30 Eylül 2012 Pazar

Dünya Çeviri Günü Üzerine...



Bugün Dünya Çeviri Günüymüş. Kitab –ı Mukaddes’i Latinceye tercüme eden Aziz Jerome’nin öldüğü 30 Eylül gününü çeviri bayramı olarak kutluyor dünya. (Adam 347’de doğup 420 senesinde hayata veda etmiş, bu da bizi Roma İmparatorluğunun Hristiyanlığı resmen kabul ettiği tarih olan 313 senesinde ortada Latince yazılmış bir Kitab-ı Mukaddes olmadığını sonucuna götürüyor. Millet güya din değiştirmiş ama neye inandıklarını bilmiyormuş demek. Neyse, geçelim.) Hristiyanlığın bu önemli eşiğine imza atan kişinin yüzü suyu hürmetine kutlanılan bu günde, gazetelerde okudum ki ülkemizde de sergili, dans gösterili, canlı müzikli bir program yapmış bizim çevirmen örgütleri. Kesin beleş kokteyl ve açık büfe bir şeyler de vardır.

Körler, sağırlar, birbirlerine kuru pasta tutarlar.


Birbirlerine yayıncıları şikâyet edip ücretlerin düşüklüğünü, telif sorununu vs. konuşmuşlardır, tabi mahkemelere düşen meslektaşlarına destek yorumları da gitmiştir bol bol. Bütün bunların hepsi haklı yakınmalar; ama zaten her meslek grubunun şikâyeti var: Unutulmasın ki doktorları ve hemşireleri dövüyorlar, öğretmenleri de öldürüyorlar bu ülkede… Çevirmenler de iki kelime İngilizceyi ya da bir başka yabancı dili bir araya getirebilen her işsiz/ya da tuzu kuru insanın kendisini çevresine çevirmen olarak lanse etmesinden ve eş/dost/tanıdık vesilesiyle aldıkları işlerde de kaliteyi dibe düşürmelerinden rahatsızlardır; sözünü ettiğim kalite düşüklüğü zaten kitapla, okumakla pek ilgisi olmayan Türk İnsanına ürün sunan pişkin yayıncıların “bunlar için hangi boku basıp raflara yerleştirsek biraz reklamla okurlar zaten, önemli olan ürün değil, pazarlama.” yaklaşımlarıyla işine geliyor. Kalitesizlik masrafı düşürür çünkü. Martı etinden yapılan tavuk döner ya da çimentosundan, demirinden çalınmış bir inşaat neyse, berbat bir çeviri ile içine sıçılmış kitap da aynı şey. Ucuz.



 

Bu ayın ilk haftasında bir takım resmi temaslarda bulunmak için (çok havalı bir cümle kurduğumun farkındayım) Lahor şehrine giden heyette yer almıştım, görüşmeler ve toplantılarla geçen günlerin ardından kentin tarihi ve turistik mekânlarını gezmeye ayrılan zamanda ziyaret ettiğimiz yerlerden biri de Lahor Müzesiydi. Büyülenmiş halde müzeyi dolaşırken, yazma eserler bölümünde Mesnevi, Gülistan gibi kitapların arasında gözüm kalın, epeyce kalın bir kitaba denk geldi, bir baktım altındaki etikete: Mahabharata. Farsça’ya yapılan tercümesi, 1897 senesinde el yazması ile yazılmış. (Nestalik Hattıyla...) İçim eridi o an. Benim ancak Can Yayınlarından çıkan suyunun suyunun suyunun suyu nevinden J. Claude Carriere özetlemesini okuyabildiğim, sırf tam versiyonunu okuyup almaka için  Sanskritçe öğrenme hayaline kapıldığım Mahabharata. Allah’ın İranlısı kendi dilinden eserin tamamına yüzyıl önce erişebiliyormuş meğer.




2012 senesindeyiz. En önemli Hindu destanının dilimize çevrilmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz? Elalem bu eseri çeviriyor, yetmiyor TV dizisi yapıyor ülkesinde. Ey çevirmenler, yeri geliyor orijinal dilinden değil, ikinci dillerden (İngilizce gibi, Fransızca gibi ya da yukarıdaki Farsça örnekte görülen tercüme kitaptan) çeviriler de yaptığınız  oluyor madem; e peki o zaman ne yapması lazım biz okurların?

