23 Aralık 2014 Salı

Zehir ve Doz Üzerine... (Üçüncü Bölüm.)


İkinci bölümün son cümlesini oraya iliştirmemin yegâne sebebi kendime bu seriyi devam ettirme yönünde baskı yapmaktı. Benden beklenen uzun bir metin yerine parçalar halinde yazmam da aynı nedenden kaynaklanıyor, aksi takdirde yarıda kesip delete tuşuna basma olasılığım yükselirdi, uçup giderdi satırlar. Gel görelim yazmazsam içimi dökemem, kanamazsa hacamat olmaz, sıçmazsam bağırsaklarım temizlenmez. Bu boklar atılmalı vücuttan.

Bıkmış adamın evini terk edip gitme hikâyesinden ve elektronun doğal rolüne isyan edip evreni alt üst etmesinden bahsediyordum. Kendime/öz benliğime şiddet uygulamadan ve mazoşistlik yapmadan nasıl bağlayacağıma emin değilim bu misalleri. Özele de giremem ki.

Arkadaşlarımın çocuklarını bırakın kardeşimin oğlunun bile liseye gittiği yaşa geldim, hayatımdan sayısını bilmediğim kadar çok kadın geçti bu zamana kadar; kendi halinde depresif bir womanizer olarak duygusuz, kaygısız, kimi sorunlu kimi yasak ilişkilerle oyalanıp durdum senelerce. Eğlenceli birer uyuşturucu nev’inden yaklaşıyordum kadın-erkek ilişkisine. Övülmek, pohpohlanmak, hayranlık uyandırmak en keyif aldığım şeydi ve yüzeysel bakıldığında bir varyeteyi andıran eğlenceli bir hayattı benimkisi. Ruhumda açılan yaraları görsem de arkamı dönüp yaşamaya devam ettim böyle yıllar boyu. İçim acıyordu belki ama haz –sadece tensel haz değil- en belirgin arayışımdı, bulmakta da zorlanmıyordum. Aslında bu konuda yazacaklarım çok uzun, nasıl berbat bir hayata kendimi adapte ettiğimi ve yaşadıklarımın etkisini yüzüm kızarmadan detaylandıracaktım şimdi ama zaten duyumsadığım ıstırap hazza üstün gelmeye başladıkça uyandığımı, o hayatın bana nelere mal olduğunu, neler yitirdiğimi, o sefih yıllar boyunca neleri kaybettiğimi bu blogta daha önce yazmıştım, üstelik tam da uyanış diye tabir ettiğim dönemlerde gevelemişim bunları. İlk olarak şurada değinmişim, üstelik tüm çıplaklığıyla. O kadar yalın yazabilmem de ilginç. Ardından, birkaç ay geçmiş ve daha ümitsiz, daha karamsar, daha korkutucu bir psikolojideyken bu defa şunu yazmışım. İkincisini nasıl yazdığımı hatırlıyorum; arkadaşım telefonda “oolum Issız Adam’ı izle, filmin konusu biziz lan” demişti de ben de mal gibi sözüne uymuş, filmin yarısında dişlerim kenetli, gözlerim öfkeden dolu halde kaçarak terk etmiştim salonu. Eve gelip bilgisayar karşısına oturmuş, yanıma aldığım bir şişe votkayla saatlerce yazmıştım o ilk Alper’i. Alper, filmdeki erkek karakterin ismiydi, kendi kendimi Alper üzerinden sorguladığım bir diyalog şeklindeki lime lime kişisel otopsiydi o yazı. Kasvetli, mutsuz, karmaşık, acısı dinmeyen berbat bir riyakârın itiraflarıydı onlar. O hayattan kurtulacak gücüm de yoktu, sürdürecek mecalim de. Madde bağımlısı olup o illetten sıyrılması gerektiğini idrak eden ama nasıl yapacağına dair hiçbir şey bilmeyen bir adam misali, pusulasız okyanusun ortasında kara parçası arıyor gibiydim. Daha fazla uzatmaya gerek yok, dedim ya, yukarıda değindiğim iki postta yazmıştım zaten durumumu, çaresizliğimi, rahatsızlığımı, utancımı.

Derken, çamurda debelenen, çıkmaya çalıştıkça üzeri kirlenen, kirli elleri ile de üstünü başını temizlemeye çalışan o adamın karşısına ex-Hatun (bundan sonra ex olarak bahsedeceğim kendisinden) çıktı bir gün. Başlangıçta adamın nazarında herhangi bir farkı yoktu ötekilerden: Takılacak, zaman geçirecek, etkileyecek, sıkılacak ve sonra hoşça kal diyecek ya da yedekleyerek zor zamanlarda kullanmak üzere bir köşede bekletecekti hep yaptığı gibi.

Öyle olmadı.

James Joyce bir yerde “Her yaşam, sayısız günde gizlidir. Gün üstüne gün geçer. Kendi içimizden geçip giderken hırsızlarla, hayaletlerle, devlerle, yaşlı adamlarla, genç olanlarla, evli kadınlar ve dullarla, aşka düşmüş kardeşlerimizle karşılaşır; ancak bu karşılaşmaların her birinde kendimizle tanışırız. der.  Benim kendimle tanışmam umulmadık, hayal edemeyeceğim bir şekilde oldu; Ex ile beraber olmaya başladıkça neyle karşı karşıya olduğumun ayırdığına ansızın vardığım: Kafama düşmüş bir kuyruklu yıldız gibi ancak ilahi bir müdahale olarak kabul edilebilecek, tanrı tarafından olağanüstü yetkilerle donatılıp karşıma çıkartılmış bir periden farksız bir karaktere sahipti. Bu yazıları Ex’in meth-ü senasına ya da O’nun için hazırlanan bir mersiyeye dönüştürmek istemiyorum, kısaca harika bir insandı ve O’nun karşısında, yanında, uzağında, sanki bir peygamberin gösterdiği mucizeye şahit olup da imana gelen kâfir misali çirkin hayatıma devam edebilmem mümkün değildi. Zaten o çamurdan kurtulmak istemiyor muydum? Dönüşmeyi ve düzgün biri olmayı ne kadar becerebildiğimi ben değerlendiremem, ama şunu biliyorum ki o hastalıklı hayatı elimden geldiğince terk etmeye gayret ettim. Kirli yüklerimden kurtuldukça daha hafif, daha rahat bir insana dönüştüm, özetle iyi biri olmaya yakınlaştım, eski hayatımla kıyas götürmeyecek şekilde. Melvin’den alıntılayacak olursam, ‘She made me want to be a better man.’ Yaralarımı tedavi etti, büyüdüm O’nunla, olgunlaştım düpedüz. “Başka bir hayat mümkün” diye bir söz vardır ya hani, ben mümkün ama olası değil şeklinde gördüğüm o başka dünyayı Ex ile olan beraberliğimde bizzat yaşadığımı idrak ettim. Sevgiyi, aşkı yeniden tanımladım zihnimde, bildiğimi sandığım her şeyin yanlış olduğunu da anladım. Ani bir metamorfozdu yaşadığım, öyle ki sadece iki ay sonra Alper, bu defa bambaşka konuşmaya başlamıştı. Alper adam olmuştu ya.

Uzatmayayım. Ex iyi bir insandı ve o güne kadar kalbimi, ruhumu, gizlerimi açtığım, sınırsız güvendiğim ilk kişiydi hayatımda. O’nun için ne ifade ettiğimi bilmiyorum, bana ayılıyordu, bayılıyordu demek saçma olur. Doğru zamanda karşılaşmış iki insandık sanırım.



Ana konudan saptığımı sanmayın.  Bu bir pembe roman değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!