17 Nisan 2016 Pazar

15 Nisan Üzerine... (Ya da 1999 Yılında Manchester United- Bayern Munich Arasında Oynanan Şampiyonlar Ligi Finali'nin Son Üç Dakikası.)




Cuma günü ne yaşadım, ne yaşadık, ne oldu, ne bitti, hakkıyla anlatabilmemin imkanı yok. O gün evden çıkmadan önce, öğlene doğru annemle kendimi karşı karşıya buldum; yüzüm gene kapkaraydı, başım önüme eğik, suskunca bekliyordum zamanın geçmesini, vakit geldiğinde evden çıkıp Havva’mın iş yerine gidecektim Salı gününden beri hep yaptığım gibi. Annem çekingen bir ses tonuyla sormaya cüret etti; sevdiğimi bildiği onca yemeğe neden ağzımı sürmediğimi, diyet yapıp yapmadığımı merak ettiğini. Canımın hiçbir şey çekmediğini, boğazımdan geçmediğini söyledim hafifçe. Tatmin olmadı, bakışlarında başka açıklama beklentileri olduğu belliydi. Yüzüne baktım, sakince İstanbul’a geldiğim günden bu yana bana hiç bulaşmadıkları, üzerime gelmedikleri, beni sıkıştırmadıkları için teşekkür ettim anneme, endişe ve merak duyduklarını ama kendileri için İstanbul’a gelmediğimin belli olduğunu söyledi. Gelmeden önce telefonda kendisine sağlığımda ya da işimde kaygılanacak bir sorun olmadığını söylediğimi hatırlattım; bu bildirim yetmemiş belli, düzelmeyen halimi tavrımı gördüklerinde dehşete kapılmışlar, kanser ya da benzeri ağır bir hastalığımın olduğunu, diyet yaptığımı, gün içerisindeki yokluğumu da ya hastanede olmam ya da uzun sağlık yürüyüşlerine yormuşlar. Bunların hepsini doğal olarak yalanladım, bir an duraksayıp anlatmaya karar verdim olan biteni. ‘Daha evvel beş sene boyunca beraber olduğum, ardından arkamı dönüp çekip gittiğim, yüzden çok acı ve mutsuzluk verdiğim kadını tekrar kazanmaya, 2.5 sene sonra kendimi affettirmeye ve gene O’nunla birlikte olmaya çalışıyorum, derdim, tasam, mücadelem bu, gelmemin sebebi de, bütün uğraşım da bu gaye için” dedim. Önce bu kadının daha önce kendisiyle telefonda görüştürdüğüm kişi olup olmadığını sordu, hayatımda başka kimse için böyle bir şeye tenezzül etmediğim cevabını verdim. Bu defa sonuna kadar gitmeye kararlı olup olmadığım sorusunu yöneltti, evlenme teklifi ettiğimi, beraber yaşamak, beraber ölmek, beraber haşrolmak istediğim kadının Havva olduğunu söyledim, dudağını ısırıp hafifçe başını salladı, ‘iyi’ diye mırıldandı. Ekledim, şu andaki sorunumun çok müşkül olduğunu, Havva’nın karanlık ve O’na yaşattığım onca zulüm yüzünden, berbat sicilim yüzünden zerre kadar güvenmediğini, bana karşı hala kimi hislerinin bulunduğunu düşündüğümü ama o derece kırılmış birinin güvenini geri kazanmak için çok savaşmam gerektiğini fısıldadım. Çevresindeki herkesin benden nefret ettiğini ekleyerek. Hiç duraksamadan bir kadın gözüyle konuşacak olursa Havva’nın bana güvenmemesinin çok doğal olduğu karşılığını verdi. Hak verdiğimi, bunu bildiğimi söyledim. ‘Bu yaşa kadar kaybettiğim bir insanı geri kazanmayı hiç denemedim ben. Akrabalardan, eş dosttan bilirsin, ben hep insanları silerim,  çıkartırım hayatımdan. Bu defa çok farklı bir şey tecrübe ediyorum ve bunu nasıl yapacağımı da bilmiyorum ama yapmam lazım, bundan şüphem yok’ dedim. Kanser gibi bir derdimin olmadığını öğrenmiş olmasının annemi rahatlattığını belliydi, sesinde pek ümit ya da cesaretlendirici bir ton da yoktu, ama ‘inşallah senin için de, O’nun için de hayırlı olur’ diye dua ettikten sonra, insanın rüyaları nasıl çıkıyor diye söylendi, sorunca da anlattı: Sabaha karşı rüyasında, çimenli bir tepeciğin karşısında görmüş kendisini, sonra o toprağı eşelemeye başlamış: Topraktan sarı patatesler çıkmış. Tabirini sordum, eşelenen topraktan bir şeyler çıkması, yeni bir haber almak anlamına gelirmiş. ‘Ya patates?’ Pazının tabirini bile bulmuş, ne var ki patatesi bulamamış. ‘Ama patates güzeldir, çünkü patatesi sevmeyen yoktur. Herkes patatesi sever. O yüzden iyi bir şey’ yanıtını verdi.


