29 Aralık 2014 Pazartesi

Zehir ve Doz Üzerine... (Sekizinci ve Son Bölüm.)




Zehir ve Doz Üzerine... (Yedinci Bölüm.)





Şimdiki zamana geldik nihayet.

Erzurum’a geldikten sonra O’nsuzluğun (yalnızlığın değil, O’nsuzluğun… Bunu sürekli vurgulamak zorunda hissediyorum kendimi. Birbirimize en yakın olduğumuz dönemde bile iki üç gün sonra şişmeye başlıyordum çünkü, yalnız kalmak için. Devam edeyim, O’nsuzluğun) yarattığı boşluğu daha can yakıcı şekilde duyumsadığımı ve içine battığım travmatik çukuru ancak bu şekilde teşhis edebildiğimi düşünüyor olabilirsiniz. ‘Erzurum’a gitti, kafasına dank etti.’ Haksızlık içermez bu kanaat, ama tam olarak durumu ifade edebilmekten de uzak sanırım: Geçen sene eylül ayında yaşanan kopuşumuzun ardından sözünü ettiğim sürecin üzerimde yoksunluk krizi aşamasına gelmesi sanırım mayıs ayını buldu, Erzurum’a ağustos sonunda taşındığım düşünülürse yaz boyunca bu sızı zaten en derinlerimde, en yakıcı şekilde hissediliyordu, ne var ki İstanbul’da kendimi bir şekilde oyalayabilmem mümkündü. Ailemle hiç olmadığı kadar sık görüşmek ve sanki teselliyi, teskini onlarda aramak nev’inden (benim için) sıra dışı yöntemlere başvurmaktı yaptığım, bir başıma kaldığımda sorgulamalardan, nefis muhasebesinden başımı kaldıramıyordum yoksa. Erzurum’a geldikten sonra bu kaçış yolum da kapandı. Koca evimde sessizce oturup saatlerce geçmişte yaşananlar üzerine kafa patlatmak ne korkunç… Dolayısıyla ifade edeceğim şu ki, daha az ya da daha çok değil ama başka türden canım yanıyor burada. Şimdi bile, İstanbul’a izne gittiğimde hissettiğim mutsuzluk ile Erzurum’da duyumsadığım huzursuzluk farklı dalga boylarında; sanki biri diş ağrısı, diğeri böbrek sancısı gibi. Sonuçta her iki durum da çekilecek gibi değil.

‘İçim şişti, yetmedi mi bu kadar arabesk yaptığın, hem eyleme geçmeyi neden düşünmüyor, denemiyorsun? Üşüyen insan kaban giyer, karnı acıkan yemek yer, kakası gelen tuvalete gider. Sen derdinin ve ihtiyacının ne olduğunu biliyorsun madem, eh, böyle uzuuun uzadıya detaylı da teşhis etmişsin, e o zaman bir şeyler yapman gerekmez mi? Kırk yaşını geçmiş adamsın, melankoli bir noktadan sonra sefillik ve beceriksizliğin dışarı vurumu olmuyor mu sence de?” diyecek olan var mı?

Bu yönde düşünceler zihnimde canlandığı an gulyabani engeller de eş zamanlı olarak vücut buluyor önümde. Öncelikle Ex çok gururlu biri, böyle bir geri dönüşü kabul edebilecek bir yapısı yok, ayrıca dehşetli bir yıkım yaşadı ayrılığımızda. Uğradığı hayal kırıklığının tasviri mümkün değil. Hayati tehdit taşıması bir yana, psikolojik açıdan O’na en ağır gelecek, yaşamını kaybetme riskiyle, bunun yanı sıra yaşama isteğini tümden yitireceği türden bir operasyon geçirmesinin hemen öncesinde koptuk biz, yani hem manevi hem de maddi anlamda en çok yanında bulunmam gereken bir anda, bile- isteye- üzüle terk ettim O’nu. Ölüm anında yanında olmasını dilediği adam, bir kolunun kesilmesini tercih edeceği türden önemli bir ameliyatın evvelinde veda etti O’na. Ameliyatta kaybettikleri de cabası.

Bu sözünü ettiğim, O’na bakan yönü.  Bir de bana bakan yönü var ki, elbette benim için daha öncelikli.

