19 Nisan 2016 Salı

Tanrı'nın Rahmeti, Havva'nın Merhameti ve Albatros'u Seven Bir Ancient Mariner Betimlemesi Üzerine...





Beni tanıyan hiç kimse böylesine radikal bir yön değişikliğini hayal dahi edemezdi eminim. Ya ben? En başta ben. Bu yaşıma dek evlilik kavramına ne kadar uzak durduğumu bilmeyen yok. Ve şimdi, ev mi alsak, kiraya mı geçsek, yuvamız hangi muhitte olsun gibi düşüncelerden, yok nikâh günü gelini evinden almak, yok takı, yok söz kesme, yok kına gecesi derken her biri başlı başına bir dehşet abidesi olan bu ve benzeri soruları suratımda gerçekten aptalca bir ifade ile kafamdan geçiriyorum. İçinde bulunduğum durumu ölümü görüp sıtmaya razı olmak şeklinde ele almak bir parça haklılık payı taşıyabilir. Havva olmadan yaşayamayacağımı anlamam için Havva’mı kaybetme ihtimalinin belirmesi gerekti, Havva ile beraber olabilmek için gerekirse evlenmem gerektiğini muhakeme edebilmem için de son on beş günü deneyimlemem şarttı. Bu durumda, yok prensiplermiş, yok hayata bakışmış, yok duruşmuş… Hepsinin götüne koyayım, Havva yokken bunların ne kadar değersiz birer safsata haline geldiği pek açık. Benimkisi zorunlu olduğu kadar gönüllü bir tercih oldu; Havva’sız yaşamayacağımı anladım, O’nunla beraber olmanın tek yolu evlilikten geçince de direksiyonumu o yola kırdım. Üstelik tüm bu zamanda, yani on beş gün boyunca, bale yapacağına dair yeminler eden yengeç misali karşımdaki insanı değişeceğime inandırmaya, O’nu ikna etmeye çalıştım, bu uğurda –ne yapabileceğimi bilmeden- yapmadığım kalmadı, daha doğrusu yapabildiğim tek şey acı çekmekti. Tahmin edersiniz ki burası sürecin en zorlu parkuruydu, çünkü bir yengeç olduğumu, yan yan yürüdüğümü, lezzetimin yanı sıra can yakıcı kıskançlarımı da çok yakından bilen birine karşı bale yapacağımı iknaya çabaladım. Gerçekten imkânsız görünen bir misyondan söz ediyorum. Dün, ikinci seans için psikiyatriste gittim, bir hafta önce hastaneye yatırmak için gayret ettiği hastası, bu defa Cuma günü teklifimi kabul etti, biz evleniyoruz, O’na verdiğim sözler için sağlığıma dikkat etmem lazım, spora başlayacağım, sigarayı da bırakabilirim gibi sözler sarf edince adamcağız da şaşırdı. Birkaç soru sordu, aldığı cevaplardan tatmin olduğunu beden dilinden anlamam zor olmadı. Seansın sonunda, tüm bu olan bitenin bir mucize nevinden ele alınabileceğini söyledi, ilk seansta karşısında oturan adamın Boğaz Köprüsünün korkuluğuna çıkıp “bana sevgilimi getirmezseniz aşağı atlarım” diye şov amaçlı bağıracak biri olmadığını, köprünün kenarına yürüyüp kendini sessiz sedasız boşluğa bırakacak biri olduğumu, beni öyle gördüğünü söyledi. İlaçlar hakkındaki meş’um düşüncelerimi, intihar etmeyi tasarladığım yer hakkında keşif yapmamı, Havva bu süreçte bana kesin bir hayır demiş olsa, daha o gece harekete geçmekten geri durmamış olacağımı, hepsini anlattım. Şaşırmış değil, nispeten huzursuz gibiydi bunları işittiğinde. Bu arada, Havva’nın beni ne kadar derinden sevdiğine vurgu yaptı, olan bitene benim gibi tepki veren çok az insan olurmuş ama bunca yaşanmışlığın ardından gene de Havva’nın bana peki diyebilmesi de pek görülen bir şey değilmiş. Adam Utanmasa bizi bilimsel bir makaleye konu edip, dünyaya “bakın böyle manyak çiftler de var, birer vaka olarak bu insanları psikiyatri camiasına ifşa ediyorum” diyecek. Bir daha kendisine görünmeme ihtiyacım olmadığını söyledi, ilaçları imha etmemi sıkı sıkı tembihleyerek.








