Beni tanıyan hiç kimse böylesine
radikal bir yön değişikliğini hayal dahi edemezdi eminim. Ya ben? En başta
ben. Bu yaşıma dek evlilik kavramına ne kadar uzak durduğumu bilmeyen yok. Ve
şimdi, ev mi alsak, kiraya mı geçsek, yuvamız hangi muhitte olsun gibi düşüncelerden,
yok nikâh günü gelini evinden almak, yok takı, yok söz kesme, yok kına gecesi
derken her biri başlı başına bir dehşet abidesi olan bu ve benzeri soruları
suratımda gerçekten aptalca bir ifade ile kafamdan geçiriyorum. İçinde bulunduğum
durumu ölümü görüp sıtmaya razı olmak şeklinde ele almak bir parça haklılık
payı taşıyabilir. Havva olmadan yaşayamayacağımı anlamam için Havva’mı kaybetme
ihtimalinin belirmesi gerekti, Havva ile beraber olabilmek için gerekirse evlenmem
gerektiğini muhakeme edebilmem için de son on beş günü deneyimlemem şarttı. Bu
durumda, yok prensiplermiş, yok hayata bakışmış, yok duruşmuş… Hepsinin götüne
koyayım, Havva yokken bunların ne kadar değersiz birer safsata haline geldiği
pek açık. Benimkisi zorunlu olduğu kadar gönüllü bir tercih oldu; Havva’sız
yaşamayacağımı anladım, O’nunla beraber olmanın tek yolu evlilikten geçince de
direksiyonumu o yola kırdım. Üstelik tüm bu zamanda, yani on beş gün boyunca,
bale yapacağına dair yeminler eden yengeç misali karşımdaki insanı değişeceğime
inandırmaya, O’nu ikna etmeye çalıştım, bu uğurda –ne yapabileceğimi bilmeden- yapmadığım
kalmadı, daha doğrusu yapabildiğim tek şey acı çekmekti. Tahmin edersiniz ki
burası sürecin en zorlu parkuruydu, çünkü bir yengeç olduğumu, yan yan
yürüdüğümü, lezzetimin yanı sıra can yakıcı kıskançlarımı da çok yakından bilen
birine karşı bale yapacağımı iknaya çabaladım. Gerçekten imkânsız görünen bir
misyondan söz ediyorum. Dün, ikinci seans için psikiyatriste gittim, bir hafta
önce hastaneye yatırmak için gayret ettiği hastası, bu defa Cuma günü teklifimi
kabul etti, biz evleniyoruz, O’na verdiğim sözler için sağlığıma dikkat etmem
lazım, spora başlayacağım, sigarayı da bırakabilirim gibi sözler sarf edince
adamcağız da şaşırdı. Birkaç soru sordu, aldığı cevaplardan tatmin olduğunu
beden dilinden anlamam zor olmadı. Seansın sonunda, tüm bu olan bitenin bir
mucize nevinden ele alınabileceğini söyledi, ilk seansta karşısında oturan
adamın Boğaz Köprüsünün korkuluğuna çıkıp “bana sevgilimi getirmezseniz aşağı
atlarım” diye şov amaçlı bağıracak biri olmadığını, köprünün kenarına yürüyüp
kendini sessiz sedasız boşluğa bırakacak biri olduğumu, beni öyle gördüğünü
söyledi. İlaçlar hakkındaki meş’um düşüncelerimi, intihar etmeyi tasarladığım
yer hakkında keşif yapmamı, Havva bu süreçte bana kesin bir hayır demiş olsa, daha
o gece harekete geçmekten geri durmamış olacağımı, hepsini anlattım. Şaşırmış değil,
nispeten huzursuz gibiydi bunları işittiğinde. Bu arada, Havva’nın beni ne
kadar derinden sevdiğine vurgu yaptı, olan bitene benim gibi tepki veren çok az
insan olurmuş ama bunca yaşanmışlığın ardından gene de Havva’nın bana peki diyebilmesi
de pek görülen bir şey değilmiş. Adam Utanmasa bizi bilimsel bir makaleye konu
edip, dünyaya “bakın böyle manyak çiftler de var, birer vaka olarak bu
insanları psikiyatri camiasına ifşa ediyorum” diyecek. Bir daha kendisine
görünmeme ihtiyacım olmadığını söyledi, ilaçları imha etmemi sıkı sıkı
tembihleyerek.
Bir süre yazmasam iyi olacak.
Benim -ve Havva için- dehşet ve çılgınlık dolu bir on beş gündü geride kalan, kendimi Patagonyanın ürkütücü
toprakları arasında bulduğu dar su yolundan geçip, ümitsiz ve korku dolu yolculuğunun sonunda Pasifik’e geçiş yapan Magellan gibi hissediyorum. Çok
yoruldum, çok fazla şey yaşadım, ama şimdi önümde dalgalı, risklerle dolu
olsa da bir o kadar da ümit vaad eden koca bir deniz var. Havva benimle aynı
gemide, eli elimde olduğu sürece yoluma devam etmekten geri durmam.
O benim albatrosum. Asla
vurmayacağım. Ne yaptığımın ve O'nun benim için ne ifade ettiğinin farkındayım.