Benim nazarımda ayrılmamızı zorunlu kılan ‘sorunlar’ın hepsi olduğu yerde duruyor. Bu sorunları burada açamıyorum; anlatmıyor olmamın nedeni meseleye gizem katmak değil. Anlatmam doğru olmaz ve O’nun (ve Biz’im) mahremine girer, hepsi bu. Gel görelim varlıkları ve ağırlıkları değişmedi, hafiflemedi, kaybolmadı, eksilmedi. Hatta daha da kök salmıştır diye tahmin yürütebilirim. Beni kaçıran, en yakın dostumdan, eşimden, sırdaşımdan, yoldaşımdan, ruhumun hava ve su gibi ihtiyaç duyduğu kadından koparacak kadar aşılmaz ve çözülmez bu sorunlar değil miydi zaten ayrılığımızın nedeni? Bunları budalaca bir duygu ile (budalaca bir duygu yazdım di mi? Böyle diyerek bir budala olduğumu da itiraf ettim şu an. Mesele duygu değil ki, ihtiyaç. Nazım’ın şiirinde geçer ya, ‘Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi/ Geceleyin ateşler içinde uyanarak/ Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi’ der hani, öyle işte, ben olmam ve ben kalabilmem için ihtiyacım var O’na, ölüp boktan bir adama dönüşmemek için.) yok sayıp tekrar geri dönme ve af dileme teşebbüsü aslında aynı girdaba balıklama atlamaktan farklı olmaz. Kotaramıyorum, kontrol edemiyorum ve düzeltemiyorum o sorunları, yıllarca sürüklenip durmaktan mecalim kalmadı diye ayrıldık zaten. Daha önce becerebilsem, bunlar yaşanmazdı ki… Yapamadığım için bitti. Şimdi yapabilecek olmamın ne işareti, ne ümidi, ne cesareti ne de güveni var.

Ne berbat bir paradoks değil mi?

Bu noktada Ex, işleri daha da karmaşık bir hale getiriyor. Ayrılmamızın ardından (nasıl ben yaşadıklarımızı/birlikteliğimizi unutup geride bırakamadıysam) ardı ardına geçirdiği depremlere rağmen hayatına kimseyi almadı, birinin desteğine en çok gereksinim duyacağı türden travmalar silsilesiyle karşı karşıya kalmasına rağmen kimseyle beraber olmadı. Sanki kutsal bir dulun kendisini manastıra kapatmasına benzer şekilde geri durdu herkesten. Gırtlağına kadar bana öfke duyduğunu biliyorum, ama kırılgan bir kadının güçlü sevgisi, üstelik karakteri öylesine yüksek bir kadının sevgisinden bahsediyorum burada, şiddetli fırtınalara maruz kalıyor olsa dahi aşk zeminine sıkı sıkıya basmaya devam ediyor. Bu yaşa geldim, bir kadının sevgisinden daha ürpertici bir duygu ile karşılaşmadım dersem mübalağa ediyor sayılmam sanırım. Kendimi biliyorum, benim O’na ihtiyacım tümüyle bencillikten ileri gelmekte, bencilce özlüyorum O’nu. Ex ise öyle değil. Bir süre evvel ortak arkadaşlarımızdan işitmiştim biriyle yakınlaştığını, buna değinmiştim daha evvel. Başladığı gibi bitmesi de bir olmuş öğrendiğim kadarıyla, yapamamış. Benim post-Ex denemelerim gibi. Aksi türlü benim açımdan daha mı kolay olurdu, bir sevgilisi olsa, hatta evlense filan? Gerçekten bilmiyorum.

İçimdeki zehrin tek bir panzehiri var, o da Ex. Fakat bu panzehirin dozu ruhumda bambaşka arızalar yaratmakta ve ben, kapana kısılmış Virgilius, çaresizlik içinde bir o yana, bir bu yana savrulduğum çatışma halinden kurtulamıyorum bir türlü.

Daha ne yazabilirim ki…

27 Aralık 2014 Cumartesi

Zehir ve Doz Üzerine... (Altıncı Bölüm.)




