*** Sabahleyin periyodik olarak her gün tekrarladığım rutin hatır sorma eylemi için babamı aradığımda, her zaman yaptığım gibi anneme taş atmaktan geri durmadım:
- babaların en güzeli, sabah annemi aradığımda duydum ki o kadın gene teyzeme gitmiş. Sana yemek yapmamak için sürekli evden uzakta duruyor, geziyor tozuyor, sonra eve döndüğünde de yorgunum hastayım diye sızlanıp asli görevlerini savsaklıyor, akşamları senin önüne peynir ekmek çay koyuyor hep. Bu kadar yüz verme, kadının tek yaptığı tüketmek ve harcamak, koynunda yılan besledin kırk yıl boyunca, bak şimdi de ejderhaya dönüştü işte.
- O bir anne, anneye öyle denir mi ya, annen o senin.
- Bilmiyorum valla, ben senin oğlunum baba, başka annelerim de vardır belki. Var di mi? Hehehe.
- Hahaha, karıştırma oraları. Hem annen yarın çok yorulacak, akşama misafir var. Bugün dinlensin biraz.
- Babacım annem olacak kadın hayatı boyunca yattı zaten, hem kim gelecek ki yarın size?
- Benim camiden bir arkadaş grubum var ya burada, iftara çağırdım onları yarın.
- İyi de yarın cumartesi, ne iftarıymış bu? Sept gününü mü kutlayacaksınız, bu yaştan sonra Musevi mi oldun yoksa : ) Yok yani, Yeşilköy’de Musevi değil ermeni nüfus çoktu, hadi noel desen anlarım : )
- Mübarek Cuma günü biber sürerim ağzına, yarın Muharrem Ayının 10’u. Oruç tutacağız biz.
- Aaaaaa, yarın mıymış aşure günü? Tamam o zaman, ne diyeyim Allah kabul etsin. Güzel yemekler yapsın bari annem.
- Yapar yapar, sadece misafir gelince yemek pişiriyor zaten : )
- Hahahha, ha şöyle işte! Oruçluyken ilaçlarını almayı unutma ama, sakın boş verme güzel babam.
- Merak etme, hallederim.
Yarının muharrem Ayının 10’u olduğunu öğrenmek, (aka aşure günü) çağrışım dünyamda beni derhal Fausto Zonaro’nun şaheseri sayılacak tabloya sürükledi… Birkaç ay evvel Müge’nin bu eserle ilgili bir post yazdığını görünce de yazının altına heyecanla yorumlar düşmüş, Yapı Kredi’nin İstiklal’deki galerisinde resmin karşısında nasıl da şekilden şekle girdiğimi tekrar gözlerimin önüne getirmiştim.
Muharrem 10, gerek o tarihi önemli kılan olaylar açısından, gerekse sözünü ettiğim aynı isimli tablo yüzünden çok ayrıcalıklı bir yer taşıyor bende: Hicri takvime göre Muharrem ayının onuncu günü, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in devrin siyasi otoritesi olan Emeviler’ce türlü işkencelere tabi tutulup öldürüldüğü tarih. Diğer bir değişle, İslam dünyasında yüzlerce yıldır süren ayrılmışlık ve düşmanlığın tohumlarının atıldığı, mide bulandıran, meş’um ve mel’un (uğursuz ve lanetli) bu olay muharrem ayının 10’unda gerçekleşmişti. Geçenlerde karşıma tesadüfen çıkan ve zihnimde yarattığı Tarantino tadını/etkisini duyumsayarak dikkatle okuduğum bilimsel bir makalede (İTAATKAR TOPLUM OLUŞTURMA ARACI OLARAK İŞKENCE -Emevî Örneği) rastladığım kimi vurguların da gösterdiği gibi, normal bir siyasi cinayet veya suikastın çok ötesinde, insanlık dışı bir usülde yapılmış olması da kamu vicdanının bu kadar yaralanmasının nedeni olarak ele alınabilir. Metinden alıntı yapalım azıcık:
(…)
