19 Ağustos 2014 Salı

Erzurum: Fragmandan Sonra Gerçek Hayat Üzerine...



Yeni evimde, şehrin merkezine epeyce uzakta inşa edilmiş, cüsseli çıplak dağlara bakan onlarca bloktan birinde, bir TOKİ binasının beşinci katında yer alan lojman dairemde geçirdiğim ilk gecenin midesinde sindirilmeyi bekliyor gibiyim. On yıla yakın hepi topu 55 metrekare tutan 1+1 odada yaşamış biri olarak, o evimin neredeyse üç katı bir yüzölçümüne sahip 120 metrekare yüzölçümüne sahip üç oda bir salonluk bu koca daire, artık yeni hayat alanım: Her ne kadar önceden tanıdığım ve iyi niyetinden hiç şüphe etmediğim benden önceki lojman meskûnu kendisi için tayininin çıktığı Ankara’da henüz bir ev bulamadığından bu evden eşyalarını çıkaramayıp tek bir odayı bana ayırarak sarıp sarmaladığı mobilyalarını salona ve iki odaya tıkıştırmış olsa da, burası artık benim. Bir odayı boşaltabilmiş ancak, konuştuğumuz gibi 7-8 gün idare edebilmem için oraya bir çekyat yerleştirmiş; ben de onu idare edeceğim böylece. Hiç sorun değil benim için, hatta daha iyi bile oldu böylesi: Hayatımın dörtte birini geçirdiğim parmak kadar evden sonra zenci şeyi boyutlarında bir daireye alışmak için zamana ihtiyaç duyduğum kesin. En fenası, (eski) evimde hiç hissetmediğim bir duygu kaplamış halde beni bu gece vakti; Erzurum’da bir misafir kimliğiyle değil, artık kalıcı olduğum bilinciyle içimin daralmasından mıdır, yoksa arkamdan annemlere bir dünya iş bırakmaktan ötürü aileme hiç kıyamadığım halde onları türlü zahmetlere gark ettiğimden midir bilmiyorum; hem bütün bunları gün boyu hissetmiştim zati, ama sanırım koca evde tam da şu an beni saran sonsuz bir yalnızlık duygusu ile mücadele etmek zorunda kalacağım bir süre…  “Evim” dediğim bu mekâna karşı kendimi ait hissetmiyorum şu an, şimdi, bu ilk 24 saatte. Benim ama bana ait değil. Mesken, ama meskûnu değilim. Kocaman, bense ufacık kalıyorum içinde. Belki de (eski) evimden kitaplarım ve tablolarım gelmeden bu ev “ben”den bir parça olamayacak. Zaten mobilya ve eşya namına da yanımda bir şey getirmediğimden, çıplak duvarlarla karşı karşıya bakışıyoruz şu an, bir başkasının çekyatına oturmuş bu satırları yazarken. 

Pencerelere ulaşamadığım için camlara yapıştırılmış gazete kağıtlarını da çıkartamadım haliyle. Şu an için yaşam alanım sol üst köşedeki pencerelerin olduğu oda.


Sıkılmıyorum, Judas çalıyor, Elimdeki kitapta Baudrillard  harikalar yaratmakta, az evvel (kendi) kettle’ımda ısıttığım suyla mis gibi çayımı içip ayçöreğimi yedim, mutfak balkonuna (benim olmayan) bir sandalyeye çöreklenip ötelerde heyula misali kapkaranlık duran dağlara bakarak üst üste sigaralar tüttürdüm; annemleri arayıp benimle ilgili endişe ve tedirginlik yaşamamalarını, her şeyin gayet yolunda gittiğini söyledim, evimin geniş mutfağını, güneş alan odalarını, koca banyosunu içleri ferahlasın diye anlatıp durdum onlara. 

Sadece ev, benim için çok büyük. Ya da, ben bu ev için çok miniğim.

Bir başka ihtimal, içim çok büyük ve hiçbir şey, mekan, insan dolduramıyor onu.

Sığmıyorum, sığdıramıyorum ve hiçbir şeye de sığınamıyorum.

2 yorum:

  1. Balkon kapalı olmayaymış keşke, çıkıp iki hava alabilirdin en azından.

    YanıtlaSil
  2. Balkonun pencereleri açılabiliyor ama?

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!