Düzeltme:
Kendime karşı bu kadar gaddar davranmamalıyım. Ben O’nu çok seviyordum. Hem de ne kadar çok! Fakat mutluluğu arayıp bulmuşken kördüğüm olan problemlerle karşılaşmayı kabullenemedim bir türlü, O’na ve çözümsüz sorunlara yükledim kabahati, kaçmaya vicdanî ve mantıkî bir zemin (bahane de denilebilir.) hazırladım böylece. Stendhal bir yerlerde erkeklerin korkusunun korktukları şeyde değil, kendi içlerinde olduğunu söyler. Yetersizliğim ve başarısızlığım kendime olan saygımı sarsmaya başlayınca, yıkılacakmışım gibi hissettim ve kaçtım. Severek!
*** *** ***

Devam edeyim şimdi…

Susan Sontag bir röportajında ‘yazmaya başladığım zaman, sürekli kendi kendimi tekrarlayacağımı bilmiyordum’ diye söylendikten sonra bir de bu çok hoş bir şeymiş gibi ekler. Ben hiç hoşnut değilim açıkçası kendimi yineleyip durmaktan, tek yaptığım bu olsa da. Artık çok uzatmayacağım bu seriyi. Sırdaşımı, dert ortağımı, dostumu, hayran olduğum kişiyi, sevdiğim kadını, kalbimin yarısını, güneşimi, atom çekirdeğimi, Kierkegaard’ın sözünü ettiği evimi terk eder etmek duyduğum huzur ve rahatlama kısa süre sonra (üç dört ay filan) boşluğa dönüştü… Derin bir boşluk hissi. Çok şey var ki yerini bir başkasıyla, benzeriyle ikame edebilirsiniz, ‘ekmek yoksa pasta yesinler’ diyen teyze gibi, Michael Jordan yoksa Kobe Bryant, sigara yoksa puro, film yoksa dizi, nutella yoksa çokokrem, araba yoksa metrobüs, yatak yoksa çekyat, iphone yoksa Nokia, kombi yoksa şofben, tavuk yoksa hindi, teras yoksa balkon… bir nebze yerini tutabilir öncekinin. İdare edersiniz öyle ya da böyle. Ama belirli bir insanın, üstelik ruh eşinizin, hayat yoldaşı olarak gördüğünüz kişinin yoksunluğunu hiçbir şey dolduramaz. Dolduramıyor.

Şimdi bu noktada okuyucu ‘seviyorsan git konuş bence’ ya da türevi niteliğinde bir cümle mırıldanıyorsa ağzını yırtarım. Akıl istemediğimi ta en başta yazmıştım.

“Birini bulurum” diye bir an bile düşünmedim. Aklımın ucundan dahi geçmedi. Ne aradım öyle bir replikayı, ne de var olduğuna inandım. Uçurum haline geleceğini ön gördüğüm bu boşlukla yaşayabileceğimi tasavvur ediyordum sadece, yalnızlık en sevdiğim, en mutlu olduğum durumdu madem; Ex’in yokluğu beni sallasa da ters yüz edemezdi kanaati kesindi içimde. Derdim yoktu, tasam yoktu, bu bana yeterdi diye düşünüyordum.

Kendisini Sisyphos’luktan Icarus olmaya terfi etmiş gibi gören ben, tüy gibi uçmaya başlayıp ardından kanatlarını eridikten sonra kurşun misali içimdeki derin boşluğa düşmeye başladım. Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Ex’ten, yani Evimden ayrılmamın nedeni olan tahammülsüzlük, şimdi bu halime katlanamamakla kendini gösteriyordu. Düzenimi bozmuş, doğal ortamından kopup yabancısı olduğum bir hayatın içine düşmüştüm. Yalnızlık değil bu sözünü ettiğim, O’nsuzluk. Yalnızlık tutkum, O’na olan ihtiyacımı, kemoterapimin yerini dolduramıyordu me yazık ki. At beni sırtından yere fırlatmıştı artık. Kayıtsız, sakin davranmak için elimden geleni yaptım. En yakın dostunu arayan ruhuma, eşinin yanında olup birlikte çarpmak isteyen kalbime, başkasıyla yapamayacağını ve bu hali sürdüremeyeceğini anlatan aklıma sürekli sakin ve sabırlı olmalarını söyledim. Kendimi oyaladım, uyuşturmaya çalıştım ama karşıma Birinci Alper çıktı. Tekrar o adama mı dönüşecektim? Bunu kabul edebilir miydim? Bunu kendime yedirebilir miydim? Ekmek bulamıyorsam bok yemeyi? Bu mümkün değildi. Her şeyden ve herkesten fazla sevdiğim Ben’e bunu yapmadım tabi. Gaddarım, şiddet uyguluyorum çoğu zaman Ben’liğime ama katil değilim sonuçta. Seneler evvel yaralı halde kendisine sığındığım Ex’ten ayrılıp tekrar kendimi öldüresiye o hayata sokmayı düşünmedim hiç. Ne var ki uyuşmadığımdan bu ıstırap tahammül edilmez hale gelmeye başladı bir süre sonra, sanırım ayrılığın altıncı, yedinci ayında filan Icarus (denize de değil) uçurumun dibine, betona çakıldı.  

