Bu akşam da iş çıkışı, binayı terk eden diğer pek çok insan gibi neşe ve mutluluk vardı içimde. Bitmişti. Bunu eminim siz de hissedersiniz, o iş gününü kazasız belasız geride bırakmış olmanın, biten günün ardından evine ya da başka bir yere giden kişilerin haklı sevincini duyumsar insan.
Asansörde karşılaştığım bir arkadaşımla paylaştım bu hissiyatımı, "bugün de bitti çok şükür" dedim, gülümseyerek "evet, bir gün daha yaşlandık" dedi, sustum, neredeyse her gün içimden fazla irdelemeden geçen klişeleşmiş bir gün daha yaşlanma düşüncesi bu defa başkasından işittiğimden olsa gerek farklı bir tınıda yankılandı içimde, derken zemin kata geldik, ayrıldık kalabalığa karışıp.
Ben ve benim gibi pek çok insan, bir iş gününün sonunda ofisten, fabrikadan, her nerede çalışıyorsa akşam olup oradan çıktığında benzer bir rahatlama, kurtulma duyguya kapılıyor - ölüme bir gün daha yaklaştığından değil; bu insanların hiç birisi "bu şekilde" bakmıyorlar. Somut olarak bakılınca ölüme bir gün daha yaklaşmak, yaşamdan bir daha uzaklaşmak sonucunu da beraberinde getiriyor. O insanların mesai çıkışı rahatlama hissetmelerinin sebebi ise salak ya da duyarsız olmaları değil, insanlar o iş gününde yaşadıklarını hissetmiyorlar ki! Yapmak zorunda oldukları bir iş var, görev ve sorumlulukları var, uymaya mecbur oldukları türlü türlü hiyerarşi sistemleri, çaresizlik içinde tüm dikkat ve becerilerini sergilemeleri gereken vazifeleri var: böylece para kazanabilsinler, ihtiyaçlarını giderebilsinler, sosyal statülerini devam ettirebilsinler, vs. vs. İşte, bu hoşnutsuz mücadele duygusu ile geçen iş günleri, insana yaşadığını hissettirmediğinden o iş gününün bitmesi ile neşeye, coşkuya, mutluluğa evriliyor. Öğretmende de, doktorda da, belediye işçisinde de, öğretim görevlisinde de, poliste de, hemen her yerde aynı şey geçerli... Cuma gününü bizler için bunca güzel ve beklenilesi hale sokan da gene bu gerekçe zaten.
Dedim ya az evvel, ben bugün yaşadığımı hissetmedim, çünkü bugün neredeyse hiç bir şeyi isteyerek yapmadım. İnsan dilediği bir şeyi yapamıyorsa esir demektir. Evet, Hatun'u aradım bir kaç kez ve güzel güzel konuştuk, annemi aradım ve yeni aldıkları yazlık eve taşınmalarına dair lafladık, Beşiktaş’ın üçüncü ligdeki bir amatör takım karşısında düştüğü acziyet ile ilgili spor haberlerini okudum-eğlendim, Halil Berktay'ı okuyup hak verdim yazdıklarına ve öğlen yemeğinde Ciğeristan'dan söylediğim yemeği hayvanlar gibi yedim, bunların hepsi hür irademle yaptığım şeylerdi. Ama bunların hepsi, hapisteki bir adama, bir hücreye kilitlenmiş bir mahkuma tanınan özgürlük olabilirdi, ya da fiziksel engelli biri de bu söylediklerimi birebir yapabilirdi. Bense Ofisteydim! Gün boyu talimatlar aldım, emirler verdim. Saçma sapan ve anlamsız tavırlara maruz kaldım, muhtemelen başkaları için de can yakıcı triplerle, mimiklerle, ses tonları ile başkalarına saçma sapan davranmış olabilirim. İnsanın insana köleliği, insanın kendi elleriyle yarattığı organizasyonlara köleliği, insanın kendisini mahkûm ettiği yabancılaşmaya köleliği ile bir gün daha geride kaldı ve ben bu gün bittiği için sevindim…
Kafamda bu düşüncelerle eve yürürken ben ne yapıyorum diye iç geçirdim, nerede olmak isterdim bugün diye sordum kendime... Yazın bu son günlerinde hava böylesine güzelken, ofiste (hem lafzi hem mecazi anlamda) hapsolmak yerine, Kuruçeşme'ye, Arnavutköy'e, hatta belki Sarıyer'e gidebilirdim; ne kadar uzun zaman oldu Boğaz kıyısında yürümeyeli... Ya Büyükada? Osmanbey? Dilediğimi yapabilecek olsam, o günün bitmesi hüzün yaratırdı bende, velev ki gün boyu evde pinekleyip FIFA2012 oynayayım, gene o gün, "benim" olurdu, çünkü ben "benden başkalarının" olmazdım...
