26 Temmuz 2015 Pazar

Sene-i Devriye Üzerine...








Erzurum’da geçirdiğim ilk sene geride kaldı bu hafta itibarıyla. Hala muhtara veya nüfus müdürlüğüne gidip adres kaydımı yaptırmamış olmamdan anlaşılacağı üzere kesinlikle buraya dair en ufak bir aidiyet, benimseme, kabullenme türünden minicik olumlu duygu beslemiyorum; bu yönde bir direnişim olduğu da söylenebilir ama her şey o kadar berbat ki, pek fazla zorlanmadığımı rahatlıkla ifade edebilirim. Dün akşam annem aradı, güleç bir ses tonuyla televizyonda haberleri izlerken Palandöken’deki bir düğün salonunda, düğünün tarafları arasında meydana gelen bol arbedeli bir kavga olayından bahsetti, evimin Palandöken ilçesinde yer aldığını bildiğinden hem haber görüntülerinde dikkat ettiği düğün salonu çevresindeki kimi mağazaların isimlerini saydı, hem de kikir kikir Erzurum ve halkı hakkında anlattıklarımın galiba doğru olduğunu söyledi. Ben de güldüm, annemin herhangi bir konuda bana katıldığını duymak nadir rastladığım bir durum, öyle ki söz gelimi kara kış vakti burada sıcaklık -30 dereceyken bana hava durumunu soran annem karşılık olarak İstanbul’un da çok soğuk olduğundan şikâyet edip durur, soğuk hakkında soğuk bir rekabet yaratacak konuşmalara girer, sinirimi bozar – sanki İstanbul’un soğuğunu bilmiyormuşum gibi. Neyse, bu defa arayıp madem böyle tatlı tatlı gülmüş, şirinlik yapmış, ben de kısa bir açıklama yapmak istedim kendisine: 

“Annecim”, dedim, “Benden sürekli Erzurum hakkında kötü şeyler duyuyorsun, şehir, halk, ortam üzerine sürekli berbat şeyler anlatıyorum sana, burun kıvırıyor, abarttığımı düşünüyorsun ama yineliyorum, evrim diye bir süreç varsa şayet, Erzurum halkı maymundan değil ayıdan evrimleşmiş insanlardan oluşuyor. Buraya gelmeden evvel ben de senin gibi Erzurum halkına dair genelde iyi şeyler duymuş, kaba saba olmalarından başka bir olumsuzlukla karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Ne var ki gözlemlerim tam tersi yönde oldu, bildiğin insan suretinde ayılar buranın yerlileri. Sonra buna kafamı yormaya çalıştım, neden böyleler? Vardığım sonuç aslında çok basit: Erzurum şehrinin özelliklerini hatırlatayım sana; dağdayız biz ve bu çirkin dağlar şehirden bakıldığında en küçük bir görkeme, haşmete sahip olmayan, üzerlerinde bir tane dahi ağacın bulunmadığı eciş bücüş taş-toprak tepecikler şeklinde görülüyor. Şehirde ya da şehrin yakınında bırak ormanı, üniversite sınırları hariç koru bile yok, hatta kayda değer bir park dahi bulunmuyor. Bu kadar dağ söz konusu ama nehri, ırmağı geçtim bir dere bile yok etrafta. Göl de yok. Bunların dışında bir kez daha soğuğu ve karı düşün, bu sene çok geciktiği söylenen kar aralık başında kapladı her yeri, mayısın ortasında kalktı toprak üzerinden; yumuşak geçtiği söylenen kış altı ay sürdü yani. Bitmeyen ve hep sözünü ettiğim fırtınalar da cabası. Şimdi canım annecim, bu şartlar altında yaşayan kişilerden ince ruhlu, rafine zevkli, naif bir tabiatta olmaları beklenebilir mi? En ufak gerekçe bile kavga sebebi, korna çaldı diye yolda durup birbirlerine giriyor şoförler, ne saygı ne de empati var. Erzurum ağzı denilen şiveleri bile o kadar çirkin ve itici ki… Ama diyorum ya annecim, güzel, zarif hiçbir şey görmüyor ki bu insanlar, güzelliğin değerini takdir edebilsinler, anlasınlar? Güzel görmeyen kişiden hassas, ince karakterli olmasını bekleyebilir misin? Buradan bir şair çıkmaz, bir sanatçı doğmaz, bu koşullarda olamaz. Korkunç doğa insanları hapsetmiş içine ve kendine benzetmiş kısaca.” ***