Bu noktada;
Geçmişte yaşadığımız ve benim tahammül edemeyip kaçtığım, karşı karşıya iken eziyeti dayanılmaz hale gelen sorunların değişmez varlıkları ve Albay Kurtz’un “Horror! Horror!” diye söylenişi,
Ex’in yokluğuna katlanamama ve sürekli O’nun üzerimdeki olumlu etkisini düşünme durumumun, Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen “Yüz binlerce ad söylese de maksadı, dileği hep Yusuf’tu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok olursa onunla doyar, onun kadehinden sarhoş olurdu.” sözlerine benzerliği,
Çok trajik bir halde iç içe geçmeye başladı. Hangisi kanserdi, hangisi kemoterapi, hangisi beni yok ederken hangisi tüketiyordu, bunlar yer değiştirip duran ve artık içinden çıkamadığım bir kısırdöngüye evrildi.

Dokunaklı iç çekişlerle ne kadar zavallı bir adam olduğunu anlatmaya çalışan, bunun için muhatabını ikna etmeye gayret eden biri gibi görülmek istemiyorum.

26 Aralık 2014 Cuma

Zehir ve Doz Üzerine... (Beşinci Bölüm)





Lisan ne berbat bir meret… Buraya kadar yazdıklarımı tekrar okudum ve gördüm ki anlatmaya çalıştıklarımdan bambaşka şeyler ima ediyor gibiyim. Kafamda hissettiklerime dair bir takım ifadeler şimşek hızıyla akıyor, o hisleri kelimelere dökerken doğru sözcük ve kalıpları tam olarak bulamıyorum, telaşla yazabildiklerim de farklı yerlere gitmekte; sanki buruk bir aşk hikâyesini mırıldanmaktaymışım gibi.. Hâlbuki doğruca kendime dair gözlemlerimi geveliyorum burada, (ex ile yaşanmış Biz’i değil) Ben’i anlatma çabasındayım. Beceremiyorum ama devam etmem lazım.

Ayrılığımız ve hemen sonrasındaki süreçte ben nasıl altında ezildiğim bir yükten kurtulma hissiyle rahatladıysam, bu durumun Ex üzerindeki etkisi de tam ters yönde oldu. Sorunların elbette O da farkındaydı, ama bana kıyasla daha romantik ve ümit dolu bir karakteri olduğundan üstesinden gelebileceğimize dair umudunu bir şekilde muhafaza ediyordu içinde. Kopuşumuz benim hafiflemem, O’nun yıkımıyla sonuçlandı. Üstelik öyle yanlış bir zamanlamaydı ki, o sıralar emareleri bilinen ciddi bir sağlık sorunu kısa süre sonra buldozer misal üzerinden geçti Ex’in. Batan yolcu gemisinden atladığı filikayla kurtulan adamın yaşamını devam ettirmek adına duyduğu coşku ve heyecan anında, bakışlarını gemiye çevirip sulara gömülen gemide bıraktığı sevdiği kişi boğulmasın diye dua etmesi gibi, riyakârane bir samimiyetle üzüntü duydum O’nun için. Sevsem, gerçekten sevsem yanında olmam gerekmez miydi? Evet, sanırım. Ne var ki O’ndan daha çok sevdiğim bir varlık söz konusuydu, kendi can derdine düşmüş: Kendimi O’nu sevdiğimden daha çok seviyordum. O’nunla birlikte boğulmak… Aldous Huxley ‘Birbirini gerçekten seven iki insanın arzusu birlikte yaşamak değil, birlikte ölmektir.’ der.  Belki de olması gerektiği gibi sevmiyordum, ya da Huxley yanılıyordu ve bu sözünü ettiği şey romantik bir zırvadan ibaretti, bilmiyorum. Ben kaçtım. O’nun için gerçekten üzüldüğümü yineliyorum, ama bu galiba Ex’in çektiği acılardan dolayı utanma hissinden kaynaklanmaktaydı. O’nun canı yandığı için benim canım yanıyordu, yoksa nesnel bakılırsa canımın yandığı söylenemezdi – seviyordum ama kendimden sonra. Biraz daha acımasız olursam, sanırım O’nunla beraberken de nazarımda Ben hep Biz’den önde geldi diyebilirim. Biz’in sorunları Ben’i uzaklaştırdı, kaçırdı. Çok sonraları muhakeme edebildim ki, bana ikinci Alper yazısını yazdıran, O’na karşı hissettiklerimden ziyade O’nun bana olan sevgisi ve yaklaşımına dair O’nda gözlemlediklerimden kaynaklanıyordu. Ampirik bir deney gibi: O yaşıyordu, ben de gözlem ve irdeleme ile öğreniyordum. O ne yaşadığını bilemeyecek kadar doğaldı, çünkü nutella kendi tadını bilmez. Ben gözlemlediğime bayılıyor, büyük saygı duyuyor ve takdir ediyordum, ama içselleştirmekten acizdim, bir öküze Beethoven dinletilmesi gibi bir şey sonuçta. Kendime haksızlık yaptığım ya da merhametsiz davrandığım düşünülmesin. Ay ve Güneş arasındaki ilişki gibiydi yaşadığımız, güneşten geleni yansıtıyordum ben, parlaklığımın kaynağı O’ydu. Sevebileceğim kadar seviyordum ben.

