31 Ağustos 2014 Pazar

İlk Kan Üzerine...





Az evvel yeni evimdeki ilk cinayeti işledim; tuhaf görünüşlü bir böceği öldürdüm. Hiç istemezdim böyle olmasını. 

Yazık oldu. 

Bu şarkı yakışır bu geceye.

Yeni Şeyler Üzerine...



İstanbul’un tüm semtleri arasında en karmaşık, kozmopolit ve renkli yeri olan Fatih’te geçirdiğim onca senenin ardından şimdi tecrübe ettiğim yeni hayatı kanıksamam pek kolay olmayacak belli. Yanlış anlaşılmasın, rahatsızlık ya da şikâyet bağlamında söylemiyorum bunu; öte yandan sürekli bir ‘Allah Allah’ mırıldanışı ile izliyorum etrafımı ve müthiş bir yabancılık hissediyorum çevremde olan bitene karşı.
Sabah saat 9.00 gibiydi, uyku halinde bir çekiç veya sopa ile düzenli aralıklarla duvara, betona ya da her neyse, bir zemine vuruluyormuşçasına çıkan sinir bozucu bir sesle uyandım. Biri sanki çivi çakıyordu ya da mobilya monte ediyordu ama bu eylem birkaç dakika sürer değil mi? Uykuma devam etme çabam yaklaşık onbeş dakika devam etti, ses kesilmedi, şiddeti artmasa da periyodik olarak iki-üç saniyede bir pat! pat! devam edince kalktım yataktan, pencereyi açtım ve ses dışarıdan mı geliyor diye aşağıya bir göz attığımda, muhtemelen en son yirmi yıl önce, onu da nerede gördüğümü anımsamadığım bir şey çıktı karşıma: Kadının biri yorgan yünlerini tepeleme bir örtü üzerine saçmış, avuçladığı her bir tutamına elindeki sopayla vuruyordu… Bunu neden yaptığı konusunda zerre kadar fikrim yok; kışa hazırlık amacı taşıdığı belli ama yünleri dövünce ne oluyor kim bilir… Tahmin dahi edemem. Bu arada, dairem beşinci katta ve o ses beni bile uyandırdıysa, nasıl güçlü kuvvetli bir kadın olduğu da başka bir konu. 

 
Sözü edilen kadının kuş bakışı görünüşü. Şimdi aklıma geldi, belki o yünleri pataklarken renklerini de değiştiriyor olabilir.

Kalktım, traş olup adama benzedim ve Erzurum’da ilk defa yalnız başıma evden çıkıp bir yerleri dolaşmak için yola koyuldum. Otobüse binip AVM’ye gitmek, orada kahvaltı yapıp mağaza anlamında bir keşif gezisi yapmaktı niyetim. Evden çıkmak için kapıyı açtığımda her sabah karşılaştığım manzara gene bekliyordu beni; bisikletler, kaykaylar vs. Çocuklu apartmanlara, dahası ailelere alışık değilim ben: On yıl yaşadığım evde alt ve üst komşularım senelerdir günlük/haftalık olarak daireleri kiralayan araplardı, onlardan önce de o dairelerde öğrenciler yaşardı. Hiç aile, çocuk filan görmedim ben. Şimdi ise her yer çocuk! Apartman içinde, bahçede, otoparkta türlü yaş gruplarından müteşekkil değişik çap ve tiplerde çocukların oyun egemenliği altında bulunduğum yer. “Amca sen yeni mi taşındın?” soruları geçen hafta itibarıyla başladı, annesini çok merak ettiğim sarışın mavi gözlü tatlı bir bıcırığın dil çıkarmalarına bile mukabele etmeyerek buz gibi geçip gidiyorum yanlarından ama daire kapımın önünde her sabah bisikletler gördüğümde de duraksayıp “neredeyim? Ne yapıyorum ben burada?” sorularıyla etrafı süzmekten alıkoyamıyorum kendimi.

 
Sağdaki benim dairemin kapısı, soldaki ayakkabı mezarlığı da sanırım bisiklet sahiplerinin evine ait.


Otobüs durağına yürüdüm, yaklaşık yüz elli metre bir mesafe. Ötede davul zurna çalan iki adamın etrafında kümelenip eğleniyormuş gibi yapan ve düğün için gelinin evden çıkmasını beklediklerini düşündüğüm bir grup insana içimden küfrederek vardım durağa, beklemeye başladım. 