Hayret, dediklerime gene katıldı annem, üstelik destek bile çıktı: “Zaten hep et yiyor oradakiler, ana besinleri et. Sürekli et yemek insanı vahşileştirir, kabalaştırır, hem bütün Doğu senin dediğin gibi değil mi?” dedi. Et yemekten başka çarelerinin bulunmadığını, yüksek irtifadan ötürü bu şehirde tarımın mümkün olmadığını anlattım kendisine. Bir yılı devirdiğimi söyleyip, gerisi kolay geçer diye moral vermeyi de ihmal etmedi tatlı şişkocum, öyle kapattık telefonu.

Gerçekten de bir sene öyle ya da böyle geride kaldı. Geçen sene bugünlerde bana ilk kışın çok önemli olduğunu, depresyona girebileceğimi, sonraki yıllarda ise bu duruma dair bağışıklık kazanıp alışacağımı söylemişlerdi. Bakalım, öyle mi olacak? Hoş, kronik depresif bir insanın mücadelesi çevresiyle değil, kendisiyle oluyor zaten. 

 
Soldakiler geride bıraktığımız bir senede okuduklarım, sağdakiler güya geçen sene Erzurum'a gelirken okumayı planladıklarım,sayfalarını dahi açmadım. Utanılacak kadar az okumuşum. Burada kitap da okuyamadığımı söylemiştim daha evvel. İşte bunlar hep porno yüzünden. Alacağın olsun Taylor Vixen bacı.







*** Bu metin annemle konuşurken değil, ama bu yazıyı karalarken şimdi aklıma geldi. Anneme de anlatsaydım keşke, ne zamandır entelektüel bir şey konuşmadık şerefsiz şişkoyla. Bir ara satarım bunu ona.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Maslow ve Kierkegaard Bağlamında Götüm Üzerine...





Dün akşam yaptığım bir telefon görüşmesi, önümüzdeki birkaç gün içerisinde hayatımda sıra dışı bir takım gelişmeler olacağı yönünde tedirginliğe soktu beni. Arayan Diyarbakır’daki üst düzey yöneticiydi, benden iki sene kıdemli, İstanbul’da senelerce beraber çalıştık, birbirimizi iyi tanıyoruz; beni sever ve takdir eder, benim de ona sevgi ve saygım çok büyük. Her ciddi, medyatik olaydan sonra arar, hatırını sorar, moral veririm kendisine. Düzgün biri. Bu yaz görev süresi bitip Batıya dönecek. Benim gibi O da rütbe terfi sınavı mağduru ve doğrusu kendim için olduğundan çok daha fazla üzüldüm O’nun için: Dört yıldır yaşadığı dayanılmaz gerilim, stres, yoğunluk gibi olumsuz etmenlerin yanında bu gaileleri aşmada gösterdiği başarı göz önünde bulundurulmuş olsaydı eğer, terfiyi ve takdir edilmeyi sonuna kadar hak eden biriydi. Neyse, pat diye aradı akşam vakti, hoş beş sonrası doğruca konuya girdi: (Not: Aşağıdaki diyalogta ‘bulaşıkçılık’ kelimesi, uzmanlık alanımın müstearı olarak kullanılmaktadır.)

-       -Oğuz, biliyorsun x ve y bu sene görev süreleri dolduğundan Batı’ya dönecekler.

-       -Evet Abi, kurtuluyorlar çok şükür.


-       -Açıkçası burada işini bilen, güvenilir bir bulaşıkçı kalmıyor kardeş. Batıdan kimi gönderirler bilmiyorum ama aklıma sen geldin. Bu işi senden daha iyi yapacak birini de tanımıyorum.

-       -


-       -Orada mısın?

-       -Evet abi, dinliyorum.