Of ulan of… Upanishadlar’ın bile 2008 senesinde basıldığı bir ülkede çok mu hayal ürünü bir yaklaşım benimkisi?



Not: Hastalıktan gebermek üzere yazıyorum bu postu, ölürsem “son arzusu Mahabharata’nın Türkçe’ye çevrilmesiydi zavallı şişkonun” desinler… Siz çevirmezseniz olmaz! (Ama adam gibi tercüme edin lütfen.)

26 Eylül 2012 Çarşamba

Geçen Gün Üzerine...



Bu akşam da iş çıkışı, binayı terk eden diğer pek çok insan gibi neşe ve mutluluk vardı içimde. Bitmişti. Bunu eminim siz de hissedersiniz, o iş gününü kazasız belasız geride bırakmış olmanın, biten günün ardından evine ya da başka bir yere giden kişilerin haklı sevincini duyumsar insan.

Asansörde karşılaştığım bir arkadaşımla paylaştım bu hissiyatımı, "bugün de bitti çok şükür" dedim, gülümseyerek "evet, bir gün daha yaşlandık" dedi, sustum, neredeyse her gün içimden fazla irdelemeden geçen klişeleşmiş bir gün daha yaşlanma düşüncesi bu defa başkasından işittiğimden olsa gerek farklı bir tınıda yankılandı içimde, derken zemin kata geldik, ayrıldık kalabalığa karışıp.

Ben ve benim gibi pek çok insan, bir iş gününün sonunda ofisten, fabrikadan, her nerede çalışıyorsa akşam olup oradan çıktığında benzer bir rahatlama, kurtulma duyguya kapılıyor - ölüme bir gün daha yaklaştığından değil; bu insanların hiç birisi "bu şekilde" bakmıyorlar. Somut olarak bakılınca ölüme bir gün daha yaklaşmak, yaşamdan bir daha uzaklaşmak sonucunu da beraberinde getiriyor. O insanların mesai çıkışı rahatlama hissetmelerinin sebebi ise salak ya da  duyarsız olmaları değil, insanlar o iş gününde yaşadıklarını hissetmiyorlar ki! Yapmak zorunda oldukları bir iş var, görev ve sorumlulukları var, uymaya mecbur oldukları türlü türlü hiyerarşi sistemleri, çaresizlik içinde tüm dikkat ve becerilerini sergilemeleri gereken vazifeleri var: böylece para kazanabilsinler, ihtiyaçlarını giderebilsinler, sosyal statülerini devam ettirebilsinler, vs. vs. İşte, bu hoşnutsuz mücadele duygusu ile geçen iş günleri, insana yaşadığını hissettirmediğinden o iş gününün bitmesi ile neşeye, coşkuya, mutluluğa evriliyor. Öğretmende de, doktorda da, belediye işçisinde de, öğretim görevlisinde de, poliste de, hemen her yerde aynı şey geçerli... Cuma gününü bizler için bunca güzel ve beklenilesi hale sokan da gene bu  gerekçe zaten.


Dedim ya az evvel, ben bugün yaşadığımı hissetmedim, çünkü bugün neredeyse hiç bir şeyi isteyerek yapmadım. İnsan dilediği bir şeyi yapamıyorsa esir demektir. Evet, Hatun'u aradım bir kaç kez ve güzel güzel konuştuk, annemi aradım ve yeni aldıkları yazlık eve taşınmalarına dair lafladık, Beşiktaş’ın üçüncü ligdeki bir amatör takım karşısında düştüğü acziyet ile ilgili spor haberlerini okudum-eğlendim, Halil Berktay'ı okuyup hak verdim yazdıklarına ve öğlen yemeğinde Ciğeristan'dan söylediğim yemeği hayvanlar gibi yedim, bunların hepsi hür irademle yaptığım şeylerdi. Ama bunların hepsi, hapisteki bir adama, bir hücreye kilitlenmiş bir mahkuma tanınan özgürlük olabilirdi, ya da fiziksel engelli biri de bu söylediklerimi birebir yapabilirdi. Bense Ofisteydim! Gün boyu talimatlar aldım, emirler verdim. Saçma sapan ve anlamsız tavırlara maruz kaldım, muhtemelen başkaları için de can yakıcı triplerle, mimiklerle, ses tonları ile başkalarına saçma sapan davranmış olabilirim. İnsanın insana köleliği, insanın kendi elleriyle yarattığı organizasyonlara köleliği, insanın kendisini mahkûm ettiği yabancılaşmaya köleliği ile bir gün daha geride kaldı ve ben bu gün bittiği için sevindim…