Bir süre yazmasam iyi olacak. Benim -ve Havva için- dehşet ve çılgınlık dolu bir on beş gündü geride kalan, kendimi Patagonyanın ürkütücü toprakları arasında bulduğu dar su yolundan geçip, ümitsiz ve korku dolu yolculuğunun sonunda Pasifik’e geçiş yapan Magellan gibi hissediyorum. Çok yoruldum, çok fazla şey yaşadım, ama şimdi önümde dalgalı, risklerle dolu olsa da bir o kadar da ümit vaad eden koca bir deniz var. Havva benimle aynı gemide, eli elimde olduğu sürece yoluma devam etmekten geri durmam.





O benim albatrosum. Asla vurmayacağım. Ne yaptığımın ve O'nun benim için ne ifade ettiğinin farkındayım.

17 Nisan 2016 Pazar

15 Nisan Üzerine... (Ya da 1999 Yılında Manchester United- Bayern Munich Arasında Oynanan Şampiyonlar Ligi Finali'nin Son Üç Dakikası.)




Cuma günü ne yaşadım, ne yaşadık, ne oldu, ne bitti, hakkıyla anlatabilmemin imkanı yok. O gün evden çıkmadan önce, öğlene doğru annemle kendimi karşı karşıya buldum; yüzüm gene kapkaraydı, başım önüme eğik, suskunca bekliyordum zamanın geçmesini, vakit geldiğinde evden çıkıp Havva’mın iş yerine gidecektim Salı gününden beri hep yaptığım gibi. Annem çekingen bir ses tonuyla sormaya cüret etti; sevdiğimi bildiği onca yemeğe neden ağzımı sürmediğimi, diyet yapıp yapmadığımı merak ettiğini. Canımın hiçbir şey çekmediğini, boğazımdan geçmediğini söyledim hafifçe. Tatmin olmadı, bakışlarında başka açıklama beklentileri olduğu belliydi. Yüzüne baktım, sakince İstanbul’a geldiğim günden bu yana bana hiç bulaşmadıkları, üzerime gelmedikleri, beni sıkıştırmadıkları için teşekkür ettim anneme, endişe ve merak duyduklarını ama kendileri için İstanbul’a gelmediğimin belli olduğunu söyledi. Gelmeden önce telefonda kendisine sağlığımda ya da işimde kaygılanacak bir sorun olmadığını söylediğimi hatırlattım; bu bildirim yetmemiş belli, düzelmeyen halimi tavrımı gördüklerinde dehşete kapılmışlar, kanser ya da benzeri ağır bir hastalığımın olduğunu, diyet yaptığımı, gün içerisindeki yokluğumu da ya hastanede olmam ya da uzun sağlık yürüyüşlerine yormuşlar. Bunların hepsini doğal olarak yalanladım, bir an duraksayıp anlatmaya karar verdim olan biteni. ‘Daha evvel beş sene boyunca beraber olduğum, ardından arkamı dönüp çekip gittiğim, yüzden çok acı ve mutsuzluk verdiğim kadını tekrar kazanmaya, 2.5 sene sonra kendimi affettirmeye ve gene O’nunla birlikte olmaya çalışıyorum, derdim, tasam, mücadelem bu, gelmemin sebebi de, bütün uğraşım da bu gaye için” dedim. Önce bu kadının daha önce kendisiyle telefonda görüştürdüğüm kişi olup olmadığını sordu, hayatımda başka kimse için böyle bir şeye tenezzül etmediğim cevabını verdim. Bu defa sonuna kadar gitmeye kararlı olup olmadığım sorusunu yöneltti, evlenme teklifi ettiğimi, beraber yaşamak, beraber ölmek, beraber haşrolmak istediğim kadının Havva olduğunu söyledim, dudağını ısırıp hafifçe başını salladı, ‘iyi’ diye mırıldandı. Ekledim, şu andaki sorunumun çok müşkül olduğunu, Havva’nın karanlık ve O’na yaşattığım onca zulüm yüzünden, berbat sicilim yüzünden zerre kadar güvenmediğini, bana karşı hala kimi hislerinin bulunduğunu düşündüğümü ama o derece kırılmış birinin güvenini geri kazanmak için çok savaşmam gerektiğini fısıldadım. Çevresindeki herkesin benden nefret ettiğini ekleyerek. Hiç duraksamadan bir kadın gözüyle konuşacak olursa Havva’nın bana güvenmemesinin çok doğal olduğu karşılığını verdi. Hak verdiğimi, bunu bildiğimi söyledim. ‘Bu yaşa kadar kaybettiğim bir insanı geri kazanmayı hiç denemedim ben. Akrabalardan, eş dosttan bilirsin, ben hep insanları silerim,  çıkartırım hayatımdan. Bu defa çok farklı bir şey tecrübe ediyorum ve bunu nasıl yapacağımı da bilmiyorum ama yapmam lazım, bundan şüphem yok’ dedim. Kanser gibi bir derdimin olmadığını öğrenmiş olmasının annemi rahatlattığını belliydi, sesinde pek ümit ya da cesaretlendirici bir ton da yoktu, ama ‘inşallah senin için de, O’nun için de hayırlı olur’ diye dua ettikten sonra, insanın rüyaları nasıl çıkıyor diye söylendi, sorunca da anlattı: Sabaha karşı rüyasında, çimenli bir tepeciğin karşısında görmüş kendisini, sonra o toprağı eşelemeye başlamış: Topraktan sarı patatesler çıkmış. Tabirini sordum, eşelenen topraktan bir şeyler çıkması, yeni bir haber almak anlamına gelirmiş. ‘Ya patates?’ Pazının tabirini bile bulmuş, ne var ki patatesi bulamamış. ‘Ama patates güzeldir, çünkü patatesi sevmeyen yoktur. Herkes patatesi sever. O yüzden iyi bir şey’ yanıtını verdi.