-       -Senin Erzurum’da ziyan olduğunu düşünüyorum, geçen sene nasıl böyle bir planlama yaptılar bilmiyorum, o zaman da şaşırmış, anlamamıştım ama şimdi Ankara’yı arayıp senin buraya tayin edilmen görüşümü onlara teklif etmeden önce sana sormak istedim. Buraya gelmek ister misin?

-       -Abi, Erzurum’a ayak bastığım ilk gün bu konu benim de aklıma gelmişti, bu şehri hiç sevmedim, hatta bizzat Ankara’ya gidip bu talepte bulunacaktım ama kısa süre sonra Kobani eylemleri yaşanınca fikrimi değiştirdim. Erzurum hiçbir şekilde sevilecek bir şehir değil ama en azından güvenli. Orada ise güvenlik en büyük sorun abi, biliyorsun, yaşıyorsun.


-       -Canım kardeşim, lojmanının ve iş yerinin bulunduğu yer şehrin en güvenli yeri, bu taraflarda bir şey olmuyor. İyi düşün, bir sene kâra geçeceksin, biliyorsun Diyarbakır dört sene. Altına sıfır araba verilecek, kurum binası zaten yeni, pırıl pırıl. Lojmanın da sıfır. Bence sen bir sigara iç, beş dakika sonra beni ara.

-       -Abi şu an içiyorum zaten.

-       -İyi o zaman, Oğuz bak kardeşim bu devletin işi. İstanbul’da yetişmiş bir bulaşıkçıdan başkası burayı götüremez kanaatindeyim. Açık söylüyorum, senin gibi bir bulaşıkçıya ihtiyaç var burada. Hem Erzurum’da gözden uzaktasın, gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Bence sen Diyarbakır’ın adamısın.


-       -Abi, ben istekli değilim ya. Yani beni biliyorsun, Ankara’dan emir gelirse vakti zamanında içimize işleyen lanet olası iş ahlakı yüzünden itiraz edebilmem mümkün değil, ama sorulursa istekli olmadığımı da söylerim yani. (Diyemiyorum da ‘rütbe verdikleri güvenilir bir kişiyi göndersinler, sen zaten dönüyorsun Batı’ya’, çünkü O’na da rütbe vermediler ve buna rağmen işine o kadar sadık ve özenli ki, kendisinden sonra hizmetin sürekliliğini ve kalitesini dert ediyor adam.)


-       -Peki, sana sormadan bir şey yapmak istemedim. Öyle olsun.

-       -Sağolun abi.  


Sayfanın sağ sütununda yaklaşık bir yıldır Kierkegaard’tan bir alıntı duruyor. Muhtemelen oraya ilk yazdığımda okudunuz, sonra bir daha bakmadınız. Şimdi sizden rica ediyorum, üşenmeyin, bir kez daha göz atın o pasaja.

Kierkegaard özetle şöyle diyor: “İki olasılık var: Ya yapacaksın, ya da yapmayacaksın. Benim samimi görüşüm şudur, ister yap, ister yapma, her ikisinden de pişman olacaksın.”

Yukarıda kaydını düştüğüm telefon görüşmesi, cinin şişeden çıkması gibi bir şey. Sözünü ettiğim yetkili kişi bunu düşünüyorsa, sadece O değil, herkes bu fikre kapılabilir demek bu. Kusursuz bir bulaşıkçı değilim ama işimi iyi yaptığımı da biliyorum. İnisiyatif almakta da salak gibi cesur davrandığım çoktur, bu da genelde büyük amcaları tatmin eden bir unsur. Kimse kararsız ve çekingen biriyle çalışmak istemez. Neyse, self advertising yapmaya gerek yok.

Şimdi bu bağlamda Maslow’un piramidine bakalım.









Özetle, tek çekincem can korkusu, göt korkusu. Eh, bu da çok ufak bir şey sayılmaz değil mi?



Hepsi bir yana, meslek hayatımda Erzurum’u değil, hep Diyarbakır’ı istemiştim ben şark görevi için. (e.g. *) Bugün bile oradaki arkadaşlarımı sık sık arayıp hem hallerini, hem de şehri soruyorum meraktan. Çünkü, bir yanım gizliden gizliye orayı istiyor hala. Uyuşuk, tembel çalışma ortamlarına değil, işkoliklerin ağzına layık yoğun ve gerilimli tempolara alışığım ben. Ama, işte, götümü de seviyorum. Başka götüm yok ki. Kaybetmek iyi olmaz.


