25 Aralık 2009 Cuma

Muharrem 10 Üzerine...

*** Sabahleyin periyodik olarak her gün tekrarladığım rutin hatır sorma eylemi için babamı aradığımda, her zaman yaptığım gibi anneme taş atmaktan geri durmadım:

- babaların en güzeli, sabah annemi aradığımda duydum ki o kadın gene teyzeme gitmiş. Sana yemek yapmamak için sürekli evden uzakta duruyor, geziyor tozuyor, sonra eve döndüğünde de yorgunum hastayım diye sızlanıp asli görevlerini savsaklıyor, akşamları senin önüne peynir ekmek çay koyuyor hep. Bu kadar yüz verme, kadının tek yaptığı tüketmek ve harcamak, koynunda yılan besledin kırk yıl boyunca, bak şimdi de ejderhaya dönüştü işte.

- O bir anne, anneye öyle denir mi ya, annen o senin.

- Bilmiyorum valla, ben senin oğlunum baba, başka annelerim de vardır belki. Var di mi? Hehehe.

- Hahaha, karıştırma oraları. Hem annen yarın çok yorulacak, akşama misafir var. Bugün dinlensin biraz.

- Babacım annem olacak kadın hayatı boyunca yattı zaten, hem kim gelecek ki yarın size?

- Benim camiden bir arkadaş grubum var ya burada, iftara çağırdım onları yarın.

- İyi de yarın cumartesi, ne iftarıymış bu? Sept gününü mü kutlayacaksınız, bu yaştan sonra Musevi mi oldun yoksa : ) Yok yani, Yeşilköy’de Musevi değil ermeni nüfus çoktu, hadi noel desen anlarım : )

- Mübarek Cuma günü biber sürerim ağzına, yarın Muharrem Ayının 10’u. Oruç tutacağız biz.

- Aaaaaa, yarın mıymış aşure günü? Tamam o zaman, ne diyeyim Allah kabul etsin. Güzel yemekler yapsın bari annem.

- Yapar yapar, sadece misafir gelince yemek pişiriyor zaten : )

- Hahahha, ha şöyle işte! Oruçluyken ilaçlarını almayı unutma ama, sakın boş verme güzel babam.

- Merak etme, hallederim.

Yarının muharrem Ayının 10’u olduğunu öğrenmek, (aka aşure günü) çağrışım dünyamda beni derhal Fausto Zonaro’nun şaheseri sayılacak tabloya sürükledi… Birkaç ay evvel Müge’nin bu eserle ilgili bir post yazdığını görünce de yazının altına heyecanla yorumlar düşmüş, Yapı Kredi’nin İstiklal’deki galerisinde resmin karşısında nasıl da şekilden şekle girdiğimi tekrar gözlerimin önüne getirmiştim.







Muharrem 10, gerek o tarihi önemli kılan olaylar açısından, gerekse sözünü ettiğim aynı isimli tablo yüzünden çok ayrıcalıklı bir yer taşıyor bende: Hicri takvime göre Muharrem ayının onuncu günü, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in devrin siyasi otoritesi olan Emeviler’ce türlü işkencelere tabi tutulup öldürüldüğü tarih. Diğer bir değişle, İslam dünyasında yüzlerce yıldır süren ayrılmışlık ve düşmanlığın tohumlarının atıldığı, mide bulandıran, meş’um ve mel’un (uğursuz ve lanetli) bu olay muharrem ayının 10’unda gerçekleşmişti. Geçenlerde karşıma tesadüfen çıkan ve zihnimde yarattığı Tarantino tadını/etkisini duyumsayarak dikkatle okuduğum bilimsel bir makalede (İTAATKAR TOPLUM OLUŞTURMA ARACI OLARAK İŞKENCE -Emevî Örneği) rastladığım kimi vurguların da gösterdiği gibi, normal bir siyasi cinayet veya suikastın çok ötesinde, insanlık dışı bir usülde yapılmış olması da kamu vicdanının bu kadar yaralanmasının nedeni olarak ele alınabilir. Metinden alıntı yapalım azıcık:



(…)

İslâm tarihi içerisinde kara bir sahife olarak bugün de canlılığını koruyan ve Ehl-i Beyt'in katli ile sonuçlanan Kerbelâ hadisesi, aslında Emevî döneminde işkencenin hangi boyutlara ulaştığının somut bir göstergesidir. Mekke'den çıkan Hz. Hüseyin'i ve taraftarlarını engellemek, Kûfe'ye yaklaştırmamak için gönderdiği Husayn b. Numeyr71 ve Hûr b. Yezid komutasındaki birliklerle mektuplaşan Ubeydullah b. Ziyad, Hûr'a yazdığı mektupta Peygamber torunu hakkındaki niyetini orta-ya koymaktadır. Ubeydullah, mektup ulaşır ulaşmaz Hz. Hüseyin'in suyu olmayan kurak bir bölgede ablukaya alınmasını emretmiştir.72 Buna göre karar verilen kuşatma esnasında Hz. Hüseyin ve taraftarlarını susuzluğa mahkum etmek amaçlanmıştır. İkinci bir talimatta Hz. Osman'ın susuz bırakılması hatırlatılmış,73 adeta susuzlukla işkence ederek intikam alma yoluna gidilmiştir. Susuz bırakma işleminin öldürülmesinden üç gün önce başladığı düşünüldüğünde74 Hz. Hüseyin'in çöl sıcağında günlerce susuzluğa mahkûm edildiği anlaşılmaktadır. 5000 kişilik bir grubun saldırısı sonrası 72 kişilik taraftarları ile birlikte 33 mızrak, 34 kılıç darbesi alarak öldürülen Hz. Hüseyin'in cesedi atların ayağı altında çiğnenmiş ve başı kesilmiştir.75 Kesilen başın Kûfe'ye getirilerek Ubeydullah'ın elindeki sopa ile ona vurup vurmadığı, bunu yapanın Halife Yezid olup olmadığı gibi farklı birçok rivayetler olsa da, ortak olan görüş Hz. Hüseyin ve beraberindekilere insanlık dışı işkencelerin reva görüldüğüdür.76 Her iki grup arasındaki mücadele normal koşullarda bir savaş olmayıp, iktidara sahip baskın gücün azınlıkta olan muhalifleri yakalayarak işkenceye maruz bırakmasından ibarettir. Hz. Hüseyin'in intikamını alma parolası ile yola çıkan İbrahim b. el-Eşter'e göre bu yapılanlar Firavun'un İsrailoğulları'nın önde gelenlerine yaptıkları işkenceden daha kötüdür.77 Tenûhi'nin başka kaynaklara dayandırarak aktardığı rivayete göre yapılan işkence ve katliam Ubeydullah'ın hızını kesmemiş olacak ki, Basra'da yaptırdığı beyaz sarayın kapısına kesik baş resmi çizdirmiştir.78 Kerbelâ hadisesi bir bütün olarak irdelendiğinde yaşananlar ve varılan sonuç sadece Müslüman toplumlar için kabulü muhal bir durum olmayıp, tüm insanlığın vicdanında tepki uyandıracak bir olaydır. Öldürmenin bu denli tarihte iz bırakmasının sebebi Hz. Hüseyin'in Peygamber torunu olması yanında, kin ve nefretin göstergesi olan işkencenin de payı büyüktür. Zira bu işkencenin benzerine, hatta daha fazlasına Hz. Hüseyin'in torunu Zeyd b. Ali79 ve onun oğlu Yahya b. Zeyd ve destekçileri de maruz bırakılmıştır.80

