Erzurum’da geçirdiğim ilk sene geride kaldı bu hafta itibarıyla.
Hala muhtara veya nüfus müdürlüğüne gidip adres kaydımı yaptırmamış olmamdan
anlaşılacağı üzere kesinlikle buraya dair en ufak bir aidiyet, benimseme,
kabullenme türünden minicik olumlu duygu beslemiyorum; bu yönde bir direnişim
olduğu da söylenebilir ama her şey o kadar berbat ki, pek fazla zorlanmadığımı
rahatlıkla ifade edebilirim. Dün akşam annem aradı, güleç bir ses tonuyla
televizyonda haberleri izlerken Palandöken’deki bir düğün salonunda, düğünün
tarafları arasında meydana gelen bol arbedeli bir kavga olayından bahsetti, evimin Palandöken ilçesinde yer aldığını bildiğinden
hem haber görüntülerinde dikkat ettiği düğün salonu çevresindeki kimi
mağazaların isimlerini saydı, hem de kikir kikir Erzurum ve halkı hakkında anlattıklarımın
galiba doğru olduğunu söyledi. Ben de
güldüm, annemin herhangi bir konuda bana katıldığını duymak nadir rastladığım
bir durum, öyle ki söz gelimi kara kış vakti burada sıcaklık -30 dereceyken
bana hava durumunu soran annem karşılık olarak İstanbul’un da çok soğuk
olduğundan şikâyet edip durur, soğuk hakkında soğuk bir rekabet yaratacak
konuşmalara girer, sinirimi bozar – sanki İstanbul’un soğuğunu bilmiyormuşum
gibi. Neyse, bu defa arayıp madem böyle tatlı tatlı gülmüş, şirinlik yapmış,
ben de kısa bir açıklama yapmak istedim kendisine:
“Annecim”, dedim, “Benden sürekli Erzurum hakkında kötü
şeyler duyuyorsun, şehir, halk, ortam üzerine sürekli berbat şeyler anlatıyorum
sana, burun kıvırıyor, abarttığımı düşünüyorsun ama yineliyorum, evrim diye bir
süreç varsa şayet, Erzurum halkı maymundan değil ayıdan evrimleşmiş insanlardan
oluşuyor. Buraya gelmeden evvel ben de senin gibi Erzurum halkına dair genelde
iyi şeyler duymuş, kaba saba olmalarından başka bir olumsuzlukla
karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Ne var ki gözlemlerim tam tersi yönde oldu,
bildiğin insan suretinde ayılar buranın yerlileri. Sonra buna kafamı yormaya
çalıştım, neden böyleler? Vardığım sonuç aslında çok basit: Erzurum şehrinin
özelliklerini hatırlatayım sana; dağdayız biz ve bu çirkin dağlar şehirden
bakıldığında en küçük bir görkeme, haşmete sahip olmayan, üzerlerinde bir tane
dahi ağacın bulunmadığı eciş bücüş taş-toprak tepecikler şeklinde görülüyor.
Şehirde ya da şehrin yakınında bırak ormanı, üniversite sınırları hariç koru
bile yok, hatta kayda değer bir park dahi bulunmuyor. Bu kadar dağ söz konusu
ama nehri, ırmağı geçtim bir dere bile yok etrafta. Göl de yok. Bunların
dışında bir kez daha soğuğu ve karı düşün, bu sene çok geciktiği söylenen kar
aralık başında kapladı her yeri, mayısın ortasında kalktı toprak üzerinden;
yumuşak geçtiği söylenen kış altı ay sürdü yani. Bitmeyen ve hep sözünü ettiğim
fırtınalar da cabası. Şimdi canım annecim, bu şartlar altında yaşayan
kişilerden ince ruhlu, rafine zevkli, naif bir tabiatta olmaları beklenebilir mi?
En ufak gerekçe bile kavga sebebi, korna çaldı diye yolda durup birbirlerine
giriyor şoförler, ne saygı ne de empati var. Erzurum ağzı denilen şiveleri bile
o kadar çirkin ve itici ki… Ama diyorum ya annecim, güzel, zarif hiçbir şey
görmüyor ki bu insanlar, güzelliğin değerini takdir edebilsinler, anlasınlar?
Güzel görmeyen kişiden hassas, ince karakterli olmasını bekleyebilir misin?
Buradan bir şair çıkmaz, bir sanatçı doğmaz, bu koşullarda olamaz. Korkunç doğa
insanları hapsetmiş içine ve kendine benzetmiş kısaca.” ***
Hayret, dediklerime gene katıldı annem, üstelik destek
bile çıktı: “Zaten hep et yiyor oradakiler, ana besinleri et. Sürekli et yemek
insanı vahşileştirir, kabalaştırır, hem bütün Doğu senin dediğin gibi değil mi?”
dedi. Et yemekten başka çarelerinin bulunmadığını, yüksek irtifadan ötürü bu
şehirde tarımın mümkün olmadığını anlattım kendisine. Bir yılı devirdiğimi
söyleyip, gerisi kolay geçer diye moral vermeyi de ihmal etmedi tatlı şişkocum,
öyle kapattık telefonu.
Gerçekten de bir sene öyle ya da böyle geride kaldı. Geçen
sene bugünlerde bana ilk kışın çok önemli olduğunu, depresyona girebileceğimi,
sonraki yıllarda ise bu duruma dair bağışıklık kazanıp alışacağımı
söylemişlerdi. Bakalım, öyle mi olacak? Hoş, kronik depresif bir insanın
mücadelesi çevresiyle değil, kendisiyle oluyor zaten.
*** Bu metin annemle konuşurken değil, ama bu yazıyı
karalarken şimdi aklıma geldi. Anneme de anlatsaydım keşke, ne zamandır entelektüel
bir şey konuşmadık şerefsiz şişkoyla. Bir ara satarım bunu ona.
e bayağı okumuşsun aslında.
YanıtlaSilpolenteciğim, o kadar çok "boş" vaktim var ve o kadar çok "hiç" bir şey yapmıyorum ki, bunların üç mislini okuyup bir o kadar ya yazabilirdim aslında.
YanıtlaSil