Önümde yeni bir sayfa açıldı böylece. Tekrar yalnızdım. Sıkboğaz ediliyor da değildim önceden, aksine yalnızlığına düşkün bir adamın bu tutkusuna büyük saygı gösteren biriydi Ex, lakin bu bile, yani yalnızlık ihtiyacımı birinin hoş görüsüne sığınıp gidermek dahi beni bunaltıyordu, minnet duymak zorundalığı. Artık bu da yok hükmüne ermişti.

Tahammül etmemi gerektirecek ne Ex, ne sorun, hiçbir şey kalmamıştı. Yaşadığı travmaya, sağlık sorunları nedeniyle içine düştüğü kötü durumlara üzülerek, evrene O’nun için olumlu mesajlar gönderdim, üzüntümü ve dileklerimi dualarımla pekiştirdim ve nihayetinde O’nun da bir filika bulmasını içtenlikle dileyerek yoluma gittim. Yol neresiydi? Ne umuyordum? Ne bekliyordum? Neydi istediğim? Bu soruların cevabı gerçekten yok. Başka birisi/birileri yüzünden kendisini terk ettiğimi düşündüğünü işittim; bu beni hayrete düşürmüştü duyduğumda. O’ndan daha iyisini, benim için uygununu bulamazdım ki. Gidip anonim bir iri göğüs havuzuna dalacak da değildim.

Gına getirecek kadar tekrar ettiğimi biliyorum, olsun, bir daha: Tek bir neden vardı, O’na dayanamıyordum artık. Sonrasında hissedeceklerim asla o ıstırap veren düğümlenmişlik kadar kötü olamazdı diye düşünüyordum, bundan kesinlikle emindim.



24 Aralık 2014 Çarşamba

Zehir ve Doz Üzerine... (Dördüncü Bölüm.)



O zamana dek bir kadına karşı dile getirebildiği en romantik cümle ‘senin yanında uyanmak istiyorum’ olan bir adamın, bu defa karşısındaki kişiden ‘ölüm anım geldiğinde yanımda olmasını istediğim tek insan sensin’ cümlesini elektrik çarpmışçasına işittiği bir beraberlikti bu. Genel bir bakışla duygusal dünyası bir inşaat işçisinin harç karıştırırken hissettiklerine denk sayılabilecek ben, aslında o kadar da öküz olmadığımın farkına vardım O’nunla, yani elbette ki öküzdüm ama önceden sandığım kadar da değilmişim. Ya da O inceltti, rafine etti.

Buraları geçelim.