Son planda gene Kierkegaard’a kulak verelim:
“(…) Diyorsun ki; ‘ya bunu yapabilirim ya da şunu, ama neyi yaparsam yapayım ikisi de aynı derecede yanlış, bu yüzden hiçbir şey yapmıyorum.’(…)”


Tıpkı şerefsiz Danimarkalının sanki bana hitaben yazdığı gibi, hiçbir şey yapmadan bekliyorum. Git derlerse giderim, gitmek istiyor musun diye sorsalar cevabım hayır, kalmak istiyor musun deseler cevap gene hayır.


Hiçbir şey istemiyorum a.q. !

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Hasta Bir Adamın Teşhirci Sayıklamaları Üzerine...




Ramazanın ikinci haftasıydı, o vakte kadar güzel güzel tutuyordum orucumu, mübarek aya uygun bir şekilde porno ve onunla ilintili tüm görsellerden uzak durarak vicdanımı rahat, Allah’la ilişkimi elimden geldiğince sağlam tutmaya çabalıyordum. Derken, ikinci haftanın sonlarına doğru bir gün belimin sol arka nahiyesinde çok şiddetli sancılar peydahlandı, ne olduğunu anlayamadım, ilk başta üzerinde durulacak bir şeymiş gibi de gelmedi açıkçası, adını da koyamadım, izin alıp eve gittim, sıcak su torbası ile masaj ve o halde dalınan uyku sonrası sancının kaybolduğunu görünce rahatladım, yinelemediği sürece üzerinde fazla durmamaya da karar vermiştim. İnsan evhamlı bir tip olunca kendini her çeşit uyarıya kapatma yönünde baskılayabiliyor böyle. Ne var ki birkaç gün sonra aynı bölgede yineleyen sancıların ardından hatırladım:  1,5-2 sene evvel (gene evham neticesi) prostatla ilgili bir endişeden ötürü göründüğüm üroloji polikliniğinde çekilen ultrason sonucunda kayda değer prostat sorunum olmadığı, ancak sol böbreğimde 9mmlik bir taş olduğunu öğrenmiş, hatta şaşırmıştım, varlığının farkında bile değildim, ne ağrı, ne de başka türlü bir rahatsızlık yaratıyordu o kocaman taş, bunu o vakit doktora söylediğimde gene de takip edilmesi gerektiğini ifade etmişti. İşte, ramazandaki o sancı, belimin sol arkası… Hemen birilerine sordum, oruçtan dolayı böbreklerin susuz kalmıştır diye yorumladılar.


Yoksa bu, yıllardır her ramazanın başında ettiğim duaya Tanrının verdiği olumlu cevap mıydı? “Allahım, sen Rahman ve Rahimsin. Varlığı oruç tutmama mani olacak, küçük ama etkili bir hastalık lütfet bana, hoş görüne sığınıyorum ya Rab, mümkünse ramazan sonunda geçsin” diye ettiğim dualar galiba kabul olmuştu. (O kadar şerefsizim ki oruç tutmamayı bile kılıfına uydurma gayreti içindeyim.) Neyse, sırada tekrar bir hekime muayene olmak, bu informal hipotezi resmileştirmek vardı.  Üniversiteden bir hocaya ulaştım, bölüm başkanı. Huzura çıktım, meramımı anlattım. tomografi, çeşitli röntgenler, kan ve idrar tahlilleri istedi, birkaç günde tamamlanınca tekrar çıktım karşısına sonuçları göstermek için. Sol böbreğimde 1cm büyüklüğünde bir taş olduğunu, ancak bulunduğu yer itibarıyla sancı yapmasının mümkün olmadığını, konumunun hassasiyetinden ötürü taşa müdahaleyi de şu an için olanaklı görmediğini söyledi. Müdahale edilirse böbreğe ciddi zarar verilebilirmiş. Sancılarımın şiddetinde ısrar ettim, bunun üzerine ilaçlı tomografi çekilmesini istedi, çok daha net görülebilirmiş organ ve damarlar öyle. Meğer pek eziyetli bir şeymiş bu ilaçlı tomografi, neyse, onu da çektirdim, sonuçları götürdüm kendisine. Evirdi, çevirdi, daha evvelki görüşünü yineledi, sancılarımı da önemsenmeye değersiz buldu, rüzgâr, üşütme kaynaklı gibi yorumladı. Tabii bu durum bende memnuniyetsizlik yarattı, öyle basit bir açıklama insanı tatmin etmiyor. Ayrıca oruç meselesi ne olacak? Sordum, yarım ağızla tutabilirsin diyor ama sürekli su içmelisin diye de ekliyor, tutmasan da olur diye de kıvırıyor. Bu mütedeyyin doktorlardan nefret ediyorum, kardeşim profesyonel davransana! Nasıl benim mesleğimin başlıca etik kurallarından biri apolitik olmaksa, bir hekimin de mesleğini icra ederken materyalist olması şart. Ne kem küm ediyorsun, tut ya da tutma de. Oruç tutmak istemiyorum, ama tutmak zorunda olduğum için tutuyorum ben, eğer sakıncalıysa tutmam, hepsi bu.