Asansörde karşılaştığım bir arkadaşımla paylaştım bu hissiyatımı, "bugün de bitti çok şükür" dedim, gülümseyerek "evet, bir gün daha yaşlandık" dedi, sustum, neredeyse her gün içimden fazla irdelemeden geçen klişeleşmiş bir gün daha yaşlanma düşüncesi bu defa başkasından işittiğimden olsa gerek farklı bir tınıda yankılandı içimde, derken zemin kata geldik, ayrıldık kalabalığa karışıp.
Ben ve benim gibi pek çok insan, bir iş gününün sonunda ofisten, fabrikadan, her nerede çalışıyorsa akşam olup oradan çıktığında benzer bir rahatlama, kurtulma duyguya kapılıyor - ölüme bir gün daha yaklaştığından değil; bu insanların hiç birisi "bu şekilde" bakmıyorlar. Somut olarak bakılınca ölüme bir gün daha yaklaşmak, yaşamdan bir daha uzaklaşmak sonucunu da beraberinde getiriyor. O insanların mesai çıkışı rahatlama hissetmelerinin sebebi ise salak ya da duyarsız olmaları değil, insanlar o iş gününde yaşadıklarını hissetmiyorlar ki! Yapmak zorunda oldukları bir iş var, görev ve sorumlulukları var, uymaya mecbur oldukları türlü türlü hiyerarşi sistemleri, çaresizlik içinde tüm dikkat ve becerilerini sergilemeleri gereken vazifeleri var: böylece para kazanabilsinler, ihtiyaçlarını giderebilsinler, sosyal statülerini devam ettirebilsinler, vs. vs. İşte, bu hoşnutsuz mücadele duygusu ile geçen iş günleri, insana yaşadığını hissettirmediğinden o iş gününün bitmesi ile neşeye, coşkuya, mutluluğa evriliyor. Öğretmende de, doktorda da, belediye işçisinde de, öğretim görevlisinde de, poliste de, hemen her yerde aynı şey geçerli... Cuma gününü bizler için bunca güzel ve beklenilesi hale sokan da gene bu gerekçe zaten.
Dedim ya az evvel, ben bugün yaşadığımı hissetmedim, çünkü bugün neredeyse hiç bir şeyi isteyerek yapmadım. İnsan dilediği bir şeyi yapamıyorsa esir demektir. Evet, Hatun'u aradım bir kaç kez ve güzel güzel konuştuk, annemi aradım ve yeni aldıkları yazlık eve taşınmalarına dair lafladık, Beşiktaş’ın üçüncü ligdeki bir amatör takım karşısında düştüğü acziyet ile ilgili spor haberlerini okudum-eğlendim, Halil Berktay'ı okuyup hak verdim yazdıklarına ve öğlen yemeğinde Ciğeristan'dan söylediğim yemeği hayvanlar gibi yedim, bunların hepsi hür irademle yaptığım şeylerdi. Ama bunların hepsi, hapisteki bir adama, bir hücreye kilitlenmiş bir mahkuma tanınan özgürlük olabilirdi, ya da fiziksel engelli biri de bu söylediklerimi birebir yapabilirdi. Bense Ofisteydim! Gün boyu talimatlar aldım, emirler verdim. Saçma sapan ve anlamsız tavırlara maruz kaldım, muhtemelen başkaları için de can yakıcı triplerle, mimiklerle, ses tonları ile başkalarına saçma sapan davranmış olabilirim. İnsanın insana köleliği, insanın kendi elleriyle yarattığı organizasyonlara köleliği, insanın kendisini mahkûm ettiği yabancılaşmaya köleliği ile bir gün daha geride kaldı ve ben bu gün bittiği için sevindim…
Kafamda bu düşüncelerle eve yürürken ben ne yapıyorum diye iç geçirdim, nerede olmak isterdim bugün diye sordum kendime... Yazın bu son günlerinde hava böylesine güzelken, ofiste (hem lafzi hem mecazi anlamda) hapsolmak yerine, Kuruçeşme'ye, Arnavutköy'e, hatta belki Sarıyer'e gidebilirdim; ne kadar uzun zaman oldu Boğaz kıyısında yürümeyeli... Ya Büyükada? Osmanbey? Dilediğimi yapabilecek olsam, o günün bitmesi hüzün yaratırdı bende, velev ki gün boyu evde pinekleyip FIFA2012 oynayayım, gene o gün, "benim" olurdu, çünkü ben "benden başkalarının" olmazdım...