Vakit geldi, giyinip çıktım evden Havva’mın işyeri önünde mesaisini bitirmesini beklemek için. Her zamanki gibi saatler önce vardım oraya, beklemeye başladım. İçimde bunun son görüşme olacağına dair korkunç bir ürperti vardı, beni artık görmek istemeyeceğini sonsuz kaygıyla hissediyordum. Derken vakit geldi, ofisten çıktı Havva. Kaygısız ve rahat görünüyordu, hemen iliştim yanına, yan yana yürürken fırsat bulur bulmaz annemle aramızda geçen konuşmayı aktardım kendisine. Gülümsedi, belki istem dışı, bilmiyorum, “umutlanmıştır ya, yazık” kelimeleri döküldü ağzından. O an içime bir şey saplandı, sivri uçlu, iki ağzı keskin, oluklu bir kama. Yürürken bir yerde oturmamızı, günlerdir hep benim konuştuğumu, artık kendisinin benimle konuşmak istediğini söyledi. Ben zaten ne söyleyeceğini, ne anlatacağını anlamış halde, yanında değil, bir metre arkasında ayaklarımı yerde sürükleyerek peşinden yürümeye çalıştım. Yerimin yanı değil, arkasında olduğunu idrak ederek. Gittik bir yere, oturduk. O’nun rahat ve kendinden emin hali bir karar verdiğini, ve bu kararın benim lehime olmadığını aşikar kılıyordu, o anlarda kendimi nasıl, sanki idam sehpasındaymışım gibi hissettiğimi bir Allah, bir de bu bloğu okuyanlar bilebilir sadece. Konuştu… Olmayacağını söyledi. O’nun canını hala, hala yakmaya çalışmakla azarladı beni. Çok yeni başlamış olsa da şu an biriyle görüştüğünü, benim böyle bir anda ortaya çıkmamın bencillik olduğunu yüzüme vurdu. Çok acı konuştu.


Ne hissettiğimi kelimelere dökemem. Buna imkân yok. Sadece trans haline geçmiş bir meczup gibi dakikalarca sarsılarak titrediğimi, nefes almadan konuştuğumu, sürekli ağladığımı hatırlıyorum. Değiştiğimi ve bunu kendisine ikna etmek için ne kadar yalvardığımı gerçekten bilmiyorum. Zaman mefhumu gibi mekân kavramını da yitirmiştim o sırada; Cuma akşamı, Kadıköy’ün en yoğun sokaklarından biri üzerinde oturduğumuz masada, etrafımız diğer masalardaki müşterilerle dolu iken ben aklını yitirmiş bir haldeydim. Ölüm fermanımı imzalamıyordu, hayır, ama o an ölüyordum ben. Gece de kesin olarak ölecektim, orası şüphe götürmez. Neler neler söyledim… Konuştum, konuştum, konuştum.  O da kötü oldu. Karşılıklı acı çeken iki insan. Biri güvenilir olduğunu tüm sicil bozukluğuna rağmen ispatlama, karşısındaki kişiye O’nunla birlikte geçirecekleri yeni bir hayat sunduğunu ikna derdinde, diğeri çaresiz bir ikilemde; inanmak isteyip inanamamazlık arasında gidip gelirken hem kendini kurduğu yeni ve nispeten sağlıklı düzeni değerlendirip, hem de geçmişte çektiği ıstıraba karşın yaşadığı güzellikleri de anımsayıp kararsız kalma halinde. Betimlemesi gerçekten olanaksız bir an.