 
Tomografi odasının duvarında bir performans sanatçısının imzası var.




Ben bunları düşünürken, esas bombayı patlattı adam. “İlaçlı tomografide çok net görülen başka bir sorununuz var” dedi sakince. Dikkat kesildim, belli ki söyleyecekleri bonus problemlerdi. Meğer benim çok ciddi bir prostat iltihabı (prostatit) sorunum varmış, üstelik geçmişte arka arkaya geçirdiğim enfeksiyonlar söz konusuymuş. Ayrıca filmlerde prostat taşları oluşumu da görülüyormuş. İdrar yapma alışkanlıklarıma dair bir dünya soru yöneltti bana, uzun süreli bir kullanım için ilaç verdi, altı ay sonra tekrar kontrole gelmemi söyleyerek. Bekâr olduğumu öğrenince yüzünü buruşturdu, düzenli cinsel ilişki tavsiye etti sorunun giderilmesini kolaylaştırmak için. Ulan burası Erzurum! Mekke ve Medine’den sonra muhtemelen fuckmate bulmak için en zor yer dünya üzerinde. Kaldı ki bu tiple, bu göbekle şifa niyetine fuckmate bulabilmem de zor, hepsinden önemlisi fuckmate olarak dahi bir kadına katlanmak benim için o kadar itici bir şey ki! Ex öncesi sayısız fuckmate girmişti hayatıma, hemen hepsi sürecin devamında duygusal ilişki moduna kapılmıştı sonra. Ve şimdi, “evlenmeniz gerek” diyemediği için düzenli cinsel ilişki tavsiye eden doktor karşısında çaresiz bakışlarla onu süzüyorum, ne saçma, ne gereksiz bir an bu. Porno bağımlısı olduğumu gizleyerek utangaç bir ses tonuyla kendi işimi kendim hallettiğimi, hatta bu konuda biraz aşırıya kaçtığımı fısıldamaya cesaret ettim, gayet sakin bir tavırla bu durumun prostat açısından faydalı olduğunu, ama düzenli cinsel ilişkideki olumlu etkilerin hepsini yaratmayacağını söyledi.  İlla birine spank yap diyor a.q. 