(…)

71 Belâzûrî, Ensâb, III, 378.

72 Dineverî, Ahbâru't-Tıvâl, thk. Ömer Ferrûh, Beyrut, ty., s.231.

73 Dineverî, s.233.

74 Dineverî, s.23. Bazı rivayetlere göre susuzlukları arttığında Hz. Hüseyin ve taraftarlarının mücadele sonrası suya ulaşmaya muvaffak oldukları belirtilmektedir. Yüksel, s.85.

75 Taberî, V, 452-455.

76 Hz. Hüseyin'in şehit edilmesi ve sonrasında gelişen olaylar hakkındaki farklı rivayetlerin değerlendirilmesi hakkında geniş bilgi için bkz. Yüksel, 89-98.

77 Taberî, VI, 88; Belâzûrî, Ensâb, VI, 425.

78 Tenûhî, el-Ferec B'ade ġidde, Kahire, 1994, I,114.

79 Emevî iktidarına karşı isyan eden Zeyd b. Ali Kûfe valisi Yusuf b. Ömer tarafından öldürüldükten sonra cesedi Künâse'de, (Taberi, VII, 187-188.) başı ise, önce Şam'da asılarak teşhir edilmiş, daha sonra Medine'ye gönderilerek bazı rivayete göre Hişam b. Abdulmelik ölene kadar, bir başka rivayete göre ise üç gün boyunca askıda kalmıştır. Rivayet farklılıkları hakkında geniş bilgi için bkz. İbrahim Sarıçam, Emevî Abbâsî İlişkileri, Ankara, 1997, s.346.

80 Cesedi Cürcan'da, başı Şam'da asılarak teşhir edilen Yahya b. Zeyd, yakalanmadan önce Hariş isimli bir kişinin evinde gizlenmişti. Horasan valisi Nasr b. Seyyar'ın takibi sonucu orada saklandığı tespit edilen Yahya'yı ele geçirmek için Hariş'e o kadar ağır bir işkence yapılmış ki, oğlu Kureyş, Yah-ya'yı teslim etmek zorunda kalmıştır. Bkz. İsfehânî, Mekâtilu't-Tâliiîyyîn, Ahmed Sakr, Beyrut ty., s.149.



Böylesine korkunç bir olayın yaşandığı Muharrem’in onuncu günü, yani aşure günü, babamlar da acının yeniden yapılandırılması ve anılması nevinden oruç tutmaya karar vermişler, hoş, bu zaten bir gelenek gibi, ailenin şimdi hayatta olmayan yaşlıları da aşure günü oruç tutardı zamanında. Şiilerde/Alevilerde ve bunların alt fraksiyonlarında ise tutulan yas, çok daha ileri boyutlarda: Kendilerine kanlar içinde kalana dek fiziksel acı ve ıstırap veren bu kimseler, böylece Hz. Hüseyin’in maruz kaldığı zulmü içselleştiriyorlar. İslamda bu şekilde bir matem anlayışı olup olmadığını sorgulamak benim haddim değil, sonuçta ne İslam tarihçisiyim, ne de ilahiyatçı. (doğrusu bu ya, hiçbir bok değilim, kendi kendime konuşuyorum o kadar.) Zaten gerek annemlerin yarın tutacakları oruç, gerekse Şii/Alevilerin fiziksel acılarla dolu anma eylemleri son planda hep aynı kapıya, Mircea Eliade’nin formülize ettiği bir realiteye çıkıyor: “Bir nesne ya da bir eylem, ancak arketipi [kök örneği] taklit veya tekrar ettiği ölçüde gerçek olur. Demek ki gerçeklik, yalnızca tekerrür veya katılma yoluyla kazanılmaktadır.”









Fausto Zonaro’nun “Muharrem 10” isimli tablosu tam da bu noktayı işaret ediyor bize: İtalya’da doğmuş, 37 yaşında İstanbul’a gelmiş bu burma bıyıklı Akdenizli, kim bilir nerede izlediyse, bir muharrem ayının onunda bu matem/yas/ayin karışımı eyleme tüyleri diken diken olmuş halde şahit oldu; resimlediği sahnedeki detaylar ve göreni karşısında mıhlayan anlatımı ile eşsiz bir eser yarattı ardından… Eser İstanbul Modern’de duruyor, internette tatmin edici kalitede bir resme rastlayamadım, en güzeli de yukarıya koyduğum zaten. Kompozisyondaki kırmızı renk tonları hakimiyeti, gölgelendirmedeki hüner bir yana, trans haline geçip vecd içinde ellerindeki kılıçlarla kendilerini yara bere içinde bırakan insanların ruhani teslimiyeti ile grubun ortasında duran, sanki ‘Şişli dolmuşları buradan kalkmıyor muydu yav, ben nereye düştüm böyle, bu tiplere de sorulmaz şimdi, neyse hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıp hemen gideyim buradan” edasıyla duran adamın soğukkanlı halinin çelişkisi tam anlamıyla aptallaştırıyor insanı. Her şeyiyle büyüleyici bir resim…



Yarın Muharrem ayının onu. Bir milyardan fazla Müslüman, tam 1329 sene önce yaşanan bir vahşet yüzünden kanlı bıçaklı oldular, hala da birbirlerinden nefret ediyorlar. Her iki tarafın, hem sunîlerin, hem şiilerin bu olayı ve yaşananları lanetlemesi ama birbirleriyle olan düşmanlığı ve karşılıklı suçlamaları da alabildiğince sürdürmeleri zaten başlı başına garabet.