Sorunsuz ilişki olmaz. Çözümsüz sorun olur mu? Elbette. Sorunu çözemezseniz sorun çözülmemiş olur. ‘Bundan sonrası, bundan dolayı öyle oldu.’ denilebilecek bu durumu anlatıyorum, sorunların çözülememesi ve ötelediğimiz o sorunlarla beraber yaşamaya devam etmemiz yıpratmaya başladı ilişkiyi. Pattadanak olmadı, birden bire gelişmedi olaylar: Beş koca yıl süren beraberliğimizde yavaş yavaş büyüdü, köklendi. Bir duygu terazisi yok elimizde, o açıdan O’nun bana bağlılığına kıyasla ben daha mı az seviyordum O’nu, bilemiyorum. Tek diyebileceğim (burada değinemeyeceğim) sorunların beni gün geçtikçe daha fazla rahatsız etmesi, bunaltması, uzaklaşma isteğinin içimde doğmasına neden olmasıydı. Bir yandan ‘evim’ olarak gördüğüm kadına sonsuz bir bağlılık duyarken, öte yandan o evdeki türlü problemler yüzünden eve sırtını dönüp gitme arzunun filizlenmesi. Kierkegaard’ın bahsettiği mesele ne kadar benziyor değil mi? O’nunla iken kendisine kulak vermeyip dediklerini duymazdan gelmeye çalıştığım içimdeki huzursuz hayvanın sesi daha yüksek çıkmaya başladı zamanla. Eski Yunan’da, tartışan kişilerden biri münazarayı kaybedeceğini anlayınca elleriyle kulaklarını kapatırmış, ‘ seni duymuyorum’ anlamında. Benim böyle bir şansım da yoktu. Ben nasıl ilişkideki türlü soruların zamanla dayanılmaz hale geldiğini görüyorduysam, içimdeki de olan bitene tahammül etmemin mümkün olmadığına dair geri vokal yapıyordu bana.

Biraz açmam lazım.

Sorunlar… Genelleme yapıp yüzeysel bir bakışla ifade edecek olursam kadınlar sıkıntıları konuşup bir nebze rahatlar, bu şekilde bir süre öteleyebilirler o problemlerin yarattığı rahatsızlıkları. Erkekler ise (hele bir kadından, hele hele sevdiği kadından geliyorsa) problemi çözmek zorunda hisseder kendisini. Çözememek başarısızlıktır, başarısızlık da yetersizlik. Buradan belki Freud’a, belki gına getirmiş seksizm eleştirisine ekmek çıkar, bilemiyorum. Sorunları çözememek, bundan kaynaklanan yetersizlik ve başarısızlık hissi büyüyen bir yara gibi sardı beni. Hayatın amacı mutlu olmak, sevilen kişiyle bu mutluluğu paylaşmak da en güzel iletişim şekli.  Yaşadığım engin mutluluk yerini mutsuzluğa bırakmaya başladı zamanla, tedricî oldu, demirin ağır ağır oksitlenmesi gibi. Hala çok seviyordum ama o kasvetten sıyrılmak mümkün değildi, tahammül edilemez hale geldi bir süre sonra. Önce paylaşımlarımı, sonra iletişimi azalttım, muhatabım Virgilius’taki değişimi huzursuzluğun ilk nüveleri oluşmaya başladığında hemen anlayabilecek duyarlılıkla ve zekâ seviyesinde olduğundan rol de yapamadım, ‘miş gibi’ de davranmama gerek kalmadı. Sorunları da çözemediğimizden uzaklaşma önü alınamaz hale geldi. Yineliyorum, O’na karşı hissettiğim sevgide, tutkuda, saygıda ve şefkatte hiçbir eksilme söz konusu değildi; eskimemiştik, bıkmamıştık, ama artık yapamıyordum. Sorunlar… Bu sorunların bir kısmı O’na dair gözlemlerimden, ama daha büyük bir bölümü de benden kaynaklanan türdendi, diğer bir değişle Ex’i itham etmem doğru olmaz. Haksızlık ederim yoksa.

Toparlayayım. Bir an geldi ki, O’na tahammül edememeye başladım, kendime tahammül edememeye başladım, biz’e tahammül edememeye başladım. İnsan doğumundan ölümüne kadar bir kişiyi arar, neyi, kimi aradığını bilmese de. Kimisi talihsizdir, hiç karşılaşmaz. Kimisi karşılaşır, farkına varmaz. Ve ben, o kişiyi bulmuşken, değerini ve benim için önemini inkâr edemezken bir yandan da aynı kişiye katlanamama noktasına vardım. Nefes alamıyordum artık yanında, görüşmemek için kırk dereden su getiriyordum. Ve bir yandan da seviyordum çok, bu ne saçma bir çelişki!

Hak vaki oldu. Ölüm fermanımızı okurken, hayatım boyunca kimseyle böyle olamayacağımı, kimseyi böyle sevemeyeceğimi ve kimsenin beni O’nun gibi sevemeyeceğini biliyordum. Bile isteye yapılan bir yanlış gibiydi olan biten. Ne var ki yaşayamıyordum artık ve çaresizdim.