 On dakika geçti  geçmedi, bu defa teşrif buyuran gelinin bindiği süslü arabanın arkasından kornalarla yeri göğü inleten konvoy, beklediğim durağın önünden hızla akıp gidince biraz evvel ki küfrüm “inşallah gelin vajinusmustur, damadınki de kalkmaz” bedduasıyla yer değiştirdi, evet bu gerizekalı konvoylara alışığım işte İstanbuldan, onlar da benim naif dileklerime yabancı değiller. Bütün konvoylara lanet olsun. 

Az sonra belediye otobüsü geldi, AVM’ye gittiğini teyit ederek kardelenkartı (evet, kardelenkart) bipletip şoföre yakın bir yere oturdum ne olur ne olmaz diye. Etrafı tanımak için sağa sola turist gibi bakar, güzergâhı öğrenmeye çalışırken iki ya da üç durak sonra aile olduklarını tahmin ettiğim kalabalık bir grup bindi otobüse, hepsi adına en son binen genç bir kadın kartını toplu olarak bipletirken şoför kadına sordu:
-          O şapkalı adam da sizinle birlikte mi?
-          Hangi şapkalı adam?
-          Başında şapka olan. (Kep aslında.)
-          Eeee…Evet, onun için de bastım abi.
-          Adı ne o adamın?
-          Adı mı? Mehmet?
-          Çağır onu yanıma.
-          Ne oldu ki?
-          Çağır yanıma. Asker arkadaşım o benim.

Bu gerçek olamayacak diyaloğa şahit olunca haliyle güzergâh öğrenme çabası filan kalmadı bende. Mehmet (amca) geldi belediye şoförünün yanına, asker arkadaşı da değillermiş anladığım kadarıyla ama nasıl olduysa koyu bir sohbete daldılar. Kader beni ne biçim bir memlekete attı diye düşünürken, ilerde AVM’yi gördüm, indim otobüsten. 



AVM’ye gidecekken yakında bir başka cafeye takıldı gözüm, gittim orada yaptım kahvaltımı. Değişik bir sofra kültürü var bu şehrin, kahvaltıda illa ki bir kase dolusu patates kızartması koyuyorlar servise, gene aynı şeyi yaptılar; ben de yedim ne yapayım. Bununla birlikte bambaşka bir güzellik var, kapalı mekânmış, dumansız alanmış, hepsi hikâye: sigara içene saygıda kusur etmiyor Erzurum’daki işletmeciler, bu kaçıncı oldu bilmiyorum, masanın üzerine koyduğum paketi gören garsonun hemen kül tablası getirmesi ve utangaç sorumu “için abi, sorun yok” diye yanıtlaması artık rutin oldu benim için. Püfür püfür içtim sigaramı. 

 
Çayın yanında illa ki bir dilim limon getirmeleri bir başka adetleri. Kıtlama meselesine gelince, çaya şeker atmayı yıllar evvel bıraktığım için rabbime şükürler olsun!

Banyo halısı alıp geldim evime. Birazdan banyoyu iyice bir temizlemeli ve banyo halı takımını yerleştirip hazırlamam gerek evimi: Yarın çamaşır makinem gelecek, tesisatçılara ayıp olmasın.



Erzurum’un bende yarattığı bir başka değişik duygu ise, gökyüzünü görebilmem… İstanbul’da, dar aralıklarla dikilmiş yüksek binaların arasından zar zor görünen gök, bulutlar, güneş, şimdi balkonunda durduğum evimin en etkileyici manzarasını oluşturuyor dağlarla birlikte. Uzun uzun bakıyorum dağlara, bulutlara. Saçma gelecek belki ama İstanbul’da yere odaklanmaktan göğe zaman ya da fırsat kalmıyordu, belki de aklıma gelmiyordu. Burada tüm şaşaası ile arza sunuyor endamını bulutlar. Daha önce yazlıkta balkona oturup büyülenmiş gibi denizi ve dalgaları dakikalarca izleyen ben, alışık olmadığım bir şekilde bu defa illüzyona uğramışçasına bulutlara bakıyorum.  Çıplak dağların üzerine tahta kurulmuş sultan misali hareketsiz duran, sakin, haşmetli bulutlara. 

 
Bebek ya da Salacak manzarasını hafife almıyorum elbette, fakat pencereden baktığımda elimdeki malzeme bu, bence hiç fena değil.




Ne tuhaf bir memleket burası… Alışacağım elbette.

28 Ağustos 2014 Perşembe

"I See Dead People" Üzerine...





