15 Nisan 2016 Cuma

Titreyen Elim Üzerine...




Üç gündür şu an olduğu gibi sabahları sahildeki cafeye iniyorum, bir gün önce yaşananları ve hissettiklerimi yazıyorum, öğlen eve gidiyor, biraz oturup üzerimi değiştirdikten sonra tekrar çıkıyorum evden, uzun yolculuğuma doğru harekete geçiyorum: Havva’mın işyerine. Mesaisi bitmeden saatler önce o çevrede dolanmaya başlıyorum, yapacak başka bir işim yok, gidecek başka bir yerim yok.  

Dün neden bilmiyorum, içimde müthiş karmaşık, adresleyemediğim bir sinir hissiyle doluydum, Havva’yı da o halde karşıladım işyerinden çıkarken. O’nunla birkaç dakika beraber olduktan sonra düzeldim, ruhsal çırpıntılarımın devasa dalgalar gibi beni sürüklediğini görüyorum. Kâh ağlamak kâh yalvarmak kâh haykırmak istiyorum. Havva her şeyin, en başta bu durumumun farkında. 

O’nun kararsızlık yaşadığını söylemiştim daha evvel, ama şu an itibariyle bana değil diğer beyefendiye daha yakın. Bir radyo yayınında işitilen sinir bozucu parazit gibiyim, birbirlerini dinliyorlar ama ben frekansa girip bozmaktayım aralarındaki iletişim kalitesini. Ve benim için çok yeni bir tecrübe: Savaşmam gereken bir başka mecra, kıskançlık duygum. Evet, beyefendi çok zarif biri, evet, Havva’m benim yokluğumda çapasını o beyefendinin karasularına atmış ve bunlar şu an için kabullenmek zorunda olduğum acı gerçekler; ne var ki bu duyguya çok yabancıyım ben. Beni kıskandıracak hiç bir şey yapmayacak kadar hassastı geçen onca yıl. Hiçbir vakit höt höt bir tip olmadım, gene de şimdi içimde feci bir sızlama var. Beyefendi Havva’ma günde yirmi mesaj mı yazıyor, ben yüz yirmi yazmak istiyorum, beyefendi beş defa mı arıyor, ben on beş defa yazmak istiyorum, hediyelere mi boğuyor, ben hediyelerim evine sığmasın istiyorum. Fakat bunları yapamam, Havva’mı bıktıramam, bezdiremem. Öf dedirtemem. Bana kafasının çok karışık olduğunu söyleyen birinin kafasının içine etmek son planda uygun bir davranış gibi gelmiyor. Beni iş çıkışında görmeye razı olan birini pişman edecek davranışlar çok aptalca ve yakışıksız olur. 

Dün gece korkunç bir düşünce saplandı kafama: Ben Erzurum’a dönene dek beni idare etmeyi, karşısındaki manyak görünümlü adamı o zamana kadar pışpışlayıp rahatlatmayı düşünüyor,  tabiri caizse gazını almaya çalışıyor, bunu deniyor olabilir mi? Bunu neden yapsın dedim kendime sonra, çünkü benden korkmasına, kendisine bir zarar vereceğime dair endişe etmesine gerek yok ki… Tek zararım kendime olur benim. Şiddetin hiçbir türlüsüne eğilimim yok, hele bu yaşananlarda hiçbir kusuru olmayan birine. Hele ki benim bir taneme. 

Sabah uyandığımda gece gelen mesajını gördüm, bloğumu okumak istediğini yazmış. Bunun mümkün olmadığını biliyorum. Bu aralar yazdıklarımı okumamalı. Zaten tahmin ediyordur, fena ve uygunsuz temayüllerimi. Gene de bu derece somut ve gerçek olumsuzlukları okursa, ciddi şekilde kaygılanabilir.


Aslına bakarsanız bu blog bana da yasaklanmalı.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!