Yemin ederim ne ara elimi tuttuğunu bilmiyorum. Elimi tuttuğunu, elinin elimde olduğunu fark ettiğimde beni teselli ediyor diye düşündüğüme eminim, çünkü hiçbir tepki veremiyordum.


Derken bana ‘EVET, SANA İNANIYORUM’  dedi. Gerçekten o an ayıldım ben. Aklım başıma geldi birdenbire. Yüzüne saatlerdir bakamadığım insanın bana gülümsediğini gördüm.


“EVET.”


Bu satırları okuyacak olanlara sesleniyorum.


Virgilius, evlilik teklifi ettiği Havva’sı, canının, ruhunun, kalbinin, hayallerinin, ümidinin somutlaşmış hali olan hanımefendi tarafından müstakbel eşliğe kabul edildi.

Rüyadaki sarı patatesler Havva’ymış meğerse.

Ve ben, hayatımın geri kalanında o güzel Patates’in toprağı, suyu, güneşi, gübresi, sıcaklığı, ihtiyaç duyduğu her şey olmak için elimden geleni yapacağım. Bu uğurda var gücümle gayret edeceğimi o filmde geçen yeminle gözleri gözlerimde, eli elimdeyken Cuma akşamı yüksek sesle bir kez daha haykırdım:

"May Allah strike the eyes from my head, and the flesh from my bones, if I break this pledge.
In the name of Allah."



Evleniyoruz, bir mani olmazsa!

15 Nisan 2016 Cuma

Aşağıdakine Ek: Endişeli Bir Kalp Üzerine..




Neden bilmiyorum, bugün beni görmek istemeyeceğine, beni görmeye tahammül etmeyeceğine dair kuvvetli bir his var içimde. Gözleri parlamıyor ki beni karşısında gördüğünde. “Gene geldi tipini siktiğim” demiyordur belki ama mutlu olduğunu hissetmiyorum yanımda. Hem neden mutlu olsun? Kaygı, karmaşa ve huzursuzluk veriyorum Havva’ma, onulmaz sevgimi ve bağlılığımı anlatmaya çalışırken. Üç gündür bu duruma katlanmakta;  evet, itiraz etmiyor, reddetmiyor beni. Ama ne zamana kadar? 

Havva bana güvenmiyor.
Beni tanıyan yakın akrabaları, düpedüz nefret duyuyor bana.
Arkadaşlarından beni, geçmişte yaşadıklarımızı ve O’na yaşattıklarımı bilenler Havva’ya benden uzak durması gerektiğini telkin edeceklerdir ya da ediyorlardır.

Ve ben bunları bilirken, “En güzel zamanımızda bile üç sonra şişiyordun sen, evlilik nasıl bir şey, ne söylediğinin farkında mısın” diye sordu dün.


Geçmişim o kadar karanlık, sicilim öyle bozuk ki, Havva’mı O’nun Adem’i olduğuma ikna etmek için çok çalışmalıyım. Daha ne yapabilirim...

Bana izin verdiği ölçüde savaşa devam.


Ölmek istemiyorum. O’nunla bir hayat diliyorum sadece.

Titreyen Elim Üzerine...




Üç gündür şu an olduğu gibi sabahları sahildeki cafeye iniyorum, bir gün önce yaşananları ve hissettiklerimi yazıyorum, öğlen eve gidiyor, biraz oturup üzerimi değiştirdikten sonra tekrar çıkıyorum evden, uzun yolculuğuma doğru harekete geçiyorum: Havva’mın işyerine. Mesaisi bitmeden saatler önce o çevrede dolanmaya başlıyorum, yapacak başka bir işim yok, gidecek başka bir yerim yok.  

Dün neden bilmiyorum, içimde müthiş karmaşık, adresleyemediğim bir sinir hissiyle doluydum, Havva’yı da o halde karşıladım işyerinden çıkarken. O’nunla birkaç dakika beraber olduktan sonra düzeldim, ruhsal çırpıntılarımın devasa dalgalar gibi beni sürüklediğini görüyorum. Kâh ağlamak kâh yalvarmak kâh haykırmak istiyorum. Havva her şeyin, en başta bu durumumun farkında. 