Yarın, an Italian man in İstanbul’un belki yüz sene evvel bir tekke önünde, bir meydanda veya bir başka köşede kendilerini kan içinde bırakacak kadar dövüp perişan etmelerini hayret içinde seyrettiği, bir yandan da bunu tuvale nasıl aktaracağına kafa yorduğu muharrem ayının onu.



Yarın, babamlar oruç tutacaklar. Tıpkı her aşure gününde oruç tutan rahmetli anneannem gibi.



Yarın akşam haberlerde gene Caferi tekkeleri önünde kendilerini zincirlerle, sopalarla paralayan insanları gösterecek tv haber programları.



Yarın sevgilime giderken Özsüte uğrayıp aşure alayım bari…

9 Aralık 2009 Çarşamba

Neden Ben?

Dün gece saate baktım, 02.00’e geliyordu. FIFA 2009 oynamaktan gözlerim kızarmıştı muhtemelen. Artık uyumak gerekir diye düşündüm, üst kata bir ay kadar önce taşınan ve neredeyse her allahın gecesi sevişen genç çift de sızmıştı herhalde, sesleri kesilmişti. Saatler boyu oturup bilgisayar oynadığımdan popomun şeklini alan berjer koltuğumdan kalktım, uyuşmuş bacaklarımın üzerinde banyoya geçip dişlerimi fırçaladım ve başımı yastığa koyar koymaz dalıp gittim uyku ülkesine.

Sabah benim güzel çalar saatim aradı her zamanki vaktinde, 07,00’da… O’nun rutin sevgi sözcükleri, benim alışılmış “aşkım, beş dakika daha” ricalarım, beş dakika sonra gene araması, “bana on dakika daha ver, söz kalkıcam o zaman” yakarmalarım… Böyle geçen yarım saat… Bütün hepsi normal, sıradan bir günün başladığını işaret ediyordu. Zar zor, sürünerek kalktım yatağımdan, banyoya ulaşıp yüzümü yıkamak, traş olmak ve dişlerimi fırçalamak için musluğa uzandım yarı kapalı gözlerimle.



“Tısssssss”



Yüzüm ekşidi tabi, sular kesikti. Hassiktir… Gözlerimi biraz daha araladım zoraki, zor günler için bir köşeye koyduğum pet şişeye uzanıp yüzümü yıkadım, idareli kullanarak traş oldum öylece. Tam yüzümü kurularken, üst katta birisinin duş aldığını haber veren su sesi ilişti kulağıma; iyice dikkat kesildim, benim musluk “tıssssss” diye impotans takılıyordu ama yukarıda ejekulasyon gırlaydı, millet duşta. İçimden “tamam, FIFA adamı cenabet yapmıyor ama gene de suyumun akmasını isterdim” diye geçirirken acaba birisi vanayı mı kapattı diye kurt düştü, daire kapısını açıp vanayı kontrol etmeye karar verdim henüz pijamalarımı değiştirmemişken, hem zaten kapımın hemen yanındaydı vana.



Kapıyı açtım.



Baktım.

Baktım.

Göremedim.

Bakmaya devam ettim.

Baktım.

Biraz daha baktım.

YOK!









Kapıyı kapattım çabucak, içeride zangır zangır bir titreme aldı beni; soğuktan değil, sinirden, şaşkınlıktan, korkudan, aptallıktan, dumur olmaktan.

“Nerede lan bu sayaç?!?!”



Bir daha açtım kapıyı, gizli bir şey yapıyormuş gibi hızlı bir şekilde sayacın olması gereken yere göz atıp geri çekildim.



YOK!



Hemen daire kapısının üstündeki doğal gaz saati yerinde mi diye kafamı çevirdim. Orada duruyordu. “En azından bu duruyor” dedim kendime ve içim azıcık rahatladı. “İyi ama su sayacı nerede? Dün gecenin bir vakti dişlerimi fırçaladım, sabah 7,30’da su saati yok! Acaba borcum mu var İSKİ’ye? Ulan öyle bile olsa sabahın 04.00’ünde mi gelip söktüler? Hem ödemediğim fatura yok ki, o olaydan sonra akıllandım, her şeyi zamanında ödüyorum. Lan sayaç nerede!”

Titreme devam ediyor, bir de aksi gibi hiç alakası yokken kakam geldi birden. Musluktan Terkos Gölü şelale gibi çağlarken gelmez, şimdi zora düştüm ya, arkamdan vuruyor beni ibne.

Saate baktım, 07,57 olmuş. Açtım bilgisayarı, İSKİ’nin sayfasından borcum olup olmadığına baktım. Ödenmemiş bir faturam var, onun da son ödeme tarihi geçmemiş henüz.

“İSKİ değil. O zaman kim?”



Tekrar kapıya yöneldim, acaba her şey bir hayal mi, ben hala uykuda kötü bir kâbus mu görüyorum diye. İnanamıyorum su sayacının yerinde olmamasına, inanılacak bir şey değil ki!

Yok sayaç filan.



Üşüyorum, titriyorum, kakam var, içim ürperiyor.

İçeri döndüm, saat 08,02, telefona uzandım, İSKİ’nin numarasını çevirdim.

- Efendim?

- Eee, günaydın, kolay gelsin.

- Teşekkürler. Buyurun beyefendi.

- Eeeee, beyefendi ben Fatih’te, xxx caddesi no:45/2’de oturuyorum, gece 02,00’de dişlerimi fırçalayıp yatmıştım, sabah 7,30’da kalktığımda su akmıyordu, üst kattan su sesleri geldiğini işitince vanayı kontrol etmek için su sayacına baktım ama sayacın yerinde olmadığını gördüm. Ne olduğunu anlamıyorum?

- Su sayacınız çalınmış beyefendi.

- Nasıl yani? Su sayacı çalınır mı? Bu çalınabilen bir şey mi?

- Tabii. Son dönemde çok yaygınlaştı.

- Ne yapıcam ben şimdi?

- Karakolu arayın, sonuçta bu bir hırsızlık konusu. Tutanak düzenleyecekler, o tutanaktan bir nüsha alıp bize geleceksiniz.

- Ne zaman takılır yeni sayaç?

- Aynı gün takılır.

- Başka bir şeye gerek var mı size gelirken?

- Sözleşme sizin üzerinize mi?

- Hayır, benden önceki ev sahibinin.

- Aaa, bu olmadı işte. Size yazı gelmiş olması lazım tesisatı üzerinize almanız için.

- Gelmedi bana öyle bir yazı. (Yalan, sehpanın üzerinde duruyor.)