İslâm tarihi içerisinde kara bir sahife olarak bugün de canlılığını koruyan ve Ehl-i Beyt'in katli ile sonuçlanan Kerbelâ hadisesi, aslında Emevî döneminde işkencenin hangi boyutlara ulaştığının somut bir göstergesidir. Mekke'den çıkan Hz. Hüseyin'i ve taraftarlarını engellemek, Kûfe'ye yaklaştırmamak için gönderdiği Husayn b. Numeyr71 ve Hûr b. Yezid komutasındaki birliklerle mektuplaşan Ubeydullah b. Ziyad, Hûr'a yazdığı mektupta Peygamber torunu hakkındaki niyetini orta-ya koymaktadır. Ubeydullah, mektup ulaşır ulaşmaz Hz. Hüseyin'in suyu olmayan kurak bir bölgede ablukaya alınmasını emretmiştir.72 Buna göre karar verilen kuşatma esnasında Hz. Hüseyin ve taraftarlarını susuzluğa mahkum etmek amaçlanmıştır. İkinci bir talimatta Hz. Osman'ın susuz bırakılması hatırlatılmış,73 adeta susuzlukla işkence ederek intikam alma yoluna gidilmiştir. Susuz bırakma işleminin öldürülmesinden üç gün önce başladığı düşünüldüğünde74 Hz. Hüseyin'in çöl sıcağında günlerce susuzluğa mahkûm edildiği anlaşılmaktadır. 5000 kişilik bir grubun saldırısı sonrası 72 kişilik taraftarları ile birlikte 33 mızrak, 34 kılıç darbesi alarak öldürülen Hz. Hüseyin'in cesedi atların ayağı altında çiğnenmiş ve başı kesilmiştir.75 Kesilen başın Kûfe'ye getirilerek Ubeydullah'ın elindeki sopa ile ona vurup vurmadığı, bunu yapanın Halife Yezid olup olmadığı gibi farklı birçok rivayetler olsa da, ortak olan görüş Hz. Hüseyin ve beraberindekilere insanlık dışı işkencelerin reva görüldüğüdür.76 Her iki grup arasındaki mücadele normal koşullarda bir savaş olmayıp, iktidara sahip baskın gücün azınlıkta olan muhalifleri yakalayarak işkenceye maruz bırakmasından ibarettir. Hz. Hüseyin'in intikamını alma parolası ile yola çıkan İbrahim b. el-Eşter'e göre bu yapılanlar Firavun'un İsrailoğulları'nın önde gelenlerine yaptıkları işkenceden daha kötüdür.77 Tenûhi'nin başka kaynaklara dayandırarak aktardığı rivayete göre yapılan işkence ve katliam Ubeydullah'ın hızını kesmemiş olacak ki, Basra'da yaptırdığı beyaz sarayın kapısına kesik baş resmi çizdirmiştir.78 Kerbelâ hadisesi bir bütün olarak irdelendiğinde yaşananlar ve varılan sonuç sadece Müslüman toplumlar için kabulü muhal bir durum olmayıp, tüm insanlığın vicdanında tepki uyandıracak bir olaydır. Öldürmenin bu denli tarihte iz bırakmasının sebebi Hz. Hüseyin'in Peygamber torunu olması yanında, kin ve nefretin göstergesi olan işkencenin de payı büyüktür. Zira bu işkencenin benzerine, hatta daha fazlasına Hz. Hüseyin'in torunu Zeyd b. Ali79 ve onun oğlu Yahya b. Zeyd ve destekçileri de maruz bırakılmıştır.80
(…)
71 Belâzûrî, Ensâb, III, 378.
72 Dineverî, Ahbâru't-Tıvâl, thk. Ömer Ferrûh, Beyrut, ty., s.231.
73 Dineverî, s.233.
74 Dineverî, s.23. Bazı rivayetlere göre susuzlukları arttığında Hz. Hüseyin ve taraftarlarının mücadele sonrası suya ulaşmaya muvaffak oldukları belirtilmektedir. Yüksel, s.85.
75 Taberî, V, 452-455.
76 Hz. Hüseyin'in şehit edilmesi ve sonrasında gelişen olaylar hakkındaki farklı rivayetlerin değerlendirilmesi hakkında geniş bilgi için bkz. Yüksel, 89-98.
