Düzeltme:
Kendime karşı bu kadar gaddar davranmamalıyım. Ben O’nu çok
seviyordum. Hem de ne kadar çok! Fakat mutluluğu arayıp bulmuşken kördüğüm olan
problemlerle karşılaşmayı kabullenemedim bir türlü, O’na ve çözümsüz sorunlara
yükledim kabahati, kaçmaya vicdanî ve mantıkî bir zemin (bahane de
denilebilir.) hazırladım böylece. Stendhal bir yerlerde erkeklerin korkusunun korktukları şeyde değil, kendi içlerinde olduğunu
söyler. Yetersizliğim ve başarısızlığım kendime olan saygımı sarsmaya
başlayınca, yıkılacakmışım gibi hissettim ve kaçtım. Severek!
*** *** ***
Devam edeyim şimdi…
Susan Sontag bir röportajında ‘yazmaya başladığım zaman, sürekli kendi kendimi tekrarlayacağımı
bilmiyordum’ diye söylendikten sonra bir de bu çok hoş bir şeymiş gibi
ekler. Ben hiç hoşnut değilim açıkçası kendimi yineleyip durmaktan, tek
yaptığım bu olsa da. Artık çok uzatmayacağım bu seriyi. Sırdaşımı, dert
ortağımı, dostumu, hayran olduğum kişiyi, sevdiğim kadını, kalbimin yarısını,
güneşimi, atom çekirdeğimi, Kierkegaard’ın sözünü ettiği evimi terk eder etmek
duyduğum huzur ve rahatlama kısa süre sonra (üç dört ay filan) boşluğa dönüştü…
Derin bir boşluk hissi. Çok şey var ki yerini bir başkasıyla, benzeriyle ikame
edebilirsiniz, ‘ekmek yoksa pasta yesinler’ diyen teyze gibi, Michael Jordan
yoksa Kobe Bryant, sigara yoksa puro, film yoksa dizi, nutella yoksa çokokrem,
araba yoksa metrobüs, yatak yoksa çekyat, iphone yoksa Nokia, kombi yoksa
şofben, tavuk yoksa hindi, teras yoksa balkon… bir nebze yerini tutabilir
öncekinin. İdare edersiniz öyle ya da böyle. Ama belirli bir insanın, üstelik
ruh eşinizin, hayat yoldaşı olarak gördüğünüz kişinin yoksunluğunu hiçbir şey
dolduramaz. Dolduramıyor.
Şimdi bu noktada okuyucu ‘seviyorsan git konuş bence’ ya da
türevi niteliğinde bir cümle mırıldanıyorsa ağzını yırtarım. Akıl istemediğimi
ta en başta yazmıştım.
“Birini bulurum” diye bir an bile düşünmedim. Aklımın
ucundan dahi geçmedi. Ne aradım öyle bir replikayı, ne de var olduğuna inandım.
Uçurum haline geleceğini ön gördüğüm bu boşlukla yaşayabileceğimi tasavvur
ediyordum sadece, yalnızlık en sevdiğim, en mutlu olduğum durumdu madem; Ex’in
yokluğu beni sallasa da ters yüz edemezdi kanaati kesindi içimde. Derdim yoktu,
tasam yoktu, bu bana yeterdi diye düşünüyordum.
Kendisini Sisyphos’luktan Icarus olmaya terfi etmiş gibi
gören ben, tüy gibi uçmaya başlayıp ardından kanatlarını eridikten sonra kurşun
misali içimdeki derin boşluğa düşmeye başladım. Bunu kabullenmek ne kadar
korkunç! Ex’ten, yani Evimden ayrılmamın nedeni olan tahammülsüzlük, şimdi bu
halime katlanamamakla kendini gösteriyordu. Düzenimi bozmuş, doğal ortamından
kopup yabancısı olduğum bir hayatın içine düşmüştüm. Yalnızlık değil bu sözünü
ettiğim, O’nsuzluk. Yalnızlık tutkum, O’na olan ihtiyacımı, kemoterapimin
yerini dolduramıyordu me yazık ki. At beni sırtından yere fırlatmıştı artık.
Kayıtsız, sakin davranmak için elimden geleni yaptım. En yakın dostunu arayan
ruhuma, eşinin yanında olup birlikte çarpmak isteyen kalbime, başkasıyla
yapamayacağını ve bu hali sürdüremeyeceğini anlatan aklıma sürekli sakin ve
sabırlı olmalarını söyledim. Kendimi oyaladım, uyuşturmaya çalıştım ama karşıma
Birinci Alper çıktı. Tekrar o adama mı dönüşecektim?
Bunu kabul edebilir miydim? Bunu kendime yedirebilir miydim? Ekmek bulamıyorsam
bok yemeyi? Bu mümkün değildi. Her şeyden ve herkesten fazla sevdiğim Ben’e bunu
yapmadım tabi. Gaddarım, şiddet uyguluyorum çoğu zaman Ben’liğime ama katil
değilim sonuçta. Seneler evvel yaralı halde kendisine sığındığım Ex’ten ayrılıp
tekrar kendimi öldüresiye o hayata sokmayı düşünmedim hiç. Ne var ki
uyuşmadığımdan bu ıstırap tahammül edilmez hale gelmeye başladı bir süre sonra,
sanırım ayrılığın altıncı, yedinci ayında filan Icarus (denize de değil)
uçurumun dibine, betona çakıldı.
Bu noktada;
Geçmişte yaşadığımız ve benim tahammül edemeyip kaçtığım, karşı
karşıya iken eziyeti dayanılmaz hale gelen sorunların değişmez varlıkları ve
Albay Kurtz’un “Horror! Horror!” diye
söylenişi,
Ex’in yokluğuna katlanamama ve sürekli O’nun üzerimdeki
olumlu etkisini düşünme durumumun, Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen “Yüz binlerce ad söylese de maksadı, dileği
hep Yusuf’tu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok olursa onunla doyar, onun
kadehinden sarhoş olurdu.” sözlerine benzerliği,
Çok trajik bir halde iç içe geçmeye başladı. Hangisi
kanserdi, hangisi kemoterapi, hangisi beni yok ederken hangisi tüketiyordu, bunlar
yer değiştirip duran ve artık içinden çıkamadığım bir kısırdöngüye evrildi.
Dokunaklı iç çekişlerle ne kadar zavallı bir adam olduğunu
anlatmaya çalışan, bunun için muhatabını ikna etmeye gayret eden biri gibi
görülmek istemiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!