- O zaman sizinle mukavele de yapılması gerekecek. Tapunuzun noter onaylı fotokopisi, TC kimlik numaranızın olduğu nüfus cüzdanı fotokopiniz de gerek.

- Hay Allah… [İçimden de hassiktir diyorum.] Yeriniz neredeydi?

- Oturduğunuz Fatih bölgesinin teknik şefliği Edirnekapı’da, siz oraya gideceksiniz beyefendi.

- Peki, çok teşekkür ederim.

Ulan ben nasıl bir boka battım! Adamın dediği yazı gelmişti tabii, uğraşamam, su kesilmediği müddetçe de sorun çıkmaz diye düşünmüştüm ama su sayacının çalınacağı neredene akla gelir! Su sayacı çalınır mı lan! Görülmüş şey değil! Adamın her dediği ayrı bir sorun, e-devlet geyiğine her otu boku tc kimlik no ile yapmaya başladıklarından üzerinde kimlik nosu istiyorlar nüfus cüzdanının; hâlbuki benim kimliğimde tc no da yok! Yani, 1- önce tc kimlik no taşıyan şekilde nüfus cüzdanımı yenilemeliyim. 2- Sonra İSKİ’ye gidip, kendi adıma yeni bir sözleşme hazırlatmalı ve su tesisatını üzerime almalıyım. 3- Ardından su sayacımın çalındığını ibraz edip, yeni bir sayaç taktırmalıyım. Bütün bunlar bir haftalık iş a.q.!!!

Saat baktım, 08,09 olmuş. Sayaca baktım, hala yerinde yok. Kendi kendime durum değerlendirmesi yaptım; “haftasonuna kadar annemlerde kalırım… Haftasonu sevgilimde [burada hatun, ‘sevgilim’ oldu birden] kalırım. Pazartesiye bu iş biter inşallah.

Ama önce polis ve tutanak konusunu halletmeliyim. Sonuçta İSKİ’dekinin dediği gibi, bu bir hırsızlık.

- Efendim, polis memuru Zübeyr. (Resul de demiş olabilir, Cemil de.)

- Günaydın, ben karakolunuz mıntıkasında, xxx caddesi 45/2’de oturuyorum. Gece saat 02,00’de yerinde olan su sayacımın saat 7,30’da sökülmüş olduğunu gördüm. İSKİ’yi aradım, durumun kendilerinden kaynaklanmadığını, sayacın çalınmış olduğunu söylediler. Bir ekip gelebilir mi, tutanak tutulması gerekiyor ki yeni su sayacı için İSKİ’ye müracaat edebileyim.

- Ama İSKİ sizden borcu yoktur kâğıdı isteyecektir.

- O kağıdı siz vermeyeceksiniz değil mi?

- Hayır, İSKİ verecek.

- İSKİ de sizden olay yeri tutanağı tanzim etmenizi istiyor. Siz sizden isteneni verseniz, ben benden isteneni İSKİ’den alsam?

- Hmmmm, peki o zaman. Bir ekip yolluyorum, az sonra orada olurlar.

- Bir de sorayım, su sayacı çalınmasını aklım almıyor, sık olan bir şey mi bu?

- Evet, son zamanlarda bize çok şikâyet gelmeye başladı.

- Teşekkür ederim, ekibi bekliyorum o zaman.

Yirmi dakika sonra ekip arabası geldi, tam madafaka’nın şu yazıda bahsettiği türden, genç, düzgün tipli iki polis memuru. Kibarca konuştular, ilkokul 4. sınıf ayarında bir el yazısıyla da olsa tutanağı tuttular, bana da bir nüsha bırakıp gelmiş olsun diyerek gittiler.

Evde yalnız kalınca, meseleyi, olan biteni, içinde bulunduğum durumu tam olarak ve şüpheye düşülmeyecek kesinlikte idrak ettim: Evimin su sayacı çalınmıştı. İşte, polis de belgelemişti. Bunu sakin ve soğukkanlı bir şekilde kabul ettiğim anda bağırsaklarımda huysuzluk yapan kaka kütlesi beni rahatsız etmeyi bıraktı. İş yerimi aradım. Durumu haber verdiğim müdür, telefonun diğer ucunda bir kahkaha patlatınca ben bile güldüm. Olay o kadar absurd ve komikti ki, adamın gülmesi ve bana “pişmiş tavuk” muamelesi yapması normal gelmişti bana. İzni alıp yol haritamı çizdim: Öncelikle Edirnekapı’daki Teknik Şefliğin telefon numarasını buldum, mukavelesiz, nüfus bürosuna gitmeksizin bu işi halledebilme çabasında olmayı, zaman yitirmemeyi benimsemek en doğrusuydu, süre uzarsa annemlerde kalmam gerekirdi ki kanepede uyumak çok rahatsız, sevgilimde gereğinden fazla kalacak olsam bu defa da FIFA’yı özleyeceğim. Aradım teknik şefliği:

- Efendim?

- Merhabalar, Fatih’te xxx caddesi 45/2’de oturuyorum, dairenin su sayacı çalınmıştı sabah baktığımda, polis çağırıp tutanak tutturdum, sonra da size gelmem gerektiğini öğrendim. Gelirken hangi belgeleri getireyim yanımda?

- Tutanağı getirmeniz yeter beyefendi.

- Peki, ama bir sorun var: Sözleşme benim adıma değil, ev sahibiyim ama dairenin eski sahibinin adına geliyor faturalar.

- Önemli değil, eski bir faturanızı ve nüfus cüzdanınızı getirin yeter.

- Peki ama nüfus cüzdanımda tc kimlik no yok. Bu sorun olur mu?

- Yooo, internetten tc kimlik numaranızın sayfasını yazdırın, getirin.

- Yani bu şekilde yeterli oluyor mu?

- Evet beyefendi.

- Borcu yoktur kağıdını nereden alacağım?

- Buradan bakarız, borcunuz varsa vezneye ödersiniz zaten.

- Peki, teşekkür ederim.

İşini bilen, çözümü yokuşa sürmeyen, hayatı kolaylaştıran ve pratik çalışan bir görevliye denk düşmenin şaşırtıcı mutluluğu ile Edirnekapı’ya gittim. Veznedeki işim 2 dakika, diğer işlemi bilgisayara girmeleri 5 dakika sürdü. Derken, telefonda konuştuğum memur (Hüsamettin Abi) bana döndü:

- Yalnız, bir sorun var.

- Nedir?

- Yılsonu olduğu için ödenek yok, elimizde su sayacı da yok.

- Nasıl yani?