Ulan oruç tutmamak için sevimli bir hastalık talebine dair duam, nereye vardı ya… Böbreğimde kocaman taş var ama sancı yapmayan, üstelik koordinatlarından dolayı kendisine dokunulamayan bir yerde. Bununla birlikte bir erkeğin kâbusu olabilecek bambaşka bir dertten mustarip olduğumu öğrendim şimdi. Prostatit, yarattığı her birinin tesiri göreceli sorunların içinde, bilinçaltımda daima cinsel yetersizlikle eşdeğer olmuştur benim için, geçmişte samimi bir hanım arkadaşım bir sohbet esnasında eski eşinin yaşadığı bu sorunu anlatırken mezkûr hastalık nedeniyle özel hayatlarının nasıl menfi etkilendiğini, tedavinin çok uzun sürdüğünü ifade etmişti, belki O’nun anlatımından kaynaklanan bir yetersizlik korkusu bu, beni böylesine sarsan. Başka erkekleri bilemem, genelleme yapmak da pek akıllıca olmaz böyle bir konuda. Lakin benim çok ciddi bir seks takıntım var, bunun üzerine kafa yorduğumda kendimi sadece seks eylemi sırasında çekici, beğenilen, arzulanan biri görüyor olduğum itirafında bulunabilirim. Bu blog yazısı başlarken öngöremediğim yerlere geliyor, farkındayım, olsun, devam edeyim. Karşı cinsle ilişkilerimi cinsellik teması ve uygulaması üzerinden kurgulamış değilim demek isterdim, ama hayır, öyle olmuyor. Benim için seks her şey. Çok eskiden yazmıştım buralarda bir yere, kadınların kimini – aslında pek azını ‘insan’ olarak ele aldığıma, geriye kalanları ise ‘kadın’, yani ‘dişi’ olarak ele aldığıma değinmiştim, onlar sadece cinsel kimlikleri için mevcudiyetlerini kabullendiğim kimselerdi. Hala da öyle. Bu bağlamda karanlık geçmişimin poligaminin somutlaştığı aktif womanizer havasında yaşandığını hatırlatayım;  devasa egomun, narsistik bencilliğimin sürekli övgü ve takdir isteyen doymak bilmez yanı, muhataplardan bu yönde gelen hayranlık ve beğeniyle tatmin oluyordu o vakitler. ‘Sen seksi bile kendine alet ediyorsun’ cümlesini anımsıyorum, uzun süre beraber olduğum bir psikolog hanımdan. Böyle bir takıntım vardı. Marazi bir durum olduğunu bilmiyor değilim bu yazdıklarımın, ama dedim ya, doyumsuzluğum cinselliğe karşı değildi, cinselliği yaşarken beraber olduğum kişiden gelen meth-ü sena, tensel hazların çok ötesinde gerek gördüğüm bir şeydi. Bunun için de ‘iyi’ olmam yetmezdi, ‘çok iyi’ olmam şarttı. Tevazuya gerek yok, ama teşhirciliği abartmamın da lüzumu yok, çok iyi olduğumu biliyordum. Yoksa bu kadar şımartılabilmem mümkün değildi zaten. 


Yukarıdaki paragrafta çok sayıda –di’li geçmiş zaman kullandım, çünkü bunların hepsi geçmiş zamana ait şeyler. Şu an (Ex dönemi ve post-Ex sonrası) ne böyle bir hayatım var, ne de çevremde beni balon gibi şişim şişim şişirecek tipler mevcut. O hayata dair zerre miktarda özlem de duymuyorum. Prostatit konusu ve beraberinde yaşanacak cinsel fonksiyon yetersizliği sözünü ettiğim o vakitler ortaya çıksa, kahrolurdum düpedüz, intihar bile ederdim belki. Bu kelimeyi mübalağa olsun diye yazmıyorum, gerçekten varlığımı üzerine kurduğum türden bir eylemdi çünkü seks. Hastalıklı, evet. Ve şimdi, bana uzun sürecek bir tedaviye gereksinim duyduğum prostatite maruz kaldığım söylenince, intihar etmeyecek olsam da canım gene çok sıkıldı. Valla çok sıkıldı!  Yapmıyor, hatta garipsenecek tarzda yapmak istemiyor olmak başka, YAPAMAYACAK olmak çok başka bir durum. Bir eksilme, bir zaafa uğrama, noksanlaşma hali gibi. Beavis and Butthead ağzıyla ifade edecek olursam, daima “I am ready to do you now!” diyebilmem gerekir, bu bir hazır olma hali. Ve şimdi bana doktorun söylediği ilaçlarımı altı ay kullanmam, düzenli cinsel ilişki, belimi ve ayaklarımı sıcak tutmam vs. Özetle, I am not ready (for a while. Hatta belki de for a long time.)








Ben sadece oruç tutamamak istemiştim ya. Bu ne şimdi… Of Allahım ya…

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Huysuz Bir Adamın Kaprisleri Üzerine...


