24 Aralık 2014 Çarşamba

Zehir ve Doz Üzerine... (Dördüncü Bölüm.)



O zamana dek bir kadına karşı dile getirebildiği en romantik cümle ‘senin yanında uyanmak istiyorum’ olan bir adamın, bu defa karşısındaki kişiden ‘ölüm anım geldiğinde yanımda olmasını istediğim tek insan sensin’ cümlesini elektrik çarpmışçasına işittiği bir beraberlikti bu. Genel bir bakışla duygusal dünyası bir inşaat işçisinin harç karıştırırken hissettiklerine denk sayılabilecek ben, aslında o kadar da öküz olmadığımın farkına vardım O’nunla, yani elbette ki öküzdüm ama önceden sandığım kadar da değilmişim. Ya da O inceltti, rafine etti.

Buraları geçelim.

Sorunsuz ilişki olmaz. Çözümsüz sorun olur mu? Elbette. Sorunu çözemezseniz sorun çözülmemiş olur. ‘Bundan sonrası, bundan dolayı öyle oldu.’ denilebilecek bu durumu anlatıyorum, sorunların çözülememesi ve ötelediğimiz o sorunlarla beraber yaşamaya devam etmemiz yıpratmaya başladı ilişkiyi. Pattadanak olmadı, birden bire gelişmedi olaylar: Beş koca yıl süren beraberliğimizde yavaş yavaş büyüdü, köklendi. Bir duygu terazisi yok elimizde, o açıdan O’nun bana bağlılığına kıyasla ben daha mı az seviyordum O’nu, bilemiyorum. Tek diyebileceğim (burada değinemeyeceğim) sorunların beni gün geçtikçe daha fazla rahatsız etmesi, bunaltması, uzaklaşma isteğinin içimde doğmasına neden olmasıydı. Bir yandan ‘evim’ olarak gördüğüm kadına sonsuz bir bağlılık duyarken, öte yandan o evdeki türlü problemler yüzünden eve sırtını dönüp gitme arzunun filizlenmesi. Kierkegaard’ın bahsettiği mesele ne kadar benziyor değil mi? O’nunla iken kendisine kulak vermeyip dediklerini duymazdan gelmeye çalıştığım içimdeki huzursuz hayvanın sesi daha yüksek çıkmaya başladı zamanla. Eski Yunan’da, tartışan kişilerden biri münazarayı kaybedeceğini anlayınca elleriyle kulaklarını kapatırmış, ‘ seni duymuyorum’ anlamında. Benim böyle bir şansım da yoktu. Ben nasıl ilişkideki türlü soruların zamanla dayanılmaz hale geldiğini görüyorduysam, içimdeki de olan bitene tahammül etmemin mümkün olmadığına dair geri vokal yapıyordu bana.

Biraz açmam lazım.

Sorunlar… Genelleme yapıp yüzeysel bir bakışla ifade edecek olursam kadınlar sıkıntıları konuşup bir nebze rahatlar, bu şekilde bir süre öteleyebilirler o problemlerin yarattığı rahatsızlıkları. Erkekler ise (hele bir kadından, hele hele sevdiği kadından geliyorsa) problemi çözmek zorunda hisseder kendisini. Çözememek başarısızlıktır, başarısızlık da yetersizlik. Buradan belki Freud’a, belki gına getirmiş seksizm eleştirisine ekmek çıkar, bilemiyorum. Sorunları çözememek, bundan kaynaklanan yetersizlik ve başarısızlık hissi büyüyen bir yara gibi sardı beni. Hayatın amacı mutlu olmak, sevilen kişiyle bu mutluluğu paylaşmak da en güzel iletişim şekli.  Yaşadığım engin mutluluk yerini mutsuzluğa bırakmaya başladı zamanla, tedricî oldu, demirin ağır ağır oksitlenmesi gibi. Hala çok seviyordum ama o kasvetten sıyrılmak mümkün değildi, tahammül edilemez hale geldi bir süre sonra. Önce paylaşımlarımı, sonra iletişimi azalttım, muhatabım Virgilius’taki değişimi huzursuzluğun ilk nüveleri oluşmaya başladığında hemen anlayabilecek duyarlılıkla ve zekâ seviyesinde olduğundan rol de yapamadım, ‘miş gibi’ de davranmama gerek kalmadı. Sorunları da çözemediğimizden uzaklaşma önü alınamaz hale geldi. Yineliyorum, O’na karşı hissettiğim sevgide, tutkuda, saygıda ve şefkatte hiçbir eksilme söz konusu değildi; eskimemiştik, bıkmamıştık, ama artık yapamıyordum. Sorunlar… Bu sorunların bir kısmı O’na dair gözlemlerimden, ama daha büyük bir bölümü de benden kaynaklanan türdendi, diğer bir değişle Ex’i itham etmem doğru olmaz. Haksızlık ederim yoksa.

Toparlayayım. Bir an geldi ki, O’na tahammül edememeye başladım, kendime tahammül edememeye başladım, biz’e tahammül edememeye başladım. İnsan doğumundan ölümüne kadar bir kişiyi arar, neyi, kimi aradığını bilmese de. Kimisi talihsizdir, hiç karşılaşmaz. Kimisi karşılaşır, farkına varmaz. Ve ben, o kişiyi bulmuşken, değerini ve benim için önemini inkâr edemezken bir yandan da aynı kişiye katlanamama noktasına vardım. Nefes alamıyordum artık yanında, görüşmemek için kırk dereden su getiriyordum. Ve bir yandan da seviyordum çok, bu ne saçma bir çelişki!

Hak vaki oldu. Ölüm fermanımızı okurken, hayatım boyunca kimseyle böyle olamayacağımı, kimseyi böyle sevemeyeceğimi ve kimsenin beni O’nun gibi sevemeyeceğini biliyordum. Bile isteye yapılan bir yanlış gibiydi olan biten. Ne var ki yaşayamıyordum artık ve çaresizdim.

Tutarsız gelecek belki ama ayrılmamızın ardından üzerimden inen yükü, duyumsadığım hafifleme ve rahatlama hissini anlatamam. Dertlerimi atmıştım, sıkıntılarımdan kurtulmuştum ve evet, O’nu hala her şeyden çok, böbreğimi ya da gözümü istese bir lahza düşünmeden verecek kadar seviyor olsam da içimi kaplayan derin mutsuzluktan sıyrılmıştım. O’nun ve O’nunlayken aşamadığımız sorunların yarattığı derin sorunlar uçup gitmişti. Benden kaynaklanan problemler de ben artık hayatında olmadığım için yok hükmündeydi. Allah yolunu açık etsindi. Allah güzel insanlarla tanıştırsındı.

Ne var ki, kanser hastasının tedavi sürecinde aldığı kemoterapinin hastalıkla mücadele ederken vücutta bambaşka hasarlar yaratmasına benzer, o hasarlar nedeniyle kemoterapiyi bırakan bir kanser hastası gibiydim ve tedavi kesintiye uğradığı için aslında içimdeki kanser tekrar canlandı bu ayrılıkla.

İçimdeki zehir hep oradaydı. Ayrılmamızda da etken madde.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!