maddi anlamda yük, aldığım küçük kira geliri dışında tamamen Havva’nın sırtında. 


“Kendine acımayı bırak, bana yardım et” dedi.

“Sana olan saygım aşınıyor” dedi.

“Ben artık dayanamıyorum, çok yoruldum ve dayanacak gücüm kalmadı” dedi. 



Ne kadar işe yaramaz, niteliksiz, boş beleş bir adam olduğumu bu bloğu ileride okuyacak olanlar kadar, geçmişte okumuş olanlar da bilir. Yaptığım iş, uzmanlık alanımın spesifikliği ihraçtan sonra mesleğimi bağımsız olarak icra etmeyi imkânsız kılıyor. Aksi gibi, hayatı nasıl bir asalak halinde yaşadığıma dair daha önce uzun bir post yazmıştım, eksiği olan, fazlası olmayan bir itirafnameydi. Şimdi, haklı olarak ‘seni mesleğine geri almıyorlar, sonrasında süreç nasıl işleyecek meçhul, böyle devam edemezsin, edemem, edemeyiz’ diyor kadın. Bana kim iş verir? Elli yaşında, hiçbir vasfı olmayan, sağlıksız ve tümüyle yetersiz bir adama? 


Kanaatimce beş sene önce kalbini dinleyerek yaptığı tercihten pişman. Çok daha güzel bir hayatı olabilirdi. Onun için her şey daha mutluluk verici olabilirdi. Seçimi, önce tüm haklarına devlet tarafından haksızca el konulan, ne yapacağını bilmeden asalak gibi başkasının eline bakan birine dönüşmüş benimle hayatını birleştirmesiyle sonuçlandı. Bu tercihinden, yani o kişiyle değil, benimle evlenmekten ötürü pişman olduğuna dair en ufak bir iması ya da bu anlama gelebilecek bir davranış kırıntısı yok sözlerinde veya tavırlarında, asla, öyle bir şey iddia edersem haksızlık etmiş olurum.


Ama… Havva derinden derine biliyordur ki onun kendisine vaad ettiği hayat böyle değildi. Ne var ki bana evet dedi kadıncağız. 


Dönüyorum, dolaşıyorum, aynı yere geliyorum: Tüm bir hayat, farklı zamanlarda, farklı kişilere karşı, farklı koşullarda, farklı süreçlerle, ama hep aynı şekilde devasa bir çıban şeklinde geçebilir mi? Ya bir kene ya bir mikrop hüviyetinde ama neticede her durumda insanlarda yaralar açan bir maraz olduğumu kim yadsıyabilir? Şimdi sıra (bu defa gene ama farklı bir çerçevede) Havva’da… 


Çok ama çok ciddi bir şekilde intiharı düşünmeye başladım bunca zaman sonra. Bir halt edeceğimden değil, ama artık yeter. Kendi boktan hayatımı ne hakla başkalarını mahvetmek için sürdüreyim? Başıma gelenlerin hiçbiri benim kabahatim değil, öte yandan hayatını alt üst ettiğim Havva’nın da kabahati değil. Hiç değil.


Kalbim eziliyor. 


Keşke benimle hiç evlenmeseydi. O zamanlar şu an bu satırları yazarken kafamda dönen hayatıma son verme düşüncesi çok daha somuttu, bütün detayları ince ince tasarlamıştım. Havva bana hayır diyecekti, ben yok olacaktım, sevdiğim kadın başkasına evet diyecekti ve mutlu olacaktı. 


Kalbim…


2 Mart 2021 Salı

Tutti Frutti Çağrışımlar Üzerine...

 

*



Kierkegaard... Bir kez daha saygıyla eğiliyorum önünde. Senin gibi ben de Hegel ibnesinin götüne koyayım, sana bir şey olmasın. Büyüksün vesselam.