Yeni
evimde, şehrin merkezine epeyce uzakta inşa edilmiş, cüsseli çıplak dağlara
bakan onlarca bloktan birinde, bir TOKİ binasının beşinci katında yer alan
lojman dairemde geçirdiğim ilk gecenin midesinde sindirilmeyi bekliyor gibiyim.
On yıla yakın hepi topu 55 metrekare tutan 1+1 odada yaşamış biri olarak, o
evimin neredeyse üç katı bir yüzölçümüne sahip 120 metrekare yüzölçümüne sahip üç
oda bir salonluk bu koca daire, artık yeni hayat alanım: Her ne kadar önceden
tanıdığım ve iyi niyetinden hiç şüphe etmediğim benden önceki lojman meskûnu
kendisi için tayininin çıktığı Ankara’da henüz bir ev bulamadığından bu evden
eşyalarını çıkaramayıp tek bir odayı bana ayırarak sarıp sarmaladığı
mobilyalarını salona ve iki odaya tıkıştırmış olsa da, burası artık benim. Bir
odayı boşaltabilmiş ancak, konuştuğumuz gibi 7-8 gün idare edebilmem için oraya
bir çekyat yerleştirmiş; ben de onu idare edeceğim böylece. Hiç sorun değil
benim için, hatta daha iyi bile oldu böylesi: Hayatımın dörtte birini
geçirdiğim parmak kadar evden sonra zenci şeyi boyutlarında bir daireye alışmak
için zamana ihtiyaç duyduğum kesin. En fenası, (eski) evimde hiç hissetmediğim bir
duygu kaplamış halde beni bu gece vakti; Erzurum’da bir misafir kimliğiyle
değil, artık kalıcı olduğum bilinciyle içimin daralmasından mıdır, yoksa
arkamdan annemlere bir dünya iş bırakmaktan ötürü aileme hiç kıyamadığım halde
onları türlü zahmetlere gark ettiğimden midir bilmiyorum; hem bütün bunları gün
boyu hissetmiştim zati, ama sanırım koca evde tam da şu an beni saran sonsuz
bir yalnızlık duygusu ile mücadele etmek zorunda kalacağım bir süre… “Evim” dediğim bu mekâna karşı kendimi ait
hissetmiyorum şu an, şimdi, bu ilk 24 saatte. Benim ama bana ait değil. Mesken,
ama meskûnu değilim. Kocaman, bense ufacık kalıyorum içinde. Belki de (eski)
evimden kitaplarım ve tablolarım gelmeden bu ev “ben”den bir parça olamayacak. Zaten
mobilya ve eşya namına da yanımda bir şey getirmediğimden, çıplak duvarlarla
karşı karşıya bakışıyoruz şu an, bir başkasının çekyatına oturmuş bu satırları yazarken.
![]() |
| Pencerelere ulaşamadığım için camlara yapıştırılmış gazete kağıtlarını da çıkartamadım haliyle. Şu an için yaşam alanım sol üst köşedeki pencerelerin olduğu oda. |
Sıkılmıyorum,
Judas çalıyor, Elimdeki kitapta Baudrillard harikalar yaratmakta, az evvel
(kendi) kettle’ımda ısıttığım suyla mis gibi çayımı içip ayçöreğimi yedim,
mutfak balkonuna (benim olmayan) bir sandalyeye çöreklenip ötelerde heyula misali
kapkaranlık duran dağlara bakarak üst üste sigaralar tüttürdüm; annemleri arayıp
benimle ilgili endişe ve tedirginlik yaşamamalarını, her şeyin gayet yolunda gittiğini
söyledim, evimin geniş mutfağını, güneş alan odalarını, koca banyosunu içleri
ferahlasın diye anlatıp durdum onlara.
Sadece
ev, benim için çok büyük. Ya da, ben bu ev için çok miniğim.
Bir
başka ihtimal, içim çok büyük ve hiçbir şey, mekan, insan dolduramıyor onu.
Sığmıyorum,
sığdıramıyorum ve hiçbir şeye de sığınamıyorum.

Balkon kapalı olmayaymış keşke, çıkıp iki hava alabilirdin en azından.
YanıtlaSilBalkonun pencereleri açılabiliyor ama?
YanıtlaSil