Kafamda bu düşüncelerle eve yürürken ben ne yapıyorum diye iç geçirdim, nerede olmak isterdim bugün diye sordum kendime... Yazın bu son günlerinde hava böylesine güzelken, ofiste (hem lafzi hem mecazi anlamda) hapsolmak yerine, Kuruçeşme'ye, Arnavutköy'e, hatta belki Sarıyer'e gidebilirdim; ne kadar uzun zaman oldu Boğaz kıyısında yürümeyeli... Ya Büyükada? Osmanbey? Dilediğimi yapabilecek olsam, o günün bitmesi hüzün yaratırdı bende, velev ki gün boyu evde pinekleyip FIFA2012 oynayayım, gene o gün, "benim" olurdu, çünkü ben "benden başkalarının" olmazdım...

İnsanlar ölüyorlar. Kimi 40'lı, biraz daha fazlası 50'li yaşlarında; 60'larında hayata veda edenler daha çok, 70'li yaşlarını görenlere ise artık vadesi tamamlanmış gözüyle bakılıyor. Seksenlerine varanlara şanslı diyoruz, doksanlarına erişenleri ise şaşkınlıkla anlatıyoruz birbirimize. Bütün bu insanların, hepsinin ortak söylemi birbirine benzer: "Ah gençliğim!" diyorlar, içlerinde o kadar ukte var ki! Koşturmacaya, toz bulutuna, gereksiz şeylere bulayıp, bulaşıp, karışıp kendilerini unuttukları, ruhlarındaki pusulayı kaybettikleri yıllara yanıyorlar. Farkına vardıklarında da bir bakıyorlar ki iş işten geçmiş, âhı gitmiş, vâhı kalmış...

Hayat da, ölüm de kendi işini yapıyor...


Bugün 26 Eylül 2012. Dün 25'iydi. Dünden bu yana, bir gün daha yaşlandım, bir gün daha ölüyüm. Kendim için ne yaptım? Hiç... Olan bitenin ayrımına vakıf olduğumu iddia bile edemiyorum.


Mutsuz bir bilinçle bekliyorum... Tek yaptığım bu.

20 Eylül 2012 Perşembe

Leonard Cohen Üzerine...



Başlangıçta yanılgı vardı.
Ankara’daki öğrencilik yıllarım sırasında edindiğim Pazar sabahı sinemaya gitme alışkanlığına uygun olarak, Kızılırmak Sinemasına sırf Oliver Stone yönettiği için seyretmeye yollanmıştım, Katil Doğanlar’ı izlemek için. Soğuk ve üşüten bir güneş hatırlıyorum, salonda da dört-beş kişiydik, biri de resmi kıyafetli bir astsubaydı. Üniforması üzerinde olduğuna göre mesaide miydi, işten mi kaytarmıştı, yoksa göreve başlamadan önce âşık olduğu Juliette Lewis’i temaşa etmek üzere sinemaya gelmiş biri miydi, bilemiyorum. Üniforma hayranı kızları cezbetmeye çalışan bir soytarı da olabilirdi pek ala, ne de olsa Ankara zibil gibi resmi kıyafetli adam kaynayan, içinde sivil giyimli görevliler ve türlü renkte üniformalar kuşanmış askerlerle dolu, devasa bir kışlayı andırıyordu sözünü ettiğim zamanlarda.

