29 Aralık 2014 Pazartesi

Zehir ve Doz Üzerine... (Yedinci Bölüm.)





Şimdiki zamana geldik nihayet.

Erzurum’a geldikten sonra O’nsuzluğun (yalnızlığın değil, O’nsuzluğun… Bunu sürekli vurgulamak zorunda hissediyorum kendimi. Birbirimize en yakın olduğumuz dönemde bile iki üç gün sonra şişmeye başlıyordum çünkü, yalnız kalmak için. Devam edeyim, O’nsuzluğun) yarattığı boşluğu daha can yakıcı şekilde duyumsadığımı ve içine battığım travmatik çukuru ancak bu şekilde teşhis edebildiğimi düşünüyor olabilirsiniz. ‘Erzurum’a gitti, kafasına dank etti.’ Haksızlık içermez bu kanaat, ama tam olarak durumu ifade edebilmekten de uzak sanırım: Geçen sene eylül ayında yaşanan kopuşumuzun ardından sözünü ettiğim sürecin üzerimde yoksunluk krizi aşamasına gelmesi sanırım mayıs ayını buldu, Erzurum’a ağustos sonunda taşındığım düşünülürse yaz boyunca bu sızı zaten en derinlerimde, en yakıcı şekilde hissediliyordu, ne var ki İstanbul’da kendimi bir şekilde oyalayabilmem mümkündü. Ailemle hiç olmadığı kadar sık görüşmek ve sanki teselliyi, teskini onlarda aramak nev’inden (benim için) sıra dışı yöntemlere başvurmaktı yaptığım, bir başıma kaldığımda sorgulamalardan, nefis muhasebesinden başımı kaldıramıyordum yoksa. Erzurum’a geldikten sonra bu kaçış yolum da kapandı. Koca evimde sessizce oturup saatlerce geçmişte yaşananlar üzerine kafa patlatmak ne korkunç… Dolayısıyla ifade edeceğim şu ki, daha az ya da daha çok değil ama başka türden canım yanıyor burada. Şimdi bile, İstanbul’a izne gittiğimde hissettiğim mutsuzluk ile Erzurum’da duyumsadığım huzursuzluk farklı dalga boylarında; sanki biri diş ağrısı, diğeri böbrek sancısı gibi. Sonuçta her iki durum da çekilecek gibi değil.

‘İçim şişti, yetmedi mi bu kadar arabesk yaptığın, hem eyleme geçmeyi neden düşünmüyor, denemiyorsun? Üşüyen insan kaban giyer, karnı acıkan yemek yer, kakası gelen tuvalete gider. Sen derdinin ve ihtiyacının ne olduğunu biliyorsun madem, eh, böyle uzuuun uzadıya detaylı da teşhis etmişsin, e o zaman bir şeyler yapman gerekmez mi? Kırk yaşını geçmiş adamsın, melankoli bir noktadan sonra sefillik ve beceriksizliğin dışarı vurumu olmuyor mu sence de?” diyecek olan var mı?

Bu yönde düşünceler zihnimde canlandığı an gulyabani engeller de eş zamanlı olarak vücut buluyor önümde. Öncelikle Ex çok gururlu biri, böyle bir geri dönüşü kabul edebilecek bir yapısı yok, ayrıca dehşetli bir yıkım yaşadı ayrılığımızda. Uğradığı hayal kırıklığının tasviri mümkün değil. Hayati tehdit taşıması bir yana, psikolojik açıdan O’na en ağır gelecek, yaşamını kaybetme riskiyle, bunun yanı sıra yaşama isteğini tümden yitireceği türden bir operasyon geçirmesinin hemen öncesinde koptuk biz, yani hem manevi hem de maddi anlamda en çok yanında bulunmam gereken bir anda, bile- isteye- üzüle terk ettim O’nu. Ölüm anında yanında olmasını dilediği adam, bir kolunun kesilmesini tercih edeceği türden önemli bir ameliyatın evvelinde veda etti O’na. Ameliyatta kaybettikleri de cabası.