Vakit geldi, giyinip çıktım evden Havva’mın işyeri önünde mesaisini bitirmesini beklemek için. Her zamanki gibi saatler önce vardım oraya, beklemeye başladım. İçimde bunun son görüşme olacağına dair korkunç bir ürperti vardı, beni artık görmek istemeyeceğini sonsuz kaygıyla hissediyordum. Derken vakit geldi, ofisten çıktı Havva. Kaygısız ve rahat görünüyordu, hemen iliştim yanına, yan yana yürürken fırsat bulur bulmaz annemle aramızda geçen konuşmayı aktardım kendisine. Gülümsedi, belki istem dışı, bilmiyorum, “umutlanmıştır ya, yazık” kelimeleri döküldü ağzından. O an içime bir şey saplandı, sivri uçlu, iki ağzı keskin, oluklu bir kama. Yürürken bir yerde oturmamızı, günlerdir hep benim konuştuğumu, artık kendisinin benimle konuşmak istediğini söyledi. Ben zaten ne söyleyeceğini, ne anlatacağını anlamış halde, yanında değil, bir metre arkasında ayaklarımı yerde sürükleyerek peşinden yürümeye çalıştım. Yerimin yanı değil, arkasında olduğunu idrak ederek. Gittik bir yere, oturduk. O’nun rahat ve kendinden emin hali bir karar verdiğini, ve bu kararın benim lehime olmadığını aşikar kılıyordu, o anlarda kendimi nasıl, sanki idam sehpasındaymışım gibi hissettiğimi bir Allah, bir de bu bloğu okuyanlar bilebilir sadece. Konuştu… Olmayacağını söyledi. O’nun canını hala, hala yakmaya çalışmakla azarladı beni. Çok yeni başlamış olsa da şu an biriyle görüştüğünü, benim böyle bir anda ortaya çıkmamın bencillik olduğunu yüzüme vurdu. Çok acı konuştu.


Ne hissettiğimi kelimelere dökemem. Buna imkân yok. Sadece trans haline geçmiş bir meczup gibi dakikalarca sarsılarak titrediğimi, nefes almadan konuştuğumu, sürekli ağladığımı hatırlıyorum. Değiştiğimi ve bunu kendisine ikna etmek için ne kadar yalvardığımı gerçekten bilmiyorum. Zaman mefhumu gibi mekân kavramını da yitirmiştim o sırada; Cuma akşamı, Kadıköy’ün en yoğun sokaklarından biri üzerinde oturduğumuz masada, etrafımız diğer masalardaki müşterilerle dolu iken ben aklını yitirmiş bir haldeydim. Ölüm fermanımı imzalamıyordu, hayır, ama o an ölüyordum ben. Gece de kesin olarak ölecektim, orası şüphe götürmez. Neler neler söyledim… Konuştum, konuştum, konuştum.  O da kötü oldu. Karşılıklı acı çeken iki insan. Biri güvenilir olduğunu tüm sicil bozukluğuna rağmen ispatlama, karşısındaki kişiye O’nunla birlikte geçirecekleri yeni bir hayat sunduğunu ikna derdinde, diğeri çaresiz bir ikilemde; inanmak isteyip inanamamazlık arasında gidip gelirken hem kendini kurduğu yeni ve nispeten sağlıklı düzeni değerlendirip, hem de geçmişte çektiği ıstıraba karşın yaşadığı güzellikleri de anımsayıp kararsız kalma halinde. Betimlemesi gerçekten olanaksız bir an.


Yemin ederim ne ara elimi tuttuğunu bilmiyorum. Elimi tuttuğunu, elinin elimde olduğunu fark ettiğimde beni teselli ediyor diye düşündüğüme eminim, çünkü hiçbir tepki veremiyordum.


Derken bana ‘EVET, SANA İNANIYORUM’  dedi. Gerçekten o an ayıldım ben. Aklım başıma geldi birdenbire. Yüzüne saatlerdir bakamadığım insanın bana gülümsediğini gördüm.


“EVET.”


Bu satırları okuyacak olanlara sesleniyorum.


Virgilius, evlilik teklifi ettiği Havva’sı, canının, ruhunun, kalbinin, hayallerinin, ümidinin somutlaşmış hali olan hanımefendi tarafından müstakbel eşliğe kabul edildi.

Rüyadaki sarı patatesler Havva’ymış meğerse.

Ve ben, hayatımın geri kalanında o güzel Patates’in toprağı, suyu, güneşi, gübresi, sıcaklığı, ihtiyaç duyduğu her şey olmak için elimden geleni yapacağım. Bu uğurda var gücümle gayret edeceğimi o filmde geçen yeminle gözleri gözlerimde, eli elimdeyken Cuma akşamı yüksek sesle bir kez daha haykırdım:

"May Allah strike the eyes from my head, and the flesh from my bones, if I break this pledge.
In the name of Allah."



Evleniyoruz, bir mani olmazsa!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!