İnsanlar ölüyorlar. Kimi 40'lı, biraz daha fazlası 50'li yaşlarında; 60'larında hayata veda edenler daha çok, 70'li yaşlarını görenlere ise artık vadesi tamamlanmış gözüyle bakılıyor. Seksenlerine varanlara şanslı diyoruz, doksanlarına erişenleri ise şaşkınlıkla anlatıyoruz birbirimize. Bütün bu insanların, hepsinin ortak söylemi birbirine benzer: "Ah gençliğim!" diyorlar, içlerinde o kadar ukte var ki! Koşturmacaya, toz bulutuna, gereksiz şeylere bulayıp, bulaşıp, karışıp kendilerini unuttukları, ruhlarındaki pusulayı kaybettikleri yıllara yanıyorlar. Farkına vardıklarında da bir bakıyorlar ki iş işten geçmiş, âhı gitmiş, vâhı kalmış...
![]() |
| Hayat da, ölüm de kendi işini yapıyor... |
Bugün 26 Eylül 2012. Dün 25'iydi. Dünden bu yana, bir gün daha yaşlandım, bir gün daha ölüyüm. Kendim için ne yaptım? Hiç... Olan bitenin ayrımına vakıf olduğumu iddia bile edemiyorum.
Mutsuz bir bilinçle bekliyorum... Tek yaptığım bu.

işte bu yüzden uzun yaşamak iyi bir şey değil.
YanıtlaSilBu yazının başlığı "andropoza beş kala " olmalıydı.
YanıtlaSilYaşadığın zamanın senin için bir şey ifade etmesini istiyorsan virgi, benim gibi yap.
İstifa et.
Ben bunu yedi kere yaptım.
İstifa ettiğin zamanla yeni işe başlayacağın zaman arasında geçen süre ( hele birde yaz mevsimine rastlıyorsa tadından yenmez) senin akşam işten çıkarken yaşadığın o duygunun çok ötesinde bir ferahlık verir insana.
Şimdi sen uykun geldi uyuyorsun ya ben yatağıma uzanmış yarın sabah kahvaltısı ile öğle yemeğini saat kaçta uyanırsam birleştiririm diye düşünüyorum.
Ya da ciğeristan a mı gitsem... Gerçi oranında bir hijyen sorunu var.
Bu arada dikkatimi çekti emir verdin fakat emir almadın. Senin aldığın talimat ama verdiğin şey emir. Oğlum biz bizeyiz şurada toplasan 3-5 kişi. Bari bize ego yapma.
JoA,
YanıtlaSilbelki de tam bu yüzden uzun yaşamak istiyoruz. hayatın elimizden kayıp gideceğini idrak ettiğimiz yaşlara erdiğimizde 'hayata asılma' bilincine de varmış oluyoruz. çoğu zaman da iş işten geçmiş oluyor tabi.
Gregor,
ben nasıl istifa edeyim? devlet memuru ayrılma dilekçesini versin de gör bakalım, onu kim işe alır? yedi dil bilen over qualified (siz türklerin fazla nitelikli) biri olsam bir ihtimal, ama öyle dahi olsam zaten gene emekliliğimi bekler, sonra AKP'ye üye olup politikaya girerdim.