77 Taberî, VI, 88; Belâzûrî, Ensâb, VI, 425.
78 Tenûhî, el-Ferec B'ade ġidde, Kahire, 1994, I,114.
79 Emevî iktidarına karşı isyan eden Zeyd b. Ali Kûfe valisi Yusuf b. Ömer tarafından öldürüldükten sonra cesedi Künâse'de, (Taberi, VII, 187-188.) başı ise, önce Şam'da asılarak teşhir edilmiş, daha sonra Medine'ye gönderilerek bazı rivayete göre Hişam b. Abdulmelik ölene kadar, bir başka rivayete göre ise üç gün boyunca askıda kalmıştır. Rivayet farklılıkları hakkında geniş bilgi için bkz. İbrahim Sarıçam, Emevî Abbâsî İlişkileri, Ankara, 1997, s.346.
80 Cesedi Cürcan'da, başı Şam'da asılarak teşhir edilen Yahya b. Zeyd, yakalanmadan önce Hariş isimli bir kişinin evinde gizlenmişti. Horasan valisi Nasr b. Seyyar'ın takibi sonucu orada saklandığı tespit edilen Yahya'yı ele geçirmek için Hariş'e o kadar ağır bir işkence yapılmış ki, oğlu Kureyş, Yah-ya'yı teslim etmek zorunda kalmıştır. Bkz. İsfehânî, Mekâtilu't-Tâliiîyyîn, Ahmed Sakr, Beyrut ty., s.149.
Böylesine korkunç bir olayın yaşandığı Muharrem’in onuncu günü, yani aşure günü, babamlar da acının yeniden yapılandırılması ve anılması nevinden oruç tutmaya karar vermişler, hoş, bu zaten bir gelenek gibi, ailenin şimdi hayatta olmayan yaşlıları da aşure günü oruç tutardı zamanında. Şiilerde/Alevilerde ve bunların alt fraksiyonlarında ise tutulan yas, çok daha ileri boyutlarda: Kendilerine kanlar içinde kalana dek fiziksel acı ve ıstırap veren bu kimseler, böylece Hz. Hüseyin’in maruz kaldığı zulmü içselleştiriyorlar. İslamda bu şekilde bir matem anlayışı olup olmadığını sorgulamak benim haddim değil, sonuçta ne İslam tarihçisiyim, ne de ilahiyatçı. (doğrusu bu ya, hiçbir bok değilim, kendi kendime konuşuyorum o kadar.) Zaten gerek annemlerin yarın tutacakları oruç, gerekse Şii/Alevilerin fiziksel acılarla dolu anma eylemleri son planda hep aynı kapıya, Mircea Eliade’nin formülize ettiği bir realiteye çıkıyor: “Bir nesne ya da bir eylem, ancak arketipi [kök örneği] taklit veya tekrar ettiği ölçüde gerçek olur. Demek ki gerçeklik, yalnızca tekerrür veya katılma yoluyla kazanılmaktadır.”
Fausto Zonaro’nun “Muharrem
Yarın Muharrem ayının onu. Bir milyardan fazla Müslüman, tam 1329 sene önce yaşanan bir vahşet yüzünden kanlı bıçaklı oldular, hala da birbirlerinden nefret ediyorlar. Her iki tarafın, hem sunîlerin, hem şiilerin bu olayı ve yaşananları lanetlemesi ama birbirleriyle olan düşmanlığı ve karşılıklı suçlamaları da alabildiğince sürdürmeleri zaten başlı başına garabet.
Yarın, an Italian man in İstanbul’un belki yüz sene evvel bir tekke önünde, bir meydanda veya bir başka köşede kendilerini kan içinde bırakacak kadar dövüp perişan etmelerini hayret içinde seyrettiği, bir yandan da bunu tuvale nasıl aktaracağına kafa yorduğu muharrem ayının onu.
Yarın, babamlar oruç tutacaklar. Tıpkı her aşure gününde oruç tutan rahmetli anneannem gibi.
Yarın akşam haberlerde gene Caferi tekkeleri önünde kendilerini zincirlerle, sopalarla paralayan insanları gösterecek tv haber programları.
Yarın sevgilime giderken Özsüte uğrayıp aşure alayım bari…