- Su sayacımız olmadığından sizin evinize takamayacağız.

- E ne olacak o zaman? [içimden aha boku yedik diyorum.]

- Bakın beyefendi, bu sayacı bizim takmamızı istiyorsanız yılbaşından önce mümkün değil. Ama siz bu sayacı dışarıdan, herhangi bir nalburdan parayla alıp taktırırsanız, bize de telefonla aldığınız sayacın üzerindeki numarayı söylerseniz sorun kalmaz.

- Bu sayaç ne kadar tutar ki?

- 35-40 TL kadar. Zaten biz de taksak, gene faturaya yansıyacak ücreti. Ama iyi bir marka alın mümkünse, çatlayıp patlamasın, Cem veya Teknosan gibi.

- Hmmm… çarem yok görünüyor. Bu sayaç hırsızlığı çok yaşanıyor mu?

- Evet, bakın bu beyler de işyerlerinin sayacı çalındığı için buradalar.



Yanımda duran ve o ana kadar dikkatimi çekmemiş iki adamı gösterdi, onlar da başlarını sallayarak Hüsamettin Abiyi tasdik ettiler. Sordum, konuşmalarından su katılmamış iki kürt olduğu belli olan adamların Fındıkzade’de kebap dükkânları varmış, sabah işyerlerine gittiklerinde sayacın olmadığını görmüşler. Bunu duyunca kendimi şanslı bile hissettim. Öğrendim ki, su sayaçlarının sarı metal kısımların rengi, madeni 1 TL ile aynı olduğundan, o parçaları eritip sahte para yapımında kullanılıyormuş.



Gerisi bir İSKİ kurduna yakışır şekilde çok kolay oldu, saati al 35’e, (bozuk sifonumu tamir etmeyi bir türlü becerememiş) tesisatçıya 30TL. En kolay ve seri şekilde, bu belayı def ettiğim için kendimle gurur duydum, günün geri kalanında da neşeli ve keyif doluydum.

Şimdi ise, uyku vaktim yaklaşırken, içimde husursuzluk, bağırsaklarımda sürekli bir kaka hissi ve aklımda tek bir şey var:



Ya sayaç gene çalınırsa? Ya bu ibne hırsızların ayakları evime alışırsa? Su saatinin başında nöbet mi bekleyeceğim a.q!



Dünya ne hale geldi…







Not: Daha evvel elektrik sayacıyla ilgili bir post yazmıştım... Bu Su sayacı... Sırada Doğalgaz var...

Allahım sen beni koru...

4 Aralık 2009 Cuma

Bu Blogu Cumhuriyet Gazetesi Formatından Kurtarmak İçin...

1- Aeiou'ya teşekkürler. (aka Zaman Gazetesi)




2- Ne varsa çocukluğumuzda var. (aka Radikal 2)



3- Ve, bugünlerde en okunası ve üzerinde düşünülesi gazete. (aka Taraf)

1 Aralık 2009 Salı

Maymunlar Cehennemi Üzerine... (Sağdan Soldan Apartmalı Bir Mim)

Atatürk, Osmanlı Saltanatının kaldırılıp kaldırılmaması yönünde şiddetli tartışmaların yaşandığı Meclis’te işlerin istediği gibi gitmediğini görünce, kürsüye çıkmış ve vekilleri yakalarından tutup silkecek türden etkileyici bir konuşma yapmak zorunda kalmıştı. Bu kısa konuşmaya Nutuk’ta şöyle değinir:



"Efendim” dedim. Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına vazıulyed olmuşlardı [el koymuşlardı]. Bu tasallutlarını [musallat olma hali] altı asırdan beri idame eylemişlerdi [devam ettirmişlerdi]. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir [oldubittidir]. Mevzuubahis olan, millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehâl [her şekilde] olacaktır. Burada içtima edenler [toplananlar], meclis ve herkes, meseleyi tabii karşılarsa, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde yine hakikat, usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.



İşin ciheti ilmiyesine [ilmi yönüne] gelince; hoca efendilerin hiç merak ve endişelerine mahal yoktur. Bu hususta ilmî izahat vereyim" dedim ve uzun uzadıya birtakım izahatta bulundum.



Bunun üzerine Ankara Mebuslarından, Hoca Mustafa Efendi “affedersiniz Efendim; dedi biz meseleyi başka nokta-i nazardan [bakış açısından] mütalâa ediyorduk; izahatınızdan tenevvür ettik [aydınlandık]. Mesele, Müşterek Encümence halledilmişti."



“Atatürk’ün devrimci kişiliği diye vurgulanan yanı aslında bu kısa alıntıda saklı” diyeceğim ama saklanamayacak kadar açık ve net görünüyor zaten. “Ben kararımı verdim, beni takip ederseniz iyi edersiniz, yoksa götünüzü sikerim” diyor. Kendisiyle hemfikir olanlar da devrimci kadroyu teşkil ediyor, bu kadar basit.



Yukarıdaki anekdot bir doğa kanununa götürüyor bizi: Kuvveti olan, kuralı koyar. Eskilerin meşhur bir deyişi varmış, ‘medenileri galebe, ikna iledir’ diye. Yani, uygar insanlarla tartışarak, konuşarak fikirlerini değiştirebilirsiniz, onları kendi yanınıza çekebilir, aranızdaki anlaşmazlıkları çözebilirsiniz anlamına geliyor bu söz. Ne hayal! Ne ütopik yaklaşım! Sürreal iyimserliğin don lastiğine iman etmek gibi bir şey bu lafa inanmak; halbuki insan çiğdir, hamdır, basittir ve bozulmaya sadece meyilli değil, ayrıca hazır ve isteklidir daima. ‘Uygar insan’ sadece Nietzsche’nin übermensch’i gibi bir ideal olabilir ancak, ulaşılmaya çalışılan ama çok çabuk çıkarıp atılabilen bir kıyafet gibi bir niteliktir o. İnsan sopadan anlar, insan acının ve ıstırabın diliyle kurduğu iletişimi zihniyle ve muhakemesiyle sağlayamaz. Orwell’in 1984’ünde Büyük Birader’in adamı olan O’Brien’ın tüm düşünsel telkinlerine karşın dişini sıkan, direnen Winston’ın, ne zaman ki itirazlarını bastırmak için fiziksel işkenceye başlanır, tüm direnişi çözülür, gider. Atatürk’ün dehası, sadece savaş meydanında yaptıklarıyla, organizasyon ve teşkilatlanma yeteneğiyle değil, insan ruhunun bu detay özelliği anlamasıyla da kendisini gösteriyor: Kürsüye geçiyor, “Sizi ikna etmek zorunda değilim, bu konu hakkında konuşmaya bile gerek yok, madem güç bende, o zaman beni takip edeceksiniz aksi takdirde kafanızı koparırım” diyor. İtiraz? Yok, kim itiraz edecek, Meclis’teki vekiller götlerini marketten mi aldılar sanki? Göt sağlığı, can sağlığıdır.





