Dün akşam yaptığım bir telefon görüşmesi, önümüzdeki birkaç
gün içerisinde hayatımda sıra dışı bir takım gelişmeler olacağı yönünde tedirginliğe
soktu beni. Arayan Diyarbakır’daki üst düzey yöneticiydi, benden iki sene
kıdemli, İstanbul’da senelerce beraber çalıştık, birbirimizi iyi tanıyoruz;
beni sever ve takdir eder, benim de ona sevgi ve saygım çok büyük. Her ciddi,
medyatik olaydan sonra arar, hatırını sorar, moral veririm kendisine. Düzgün biri.
Bu yaz görev süresi bitip Batıya dönecek. Benim gibi O da rütbe terfi sınavı
mağduru ve doğrusu kendim için olduğundan çok daha fazla üzüldüm O’nun için: Dört
yıldır yaşadığı dayanılmaz gerilim, stres, yoğunluk gibi olumsuz etmenlerin
yanında bu gaileleri aşmada gösterdiği başarı göz önünde bulundurulmuş olsaydı
eğer, terfiyi ve takdir edilmeyi sonuna kadar hak eden biriydi. Neyse, pat diye
aradı akşam vakti, hoş beş sonrası doğruca konuya girdi: (Not: Aşağıdaki
diyalogta ‘bulaşıkçılık’ kelimesi,
uzmanlık alanımın müstearı olarak kullanılmaktadır.)
- -Oğuz,
biliyorsun x ve y bu sene görev süreleri dolduğundan Batı’ya dönecekler.
- -Evet
Abi, kurtuluyorlar çok şükür.
- -Açıkçası
burada işini bilen, güvenilir bir bulaşıkçı kalmıyor kardeş. Batıdan kimi
gönderirler bilmiyorum ama aklıma sen geldin. Bu işi senden daha iyi yapacak
birini de tanımıyorum.
- -…
- -Orada
mısın?
- -Evet
abi, dinliyorum.
- -Senin
Erzurum’da ziyan olduğunu düşünüyorum, geçen sene nasıl böyle bir planlama
yaptılar bilmiyorum, o zaman da şaşırmış, anlamamıştım ama şimdi Ankara’yı arayıp
senin buraya tayin edilmen görüşümü onlara teklif etmeden önce sana sormak
istedim. Buraya gelmek ister misin?
- -Abi,
Erzurum’a ayak bastığım ilk gün bu konu benim de aklıma gelmişti, bu şehri hiç
sevmedim, hatta bizzat Ankara’ya gidip bu talepte bulunacaktım ama kısa süre
sonra Kobani eylemleri yaşanınca fikrimi
değiştirdim. Erzurum hiçbir şekilde sevilecek bir şehir değil ama en azından
güvenli. Orada ise güvenlik en büyük sorun abi, biliyorsun, yaşıyorsun.
- -Canım
kardeşim, lojmanının ve iş yerinin bulunduğu yer şehrin en güvenli yeri, bu
taraflarda bir şey olmuyor. İyi düşün, bir sene kâra geçeceksin, biliyorsun
Diyarbakır dört sene. Altına sıfır araba verilecek, kurum binası zaten yeni,
pırıl pırıl. Lojmanın da sıfır. Bence sen bir sigara iç, beş dakika sonra beni
ara.
- -Abi
şu an içiyorum zaten.
- -İyi
o zaman, Oğuz bak kardeşim bu devletin işi. İstanbul’da yetişmiş bir
bulaşıkçıdan başkası burayı götüremez kanaatindeyim. Açık söylüyorum, senin
gibi bir bulaşıkçıya ihtiyaç var burada. Hem Erzurum’da gözden uzaktasın,
gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Bence sen Diyarbakır’ın adamısın.
- -Abi,
ben istekli değilim ya. Yani beni biliyorsun, Ankara’dan emir gelirse vakti
zamanında içimize işleyen lanet olası iş ahlakı yüzünden itiraz edebilmem
mümkün değil, ama sorulursa istekli olmadığımı da söylerim yani. (Diyemiyorum
da ‘rütbe verdikleri güvenilir bir kişiyi göndersinler, sen zaten dönüyorsun
Batı’ya’, çünkü O’na da rütbe vermediler ve buna rağmen işine o kadar sadık ve
özenli ki, kendisinden sonra hizmetin sürekliliğini ve kalitesini dert ediyor
adam.)
- -Peki,
sana sormadan bir şey yapmak istemedim. Öyle olsun.
- -Sağolun
abi.
Sayfanın sağ sütununda yaklaşık bir yıldır Kierkegaard’tan
bir alıntı duruyor. Muhtemelen oraya ilk yazdığımda okudunuz, sonra bir daha
bakmadınız. Şimdi sizden rica ediyorum, üşenmeyin, bir kez daha göz atın o
pasaja.
Kierkegaard özetle şöyle diyor: “İki olasılık var: Ya yapacaksın, ya da yapmayacaksın. Benim samimi
görüşüm şudur, ister yap, ister yapma, her ikisinden de pişman olacaksın.”
Yukarıda kaydını düştüğüm telefon görüşmesi, cinin
şişeden çıkması gibi bir şey. Sözünü ettiğim yetkili kişi bunu düşünüyorsa,
sadece O değil, herkes bu fikre kapılabilir demek bu. Kusursuz bir bulaşıkçı
değilim ama işimi iyi yaptığımı da biliyorum. İnisiyatif almakta da salak gibi
cesur davrandığım çoktur, bu da genelde büyük amcaları tatmin eden bir
unsur. Kimse kararsız ve çekingen biriyle çalışmak istemez. Neyse, self
advertising yapmaya gerek yok.
Şimdi bu bağlamda Maslow’un piramidine bakalım.
Özetle, tek çekincem can korkusu, göt korkusu. Eh, bu da
çok ufak bir şey sayılmaz değil mi?
Hepsi bir yana, meslek hayatımda Erzurum’u değil, hep
Diyarbakır’ı istemiştim ben şark görevi için. (e.g. *) Bugün bile oradaki
arkadaşlarımı sık sık arayıp hem hallerini, hem de şehri soruyorum meraktan.
Çünkü, bir yanım gizliden gizliye orayı istiyor hala. Uyuşuk, tembel çalışma
ortamlarına değil, işkoliklerin ağzına layık yoğun ve gerilimli tempolara
alışığım ben. Ama, işte, götümü de seviyorum. Başka götüm yok ki. Kaybetmek iyi
olmaz.
Son planda gene Kierkegaard’a kulak verelim:
“(…) Diyorsun ki; ‘ya
bunu yapabilirim ya da şunu, ama neyi yaparsam yapayım ikisi de aynı derecede
yanlış, bu yüzden hiçbir şey yapmıyorum.’(…)”
Tıpkı şerefsiz Danimarkalının sanki bana hitaben yazdığı
gibi, hiçbir şey yapmadan bekliyorum. Git derlerse giderim, gitmek istiyor
musun diye sorsalar cevabım hayır, kalmak istiyor musun deseler cevap gene
hayır.
Hiçbir şey istemiyorum a.q. !

Bence git. teferruatını bilahere konusuruz.
YanıtlaSilBence sen git!
YanıtlaSilevet ben de gitmeliyim
YanıtlaSilsıkı can iyidir, sıkıla sıkıla dur erzurum'da diyecektim, malazgirt'ten girmişler, o tarafa doğru geliyorlar.
YanıtlaSilLilith, aslında korkmuyorum ama götüm yemiyor işte.
YanıtlaSil