Bugün Dünya Çeviri Günüymüş. Kitab –ı Mukaddes’i Latinceye tercüme eden Aziz Jerome’nin öldüğü 30 Eylül gününü çeviri bayramı olarak kutluyor dünya. (Adam 347’de doğup 420 senesinde hayata veda etmiş, bu da bizi Roma İmparatorluğunun Hristiyanlığı resmen kabul ettiği tarih olan 313 senesinde ortada Latince yazılmış bir Kitab-ı Mukaddes olmadığını sonucuna götürüyor. Millet güya din değiştirmiş ama neye inandıklarını bilmiyormuş demek. Neyse, geçelim.) Hristiyanlığın bu önemli eşiğine imza atan kişinin yüzü suyu hürmetine kutlanılan bu günde, gazetelerde okudum ki ülkemizde de sergili, dans gösterili, canlı müzikli bir program yapmış bizim çevirmen örgütleri. Kesin beleş kokteyl ve açık büfe bir şeyler de vardır.
![]() |
| Körler, sağırlar, birbirlerine kuru pasta tutarlar. |
Birbirlerine yayıncıları şikâyet edip ücretlerin düşüklüğünü, telif sorununu vs. konuşmuşlardır, tabi mahkemelere düşen meslektaşlarına destek yorumları da gitmiştir bol bol. Bütün bunların hepsi haklı yakınmalar; ama zaten her meslek grubunun şikâyeti var: Unutulmasın ki doktorları ve hemşireleri dövüyorlar, öğretmenleri de öldürüyorlar bu ülkede… Çevirmenler de iki kelime İngilizceyi ya da bir başka yabancı dili bir araya getirebilen her işsiz/ya da tuzu kuru insanın kendisini çevresine çevirmen olarak lanse etmesinden ve eş/dost/tanıdık vesilesiyle aldıkları işlerde de kaliteyi dibe düşürmelerinden rahatsızlardır; sözünü ettiğim kalite düşüklüğü zaten kitapla, okumakla pek ilgisi olmayan Türk İnsanına ürün sunan pişkin yayıncıların “bunlar için hangi boku basıp raflara yerleştirsek biraz reklamla okurlar zaten, önemli olan ürün değil, pazarlama.” yaklaşımlarıyla işine geliyor. Kalitesizlik masrafı düşürür çünkü. Martı etinden yapılan tavuk döner ya da çimentosundan, demirinden çalınmış bir inşaat neyse, berbat bir çeviri ile içine sıçılmış kitap da aynı şey. Ucuz.
Bu ayın ilk haftasında bir takım resmi temaslarda bulunmak için (çok havalı bir cümle kurduğumun farkındayım) Lahor şehrine giden heyette yer almıştım, görüşmeler ve toplantılarla geçen günlerin ardından kentin tarihi ve turistik mekânlarını gezmeye ayrılan zamanda ziyaret ettiğimiz yerlerden biri de Lahor Müzesiydi. Büyülenmiş halde müzeyi dolaşırken, yazma eserler bölümünde Mesnevi, Gülistan gibi kitapların arasında gözüm kalın, epeyce kalın bir kitaba denk geldi, bir baktım altındaki etikete: Mahabharata. Farsça’ya yapılan tercümesi, 1897 senesinde el yazması ile yazılmış. (Nestalik Hattıyla...) İçim eridi o an. Benim ancak Can Yayınlarından çıkan suyunun suyunun suyunun suyu nevinden J. Claude Carriere özetlemesini okuyabildiğim, sırf tam versiyonunu okuyup almaka için Sanskritçe öğrenme hayaline kapıldığım Mahabharata. Allah’ın İranlısı kendi dilinden eserin tamamına yüzyıl önce erişebiliyormuş meğer.
2012 senesindeyiz. En önemli Hindu destanının dilimize çevrilmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz? Elalem bu eseri çeviriyor, yetmiyor TV dizisi yapıyor ülkesinde. Ey çevirmenler, yeri geliyor orijinal dilinden değil, ikinci dillerden (İngilizce gibi, Fransızca gibi ya da yukarıdaki Farsça örnekte görülen tercüme kitaptan) çeviriler de yaptığınız oluyor madem; e peki o zaman ne yapması lazım biz okurların?
Of ulan of… Upanishadlar’ın bile 2008 senesinde basıldığı bir ülkede çok mu hayal ürünü bir yaklaşım benimkisi?
Not: Hastalıktan gebermek üzere yazıyorum bu postu, ölürsem “son arzusu Mahabharata’nın Türkçe’ye çevrilmesiydi zavallı şişkonun” desinler… Siz çevirmezseniz olmaz! (Ama adam gibi tercüme edin lütfen.)