Endişeliperi beni mimlemiş. Ne zamandır mimlenmiyordum, pek hoşuma gitti açıkçası. Lakin mime konu olan sorulan çok uyduruk, hele Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz hangisidir? Sorusunun anlamsızlığı ile epeyce dalga geçmeye niyetliydim başta, ama şu an okumakta olduğunuz kitap? sualine sıra geldiğinde biraz gevezelik etmeye karar verdim. O sırada –zaten kısacık bir metin olan- Magna Carta’yı okumaktaydım, senelerden beri duyduğum, şu ilk kaleme alınan hukuk devleti bildirisini. (Bu arada eklemek gerekir ki, dünyayı pembe ütopya gözlüklerinden değil, neyse o şeklinde hard-core realist olarak gören Hobbes, “hukuk devleti kavramının tan bir yalan olduğunu, egemen gücün hiçbir kurala uyma zorunluluğunun olmadığını, çünkü zaten dilediği gibi kuralları değiştirebileceğini/ değiştirdiğini” söyler. Bunu şimdilik göz ardı edelim.) Ortaokul çağımdan itibaren, hükümdarın yetkilerini kısıtlayan ve tebaasına da türlü haklar vermek suretiyle otoriteye karşı daha güçlü bir konuma getiren bu sözleşme, benim için idol nevinden bir halt haline gelmişti, öyle ki varlığını öğrendiğim ilk günden itibaren “vay be, adamlara bak, daha 1215 senesinde hukuk ve salahiyetler üzerinde adamlar kafa yormuşlar, Batı Medeniyeti dediğimiz şey öyle pat diye ortaya çıkmamış belli ki” türünden saçma düşüncelere kapılırdım. Saçma, çünkü onlarca, yüzlerce ‘dibe batma’ var Batı Tarihinde. Ama olsun, Magna Carta, geçmişte parlayan ve insanlığa yol gösteren bir deniz feneri gibiydi, nereden ne şekilde girdiyse hafızama, sanki İngiliz Kralı ülkenin diğer ileri gelenleriyle oturmuş, sohbet etmiş, tartışmış, fikir teatisinde bulunmuş, sonra kendi –sınırsız- yetkilerinin fazla olduğu meselesi kafasına yatınca bunların bir kısmından vazgeçmeye razı olmuştu.



Ne safmışım be. Kendi düşüncelerimle, dünyayı algılayışımla, öyle veya böyle birikimimle bu derece tutarsız ve havai bir kanaate nasıl varmışım, hayret… İnsan sahip olduğu iktidarı başkasına/başkalarına lay lay lom verir mi? İktidar ve güç, en büyük amaç değil midir zaten? Atatürk ne güzel diyor yukarıdaki alıntıda, “Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.” Adam haklı, Kabalcı Yayınevinden çıkan Magna Carta’ın Sunuş bölümünde çevirmen kısa bir tarihçeye değinmiş:



“Kral Richard öldüğünde yerine geçen Kral John ise soylulara yitirdiklerini geri vereceğine, onlardan sürekli para isteyerek kardeşinin yarattığı mali yıkımı daha da körüklemişti. Üstelik John, kardeşinin kendisini halka sevdiren özelliklerinin hiç birine sahip değildi. Dolayısıyla soylular Kral John’un saltanat döneminde hayatlarının en sıkıntılı sürecinden geçmeye ve kralın kayıtsız şartsız, zorbaca yönetimi sonucunda topraklarını, şatolarını ve imtiyazlarını hızla yitirmeye başladılar. Kral John sadece soylularla değil, kilise yönetimiyle de sağlıklı ilişkiler kuramadı. Canterbury Başpsikoposluğunun seçiminde keyfi karar alarak Norwich Piskoposu John de Gray’i seçip Roma’ya gönderdi. Ama dönemin papası III. Innocent kralın seçimini onaylamadı ve keşişleri ikna edip Stephen Langton’ın bu göreve seçilmesini sağladı. Kral, kendi kararının papalıkça reddedilmesini hazmediğinden fevri davrandı ve Langton’ın başpiskoposluğunu tanımadığı gibi, seçime katılan keşişleri de sınırdışı etti. Ama Papa’yı öfkelendiren bu tavrının bedelini, 1209 senesinde aforoz edilmesiyle ödedi. Sonuçta gei adım atmak zorunda kaldı ve öncelikle Innocent’in seçtiği psikoposu tanıdı, ardından da papalıkla arasını düzeltmek için İngiltere ve İrlanda’yı papalık arazileri olarak Innocent’e sundu.

Kral John’un ülke arazilerini papalığa sunması, soylular arasında idari özerkliğin yitirilmesi anlamına geldiğinden, büyük bir öfkeyle karşılandı. Vergilerde yaşanan olağanüstü artışlar da buna eklenince, 1215 yılında toplumda önemli rolleri olan baronlar kendilerinin de bu ülkede var olduklarını krala göstermek ve onu adalete davet etmek için Londra’yı işgal ettiler ve isteklerini içrene bir taslığı krala sundular.”



Sonrası da komik, Kral John taslağı imzalamak zorunda kalır, fakat bu defa da Papa kendisine verilen arazi haklarından vaz geçmeye yanaşmaz, baronlar Londra’yı terk eder etmez Kral anlaşmayı geçersiz ilan eder, Baronlar geri dönerler, iç savaş başlar, falan filan.



Yani dönemin İngiliz Kralını sikmek için bir grup kızgın aristokrat Londra’ya gidiyor, “şu anlaşmayı imzalamazsan sana bukkake yaparız, valla sen bilin” diyorlar, Kral da ‘göt korkusu’ndan imza atıyor. Anahtar kelime; korku.