O’nun kararsızlık yaşadığını söylemiştim daha evvel, ama şu an itibariyle bana değil diğer beyefendiye daha yakın. Bir radyo yayınında işitilen sinir bozucu parazit gibiyim, birbirlerini dinliyorlar ama ben frekansa girip bozmaktayım aralarındaki iletişim kalitesini. Ve benim için çok yeni bir tecrübe: Savaşmam gereken bir başka mecra, kıskançlık duygum. Evet, beyefendi çok zarif biri, evet, Havva’m benim yokluğumda çapasını o beyefendinin karasularına atmış ve bunlar şu an için kabullenmek zorunda olduğum acı gerçekler; ne var ki bu duyguya çok yabancıyım ben. Beni kıskandıracak hiç bir şey yapmayacak kadar hassastı geçen onca yıl. Hiçbir vakit höt höt bir tip olmadım, gene de şimdi içimde feci bir sızlama var. Beyefendi Havva’ma günde yirmi mesaj mı yazıyor, ben yüz yirmi yazmak istiyorum, beyefendi beş defa mı arıyor, ben on beş defa yazmak istiyorum, hediyelere mi boğuyor, ben hediyelerim evine sığmasın istiyorum. Fakat bunları yapamam, Havva’mı bıktıramam, bezdiremem. Öf dedirtemem. Bana kafasının çok karışık olduğunu söyleyen birinin kafasının içine etmek son planda uygun bir davranış gibi gelmiyor. Beni iş çıkışında görmeye razı olan birini pişman edecek davranışlar çok aptalca ve yakışıksız olur. 

Dün gece korkunç bir düşünce saplandı kafama: Ben Erzurum’a dönene dek beni idare etmeyi, karşısındaki manyak görünümlü adamı o zamana kadar pışpışlayıp rahatlatmayı düşünüyor,  tabiri caizse gazını almaya çalışıyor, bunu deniyor olabilir mi? Bunu neden yapsın dedim kendime sonra, çünkü benden korkmasına, kendisine bir zarar vereceğime dair endişe etmesine gerek yok ki… Tek zararım kendime olur benim. Şiddetin hiçbir türlüsüne eğilimim yok, hele bu yaşananlarda hiçbir kusuru olmayan birine. Hele ki benim bir taneme. 

Sabah uyandığımda gece gelen mesajını gördüm, bloğumu okumak istediğini yazmış. Bunun mümkün olmadığını biliyorum. Bu aralar yazdıklarımı okumamalı. Zaten tahmin ediyordur, fena ve uygunsuz temayüllerimi. Gene de bu derece somut ve gerçek olumsuzlukları okursa, ciddi şekilde kaygılanabilir.


Aslına bakarsanız bu blog bana da yasaklanmalı.  

14 Nisan 2016 Perşembe

İnandırıcılığımın Sınırları Üzerine...




Kararsız. Bana “peki, sana inanıyorum” diyemiyor. Dürüstlüğümden şüphesi yok, hayır, kendisini kandırmayacağımı çok iyi biliyor. Ama kafasında bunca sene yer eden Oğuz kodları O’nun sözlerimi içten ve samimi görmesine değil, probable but not possible görmesine sebep. Karışık mı anlatıyorum? Dediklerime inanıyor ama istesem de yapabileceğime inanamıyor; bir yandan da bunu ne çok istiyor! O’nun gözünde küçücük ihtimal bile öyle güzel ki… Kararsızlığı bu ihtimal yüzünden. Düpedüz ıstırap içinde, karşısında bir aslan var, o aslanı çok seviyor ama geçmişte kendisini pek çok kez dişlediği, pençelediği için artık kendisini korumak için ondan uzak durması gerektiğine geçen onca yıl ve berbat tecrübenin ardından mutlak surette vakıf olmuş, bunu kabullenmiş, iç dünyasında hazmetmiş; derken aslan birden bire ortaya çıkıp artık karnabahar ve brokoli yemek istediğini söyleyince de şaşalıyor.

