Üç gündür şu an olduğu gibi sabahları sahildeki cafeye
iniyorum, bir gün önce yaşananları ve hissettiklerimi yazıyorum, öğlen eve
gidiyor, biraz oturup üzerimi değiştirdikten sonra tekrar çıkıyorum evden, uzun
yolculuğuma doğru harekete geçiyorum: Havva’mın işyerine. Mesaisi bitmeden
saatler önce o çevrede dolanmaya başlıyorum, yapacak başka bir işim yok,
gidecek başka bir yerim yok.
Dün neden bilmiyorum, içimde müthiş karmaşık,
adresleyemediğim bir sinir hissiyle doluydum, Havva’yı da o halde karşıladım
işyerinden çıkarken. O’nunla birkaç dakika beraber olduktan sonra düzeldim,
ruhsal çırpıntılarımın devasa dalgalar gibi beni sürüklediğini görüyorum. Kâh ağlamak kâh
yalvarmak kâh haykırmak istiyorum. Havva her şeyin, en başta bu durumumun farkında.
O’nun kararsızlık yaşadığını söylemiştim daha evvel, ama şu
an itibariyle bana değil diğer beyefendiye daha yakın. Bir radyo yayınında
işitilen sinir bozucu parazit gibiyim, birbirlerini dinliyorlar
ama ben frekansa girip bozmaktayım aralarındaki iletişim kalitesini. Ve benim için
çok yeni bir tecrübe: Savaşmam gereken bir başka mecra, kıskançlık duygum.
Evet, beyefendi çok zarif biri, evet, Havva’m benim yokluğumda çapasını o
beyefendinin karasularına atmış ve bunlar şu an için kabullenmek zorunda
olduğum acı gerçekler; ne var ki bu duyguya çok yabancıyım ben. Beni kıskandıracak
hiç bir şey yapmayacak kadar hassastı geçen onca yıl. Hiçbir vakit höt höt bir
tip olmadım, gene de şimdi içimde feci bir sızlama var. Beyefendi Havva’ma
günde yirmi mesaj mı yazıyor, ben yüz yirmi yazmak istiyorum, beyefendi beş
defa mı arıyor, ben on beş defa yazmak istiyorum, hediyelere mi boğuyor, ben
hediyelerim evine sığmasın istiyorum. Fakat bunları yapamam, Havva’mı
bıktıramam, bezdiremem. Öf dedirtemem. Bana kafasının çok karışık olduğunu
söyleyen birinin kafasının içine etmek son planda uygun bir davranış gibi
gelmiyor. Beni iş çıkışında görmeye razı olan birini pişman edecek davranışlar çok
aptalca ve yakışıksız olur.
Dün gece korkunç bir düşünce saplandı kafama: Ben Erzurum’a
dönene dek beni idare etmeyi, karşısındaki manyak görünümlü adamı o zamana
kadar pışpışlayıp rahatlatmayı düşünüyor, tabiri caizse gazını almaya çalışıyor, bunu deniyor
olabilir mi? Bunu neden yapsın dedim kendime sonra, çünkü benden korkmasına,
kendisine bir zarar vereceğime dair endişe etmesine gerek yok ki… Tek zararım
kendime olur benim. Şiddetin hiçbir türlüsüne eğilimim yok, hele bu
yaşananlarda hiçbir kusuru olmayan birine. Hele ki benim bir taneme.
Sabah uyandığımda gece gelen mesajını gördüm, bloğumu okumak
istediğini yazmış. Bunun mümkün olmadığını biliyorum. Bu aralar yazdıklarımı
okumamalı. Zaten tahmin ediyordur, fena ve uygunsuz temayüllerimi. Gene de bu
derece somut ve gerçek olumsuzlukları okursa, ciddi şekilde kaygılanabilir.
Aslına bakarsanız bu blog bana da yasaklanmalı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!