Gene Hobbes’a kulak verecek olursak, ““Devlet olmadıkça, herkes herkesle daima savaş halindedir. Buradan şu açıkça görülür ki, insanlar, hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler, ve bu savaş herkesin herkese karşı savaşıdır.” ” Anahtar kelimemiz korku idi, Atatürk’ün Mecliste yarattığı korku gibi, Baronların Kral John’a saldıkları ve Magna Carta’yı imza altına aldırttıkları korku gibi…



Tarihin sunduğu örnekler bu kadar kısıtlı değil elbet: Magna Carta’dan 400 sene sonra, Parlamento’yu silahlı askerle basan Oliver Cromwell’in şu konuşması başlı başına göt korkusu yaratmıştı meclis üyelerini:



Acele Edin ve Defolup Gidin......'Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim. Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı? Bir parça vicdan da mı yok? Atım kadar bile dindar değilsiniz! Altın sizin yeni Tanrınız olmuş! Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı.. Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz? Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz! Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz! Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz! Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Ve bu gücü de bana Tanrı verdi. Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim. Vay halinize! Şimdi derhal defolun!!! Acele edin rüşvetin köleleri! Acele edin, gidin!Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!”

Medenileri galebe ikna iledir, öyle mi?



Bu gibi 12 Eylül’vari kodum mu oturturumcu, bir yandan da benden korkar ve çekinirseniz hepiniz mutlu olursunuz ‘müjdeli tehdit’ çelişkisini barındıran yaklaşımın en güzel örneklerinden bir başkasını bu defa İslam tarihinden vereyim. En az diğerleri kadar eğlenceli ve renklidir; 7.yy sonlarında Emevi Halifesi Abdülmelik tarafından isyankâr Iraklılar’ın tekrar halifeye vergi ve asker vermek suretiyle itaat etmesini sağlamak üzere Haccac’ı (tam adı Haccac bin Yusuf) bölgeye gönderir, Kûfe kentine gelen Haccac şehrin insanlarını toplatır, kendisini tanımayan ama merkezden geldiğini tahmin eden insanlar O’na tepki göstermek üzere karşısında kalabalık bir güruh oluşturduklarında, Haccac konuşmaya başlar:



“Ben meşhur bir adamım. Kazandığım zaferler, yaptığım işler benim şöhretimi her geçen gün biraz daha arttırıyor. Sarığımı çıkartayım da kim olduğumu görün. (…) Şimdi beni iyice gördünüz mü? Beni tanıdınız mı, ha? Bakıyorum, bazılarınız beni iyice görebilmek için gözlerini kırpıştırıyor, boyunlarını uzatıyor. Bu uzanan boyunlar üzerindeki kelleler ne güzel kılıçtan geçer! Ben kelle uçurmakta gayet ustayımdır. Daha şimdiden şu sarıklarla şu sakallar arasında kesilen boyunlardan akan kanların pırıltısını görür gibiyim. Müminlerin emiri, kuburunu boşalttı, oklarının arasından en zalim, en keskin, çelikten ve en sert ağaçtan yapılmış olan oku bulup seçti. O ok benim! Ey Iraklılar! Ey isyan ve hıyanetten başka bir şey bilmeyen asiler! Ben öyle hamur gibi yoğrulabilen cinsten yumuşak kalpli bir adam değilim. Ben Haccac bin Yusuf’um. Benim tehditle vakit geçirmeyip çok çabuk dediğini yapan bir adam olduğumu göreceksiniz. Vakit kaybetmekten, fazla konuşmaktan hoşlanmam. Toplantı, içtima, hepinize yasaktır! Kendi aranızda gizli gizli konuşma istemem. Bundan böyle kimse kimseye ‘neler oluyor? Yeni ne haberler var?’ diye sormayacak. Ne oluyorsa oluyor, size ne orospu çocukları! Herkes bundan böyle yalnız kendi işiyle uğraşacak! Kimse başkalarının işine karışmayacak. Dosdoğru yürüyecek, ne sağa, ne sola döneceksiniz. Başınıza getirdiğim adamları takip edip halifeye biat edecek, O’na sadakat yemini ettikten sonra yola çıkacaksınız.”



Bu muhteşem monolog, biraz daha uzuyor, ardından kalabalığın önünde halife’nin Kûfe halkına hitaben yazdığı mektubu okutturmaya başlıyor Haccac. Mektup halifenin Kûfe halkına selamıyla başlıyor, bakıyor hiçbir tepki yok halkta, Haccac lafa karışıyor:



Haccac katibe “Orada dur Oğlum” dedi. “Ey Iraklılar! Ey nifak ve ayrılık yılanları! Emirül Müminin size mektubunda selam verir de siz onun selamına mukabele etmez misiniz? Allah nasip eder de beni sizlerin arasında bırakırsa, sizi odun gibi dilim dilim yarıp ayaklar altında çiğneyeceğim. Size adap, erkan öğreteceğim. Okumaya devam et oğlum.”





Ne oluyor? Mektubun ilerleyen bölümünde geçen bir başka selama orada bulunan herkes yüksek sesle mukabele ediyor. Şiddetle terbiye etmek böyle bir şey. Yani, CHP’li Onur Öymen’in demokratik açılım hakkında partisinin görüşlerini TBMM kürsüsüne anlatırken kullandığı ifadeler, bize Slayer’in



Driven by the instinct of centuries of horror

(Yüzlerce yıllık korkunun güdülendirmesiyle süregelen)

Implanted along the brain of the sickening parasite

(Hastalık saçan asalakları beyne ekilmiş)

Linked together by one trait

(Birbirine tek bir alâmet-i fârika ile birleştirilmiş)

The Hell-filled need to kill... kill... kill... kill... KILL!

(Cenennem dolusu bir ihtiyaçtır öldürmek... öldürmek... öldürmek... ÖLDÜRMEK!)



Şarkı sözlerini fazlasıyla anımsatıyorsa, bunun sebebi adamın meseleyi çözmüş olmasından ileri geliyor diyebiliriz rahatlıkla. Hatta kendisine eleştirenlere de, yazının en tepesinde yer alan Atatürk alıntısına yakışır bir şekilde, kıçını kurtarmak isteyen Tuncelili CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Gereğini yapsın” çağrısına, “Gereğini yapıyorum. Ne zamandan beri Atatürk’ün yaptıklarına sahip çıkmak suç haline geldi?” karşılığını vermesi bile kendisini gene Slayer ağzıyla savunduğunu gösteriyor, argümanlar çok sağlam:



I've got the right

God makes no sense

I've got the right

I feel my back against the wall

Vardığımız nokta nedir?

1- Endişeli Peri’nin mimine kısıtlı bir cevap verdim. İdare etsin.

2- Hiçbirimiz Onur Öymen değiliz ama O’ndan başka bir şey de değiliz. Bu bizim doğamızda var.

3- Slayer’ın son albümü cidden güzel. Adamlar bu işi biliyor.

