26 Temmuz 2015 Pazar

Sene-i Devriye Üzerine...








Erzurum’da geçirdiğim ilk sene geride kaldı bu hafta itibarıyla. Hala muhtara veya nüfus müdürlüğüne gidip adres kaydımı yaptırmamış olmamdan anlaşılacağı üzere kesinlikle buraya dair en ufak bir aidiyet, benimseme, kabullenme türünden minicik olumlu duygu beslemiyorum; bu yönde bir direnişim olduğu da söylenebilir ama her şey o kadar berbat ki, pek fazla zorlanmadığımı rahatlıkla ifade edebilirim. Dün akşam annem aradı, güleç bir ses tonuyla televizyonda haberleri izlerken Palandöken’deki bir düğün salonunda, düğünün tarafları arasında meydana gelen bol arbedeli bir kavga olayından bahsetti, evimin Palandöken ilçesinde yer aldığını bildiğinden hem haber görüntülerinde dikkat ettiği düğün salonu çevresindeki kimi mağazaların isimlerini saydı, hem de kikir kikir Erzurum ve halkı hakkında anlattıklarımın galiba doğru olduğunu söyledi. Ben de güldüm, annemin herhangi bir konuda bana katıldığını duymak nadir rastladığım bir durum, öyle ki söz gelimi kara kış vakti burada sıcaklık -30 dereceyken bana hava durumunu soran annem karşılık olarak İstanbul’un da çok soğuk olduğundan şikâyet edip durur, soğuk hakkında soğuk bir rekabet yaratacak konuşmalara girer, sinirimi bozar – sanki İstanbul’un soğuğunu bilmiyormuşum gibi. Neyse, bu defa arayıp madem böyle tatlı tatlı gülmüş, şirinlik yapmış, ben de kısa bir açıklama yapmak istedim kendisine: 

“Annecim”, dedim, “Benden sürekli Erzurum hakkında kötü şeyler duyuyorsun, şehir, halk, ortam üzerine sürekli berbat şeyler anlatıyorum sana, burun kıvırıyor, abarttığımı düşünüyorsun ama yineliyorum, evrim diye bir süreç varsa şayet, Erzurum halkı maymundan değil ayıdan evrimleşmiş insanlardan oluşuyor. Buraya gelmeden evvel ben de senin gibi Erzurum halkına dair genelde iyi şeyler duymuş, kaba saba olmalarından başka bir olumsuzlukla karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Ne var ki gözlemlerim tam tersi yönde oldu, bildiğin insan suretinde ayılar buranın yerlileri. Sonra buna kafamı yormaya çalıştım, neden böyleler? Vardığım sonuç aslında çok basit: Erzurum şehrinin özelliklerini hatırlatayım sana; dağdayız biz ve bu çirkin dağlar şehirden bakıldığında en küçük bir görkeme, haşmete sahip olmayan, üzerlerinde bir tane dahi ağacın bulunmadığı eciş bücüş taş-toprak tepecikler şeklinde görülüyor. Şehirde ya da şehrin yakınında bırak ormanı, üniversite sınırları hariç koru bile yok, hatta kayda değer bir park dahi bulunmuyor. Bu kadar dağ söz konusu ama nehri, ırmağı geçtim bir dere bile yok etrafta. Göl de yok. Bunların dışında bir kez daha soğuğu ve karı düşün, bu sene çok geciktiği söylenen kar aralık başında kapladı her yeri, mayısın ortasında kalktı toprak üzerinden; yumuşak geçtiği söylenen kış altı ay sürdü yani. Bitmeyen ve hep sözünü ettiğim fırtınalar da cabası. Şimdi canım annecim, bu şartlar altında yaşayan kişilerden ince ruhlu, rafine zevkli, naif bir tabiatta olmaları beklenebilir mi? En ufak gerekçe bile kavga sebebi, korna çaldı diye yolda durup birbirlerine giriyor şoförler, ne saygı ne de empati var. Erzurum ağzı denilen şiveleri bile o kadar çirkin ve itici ki… Ama diyorum ya annecim, güzel, zarif hiçbir şey görmüyor ki bu insanlar, güzelliğin değerini takdir edebilsinler, anlasınlar? Güzel görmeyen kişiden hassas, ince karakterli olmasını bekleyebilir misin? Buradan bir şair çıkmaz, bir sanatçı doğmaz, bu koşullarda olamaz. Korkunç doğa insanları hapsetmiş içine ve kendine benzetmiş kısaca.” ***

Hayret, dediklerime gene katıldı annem, üstelik destek bile çıktı: “Zaten hep et yiyor oradakiler, ana besinleri et. Sürekli et yemek insanı vahşileştirir, kabalaştırır, hem bütün Doğu senin dediğin gibi değil mi?” dedi. Et yemekten başka çarelerinin bulunmadığını, yüksek irtifadan ötürü bu şehirde tarımın mümkün olmadığını anlattım kendisine. Bir yılı devirdiğimi söyleyip, gerisi kolay geçer diye moral vermeyi de ihmal etmedi tatlı şişkocum, öyle kapattık telefonu.

Gerçekten de bir sene öyle ya da böyle geride kaldı. Geçen sene bugünlerde bana ilk kışın çok önemli olduğunu, depresyona girebileceğimi, sonraki yıllarda ise bu duruma dair bağışıklık kazanıp alışacağımı söylemişlerdi. Bakalım, öyle mi olacak? Hoş, kronik depresif bir insanın mücadelesi çevresiyle değil, kendisiyle oluyor zaten. 

 
Soldakiler geride bıraktığımız bir senede okuduklarım, sağdakiler güya geçen sene Erzurum'a gelirken okumayı planladıklarım,sayfalarını dahi açmadım. Utanılacak kadar az okumuşum. Burada kitap da okuyamadığımı söylemiştim daha evvel. İşte bunlar hep porno yüzünden. Alacağın olsun Taylor Vixen bacı.







*** Bu metin annemle konuşurken değil, ama bu yazıyı karalarken şimdi aklıma geldi. Anneme de anlatsaydım keşke, ne zamandır entelektüel bir şey konuşmadık şerefsiz şişkoyla. Bir ara satarım bunu ona.

2 yorum:

  1. e bayağı okumuşsun aslında.

    YanıtlaSil
  2. polenteciğim, o kadar çok "boş" vaktim var ve o kadar çok "hiç" bir şey yapmıyorum ki, bunların üç mislini okuyup bir o kadar ya yazabilirdim aslında.

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!