Pek çok insan, Batı ülkelerinde ölülere defin merasimi öncesinde yapılan ölü makyajını henüz hayattayken uygulamaya başlıyor. Ruhları, kalpleri ölü. Işıltılarıyla ters orantılı cesetler halinde yaşıyor gibiler. Görkemli taç giyme törenleri ve alkışlarla, kimisi zerafet ve incelik kokan yapmacık davranışlarıyla ya da mide bulandırıcı güzellik ve aura çabalarıyla, daha türlü türlü yalanlara sarmalanıp canlı bedenlerin içindeki cansız yaratıklar halinde süregidiyor "miş" gibi yaşamak. 

İnsanmış gibi.

Değerliymiş gibi.

Önemliymiş gibi.

Güzelmiş gibi.

Erdemliymiş gibi.

İyiymiş gibi.



Bana gelince, elbette bir kadavrayım, kendisine sürekli otopsi yapıp duran. Benim makyajım kelime ve jestlerim oldu her zaman. Ne vakit öldüm, nedir miladı bu halimin, ne zaman başladı, ne diye bu yola girdim de böyle oldum, doğrusu bilmiyorum.
Ama mezarda yaşamayıp, dünyada ölü olan herkesten, en az kendim kadar nefret ediyorum.







27 Ağustos 2014 Çarşamba

Metallica'nın "Escape" İsimli Şarkısı üzerine...



Erzurum’daki ikinci gecemde, defalarca sebepsiz bölünen huzursuz uykumda gördüğüm rüya, sanki bu şehirde başıma geleceklerin habercisi gibiydi: Karanlık bir ortamda bir grup adam bana tecavüz etmeye çalışıyordu ve onlara engel olacak gücüm yoktu bu kâbusta. Bu satırları okuyan kişiler o sahneyi ve beni zihinlerinde canlandırsınlar istemiyorum elbette ama çoook uzun seneler önce kendisiyle anal seks yapmak istediğimi söylediğim bir kadının beni reddeden “sana yapsalar hoşuna gider mi?” absurd cevabıyla karşılaştığımda birden içimin daralması misali, dehşet içinde uyandım, çığlık atmış olabilirim hatta. Yanlış anlaşılmasın, içime girmediler ama düpedüz zorladılar sfinkter kasımı. 

Bu korkunç rüya, sanırım Erzurum’da karşı karşıya olduğum çaresizliğin farklı bir suretle bilinçaltıma yansıması ile ilgili: Hayatını dilediği gibi, kaygısız, sorgusuz, özgürlüğün zirvesinde yaşayan biriyim ben; birine/bir nesneye bağlı-bağımlı olmadım, olmamayı seçtim. Zifiri mutsuz olacağımı bilsem de tercihlerimi hep kayıtsız ve sınırsız özgürlüğüm üzerine yaptım her zaman. Kimisi bana kızdı, bazıları alay etti, hafife aldı, böyle yaşamayı seçtiğim için sefalet içinde yapayalnız öleceğimi veya tabutumu kaldıracak dört kişi bulunmayacağını düşünen ailem gibi üzülenler ya da bir köşede gülümseyerek daha ne kadar, kaç yaşıma dek böyle yaşamaya devam edeceğimi merak eden arkadaşlarım oldu – hala da bekleşiyorlar. Hâlbuki insan tercihini (her ne sebeple) terk eder ve gönlünün istediğini terk edip, şartların kendisine dayattığı zorunlulukların tarafına geçerse, o kimse artık özgür olduğunu iddia edemez. Belki egom gereğinden fazla gelişmiş ve o yüzden üzerime hiçbir sorumluluk almadığım hayatımdaki öncelikli kriterin “canım ne istiyorsa o” prensibi olduğunu savunuyorumdur, bilmiyorum. Öyle de olsa yapacak bir şey yok; riyakâr değilim, kimseyi kandırmadım, yalan söylemedim ya da bir illüzyon gösterisi yapmadım: Korkak olabilirim ama “life is for my own to live my own way” düsturuyla yaşadım hep. 