Tutarsız gelecek belki ama ayrılmamızın ardından üzerimden inen yükü, duyumsadığım hafifleme ve rahatlama hissini anlatamam. Dertlerimi atmıştım, sıkıntılarımdan kurtulmuştum ve evet, O’nu hala her şeyden çok, böbreğimi ya da gözümü istese bir lahza düşünmeden verecek kadar seviyor olsam da içimi kaplayan derin mutsuzluktan sıyrılmıştım. O’nun ve O’nunlayken aşamadığımız sorunların yarattığı derin sorunlar uçup gitmişti. Benden kaynaklanan problemler de ben artık hayatında olmadığım için yok hükmündeydi. Allah yolunu açık etsindi. Allah güzel insanlarla tanıştırsındı.

Ne var ki, kanser hastasının tedavi sürecinde aldığı kemoterapinin hastalıkla mücadele ederken vücutta bambaşka hasarlar yaratmasına benzer, o hasarlar nedeniyle kemoterapiyi bırakan bir kanser hastası gibiydim ve tedavi kesintiye uğradığı için aslında içimdeki kanser tekrar canlandı bu ayrılıkla.

İçimdeki zehir hep oradaydı. Ayrılmamızda da etken madde.

23 Aralık 2014 Salı

Zehir ve Doz Üzerine... (Üçüncü Bölüm.)


İkinci bölümün son cümlesini oraya iliştirmemin yegâne sebebi kendime bu seriyi devam ettirme yönünde baskı yapmaktı. Benden beklenen uzun bir metin yerine parçalar halinde yazmam da aynı nedenden kaynaklanıyor, aksi takdirde yarıda kesip delete tuşuna basma olasılığım yükselirdi, uçup giderdi satırlar. Gel görelim yazmazsam içimi dökemem, kanamazsa hacamat olmaz, sıçmazsam bağırsaklarım temizlenmez. Bu boklar atılmalı vücuttan.

Bıkmış adamın evini terk edip gitme hikâyesinden ve elektronun doğal rolüne isyan edip evreni alt üst etmesinden bahsediyordum. Kendime/öz benliğime şiddet uygulamadan ve mazoşistlik yapmadan nasıl bağlayacağıma emin değilim bu misalleri. Özele de giremem ki.

Arkadaşlarımın çocuklarını bırakın kardeşimin oğlunun bile liseye gittiği yaşa geldim, hayatımdan sayısını bilmediğim kadar çok kadın geçti bu zamana kadar; kendi halinde depresif bir womanizer olarak duygusuz, kaygısız, kimi sorunlu kimi yasak ilişkilerle oyalanıp durdum senelerce. Eğlenceli birer uyuşturucu nev’inden yaklaşıyordum kadın-erkek ilişkisine. Övülmek, pohpohlanmak, hayranlık uyandırmak en keyif aldığım şeydi ve yüzeysel bakıldığında bir varyeteyi andıran eğlenceli bir hayattı benimkisi. Ruhumda açılan yaraları görsem de arkamı dönüp yaşamaya devam ettim böyle yıllar boyu. İçim acıyordu belki ama haz –sadece tensel haz değil- en belirgin arayışımdı, bulmakta da zorlanmıyordum. Aslında bu konuda yazacaklarım çok uzun, nasıl berbat bir hayata kendimi adapte ettiğimi ve yaşadıklarımın etkisini yüzüm kızarmadan detaylandıracaktım şimdi ama zaten duyumsadığım ıstırap hazza üstün gelmeye başladıkça uyandığımı, o hayatın bana nelere mal olduğunu, neler yitirdiğimi, o sefih yıllar boyunca neleri kaybettiğimi bu blogta daha önce yazmıştım, üstelik tam da uyanış diye tabir ettiğim dönemlerde gevelemişim bunları. İlk olarak şurada değinmişim, üstelik tüm çıplaklığıyla. O kadar yalın yazabilmem de ilginç. Ardından, birkaç ay geçmiş ve daha ümitsiz, daha karamsar, daha korkutucu bir psikolojideyken bu defa şunu yazmışım. İkincisini nasıl yazdığımı hatırlıyorum; arkadaşım telefonda “oolum Issız Adam’ı izle, filmin konusu biziz lan” demişti de ben de mal gibi sözüne uymuş, filmin yarısında dişlerim kenetli, gözlerim öfkeden dolu halde kaçarak terk etmiştim salonu. Eve gelip bilgisayar karşısına oturmuş, yanıma aldığım bir şişe votkayla saatlerce yazmıştım o ilk Alper’i. Alper, filmdeki erkek karakterin ismiydi, kendi kendimi Alper üzerinden sorguladığım bir diyalog şeklindeki lime lime kişisel otopsiydi o yazı. Kasvetli, mutsuz, karmaşık, acısı dinmeyen berbat bir riyakârın itiraflarıydı onlar. O hayattan kurtulacak gücüm de yoktu, sürdürecek mecalim de. Madde bağımlısı olup o illetten sıyrılması gerektiğini idrak eden ama nasıl yapacağına dair hiçbir şey bilmeyen bir adam misali, pusulasız okyanusun ortasında kara parçası arıyor gibiydim. Daha fazla uzatmaya gerek yok, dedim ya, yukarıda değindiğim iki postta yazmıştım zaten durumumu, çaresizliğimi, rahatsızlığımı, utancımı.

