Cuma günü ne yaşadım, ne yaşadık, ne oldu, ne bitti,
hakkıyla anlatabilmemin imkanı yok. O gün evden çıkmadan önce, öğlene doğru annemle
kendimi karşı karşıya buldum; yüzüm gene kapkaraydı, başım önüme eğik, suskunca
bekliyordum zamanın geçmesini, vakit geldiğinde evden çıkıp Havva’mın iş yerine
gidecektim Salı gününden beri hep yaptığım gibi. Annem çekingen bir ses tonuyla
sormaya cüret etti; sevdiğimi bildiği onca yemeğe neden ağzımı sürmediğimi, diyet
yapıp yapmadığımı merak ettiğini. Canımın hiçbir şey çekmediğini, boğazımdan
geçmediğini söyledim hafifçe. Tatmin olmadı, bakışlarında başka açıklama
beklentileri olduğu belliydi. Yüzüne baktım, sakince İstanbul’a geldiğim günden
bu yana bana hiç bulaşmadıkları, üzerime gelmedikleri, beni sıkıştırmadıkları
için teşekkür ettim anneme, endişe ve merak duyduklarını ama kendileri için İstanbul’a
gelmediğimin belli olduğunu söyledi. Gelmeden önce telefonda kendisine
sağlığımda ya da işimde kaygılanacak bir sorun olmadığını söylediğimi
hatırlattım; bu bildirim yetmemiş belli, düzelmeyen halimi tavrımı
gördüklerinde dehşete kapılmışlar, kanser ya da benzeri ağır bir hastalığımın
olduğunu, diyet yaptığımı, gün içerisindeki yokluğumu da ya hastanede olmam ya
da uzun sağlık yürüyüşlerine yormuşlar. Bunların hepsini doğal olarak
yalanladım, bir an duraksayıp anlatmaya karar verdim olan biteni. ‘Daha evvel
beş sene boyunca beraber olduğum, ardından arkamı dönüp çekip gittiğim, yüzden
çok acı ve mutsuzluk verdiğim kadını tekrar kazanmaya, 2.5 sene sonra kendimi
affettirmeye ve gene O’nunla birlikte olmaya çalışıyorum, derdim, tasam,
mücadelem bu, gelmemin sebebi de, bütün uğraşım da bu gaye için” dedim. Önce bu
kadının daha önce kendisiyle telefonda görüştürdüğüm kişi olup olmadığını
sordu, hayatımda başka kimse için böyle bir şeye tenezzül etmediğim cevabını
verdim. Bu defa sonuna kadar gitmeye kararlı olup olmadığım sorusunu yöneltti,
evlenme teklifi ettiğimi, beraber yaşamak, beraber ölmek, beraber haşrolmak
istediğim kadının Havva olduğunu söyledim, dudağını ısırıp hafifçe başını
salladı, ‘iyi’ diye mırıldandı. Ekledim, şu andaki sorunumun çok müşkül
olduğunu, Havva’nın karanlık ve O’na yaşattığım onca zulüm yüzünden, berbat
sicilim yüzünden zerre kadar güvenmediğini, bana karşı hala kimi hislerinin
bulunduğunu düşündüğümü ama o derece kırılmış birinin güvenini geri kazanmak
için çok savaşmam gerektiğini fısıldadım. Çevresindeki herkesin benden nefret
ettiğini ekleyerek. Hiç duraksamadan bir kadın gözüyle konuşacak olursa Havva’nın
bana güvenmemesinin çok doğal olduğu karşılığını verdi. Hak verdiğimi, bunu
bildiğimi söyledim. ‘Bu yaşa kadar kaybettiğim bir insanı geri kazanmayı hiç
denemedim ben. Akrabalardan, eş dosttan bilirsin, ben hep insanları silerim, çıkartırım hayatımdan. Bu defa çok farklı bir
şey tecrübe ediyorum ve bunu nasıl yapacağımı da bilmiyorum ama yapmam lazım,
bundan şüphem yok’ dedim. Kanser gibi bir derdimin olmadığını öğrenmiş
olmasının annemi rahatlattığını belliydi, sesinde pek ümit ya da
cesaretlendirici bir ton da yoktu, ama ‘inşallah senin için de, O’nun için
de hayırlı olur’ diye dua ettikten sonra, insanın rüyaları nasıl çıkıyor diye
söylendi, sorunca da anlattı: Sabaha karşı rüyasında, çimenli bir tepeciğin
karşısında görmüş kendisini, sonra o toprağı eşelemeye başlamış: Topraktan sarı
patatesler çıkmış. Tabirini sordum, eşelenen topraktan bir şeyler çıkması, yeni
bir haber almak anlamına gelirmiş. ‘Ya patates?’ Pazının tabirini bile bulmuş, ne
var ki patatesi bulamamış. ‘Ama patates güzeldir, çünkü patatesi sevmeyen
yoktur. Herkes patatesi sever. O yüzden iyi bir şey’ yanıtını verdi.
