İkinci bölümün son cümlesini oraya iliştirmemin yegâne
sebebi kendime bu seriyi devam ettirme yönünde baskı yapmaktı. Benden beklenen uzun
bir metin yerine parçalar halinde yazmam da aynı nedenden kaynaklanıyor, aksi
takdirde yarıda kesip delete tuşuna basma olasılığım yükselirdi, uçup giderdi
satırlar. Gel görelim yazmazsam içimi dökemem, kanamazsa hacamat olmaz,
sıçmazsam bağırsaklarım temizlenmez. Bu boklar atılmalı vücuttan.
Bıkmış adamın evini terk edip gitme hikâyesinden ve
elektronun doğal rolüne isyan edip evreni alt üst etmesinden bahsediyordum.
Kendime/öz benliğime şiddet uygulamadan ve mazoşistlik yapmadan nasıl
bağlayacağıma emin değilim bu misalleri. Özele de giremem ki.
Arkadaşlarımın çocuklarını bırakın kardeşimin oğlunun bile liseye
gittiği yaşa geldim, hayatımdan sayısını bilmediğim kadar çok kadın geçti bu
zamana kadar; kendi halinde depresif bir womanizer olarak duygusuz, kaygısız, kimi
sorunlu kimi yasak ilişkilerle oyalanıp durdum senelerce. Eğlenceli birer
uyuşturucu nev’inden yaklaşıyordum kadın-erkek ilişkisine. Övülmek,
pohpohlanmak, hayranlık uyandırmak en keyif aldığım şeydi ve yüzeysel
bakıldığında bir varyeteyi andıran eğlenceli bir hayattı benimkisi. Ruhumda
açılan yaraları görsem de arkamı dönüp yaşamaya devam ettim böyle yıllar boyu.
İçim acıyordu belki ama haz –sadece tensel haz değil- en belirgin arayışımdı,
bulmakta da zorlanmıyordum. Aslında bu konuda yazacaklarım çok uzun, nasıl
berbat bir hayata kendimi adapte ettiğimi ve yaşadıklarımın etkisini yüzüm
kızarmadan detaylandıracaktım şimdi ama zaten duyumsadığım ıstırap hazza üstün
gelmeye başladıkça uyandığımı, o hayatın bana nelere mal olduğunu, neler
yitirdiğimi, o sefih yıllar boyunca neleri kaybettiğimi bu blogta daha önce
yazmıştım, üstelik tam da uyanış diye tabir ettiğim dönemlerde gevelemişim
bunları. İlk olarak şurada değinmişim, üstelik
tüm çıplaklığıyla. O kadar yalın yazabilmem de ilginç. Ardından, birkaç ay
geçmiş ve daha ümitsiz, daha karamsar, daha korkutucu bir psikolojideyken bu defa şunu yazmışım. İkincisini nasıl yazdığımı hatırlıyorum;
arkadaşım telefonda “oolum Issız Adam’ı izle, filmin konusu biziz lan” demişti
de ben de mal gibi sözüne uymuş, filmin yarısında dişlerim kenetli, gözlerim
öfkeden dolu halde kaçarak terk etmiştim salonu. Eve gelip bilgisayar karşısına
oturmuş, yanıma aldığım bir şişe votkayla saatlerce yazmıştım o ilk Alper’i.
Alper, filmdeki erkek karakterin ismiydi, kendi kendimi Alper üzerinden
sorguladığım bir diyalog şeklindeki lime lime kişisel otopsiydi o yazı.
Kasvetli, mutsuz, karmaşık, acısı dinmeyen berbat bir riyakârın itiraflarıydı
onlar. O hayattan kurtulacak gücüm de yoktu, sürdürecek mecalim de. Madde
bağımlısı olup o illetten sıyrılması gerektiğini idrak eden ama nasıl
yapacağına dair hiçbir şey bilmeyen bir adam misali, pusulasız okyanusun
ortasında kara parçası arıyor gibiydim. Daha fazla uzatmaya gerek yok, dedim
ya, yukarıda değindiğim iki postta yazmıştım zaten durumumu, çaresizliğimi,
rahatsızlığımı, utancımı.
