27 Aralık 2014 Cumartesi

Zehir ve Doz Üzerine... (Altıncı Bölüm.)




Düzeltme:
Kendime karşı bu kadar gaddar davranmamalıyım. Ben O’nu çok seviyordum. Hem de ne kadar çok! Fakat mutluluğu arayıp bulmuşken kördüğüm olan problemlerle karşılaşmayı kabullenemedim bir türlü, O’na ve çözümsüz sorunlara yükledim kabahati, kaçmaya vicdanî ve mantıkî bir zemin (bahane de denilebilir.) hazırladım böylece. Stendhal bir yerlerde erkeklerin korkusunun korktukları şeyde değil, kendi içlerinde olduğunu söyler. Yetersizliğim ve başarısızlığım kendime olan saygımı sarsmaya başlayınca, yıkılacakmışım gibi hissettim ve kaçtım. Severek!
*** *** ***

Devam edeyim şimdi…

Susan Sontag bir röportajında ‘yazmaya başladığım zaman, sürekli kendi kendimi tekrarlayacağımı bilmiyordum’ diye söylendikten sonra bir de bu çok hoş bir şeymiş gibi ekler. Ben hiç hoşnut değilim açıkçası kendimi yineleyip durmaktan, tek yaptığım bu olsa da. Artık çok uzatmayacağım bu seriyi. Sırdaşımı, dert ortağımı, dostumu, hayran olduğum kişiyi, sevdiğim kadını, kalbimin yarısını, güneşimi, atom çekirdeğimi, Kierkegaard’ın sözünü ettiği evimi terk eder etmek duyduğum huzur ve rahatlama kısa süre sonra (üç dört ay filan) boşluğa dönüştü… Derin bir boşluk hissi. Çok şey var ki yerini bir başkasıyla, benzeriyle ikame edebilirsiniz, ‘ekmek yoksa pasta yesinler’ diyen teyze gibi, Michael Jordan yoksa Kobe Bryant, sigara yoksa puro, film yoksa dizi, nutella yoksa çokokrem, araba yoksa metrobüs, yatak yoksa çekyat, iphone yoksa Nokia, kombi yoksa şofben, tavuk yoksa hindi, teras yoksa balkon… bir nebze yerini tutabilir öncekinin. İdare edersiniz öyle ya da böyle. Ama belirli bir insanın, üstelik ruh eşinizin, hayat yoldaşı olarak gördüğünüz kişinin yoksunluğunu hiçbir şey dolduramaz. Dolduramıyor.

Şimdi bu noktada okuyucu ‘seviyorsan git konuş bence’ ya da türevi niteliğinde bir cümle mırıldanıyorsa ağzını yırtarım. Akıl istemediğimi ta en başta yazmıştım.

“Birini bulurum” diye bir an bile düşünmedim. Aklımın ucundan dahi geçmedi. Ne aradım öyle bir replikayı, ne de var olduğuna inandım. Uçurum haline geleceğini ön gördüğüm bu boşlukla yaşayabileceğimi tasavvur ediyordum sadece, yalnızlık en sevdiğim, en mutlu olduğum durumdu madem; Ex’in yokluğu beni sallasa da ters yüz edemezdi kanaati kesindi içimde. Derdim yoktu, tasam yoktu, bu bana yeterdi diye düşünüyordum.

Kendisini Sisyphos’luktan Icarus olmaya terfi etmiş gibi gören ben, tüy gibi uçmaya başlayıp ardından kanatlarını eridikten sonra kurşun misali içimdeki derin boşluğa düşmeye başladım. Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Ex’ten, yani Evimden ayrılmamın nedeni olan tahammülsüzlük, şimdi bu halime katlanamamakla kendini gösteriyordu. Düzenimi bozmuş, doğal ortamından kopup yabancısı olduğum bir hayatın içine düşmüştüm. Yalnızlık değil bu sözünü ettiğim, O’nsuzluk. Yalnızlık tutkum, O’na olan ihtiyacımı, kemoterapimin yerini dolduramıyordu me yazık ki. At beni sırtından yere fırlatmıştı artık. Kayıtsız, sakin davranmak için elimden geleni yaptım. En yakın dostunu arayan ruhuma, eşinin yanında olup birlikte çarpmak isteyen kalbime, başkasıyla yapamayacağını ve bu hali sürdüremeyeceğini anlatan aklıma sürekli sakin ve sabırlı olmalarını söyledim. Kendimi oyaladım, uyuşturmaya çalıştım ama karşıma Birinci Alper çıktı. Tekrar o adama mı dönüşecektim? Bunu kabul edebilir miydim? Bunu kendime yedirebilir miydim? Ekmek bulamıyorsam bok yemeyi? Bu mümkün değildi. Her şeyden ve herkesten fazla sevdiğim Ben’e bunu yapmadım tabi. Gaddarım, şiddet uyguluyorum çoğu zaman Ben’liğime ama katil değilim sonuçta. Seneler evvel yaralı halde kendisine sığındığım Ex’ten ayrılıp tekrar kendimi öldüresiye o hayata sokmayı düşünmedim hiç. Ne var ki uyuşmadığımdan bu ıstırap tahammül edilmez hale gelmeye başladı bir süre sonra, sanırım ayrılığın altıncı, yedinci ayında filan Icarus (denize de değil) uçurumun dibine, betona çakıldı.  

Bu noktada;
Geçmişte yaşadığımız ve benim tahammül edemeyip kaçtığım, karşı karşıya iken eziyeti dayanılmaz hale gelen sorunların değişmez varlıkları ve Albay Kurtz’un “Horror! Horror!” diye söylenişi,
Ex’in yokluğuna katlanamama ve sürekli O’nun üzerimdeki olumlu etkisini düşünme durumumun, Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen “Yüz binlerce ad söylese de maksadı, dileği hep Yusuf’tu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok olursa onunla doyar, onun kadehinden sarhoş olurdu.” sözlerine benzerliği,
Çok trajik bir halde iç içe geçmeye başladı. Hangisi kanserdi, hangisi kemoterapi, hangisi beni yok ederken hangisi tüketiyordu, bunlar yer değiştirip duran ve artık içinden çıkamadığım bir kısırdöngüye evrildi.

Dokunaklı iç çekişlerle ne kadar zavallı bir adam olduğunu anlatmaya çalışan, bunun için muhatabını ikna etmeye gayret eden biri gibi görülmek istemiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!