Eskisi kadar sık bakmamakla birlikte, geçen gün statcounter'a bir göz attım ve fark ettim ki meğer blogumu okumuyormuşsunuz. 

Sizi uyarmıştım. Açıkça ifade etmişim; okumayı bırakırsanız, sizi öldüreceğimi yazmışım, sonra da başka okuyucular bulacağımı eklemişim o yazıda.

Her birinizin önemli işleri olabilir, geçerli mazeretler sıralayabilirsiniz, saygı duyuyorum. Ne var ki bu blogta yazdıklarımın işitilmesi benim için de önemli. 

Seçilmiş üç kişiydiniz, başkalarından gizlediklerimi paylaştığım ve bu açıdan benim için kıymetli varlıklardınız, lakin yakın zamanda aranızdan birilerini, belki hepinizi yok etmem gerekecek. 

Size verilen blogu okuyabilme hakkınızı kullanmıyorsanız, bu duruma da müstehaksınız. 







Ipse dixit.



6 Temmuz 2015 Pazartesi

Ankara Sonrası Gelişmeler Üzerine...





Açıklanan sonuçlara göre, yazılı notum 82, mülakat 40. Yani başarısız. Nisan ayında Meclis’te kabul edilen iç güvenlik paketi öncesi, normal ve rutin bir uygulama ile bu yaz terfi alacakken, şimdi yeni dizayn edilen süreç gereği mülakatta yetersiz bulunup bu hakkım elimden alınmış oldu. Yazılı ve mülakatın ortalamasının 50 olması gerekiyordu, ama mülakattan 50 almak şartı da beraberinde getirilmişti sözünü ettiğim yasayla. Yani yazılı 10, mülakat 90 olsa terfi mümkünken, benim durumumdaki biri için uygun değil. Böylece başarısızlığım tescillendi. Tam on sekiz yıldır bulunduğum meslekte en alt pozisyondan başlayarak değişik ölçütlerde yöneticilik yaptım, uluslararası organizasyonlarda ülkemi temsil ettim, yüksek lisansını bitirmiş, halen doktora öğrencisiyim, çalıştığım birimin doğası gereği devletin en güvenilir kişileri arasında yer almam gibi zorunlu bir durum söz konusuydu bugüne dek ama artık hayır. Bütün bunlar bir yana,  çok başka kriterlerin yarattığı doğal seleksiyon bir yana. Mülakat, kişinin temsil yeteneğini, kendisini ifade gücünü, prezantasyonunu ölçer, bu ülke de ise daima bir doğal seleksiyon aracıdır. Geçmişte de böyle değil miydi? Ne var ki aklıma acı acı “Peter Principle” geliyor durumumu gözden geçirdiğimde. Beni seçmediler. Beğenmediler. İstemediler. Demek uygun değilim. Benden bir sene kıdemli bir arkadaşım var beraber çalıştığımız, O’nun kaderi de benimle aynı. Bugün dolanırken “her şeyi geçtim” dedi, “ben ilkokuldan yüksek lisansa kadar hayatım boyunca hiçbir sınavdan 30 almadım ya, otuz saniye mülakat ve benim 30 aldığım tek sınav bu oldu” diye ekledi sonrasında. Ben de karşılık olarak “abi, beni 18 yıldır tanıyorsun, bugüne dek her devrin adamı oldum ben, her daim hakkında kanaat birliğine varılmış prens olduğumu hatırla; ezan sesini duyduğunda ‘bu hayvan gene anırmaya başladı’ diye söylenen yönetici de, kalp sağlığı için her akşam bir kadeh kırmızı şarap içen alevisi de, hepsi, her biri farklı bir görüşte ve yaklaşımda da olsa bana her zaman görev verdiler, çünkü ben işimi düzgün yapmaktan başka bir derdi olmayan bir adamım sonuçta. Ve şimdi, baksana abi, her devrin adamı olan bana denilen şey şu: ‘Bu devrin adamı değilsin!’ Abi, sen hayatının en düşük notunu aldın, ben de oyun dışına atıldım kendimce.” diye mukabele ettim. 

Sinirden güldük. 

Bu travma kolay atlatılacak gibi değil.