Peki Erzurum’da geçirdiğim bu kısa sürede,ne oldu da hayat neden beni sikmeye hazır hale geldi? Rüyamda, bilinçaltımda bile canlanan şey ne? Kısaca, yukarıda anlattıklarıma işaret ederek söyleyeyim, seçtiğim ve mutlu olduğum yaşam tarzımı değiştirmeye zorluyor beni. Elbette direneceğim elimden geldiğince ama ne kadar gücüm yetecek, bilemiyorum. Söz gelimi bir araba almam lazım burada. Araba kullanmayı da öğrenmem gerekiyor tabiatıyla. Ehliyetini 1992 senesinde almış ama hayatında sadece iki defa, 2001 ve 2006 senesinde, o da BM sınavlarında direksiyon sınavları için şoför koltuğuna geçmiş biri olarak arabaya hiç ihtiyaç duymadım bu zamana dek, hatta bu konudaki telkin ve ısrarları da kesin bir dille savuşturmuştum. Lakin genelde Erzurum’un düzeni, özelde ikamet ettiğim lojmanın şehirdeki konumu hayatımı normal çerçevede sürdürebilmem için araba kullanmaya mecbur ediyor beni. Düpedüz baskı var üzerimde; sadece çevreden, pozisyonumun gerektirdiği beklentilerden değil, bunların yanısıra şehrin doğasından da kaynaklanan bir zorunluluk hali: İstanbul’da çoğu zaman yük ve ıstırap haline gelen ve hiç tenezzül etmediğim otomobil, bu şehirde çamaşır makinesi ya da kombi türünden bir ihtiyaç şekline bürünüyor. Kışın dokuz ay sürdüğü, anlatılanlara bakılırsa karın yerde altı ay çakılı kaldığı bu kentte ne metro, ne vapur, ne tramvay var, toplu taşıma sefillik içinde. Erzurum hayatı tarzıma sertçe müdahale edip tercihlerimin dışına sokmaya çalışıyor beni, heteroseksüel ilişki türünü benimsemiş – üstelik homofobik bir adamı, pasif gay olmaya zorluyor. 


Bir de mutfak meselesi var: On yıla yakın bir süre kendi evinde yalnız ve tek başına yaşamış biri, omlet bile yapmadan mutlu mesut geçirmişti onca zamanı; dışarıda karnımı doyurarak ya da yemeksepeti.com siparişleriyle gayet güzel geçti yıllarım. Şimdi, lojmanların etrafında, evimin yakın çevresinde ne bir restoran var, ne de aktif bir sipariş ağı: Açım. Ekmek arası kaşarla geçiyor akşamlar. Çorbayı, patlıcanı özledim ya!
Erzurum beni zorla değiştirecek, benim gibi status quo’cu bir adam nazarında sikilmekle eşdeğer bu durum. Dehşet içindeyim. 

Hiç mutlu değilim. Meselenin vehameti türlü formlarda rüyama bile giriyor a.q.

19 Ağustos 2014 Salı

Erzurum: Fragmandan Sonra Gerçek Hayat Üzerine...



Yeni evimde, şehrin merkezine epeyce uzakta inşa edilmiş, cüsseli çıplak dağlara bakan onlarca bloktan birinde, bir TOKİ binasının beşinci katında yer alan lojman dairemde geçirdiğim ilk gecenin midesinde sindirilmeyi bekliyor gibiyim. On yıla yakın hepi topu 55 metrekare tutan 1+1 odada yaşamış biri olarak, o evimin neredeyse üç katı bir yüzölçümüne sahip 120 metrekare yüzölçümüne sahip üç oda bir salonluk bu koca daire, artık yeni hayat alanım: Her ne kadar önceden tanıdığım ve iyi niyetinden hiç şüphe etmediğim benden önceki lojman meskûnu kendisi için tayininin çıktığı Ankara’da henüz bir ev bulamadığından bu evden eşyalarını çıkaramayıp tek bir odayı bana ayırarak sarıp sarmaladığı mobilyalarını salona ve iki odaya tıkıştırmış olsa da, burası artık benim. Bir odayı boşaltabilmiş ancak, konuştuğumuz gibi 7-8 gün idare edebilmem için oraya bir çekyat yerleştirmiş; ben de onu idare edeceğim böylece. Hiç sorun değil benim için, hatta daha iyi bile oldu böylesi: Hayatımın dörtte birini geçirdiğim parmak kadar evden sonra zenci şeyi boyutlarında bir daireye alışmak için zamana ihtiyaç duyduğum kesin. En fenası, (eski) evimde hiç hissetmediğim bir duygu kaplamış halde beni bu gece vakti; Erzurum’da bir misafir kimliğiyle değil, artık kalıcı olduğum bilinciyle içimin daralmasından mıdır, yoksa arkamdan annemlere bir dünya iş bırakmaktan ötürü aileme hiç kıyamadığım halde onları türlü zahmetlere gark ettiğimden midir bilmiyorum; hem bütün bunları gün boyu hissetmiştim zati, ama sanırım koca evde tam da şu an beni saran sonsuz bir yalnızlık duygusu ile mücadele etmek zorunda kalacağım bir süre…  “Evim” dediğim bu mekâna karşı kendimi ait hissetmiyorum şu an, şimdi, bu ilk 24 saatte. Benim ama bana ait değil. Mesken, ama meskûnu değilim. Kocaman, bense ufacık kalıyorum içinde. Belki de (eski) evimden kitaplarım ve tablolarım gelmeden bu ev “ben”den bir parça olamayacak. Zaten mobilya ve eşya namına da yanımda bir şey getirmediğimden, çıplak duvarlarla karşı karşıya bakışıyoruz şu an, bir başkasının çekyatına oturmuş bu satırları yazarken. 