Derken, çamurda debelenen, çıkmaya çalıştıkça üzeri kirlenen, kirli elleri ile de üstünü başını temizlemeye çalışan o adamın karşısına ex-Hatun (bundan sonra ex olarak bahsedeceğim kendisinden) çıktı bir gün. Başlangıçta adamın nazarında herhangi bir farkı yoktu ötekilerden: Takılacak, zaman geçirecek, etkileyecek, sıkılacak ve sonra hoşça kal diyecek ya da yedekleyerek zor zamanlarda kullanmak üzere bir köşede bekletecekti hep yaptığı gibi.

Öyle olmadı.

James Joyce bir yerde “Her yaşam, sayısız günde gizlidir. Gün üstüne gün geçer. Kendi içimizden geçip giderken hırsızlarla, hayaletlerle, devlerle, yaşlı adamlarla, genç olanlarla, evli kadınlar ve dullarla, aşka düşmüş kardeşlerimizle karşılaşır; ancak bu karşılaşmaların her birinde kendimizle tanışırız. der.  Benim kendimle tanışmam umulmadık, hayal edemeyeceğim bir şekilde oldu; Ex ile beraber olmaya başladıkça neyle karşı karşıya olduğumun ayırdığına ansızın vardığım: Kafama düşmüş bir kuyruklu yıldız gibi ancak ilahi bir müdahale olarak kabul edilebilecek, tanrı tarafından olağanüstü yetkilerle donatılıp karşıma çıkartılmış bir periden farksız bir karaktere sahipti. Bu yazıları Ex’in meth-ü senasına ya da O’nun için hazırlanan bir mersiyeye dönüştürmek istemiyorum, kısaca harika bir insandı ve O’nun karşısında, yanında, uzağında, sanki bir peygamberin gösterdiği mucizeye şahit olup da imana gelen kâfir misali çirkin hayatıma devam edebilmem mümkün değildi. Zaten o çamurdan kurtulmak istemiyor muydum? Dönüşmeyi ve düzgün biri olmayı ne kadar becerebildiğimi ben değerlendiremem, ama şunu biliyorum ki o hastalıklı hayatı elimden geldiğince terk etmeye gayret ettim. Kirli yüklerimden kurtuldukça daha hafif, daha rahat bir insana dönüştüm, özetle iyi biri olmaya yakınlaştım, eski hayatımla kıyas götürmeyecek şekilde. Melvin’den alıntılayacak olursam, ‘She made me want to be a better man.’ Yaralarımı tedavi etti, büyüdüm O’nunla, olgunlaştım düpedüz. “Başka bir hayat mümkün” diye bir söz vardır ya hani, ben mümkün ama olası değil şeklinde gördüğüm o başka dünyayı Ex ile olan beraberliğimde bizzat yaşadığımı idrak ettim. Sevgiyi, aşkı yeniden tanımladım zihnimde, bildiğimi sandığım her şeyin yanlış olduğunu da anladım. Ani bir metamorfozdu yaşadığım, öyle ki sadece iki ay sonra Alper, bu defa bambaşka konuşmaya başlamıştı. Alper adam olmuştu ya.

Uzatmayayım. Ex iyi bir insandı ve o güne kadar kalbimi, ruhumu, gizlerimi açtığım, sınırsız güvendiğim ilk kişiydi hayatımda. O’nun için ne ifade ettiğimi bilmiyorum, bana ayılıyordu, bayılıyordu demek saçma olur. Doğru zamanda karşılaşmış iki insandık sanırım.



Ana konudan saptığımı sanmayın.  Bu bir pembe roman değil.