Filmin sarsıcı (“bu ne lan? Ne biçim bi film bu?” sorusunu sorduran filmlere ‘sarsıcı’ diyoruz.) intro’sunun baharatı, şüphesiz filmle beraber başlayan şarkıydı. Şarkının tuhaf tınısının karamsarlık hissi yaratan atmosferi bir yana, vokaldeki adamın boş rakı şişelerinin sıralandığı sarhoş bir içki masasına kafasını gömüp mırıldanır gibi şarkıyı bık bıklaması, uzattım, kısaca tarzı, bana doğruca Chris Rea’yı çağrıştırmıştı. Rea’yı çok fazla bildiğimden değil; sözünü ettiğim yıllarda youtube yok, internet bile yok, hiçbir bok yok: TRT’de Serdar Öktem’in sunduğu Dönence diye bir program vardı, orada dinlemişim Rea’nin Road To Hellşarkısını, o kadar. Aynı şarkıları üç haftada bir tekrar tekrar yayınladıklarından bu şarkıya da aşina olmuşum, adamın vokalini de oradan tanıyorum… Katil Doğanlar’ın girişindeki şarkıyı da şarkı söylemesini beceremeyen garip sesli vokalden hareketle Chris Rea’nın sanıp durdum yıllarca. Çook zaman sonra, internet âlimi olup başlangıçtaki yanılgıdan dönebilmem mümkün olabildi, meğer o şarkı Leonard Cohen’inmiş. Sonraki yıllarda bu adamın çok meşhur olduğunu, dillere destan bir sanatçı/şair/söz yazarı/icracı olduğunu da öğrendim. Hatta doğa üstü niteliklerle donatılmış mistik karakterli bir efsane olduğunu da milyon defa okudum, işittim. Baktım ki düpedüz “bu adam bir harika!” yaklaşımı, dünya bir yana Leo bir yana diktesi kabul ettirilmeye çalışılıyor. Sözünü ettiğim filmin girişindeki ‘Waiting For The Miracle’ gerçekten güzeldi, ama o kadar: Güzel işte. Sadece güzel. Nefis değil. Muhteşem değil. Dünya harikası hiç değil -ki, öteki popüler şarkılarına da kulak verdiğimde genel olarak adamın söylediklerinin dayanılmaz ölçüde uyuz, uyuntu, mıymıntı oldukları bile söylenebilirdi. Peki kim beğeniyordu bu adamı?
Tabi ki kadınlar… Tüketim çarkının en büyük müşterileri…






Dün akşam metazori olarak Leonard Cohen’in konserine gittim. Hatun (hala ayrılmadık… hala!) adamın dinleyici kitlesini oluşturan güruhun %80’ini oluşturan kadın tayfasının mazbut ama dirençli bir üyesi. Şimdi gene misigonist söyleme sarıldığım iddia edilebilir ama hayatın gerçeklerine karşı gelmenin anlamı yok: Normal ve vasat bir erkek, bir iki şarkısını beğenmenin haricinde LC fanatiği olamaz. Şarkı sözlerine hayranlık duyabilir, ileri derece İngilizce bilgisi gerektirmeyen şiirlerinden etkilenebilir ama o kadar. Bir gıdım fazlası değil. Salondaki kalabalıkta göze çarpan konsere yalnız gelmiş değişik yaş gruplarından çok sayıdaki kızcağız zaten bu gözlemi doğrular nitelikteydi: Yalnız oturan tek bir erkek yoktu ya! Ama yalnız başına gelmiş veya bir başka hemcinsiyle salonda yerini alan bir dünya kadın gördüm. Bu nokta çok enteresan aslında; adam yakışıklı filan değil, zaten 78 yaşına ermiş, bir ayağı çukurda, jestleri ile aşırı mütevazı ve zarif olmaktan başka pek bir özelliği olmayan biri, duygulu – kadife gibi bir sesi de yok, e bu kadar kadın neden kendisine hayran böylesine tutkun bir şekilde? Benim tek açıklamam reklamın dayatmacı gücü, ‘sıradan insanların fark edemeyeceği güzellikleri sezip hakkını verebilecek nitelikte damıtılmış ince bir zevk sahibi olma’ iddiası ve boka bok diyememe cesaretsizliği…


İki hafta önce Ian Anderson’un (JetroTull) konserine gitmiştik üç erkek arkadaş. İçimizden biri, konserin ortalarında şaka yollu çalınan müziğin kendisi için fazla kaliteli olduğunu söyleyip mimikleriyle zerre kadar zevk almadığını ifade etmişti. Erkek tabiatında bir kadına şirin gözükme kaygısı olmadığı müddetçe beğeni özgürlüğü en ileri ölçüde kendini gösterir. Kadın ise, çok kişinin hayranı olduğu bir şeyi beğenmediğini kendisine bile itiraf etmekte zorlanır. “Beğenmesem de bunu belli etmemeliyim, çünkü aslında çok güzel” der kadın, lisanı haliyle. Çünkü beğenmediğinin aslında güzel olabileceğini düşünür, hatta buna inanır.

