O zamana dek bir kadına karşı dile getirebildiği en romantik
cümle ‘senin yanında uyanmak istiyorum’ olan bir adamın, bu defa karşısındaki
kişiden ‘ölüm anım geldiğinde yanımda
olmasını istediğim tek insan sensin’ cümlesini elektrik çarpmışçasına
işittiği bir beraberlikti bu. Genel bir bakışla duygusal dünyası bir inşaat
işçisinin harç karıştırırken hissettiklerine denk sayılabilecek ben, aslında o
kadar da öküz olmadığımın farkına vardım O’nunla, yani elbette ki öküzdüm ama önceden
sandığım kadar da değilmişim. Ya da O inceltti, rafine etti.
Buraları geçelim.
Sorunsuz ilişki olmaz. Çözümsüz sorun olur mu? Elbette.
Sorunu çözemezseniz sorun çözülmemiş olur. ‘Bundan sonrası, bundan dolayı öyle oldu.’ denilebilecek bu durumu anlatıyorum, sorunların
çözülememesi ve ötelediğimiz o sorunlarla beraber yaşamaya devam etmemiz
yıpratmaya başladı ilişkiyi. Pattadanak olmadı, birden bire gelişmedi olaylar:
Beş koca yıl süren beraberliğimizde yavaş yavaş büyüdü, köklendi. Bir duygu
terazisi yok elimizde, o açıdan O’nun bana bağlılığına kıyasla ben daha mı az
seviyordum O’nu, bilemiyorum. Tek diyebileceğim (burada değinemeyeceğim) sorunların
beni gün geçtikçe daha fazla rahatsız etmesi, bunaltması, uzaklaşma isteğinin
içimde doğmasına neden olmasıydı. Bir yandan ‘evim’ olarak gördüğüm kadına sonsuz bir bağlılık duyarken, öte
yandan o evdeki türlü problemler yüzünden eve sırtını dönüp gitme arzunun
filizlenmesi. Kierkegaard’ın bahsettiği mesele ne kadar benziyor değil mi? O’nunla
iken kendisine kulak vermeyip dediklerini duymazdan gelmeye çalıştığım içimdeki
huzursuz hayvanın sesi daha yüksek çıkmaya başladı zamanla. Eski Yunan’da,
tartışan kişilerden biri münazarayı kaybedeceğini anlayınca elleriyle
kulaklarını kapatırmış, ‘ seni duymuyorum’ anlamında. Benim böyle bir şansım da
yoktu. Ben nasıl ilişkideki türlü soruların zamanla dayanılmaz hale geldiğini
görüyorduysam, içimdeki de olan bitene tahammül etmemin mümkün olmadığına dair
geri vokal yapıyordu bana.
Biraz açmam lazım.
Sorunlar… Genelleme yapıp yüzeysel bir bakışla ifade edecek
olursam kadınlar sıkıntıları konuşup bir nebze rahatlar, bu şekilde bir süre
öteleyebilirler o problemlerin yarattığı rahatsızlıkları. Erkekler ise (hele
bir kadından, hele hele sevdiği kadından geliyorsa) problemi çözmek zorunda
hisseder kendisini. Çözememek başarısızlıktır, başarısızlık da yetersizlik. Buradan
belki Freud’a, belki gına getirmiş seksizm eleştirisine ekmek çıkar, bilemiyorum.
Sorunları çözememek, bundan kaynaklanan yetersizlik ve başarısızlık hissi büyüyen
bir yara gibi sardı beni. Hayatın amacı mutlu olmak, sevilen kişiyle bu
mutluluğu paylaşmak da en güzel iletişim şekli. Yaşadığım engin mutluluk yerini mutsuzluğa
bırakmaya başladı zamanla, tedricî oldu, demirin ağır ağır oksitlenmesi gibi.
Hala çok seviyordum ama o kasvetten sıyrılmak mümkün değildi, tahammül edilemez
hale geldi bir süre sonra. Önce paylaşımlarımı, sonra iletişimi azalttım,
muhatabım Virgilius’taki değişimi huzursuzluğun ilk nüveleri oluşmaya
başladığında hemen anlayabilecek duyarlılıkla ve zekâ seviyesinde olduğundan
rol de yapamadım, ‘miş gibi’ de davranmama gerek kalmadı. Sorunları da
çözemediğimizden uzaklaşma önü alınamaz hale geldi. Yineliyorum, O’na karşı
hissettiğim sevgide, tutkuda, saygıda ve şefkatte hiçbir eksilme söz konusu
değildi; eskimemiştik, bıkmamıştık, ama artık yapamıyordum. Sorunlar… Bu
sorunların bir kısmı O’na dair gözlemlerimden, ama daha büyük bir bölümü de
benden kaynaklanan türdendi, diğer bir değişle Ex’i itham etmem doğru olmaz.
Haksızlık ederim yoksa.
Toparlayayım. Bir an geldi ki, O’na tahammül edememeye
başladım, kendime tahammül edememeye başladım, biz’e tahammül edememeye
başladım. İnsan doğumundan ölümüne kadar bir kişiyi arar, neyi, kimi aradığını
bilmese de. Kimisi talihsizdir, hiç karşılaşmaz. Kimisi karşılaşır, farkına
varmaz. Ve ben, o kişiyi bulmuşken, değerini ve benim için önemini inkâr
edemezken bir yandan da aynı kişiye katlanamama noktasına vardım. Nefes
alamıyordum artık yanında, görüşmemek için kırk dereden su getiriyordum. Ve bir
yandan da seviyordum çok, bu ne saçma bir çelişki!
Hak vaki oldu. Ölüm fermanımızı okurken, hayatım boyunca
kimseyle böyle olamayacağımı, kimseyi böyle sevemeyeceğimi ve kimsenin beni O’nun
gibi sevemeyeceğini biliyordum. Bile isteye yapılan bir yanlış gibiydi olan
biten. Ne var ki yaşayamıyordum artık ve çaresizdim.
Tutarsız gelecek belki ama ayrılmamızın ardından üzerimden
inen yükü, duyumsadığım hafifleme ve rahatlama hissini anlatamam. Dertlerimi
atmıştım, sıkıntılarımdan kurtulmuştum ve evet, O’nu hala her şeyden çok, böbreğimi
ya da gözümü istese bir lahza düşünmeden verecek kadar seviyor olsam da içimi
kaplayan derin mutsuzluktan sıyrılmıştım. O’nun ve O’nunlayken aşamadığımız
sorunların yarattığı derin sorunlar uçup gitmişti. Benden kaynaklanan
problemler de ben artık hayatında olmadığım için yok hükmündeydi. Allah yolunu
açık etsindi. Allah güzel insanlarla tanıştırsındı.
Ne var ki, kanser hastasının tedavi sürecinde aldığı
kemoterapinin hastalıkla mücadele ederken vücutta bambaşka hasarlar yaratmasına
benzer, o hasarlar nedeniyle kemoterapiyi bırakan bir kanser hastası gibiydim
ve tedavi kesintiye uğradığı için aslında içimdeki kanser tekrar canlandı bu
ayrılıkla.
İçimdeki zehir hep oradaydı. Ayrılmamızda da etken madde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!