Hüseyin üzmez 14'lik çocuğun orasını burasını mıncıkladıktan sonra tutuklanmış, sonra tahliye edilirken de gazetecilere "şeytanıma kırgınım" şeklinde dumur edici bir açıklama yapmıştı. işte ben de o hesahp, şeytanıma şaşkınım hacı: ne zamandır kanıma girmiyor, sanırım cidden andropoza beş kalmış a.q. hiç yaramazlık yapma derdinde değilim, hem hayattan gına geldi ama dilediğimce yaşayamadığımdan öfka dolu içim, hem de artık kuzu gibi biri oldum Hatun Effect yüzünden. ne fenaymış ya.
son olarak; ben talimatları uygular, emirler veririm işte o kadar:)
"ben nasıl istifa edeyim? devlet memuru ayrılma dilekçesini versin de gör bakalım, onu kim işe alır?"
YanıtlaSilçok beğendim yazıyı da, bu yorumunu da..
bakış açısını değiştirsen olmaz mı? yani o günü sırf bitirmiş olmak için yaşamasan da yaşamış olmak için yaşasan? hem ölümü göze alınca hayat daha güzel oluyor.
ya da bak bu yüzden millet çocuk yapıyor, sen de yap.
aeiou,
YanıtlaSilbakış açımı değiştirince sadece kendimi kandırıyormuşum hissine kapılıyorum çünkü hayatın bana karşı yaklaşımı değişmiyor ki. o gene kendi bildiğini okuyor.
tavsiyene bakıyorum da, karnın şiştikçe mahalle esnafından "abla" hitabını duymaya alıştığın belli senin:)
n'apayım kaçamayınca zevk almaya bakıyorum. :) başından beri annelik bana uzak müessese diyordum ama aslında sandığım gibi bir şey değilmiş (henüz). daha süreç tamamlanmadı, buna uygun muyum henüz pek bilmiyorum hem; ama amaçsız kalınca amaç yüklemeyi kolaylaştırdığını inkar edemem.
YanıtlaSilyine de "çocuk yap" espri olsun diye söylenmiş bir yorumdur, sen de biliyorsun. hayatın bir amacı olmadığını bilmek belki işi kolaylaştırabilir..
Buyuralım bakalım! :))
YanıtlaSilŞimdi arkadaşlar, siz buraya yorum yazanlar, sanırım 40 yaş civarındasınız. Ben 50'sini geçmiş birisi olarak diyorum ki, bu hezeyanlar geçecek. Az kaldı, sıkın dişinizi. 50 olduğunuzda hayattan zevk alıp, yaşadığınız her günü keyifli bitirmenin yollarına bakacaksınız.
Budur.
aeiou,
YanıtlaSilbana sorarsan senden çok iyi anne olur ama senin yetiştireceğin çocuktan bu vatana hayır gelmez:) vatan senden ya ulusalcı, ya ülkücü, ya kendini sosyal demokrat sanan faşist tabiatlı, ya cemaatçi, ya militan laik ya da tatlı su balığı dindarı nevinden nesiller bekliyor, öyle özgürlükçü, lgbt sempatizanı, asi ruhlu liberal çocuklar istemiyoruz:)
Ekmekçikız,
bu yazının ana fikri, benim de en korktuğum, elli yaşına geldiğimde bu düşüncelerin hezeyan değil gerçek olduğunu anlamak... İnşallah dediğin gibidir, ben de kendimi boşuna kasıyorumdur.
(ya açıkçası benden o yaşta da bir cacık olmaz, bir sana bak, bir bana bak... sen şimdi henüz 40 olmamış gibi yazıyor, yaşıyorsun, bense yaşlı bir domuz gibi homurdanıyorum.)
ben gayet çocuk yaptım hayata evden bebek bakarak devam ediyorum, öyle sanıldığı kadar toz pembe değil ama hepinizden özellikle de Virgi'den çok daha iyi durumda olduğum kesin, az uyuyorum o kadar.
YanıtlaSilpolente,
YanıtlaSilbenden iyi durumda olman, aslında durumunun iyi olduğu anlamına gelmez. ayrıca norm değer olarak beni kabul etmek başlı başına bir delilik, bir düşünsene, hava sıcaklığından bahsederken "sıfırın altında otuz derece" dersin mesela, yoksa "eksi yirmi derecenin altında on derece" demek gibi bir şey oluyor seninkisi.