Konserin yarısında patlamak üzereyken çıktım salondan, Hatun’a sen eve taksiyle dönersin, beni bağışla dayanamıyorum diyerek. Sonuçta O da kadın ama hamdolsun, rol yapmamı beklemiyor, neyse ki anlayışlı mübarek:)






18 Eylül 2012 Salı

Kendi Kendini Taklit Etmeye Devam Kararı Üzerine...



Çok zaman önce dostlarımdan biriyle havadan sudan konuşurken, konu nereden gelip nereye bağlandıysa artık, aslen bilgisayar mühendisi olan kendisi konuştuğumuz mevzu hakkında verdiği örnekte “Dünya üzerindeki bilgisayarları, chipleri, devreleri ve benzeri şeyleri bir anda ortadan kaldıracak olursak, tekrar bugünkü teknolojik seviyeye ulaşabilmemiz için yirmi, belki elli yıl çalışmamız gerekecek. Sebebi şu: Bilgisayar teknolojisindeki her gelişme, ileriye yönelik her adım, bir önceki sistemin üzerine eklenerek gidiyor; yani hiçbir şey sıfırdan üretilmiyor.” ifadelerini kullanmıştı. Ne hakkında konuştuğumuzu anımsamıyorum, zaten aradan kaç sene geçti; gene de bu örnek yer etmiş hafızamda.

Dostoyevski Ecinniler’i yazarken çok şiddetli bir epilepsi krizi geçirir, öyle ki kriz sona erdiğinde bırakın ne yazdığını, romanın tasarladığı kurgusunu, neredeyse kimliğini bile hatırlayamayacak halde bulur kendisini. O ana kadar yazdıklarını bir araya toplayıp okur en baştan, sonrasında yeni bir plan yaparak –kuvvetle muhtemel ilk halinden tümüyle farklı- yepyeni bir roman yazmaya koyulur. [Diğerleriyle kıyaslandığında Ecinniler’in en karmaşık, en pürüzlü, zihni en çok tırmalayan ve kimine göre de en boktan Dosto romanı olmasında bu sözünü ettiğim durumun yadsınamaz bir yeri olduğu aşikar. Gerçek Ecinniler’i ise asla bilemeyeceğiz.]

Yıllarca bu sayfalara karaladığım her türlü zırvaya kafamda link vermişliğim, onları yazarken ezberlemişliğim var, sanki zihnimde bir fihrist ya da kelimeler dizini yapmışım da, alakasız bir ortamda bir konu hakkında konuşur ya da yazarken hemen daha evvel değindiğim o konuya bu blogta yazmış olduğum bir post ile atıfta bulunup dururdum. Fakat gel görelim o günler de geçti, bir seneyi aşkın bir süre –Virgilius’ta- hiçbir şey yazmayıp, eski yazdıklarıma da gözümün ucuyla dahi bakmadığımdan kafamdan silinip gitti her şey. Hiçbir şey hatırlamıyorum:) Bu aslında iyi bir şey, kafam kırk yaşında bir adam için gereksiz derecede çerçöple dolmuştu zaten, boşaldı, sakinleşti, pek bir güzel oldu.

Bir başka güzellik daha var, kendi kendimi kaptırdığım saçma sapan bir beklenti baskısı, ne kadar kaçınmaya çaba göstersem de beni bırakmıyordu: Saçmalama hakkım elimden alınmış gibiydi, sürekli ne kadar zeki olduğumu tekrar tekrar ispatlamak zorundalığım varmış gibi… Sanki kendimle yarışıyor gibiydim. Kırk yaşıma gelmem gerekiyormuş demek, “çok da tınnnn.” havasını takınabilmem için. Blog ulan bu, altı üstü bir blog işte.

Sanatkar bir maymun? Pek de ciddi bir hava takınmış hani...


Bir süre evvel  “yeter artık, tekrar yazmaya başlamalısın” diyen bir arkadaşa sigarayı ve blogu bıraktığımı söylemiştim, bu iki berbat bağımlılığı özdeştirdiğimi görünce susmuş, daha fazla uzatamamıştı ısrar etmeyi. Yakında sigaraya da başlar mıyım ki? Aah, keşke…