Bu sözünü ettiğim, O’na bakan yönü.  Bir de bana bakan yönü var ki, elbette benim için daha öncelikli.

Benim nazarımda ayrılmamızı zorunlu kılan ‘sorunlar’ın hepsi olduğu yerde duruyor. Bu sorunları burada açamıyorum; anlatmıyor olmamın nedeni meseleye gizem katmak değil. Anlatmam doğru olmaz ve O’nun (ve Biz’im) mahremine girer, hepsi bu. Gel görelim varlıkları ve ağırlıkları değişmedi, hafiflemedi, kaybolmadı, eksilmedi. Hatta daha da kök salmıştır diye tahmin yürütebilirim. Beni kaçıran, en yakın dostumdan, eşimden, sırdaşımdan, yoldaşımdan, ruhumun hava ve su gibi ihtiyaç duyduğu kadından koparacak kadar aşılmaz ve çözülmez bu sorunlar değil miydi zaten ayrılığımızın nedeni? Bunları budalaca bir duygu ile (budalaca bir duygu yazdım di mi? Böyle diyerek bir budala olduğumu da itiraf ettim şu an. Mesele duygu değil ki, ihtiyaç. Nazım’ın şiirinde geçer ya, ‘Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi/ Geceleyin ateşler içinde uyanarak/ Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi’ der hani, öyle işte, ben olmam ve ben kalabilmem için ihtiyacım var O’na, ölüp boktan bir adama dönüşmemek için.) yok sayıp tekrar geri dönme ve af dileme teşebbüsü aslında aynı girdaba balıklama atlamaktan farklı olmaz. Kotaramıyorum, kontrol edemiyorum ve düzeltemiyorum o sorunları, yıllarca sürüklenip durmaktan mecalim kalmadı diye ayrıldık zaten. Daha önce becerebilsem, bunlar yaşanmazdı ki… Yapamadığım için bitti. Şimdi yapabilecek olmamın ne işareti, ne ümidi, ne cesareti ne de güveni var.

Ne berbat bir paradoks değil mi?

Bu noktada Ex, işleri daha da karmaşık bir hale getiriyor. Ayrılmamızın ardından (nasıl ben yaşadıklarımızı/birlikteliğimizi unutup geride bırakamadıysam) ardı ardına geçirdiği depremlere rağmen hayatına kimseyi almadı, birinin desteğine en çok gereksinim duyacağı türden travmalar silsilesiyle karşı karşıya kalmasına rağmen kimseyle beraber olmadı. Sanki kutsal bir dulun kendisini manastıra kapatmasına benzer şekilde geri durdu herkesten. Gırtlağına kadar bana öfke duyduğunu biliyorum, ama kırılgan bir kadının güçlü sevgisi, üstelik karakteri öylesine yüksek bir kadının sevgisinden bahsediyorum burada, şiddetli fırtınalara maruz kalıyor olsa dahi aşk zeminine sıkı sıkıya basmaya devam ediyor. Bu yaşa geldim, bir kadının sevgisinden daha ürpertici bir duygu ile karşılaşmadım dersem mübalağa ediyor sayılmam sanırım. Kendimi biliyorum, benim O’na ihtiyacım tümüyle bencillikten ileri gelmekte, bencilce özlüyorum O’nu. Ex ise öyle değil. Bir süre evvel ortak arkadaşlarımızdan işitmiştim biriyle yakınlaştığını, buna değinmiştim daha evvel. Başladığı gibi bitmesi de bir olmuş öğrendiğim kadarıyla, yapamamış. Benim post-Ex denemelerim gibi. Aksi türlü benim açımdan daha mı kolay olurdu, bir sevgilisi olsa, hatta evlense filan? Gerçekten bilmiyorum.

İçimdeki zehrin tek bir panzehiri var, o da Ex. Fakat bu panzehirin dozu ruhumda bambaşka arızalar yaratmakta ve ben, kapana kısılmış Virgilius, çaresizlik içinde bir o yana, bir bu yana savrulduğum çatışma halinden kurtulamıyorum bir türlü.

Daha ne yazabilirim ki…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!