Vakit geldi, giyinip çıktım evden Havva’mın işyeri önünde
mesaisini bitirmesini beklemek için. Her zamanki gibi saatler önce vardım
oraya, beklemeye başladım. İçimde bunun son görüşme olacağına dair korkunç bir
ürperti vardı, beni artık görmek istemeyeceğini sonsuz kaygıyla hissediyordum.
Derken vakit geldi, ofisten çıktı Havva. Kaygısız ve rahat görünüyordu, hemen
iliştim yanına, yan yana yürürken fırsat bulur bulmaz annemle aramızda geçen
konuşmayı aktardım kendisine. Gülümsedi, belki istem dışı, bilmiyorum, “umutlanmıştır
ya, yazık” kelimeleri döküldü ağzından. O an içime bir şey saplandı, sivri
uçlu, iki ağzı keskin, oluklu bir kama. Yürürken bir yerde oturmamızı, günlerdir
hep benim konuştuğumu, artık kendisinin benimle konuşmak istediğini söyledi.
Ben zaten ne söyleyeceğini, ne anlatacağını anlamış halde, yanında değil, bir
metre arkasında ayaklarımı yerde sürükleyerek peşinden yürümeye çalıştım. Yerimin
yanı değil, arkasında olduğunu idrak ederek. Gittik bir yere, oturduk. O’nun
rahat ve kendinden emin hali bir karar verdiğini, ve bu kararın benim lehime
olmadığını aşikar kılıyordu, o anlarda kendimi nasıl, sanki idam sehpasındaymışım
gibi hissettiğimi bir Allah, bir de bu bloğu okuyanlar bilebilir sadece.
Konuştu… Olmayacağını söyledi. O’nun canını hala, hala yakmaya çalışmakla
azarladı beni. Çok yeni başlamış olsa da şu an biriyle görüştüğünü, benim böyle
bir anda ortaya çıkmamın bencillik olduğunu yüzüme vurdu. Çok acı konuştu.
Ne hissettiğimi kelimelere dökemem. Buna imkân yok. Sadece
trans haline geçmiş bir meczup gibi dakikalarca sarsılarak titrediğimi, nefes
almadan konuştuğumu, sürekli ağladığımı hatırlıyorum. Değiştiğimi ve bunu
kendisine ikna etmek için ne kadar yalvardığımı gerçekten bilmiyorum. Zaman
mefhumu gibi mekân kavramını da yitirmiştim o sırada; Cuma akşamı, Kadıköy’ün
en yoğun sokaklarından biri üzerinde oturduğumuz masada, etrafımız diğer
masalardaki müşterilerle dolu iken ben aklını yitirmiş bir haldeydim. Ölüm
fermanımı imzalamıyordu, hayır, ama o an ölüyordum ben. Gece de kesin olarak ölecektim,
orası şüphe götürmez. Neler neler söyledim… Konuştum, konuştum, konuştum. O da kötü oldu. Karşılıklı acı çeken iki
insan. Biri güvenilir olduğunu tüm sicil bozukluğuna rağmen ispatlama,
karşısındaki kişiye O’nunla birlikte geçirecekleri yeni bir hayat sunduğunu
ikna derdinde, diğeri çaresiz bir ikilemde; inanmak isteyip inanamamazlık
arasında gidip gelirken hem kendini kurduğu yeni ve nispeten sağlıklı düzeni
değerlendirip, hem de geçmişte çektiği ıstıraba karşın yaşadığı güzellikleri de
anımsayıp kararsız kalma halinde. Betimlemesi gerçekten olanaksız bir an.
Yemin ederim ne ara elimi tuttuğunu bilmiyorum. Elimi
tuttuğunu, elinin elimde olduğunu fark ettiğimde beni teselli ediyor diye
düşündüğüme eminim, çünkü hiçbir tepki veremiyordum.
Derken bana ‘EVET, SANA İNANIYORUM’ dedi. Gerçekten o an ayıldım ben. Aklım başıma
geldi birdenbire. Yüzüne saatlerdir bakamadığım insanın bana gülümsediğini
gördüm.
“EVET.”
Bu satırları okuyacak olanlara sesleniyorum.
Virgilius, evlilik teklifi ettiği Havva’sı, canının,
ruhunun, kalbinin, hayallerinin, ümidinin somutlaşmış hali olan hanımefendi
tarafından müstakbel eşliğe kabul edildi.
Rüyadaki sarı patatesler Havva’ymış meğerse.
Ve ben, hayatımın geri kalanında o güzel Patates’in toprağı,
suyu, güneşi, gübresi, sıcaklığı, ihtiyaç duyduğu her şey olmak için elimden
geleni yapacağım. Bu uğurda var gücümle gayret edeceğimi o filmde geçen yeminle gözleri gözlerimde, eli
elimdeyken Cuma akşamı yüksek sesle bir kez daha haykırdım:
"May Allah strike the
eyes from my head, and the flesh from my bones, if I break this pledge.
In the name of Allah."
Evleniyoruz, bir mani olmazsa!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!