Pencerelere ulaşamadığım için camlara yapıştırılmış gazete kağıtlarını da çıkartamadım haliyle. Şu an için yaşam alanım sol üst köşedeki pencerelerin olduğu oda.


Sıkılmıyorum, Judas çalıyor, Elimdeki kitapta Baudrillard  harikalar yaratmakta, az evvel (kendi) kettle’ımda ısıttığım suyla mis gibi çayımı içip ayçöreğimi yedim, mutfak balkonuna (benim olmayan) bir sandalyeye çöreklenip ötelerde heyula misali kapkaranlık duran dağlara bakarak üst üste sigaralar tüttürdüm; annemleri arayıp benimle ilgili endişe ve tedirginlik yaşamamalarını, her şeyin gayet yolunda gittiğini söyledim, evimin geniş mutfağını, güneş alan odalarını, koca banyosunu içleri ferahlasın diye anlatıp durdum onlara. 

Sadece ev, benim için çok büyük. Ya da, ben bu ev için çok miniğim.

Bir başka ihtimal, içim çok büyük ve hiçbir şey, mekan, insan dolduramıyor onu.

Sığmıyorum, sığdıramıyorum ve hiçbir şeye de sığınamıyorum.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Halk'ın Adamı Olamamak Üzerine...



Bir keresinde, hangi ders olduğunu unuttum - sıkıntıdan patlamak üzere teneffüs zilinin çalmasını beklerken sınıfın penceresinden dışarı boş gözlerle bakıyordum ki, O’nun ağır ve titrek adımlarla Serencebey Yokuşu’nu tırmandığını görünce elektrik çarpmış gibi ayılmış, erişilmez bir idol olarak gördüğüm kişinin o sakin yürüyüşüne büyülenmiş gibi kilitlenmiştim; yavaşça bizim okulun hemen karşısındaki MİT Bölge Müdürlüğü kapısına kadar yürüdü, koca demir kapı çabucak açıldı ve bir lise öğrencisinin fanatiği olduğu takımın üç sene ard arda şampiyonluk yaşadığı dönemde, ayrıca hem o dönemin öncesinde hem sonrasında başı dik, göğsü kabarık, gururla “Beşiktaşlıyım”  demesini sağlayan o zarif ve kibar adam kurumun bahçesine aynı sakin adımlarla girdi, arkasından bekletmeden kapandı demir kapı. Kendisinin MİT’te yönetici olduğunu o vakitler de biliyorduk, ama koskoca Beşiktaş Başkanının bir makam arabası ile değil, özel aracı ya da hiç yoksa bir taksi ile de değil, ayağa kuvvet yürüyerek o dik Serencebey Yokuşunu tek başına, yanında ne bir asistan, ne bir koruma ya da başka biri yok iken tırmanması nazarımda zaten kutsallık atfettiğim birine asla bağdaştıramadığım bir şeydi: Yakıştıramıyor değildim, ama kelimenin tam anlamıyla gerçek üstü biri olarak kafamda yer etmiş bir kişinin gerçek dışı gelen hareketiydi.

Kesinlikle eşi olmayan bir insandı O…

Tribünde “Ahmet Dursun Seba Gitsin” diye haykırıp O’nun gönlünü paramparça eden, âhını alan (şanlı?) Beşiktaş taraftarı Seba’nın hasletlerinden, centilmenliğinden ve nezaketinden bıkmıştı sanki. Tıpkı Fenerbahçe ya da Galatasaray başkanları gibi saygısız, kavgacı, hak-hukuk bilmeyen karakterdeki bir isim istiyorlardı kulübün başında.  [Şuna öyle çokbenziyor ki anlattığım durum…] Sağa sola bağıracak, ona buna bok atacak, muhatabını aşağılayacak, kötüleyecek, hor görecek bir kişiliği yoktu Seba’nın.  Beyefendiydi O.

Taraftar, “kendisi gibi” bir Başkan istiyordu, daha faziletlisini değil. Fazilet, katrana bulanmış kimseler için katlanılmaz bir şeydir. 

Şimdi gözyaşı döken, ah u vah eden kişilerin alçaklığı ve ikiyüzlülüğü hali pürmelalimizden başka bir şey göstermiyor. Bu millet böyle. 


Mekânı cennet olsun, Allah taksiratını affetsin.