4- Canım Bloody Mary çekti gecenin bu saati, bunca şeyi yazdıktan sonra.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Seni Seviyorum...

Slayer üzerine onca post (e.g. *, **, ***, ****, ***** vs.) geveledim, gene de Kali Yuga'nın bu benzersiz sembolü üzerine daha da sayfalar dolusu yazı karalayabilirim. Yeni albümleri olan "World Painted Blood" henüz piyasaya sürülmedi, eli kulağında, lakin internette tüm şarkılarını dinlemek mümkün. Şiddetin her türlüsünün, ölümün en ıstıraplısının ve ayrıca Satanizmin, Tanrı düşmanlığının kusursuz karikatürizasyonunu bizlere sunan Slayer hakkında yeni albümlerinin şerefine bir post yazacakken, albüm tanıtımı için çevrilen kısa bir bir filme rastladım youtube'da; ekleyecek hiç bir şey yok üzerine. Ben bile sükût ettim.

Yakında bir "Karşı-Slayer" yazısı karalamayı düşünüyor olsam da, şimdilik bu enfes tanıtım filmini koyup tadını çıkartayım anın.


Birinci Bölüm:






İkinci Bölüm:





9 Kasım 2009 Pazartesi

Suratsız...

Antalya’yı neden sevmediğimi bilmiyorum. Bu şehre bir türlü ısınamadım. İzmir bile daha sevimli geliyor, hatta Ankara’yı dahi tercih ederim Antalya’ya. Sanırım esas sorunum insanlarıyla: Umursamaz, sinir, üstelik kaba olmayı kendilerinde bir hakmış gibi görünen tipler. Başka bir kentten geldiğinizi anladıklarında şu yazıdaki gibi davranan çok var, gören de il sınırları içindeki herkesin dedesi Antalya’da doğmuş, her yabancı kenti ellerinden almaya çalışıyor, ayrıca tek parti dönemi Türkiye’sinde seyahat ve ikamet yasağı var sanacak. Rus veya Alman değilsek bu diğer TC uyruklu insanların kabahati değil. “Ama havası ve doğası güzel” diye düşünüp en azından bu yönünü olumlu ele alacakken geçen hafta dört gün boyunca kaldığım şehri sel götüreceği tuttu. İyice nefret ettim Antalya’dan. Allah düşürmesin yolumu bir daha o şehre. (Ayrıca insanı aptal yerine koyuyorlar, Antalya-Kemer minibüslerinde asılı fiyat tarifesinde gözüme çarpan şeyi paylaşayım bu vesileyle:

Antalya-Tekirova: 4Euro/ 6$

Antalya- Çamyuva: 4 Euro/ 5$

Yuh be. Bu kadar belli etmesinler bari.)



***



Bir sağlık hamlesi yapmam lazım: Kilo almamak için bırakmadığım sigara yüzünden birkaç kat merdiven çıkınca nefes nefese kalır oldum, sigarayı acilen bırakmam gerektiğini düşünüyorum, ilk hamle olarak zift/nikotin/karbon monoksit değerleri daha düşük sigaraları içmeye ve yılların lezzeti Winston’undan uzak durmaya karar verdim. Esas sorun ise, daha çetrefilli: Son bir senede 8kg şişmanladım. (Antalya’da 4 günde dışarı çıkmadığım otel odasındaki 2 kiloyu saymıyorum. Tam anlamıyla yedim içtim yattım.) Spor yapmaya başlasam, ciğerim kaldırmaz, merdiven bile çıkamıyorum zati. Sigarayı bırakınca ayrıca hücrelerin yağlanmasından ötürü ne kadar uğraşırsam uğraşayım mutlaka sonu davetsiz kilolara merhaba diyerek gelecek. Tam anlamıyla obez olup şimdiki fazla kilolu halimi arayacak olmak beni iyice endişelendiriyor. Hepsi yetmezmiş gibi hatun kişi (eskiden sevgilim yazardım ama 10 ay geçti, artık iyice yüzgöz olduk, Hatun işte.) ısrarla göbeğimi çok sevdiğini söyleyip zayıflama girişimlerime karşı koyuyor, soframızdan chokellayı eksik etmiyor. Nasıl köle etti, bağladı beni, bir gün bu kızdan ayrılacak olursam sap gibi kalırım ortada, bir Allahın kulu/Havva kızı bakmaz suratıma. Ne biçim bir kapana kısılmışlık hali bu… Hiç mesut değilim.



***





“Beşinci melek borazanını çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız gördüm. Dipsiz derinliklere inen kuyunun anahtarı ona verildi. Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı. Dumanın içinden yeryüzüne çekirgeler yağdı. Bunlara, yeryüzünün akreplerindeki güce benzer bir güç verilmişti. Çekirgelere, yeryüzündeki otlara, herhangi bir bitki ya da ağaca değil de, yalnız alınlarında Tanrı'nın mührü bulunmayan insanlara ıstırap vermeleri buyruldu. Bu insanları öldürmelerine değil, beş ay süreyle işkence etmelerine izin verildi. Yaptıkları işkence, bir akrebin insanı soktuğu zaman verdiği acıya benziyordu. O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar. Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan hep kaçacak.

Çekirgelerin görünüşü, savaşa hazırlanmış atlara benziyordu. Başlarında altın taçlara benzer başlıklar vardı. Yüzleri ise insan yüzleri gibiydi. Saçları kadın saçına, dişleri aslan dişine benziyordu. Demirden yapılmış zırhlara benzeyen göğüs zırhları vardı. Kanatlarının sesi, savaşa koşan çok sayıda atlı arabanın sesine benziyordu. Akreplerinkine benzer kuyrukları ve iğneleri vardı. Kuyruklarında, insanlara beş ay ıstırap verecek bir güce sahiptiler. Başlarında kral olarak dipsiz derinliklerin meleği vardı. Bu meleğin İbranice adı Abadon, Grekçe adı ise Apolyon'dur.”



Ridley Scott veya James Cameron’un İncil’in APOKALİPS bölümünü filme çekmesini tüm kalbimle istiyorum. En çok merak ettiğim de bu kısım olacak.



***



Pek çok insan gibi ben de Ovidius’un insan davranışlarının düğümünü çözdüğü sözlerin sıradan bir örneklemesiyim:

“Video meliora proboque, deteriora sequor.”



İyiyi görüyorum ve onaylıyorum, izlediğim ise daha kötü yoldur anlamına geliyor. İnsanın onayladığını yapmıyor olması, uygun ve doğru görmediğinin peşinden gitmesi nedendir o zaman? Neden bu kadar zor?