Derken, çamurda debelenen, çıkmaya çalıştıkça üzeri
kirlenen, kirli elleri ile de üstünü başını temizlemeye çalışan o adamın
karşısına ex-Hatun (bundan sonra ex olarak bahsedeceğim kendisinden) çıktı bir
gün. Başlangıçta adamın nazarında herhangi bir farkı yoktu ötekilerden:
Takılacak, zaman geçirecek, etkileyecek, sıkılacak ve sonra hoşça kal diyecek
ya da yedekleyerek zor zamanlarda kullanmak üzere bir köşede bekletecekti hep
yaptığı gibi.
Öyle olmadı.
James Joyce bir yerde “Her
yaşam, sayısız günde gizlidir. Gün üstüne gün geçer. Kendi içimizden geçip
giderken hırsızlarla, hayaletlerle, devlerle, yaşlı adamlarla, genç olanlarla,
evli kadınlar ve dullarla, aşka düşmüş kardeşlerimizle karşılaşır; ancak bu
karşılaşmaların her birinde kendimizle tanışırız. der. Benim kendimle tanışmam umulmadık, hayal
edemeyeceğim bir şekilde oldu; Ex ile beraber olmaya başladıkça neyle karşı
karşıya olduğumun ayırdığına ansızın vardığım: Kafama düşmüş bir kuyruklu
yıldız gibi ancak ilahi bir müdahale olarak kabul edilebilecek, tanrı
tarafından olağanüstü yetkilerle donatılıp karşıma çıkartılmış bir periden farksız
bir karaktere sahipti. Bu yazıları Ex’in meth-ü senasına ya da O’nun için
hazırlanan bir mersiyeye dönüştürmek istemiyorum, kısaca harika bir insandı ve
O’nun karşısında, yanında, uzağında, sanki bir peygamberin gösterdiği mucizeye
şahit olup da imana gelen kâfir misali çirkin hayatıma devam edebilmem mümkün
değildi. Zaten o çamurdan kurtulmak istemiyor muydum? Dönüşmeyi ve düzgün biri
olmayı ne kadar becerebildiğimi ben değerlendiremem, ama şunu biliyorum ki o hastalıklı
hayatı elimden geldiğince terk etmeye gayret ettim. Kirli yüklerimden
kurtuldukça daha hafif, daha rahat bir insana dönüştüm, özetle iyi biri olmaya
yakınlaştım, eski hayatımla kıyas götürmeyecek şekilde. Melvin’den alıntılayacak olursam, ‘She made me want to be a better man.’ Yaralarımı tedavi etti,
büyüdüm O’nunla, olgunlaştım düpedüz. “Başka bir hayat mümkün” diye bir söz
vardır ya hani, ben mümkün ama olası
değil şeklinde gördüğüm o başka dünyayı Ex ile olan beraberliğimde bizzat
yaşadığımı idrak ettim. Sevgiyi, aşkı yeniden tanımladım zihnimde, bildiğimi
sandığım her şeyin yanlış olduğunu da anladım. Ani bir metamorfozdu yaşadığım,
öyle ki sadece iki ay sonra Alper, bu defa bambaşka konuşmaya başlamıştı. Alper adam olmuştu ya.
Uzatmayayım. Ex iyi bir insandı ve o güne kadar kalbimi,
ruhumu, gizlerimi açtığım, sınırsız güvendiğim ilk kişiydi hayatımda. O’nun
için ne ifade ettiğimi bilmiyorum, bana ayılıyordu, bayılıyordu demek saçma
olur. Doğru zamanda karşılaşmış iki insandık sanırım.
Ana konudan saptığımı sanmayın. Bu bir pembe roman değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!