Mesele 2.5 yıl değil, hayır… Dün idrak ettim bunu ve O’na da sordum, anladığım gibi, altı ay ya da bir sene önce bu dönüşü yapsaydım da kollarıma gel diye sevinç çığlığı atmayacaktı, aksine aynı sıkıntıları, çaresiz ikilemleri, güvensizliği yaşamaktan kaçınamayacaktı.  Aksi gibi şu an bir rakibim var. O beyefendiye karşı başından beri saygı dolu yaklaşımımı fark etmişsinizdir, bir takım imalardan ve bilgilerden anladığım kadarıyla sandığımdan da düzgün biri. Şu an bu bağlamda vicdanımı acıtmayan tek şey var, Havva’ya da dün söylediğim: İlişkileri çok yeni, çok başlarda, yani henüz birbirlerine sıkı sıkıya yapışmış değiller ve ben nasıl Havva’mı benden çaldığını düşünüp o beyefendiye aptalca bir öfke duyamıyorsam, onun ilişkiye başladığı kadını baştan çıkardığım kanaatinde değilim. Sevgilimi geri kazanmaya çalışıyorum sadece.
Gerçekten çok garip, çok karmaşık ve tutarsız şeyler yazıyorum ya.
Havva diyorum evet. Artık Ex demek istemiyorum. Benim için yaratıldığını kabullendikten sonra Ex değil, Havva kelimesi yakışıyor O’na. Bu da mı hastalıklı? Başından beri kendime dair anlattıklarımda sağlıklı ne gördünüz ki bu blogta? Sabahları çok kötü uyanıyorum, ellerimin titrediğini fark ediyorum gözlerimi açtığımda. Günlerdir neredeyse bir iki lokma hariç hiçbir şey geçmiyor boğazımdan, bitkinliğin dibindeyim.  İki gündür akşamları iç çıkışı görüşüyoruz ve tek mutlu olduğum an o vakitler. Yanımda olduğu anlar, daha doğrusu yanımda olmayı reddetmediğini gördüğüm anlar. Çok korkunç ama “peki yarın akşam da iş çıkışı görüşelim” dediğinde hayatım bir gün daha uzuyor. Şu an sımsıkı sarılmış haldeyim O’na, bu hayal, bu küçük ihtimaller sarmalı beni yaşamda tutuyor. Bu ve önceki postları bir gün okuyacak kimseler olacak mı, bilmiyorum. Şu an aklımda bir şey yok. Belki ileride, şayet biz bir araya gelirsek, bu yazdıklarımı silerim. Ama hayır, Havva’mın kalbi değil, aklı galebe çalarsa, bunların hepsi duracak bu sayfalarda. Ben olmayacağım sadece.

Az evvel psikiyatristi aradım, pazartesi günkü muayene sırasında bana o ağır ilaçları yazdıktan sonra bugün kendini aramamı tembihlemişti. Telefonu açar açmaz ilaçların etkisini sordu, ilaçları kullanmadığımı söyleyince şaşaladı. O’na saygısızlık etmek istemediğimi başta söyleyerek son durumu anlattım; Havva ile yüz yüze görüşmelerimizi, Havva’nın yaşadığı ikilem ve çaresizliği, içine düştüğü kararsızlığı tasvir ettim doktora, bunun için hayata dört elle sarıldığımı, pazartesi günü kendisini kaygılandıran hastasının Salı gününden beri Havva’sını geri kazanmak için çalıştığını ve bu mücadele sırasında uyuşuk değil, kabullenmiş değil, mağlup değil, güçlü ve aklı başında olması gerektiğini söyledim. Brokoli yemek isteyen aslandan bile söz ettim. Hayret, ilaçlarımı almadığımı duyduğunda gösterdiği şaşkınlık tepkisi, bu sözlerimden sonra neredeyse beni tebrik etmesine dönüştü, anlattığım gelişmenin çok çok iyi olduğunu, bu fırsatı değerlendirmek için her şeyi yapmam gerektiğini, ciplarexe hiç başlamamamı, çok sıkışır, bunalırsam xanaxı kullanabileceğimi söyledi. Daha önce yan etkileri düşünecek durumda değiliz demişti, bu defa xanaxın bağımlılık yapabileceğini söylemeyi de unutmayarak. Ekledi, “Oğuz Bey, benim karşımdaki adam gibi konuşmuyorsunuz şu an, ama o adamı unutmayın. Bu anlattıklarınız çok güzel ama o adamı aklınızdan çıkarmayın” dedi. Unutmuyorum dedim. O adamı şu an için öteliyorum, baskılıyorum diyemedim.

Ulan psikiyatristimi bile ikna edebiliyorum! Havva’mı nasıl ikna edeceğim! Daha ne yapabilirim?    

Bu akşam beraber geçirebileceğimiz fazla vakit olmayacak, en fazla yarım saat. Olsun, yanında olayım, yanında olma isteğimi reddetmesin yeter.